LAİK DEMOKRASİYE İMAN EDİP İSLAMCILIKTAN VAZGEÇENLER, MÜCAHİTLİKTEN "MÜTAHİT"LİĞE VE MÜŞAHİTLİĞE GEÇENLER, DERİN DÜZENLE ANLAŞIP DERVİŞLİK EDEBİYATININ GÖLGESİNDE KARUNVARİ SALTANAT SÜRENLER

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde yer alan şu ifadeler önemli:

İhvan-ı Müslimin gibi ana akım İslamcılar, siyasetin içinde kalarak parlamentoda mansıp sahibi olmanın; İslamî davetin önündeki engelleri kaldırma, dindarların maruz kaldığı baskıları azaltma, İslami hakikati dile getirme ve yayma gibi hususlarda bir imkân tanıdığını ve bu durumun Müslümanların menfaatine olduğunu her daim kendilerini tenkit eden radikal unsurlara karşı argüman olarak kullanmışlardır. El-Makdîsî ise İhvan’ın bu argümanlarına da itiraz etmektedir. Öyle ki ona göre, İslam’da dinin asli unsuru kabul edilen tevhit inancı, söz konusu siyasal sistem içinde yok sayılmaktadır. Hal böyleyken diğer tâli meselelerde birtakım kazanımlar elde etmek, dinin maslahatı için pek bir anlam ifade etmemektedir. Zira tâli bir maslahat için asıl olandan vazgeçmek kabul edilemez bir anlayıştır. ... Müslümanların maslahatı için bu metot etrafında çabalayanlar ona göre, tağuti sistemlerin oyuncağı haline gelmiştir. Nitekim el-Makdîsî; Mısır, Cezayir ve Kuveyt’te siyasal katılım yanlısı İslamcıların nasıl başarısız olduklarını, kendi görüşünü desteklemek adına örnek vakalar olarak sunmaktadır (El-Makdîsî, ts., 42-47).

Bazıları, “Bu listeye Türkiye de eklenebilirdi” diye düşünebilirler..

Gerçekten de ilk bakışta, eklenmesi gerekir gibi görünüyor.

Fakat, Mısır, Cezayir ve Kuveyt ile Türkiye arasında şöyle bir fark var: Söz konusu ülkelerde mevcut sistem içinde “müslümanca” siyaset yapmaya çalışanlar, gayelerinin Şeriat’i bütün kurum ve kurallarıyla uygulamak olduğunu söyleyebiliyorlardı.

Türkiye’de ise bu mümkün değil..

Bu ülkede bütün partiler “sistem partisi” (laik demokrasiye ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı) olmak zorundadırlar.

Aksi takdirde Anayasa’ya ve Siyasal Partiler Kanunu’na muhalefet etmiş olurlar ve kapatılırlar.

*

Bu yasakçı rejim, Türkiye’de, İslamî gayeler için siyaset yapmaya çalışanları takiyye yapmaya, “gizli gündem”le hareket etmeye zorlamış bulunuyor. 

(Takiyye ve gizli gündem sanatının patenti, sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını alan Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’ya ait.. Sözde Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için Samsun’a çıkan Selanikli, asıl niyetinin Osmanlı Devleti’ni yıkmak, hilafetin ve saltanatın ocağına incir dikmek olduğunu Erzurum Kongresi günlerinden birinin gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıklamıştı. Bu niyetini İstanbul’dayken –halvet olup yalnız olarak başbaşa dostane görüşmeler yaptığı- İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi ajan Rahip Frew’a açıp açmadığı konusunda ise herhangi bir itirafı yok.)

“Düzen”, takiyye yapanların çalışmaları “tali” (ikincil, yan) meselelerle sınırlı kaldığı sürece bu tür girişimlere izin veriyor.

Çünkü bu, söz konusu düzen karşıtı unsurların bir süre sonra devşirilip “düzen yanlısı” hale gelmeleri sonucunu verebilmektedir.

Ayrıca, düzen karşıtlarının tali meselelerdeki kazanımları düzenin aslî yapısının restore edilmesini ve daha iyi işlemesini de sağlayabilmektedir.

Ancak iş aslî yapının bazı temel öğeleriyle oynanmasına gelince, takiyyeye, "düzen"in suyuna gidilmesine bile izin verilmediğini, derinlerin mızıkçılık yaparak muhalifleri tümden oyun dışı hale getirdiklerini gördük.

*

Türkiye’de 28 Şubat’ta işte bu yaşandı.. 

Erbakan “havuz” ekonomisiyle (milletin kanını emmekte olan) yerli ve milli imtiyazlı azınlığın çanına ot tıkamaya kalkışmasa ve küresel ölçekte de (yahudi-hristiyan hegemonyasını tehdit eden) D-8’ler marifeti ile İslam birliği projesinin temellerini atmasaydı, iktidar olması hoşgörüyle karşılanabilirdi.  

Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi ülke içinde her kesime mavi boncuk dağıtsa, Washington’a çağrılınca koşa koşa gitseydi, daha sonraki süreçte cumhurbaşkanı da olabilirdi.

Öyle olmadı, CIA ile stratejik ortaklık ilişkisi içindeki MİT tarafından altı oyuldu.. Yapılan hakaret ve aşağılamalar yetmiyormuş gibi, Sakaryalı korumalar müdahale etmeseydi, sözde vatansever özde Amerikan uşağı Kemalist subaylar onu döveceklerdi.

Şaşırmayın, merhum Menderes'e daha fazlasını yapmışlardı.

Evet Erbakan, sırf yerli milli sömürü düzeninin ve düzenin Batılı ağalarının tekerine çomak sokmaya başladığı için siyasî yasaklı hale getirildi.. Partisi Refah kapatıldı.. Ardından kurulan Fazilet Partisi de aynı akıbete uğradı..

Bunun üzerine Erbakan’ın pragmatik adamları (Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener vs.) hocaları Erbakan’ı terk ettiler, “Takiyyeden hayır gelmiyor, iktidar vizesi alamıyoruz, samimi olarak düzen yanlısı olalım, düzene biat edelim, iktidar olalım” diyerek AKP’yi (AK Parti’yi) kurdular.

Bunun sonucunda Erbakan’ın yedek partisi Saadet kolu kanadı kırılmış, tüyleri yolunmuş hale gelince, kapatılmasına da ihtiyaç kalmamış oldu.

Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan, baygın halde cansız yatan, ya da ağrı ve sızı içinde can çekişip inleyen birini kim döver ki?!

(Sözde “dindarlık” adına ortaya çıktıkları halde daha baştan hiçbir takiyye ve gizli gündem dertleri olmadan “düzen”baz hale gelen Haydar Baş belası tipi kifayetsiz muhteris ikbal avcısı siyaset dolandırıcılarını anmaya bile değmez.. İskenderpaşa Cemaati’nin varis kayyumu Muharrem Nureddin Coşan’ın bitkisel hayat yaşayan Sağduyu Partisi de aynı durumda.. Bitkisel hayatta olmasına aldanmayın, cemaat mensuplarını "laik demokrasi dervişleri" haline getirme işlevini optimal verimlilikle yerine getiriyor.)

*

Çakmaktaş’ın yazısı şöyle devam ediyor:

Yine El-Makdîsî; ana akım İslami hareketin, mevcut siyasi düzen içinde faaliyette bulunmanın Müslümanların yararına olduğunu ispatlamaya matuf argümanlarını aktardıktan sonra eski ulemaya referansta bulunarak bu metot anlayışını İblisin bir tuzağı olarak tanımlamıştır. Ona göre, günümüz tağutları ile kıyaslanamayacak derecede daha ehven olmalarına rağmen eski ulemanın kendi dönemlerindeki yöneticilere karşı olan tavrı son derece açık ve nettir. Bugünkülerin aksine selef uleması, devlet idarecilerinden uzak durmayı, onları daha rahat tenkit edebilmek adına zaruri görmekteydi. Hatta bir ikrama mazhar olurlar da onlara karşı bir yumuşama gösterirler endişesiyle iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla dahi olsa onların yanına gitmeyi hoş görmemişlerdir (El-Makdîsî, 1984, 27-28). Öyle ki onların bu mekânlardan uzak kalması sadece zulmün ve haksızlığın olduğu dönemlerde vuku bulmamış, doğru yol üzere şeriata tabi olan yöneticilerin iktidarda olduğu dönemde de bu tavır devam etmiştir (El-Makdîsî, 1984, 35).

Ebu’l-Munzir eş-Şankîtî de ana akım İslamcıların demokrasinin İslamlaşma yolunda bir araç olarak kullanılabileceği iddiasına itirazda bulunmuştur. Ona göre hiçbir Müslüman ülkenin demokrasi tecrübesi İslamlaşma adına bir fayda sağlamamış ve bu anlayış üzerinde yol alınarak bir İslam devleti inşa edilememiştir. Kaldı ki ona göre demokrasiyi İslamlaşma yolunda bir vesile olarak görmek de şirki tevhide ulaşmada bir araç olarak görmek anlamına gelmektedir. Diğer taraftan eş-Şankîtî; bazı İslamcıların demokrasiyi, onun felsefesi ve araçları olarak ayırt etmelerine ve destekledikleri kısmın seçimler ve parlamento gibi demokrasinin araçları olduğu görüşüne de itiraz etmektedir. Zira ona göre demokrasiyi, onun Batı menşeli felsefe ve ilkelerinden ayırt etmek mümkün değildir. Dolaysısıyla İslamcıların insanları demokratik sisteme katılıma davet etmesi açık bir şekilde demokrasi ile çatışan İslami değerlerin ilgasına yönelik bir davet anlamına gelmektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 12-13).

Türkiye’de Erbakan’ı terk edenler (yani Erdoğan’la birlikte AKP’yi kuranlar), yollarını ve zihniyetlerini de değiştirmişler, Millî Görüş gömleğini üzerlerinden çıkarmışlar, parça pinçik edip çöpe atmışlardı. (Erbakan’ın “kuş dili”nde Millî Görüşçü olmak, İslamcı/Şeriatçı olmaktı.)

Takiyyesiz ve gizli gündemsiz olarak “muhafazakâr demokrasi” davasını samimiyetle ve inanarak savunmaya başladılar. (Erbakan'ın vefatından sonra Saadet Partisi de Karamollaoğlu sayesinde tanınmaz hale geldi.)

Fransa tipi jakoben laikçilikten farklı olarak ılımlı laiklikten yanaydılar.. Laik demokrasi için can sıkıcı olmayan bütün İslamî kurum ve kurallara devletin, (inanç ve fikir özgürlüğü adına) müsaade etmesi gerektiğini savunuyorlardı.. Laiklik biraz ılımlılaşıp dindarlaşabilir, İslam da "güncellenip" (adı konulmamış bir reforma tabi tutularak) laikliğe (siyasal dinsizliğe) uyumlu hale getirilebilir, uzlaşmacı bir orta yol bulunabilirdi. 

İslamî değerlerin ilgasına yönelik bir davet”te bulunma “şeref”i ise 2004 yılında (Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın varisi, İskenderpaşa kayyumu) Muharrem Nureddin Coşan’a nasip oldu.

Şu anda bile, partisinin sitesinde (https://sagduyu.global/) şu ifadeler yer alıyor:

SİYASİ KONUMUMUZ NEDİR?

Klasik teorilerde siyasi konumlar, devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Ülkemizde daha geçerli olan ise, konumların şimdiye dek ‘millet’ tanımlarımızın üzerinden yapıldığı iki unsura; dini değerlere (İslam) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliği) nasıl baktıklarına göre belirlenmesidir.

BİZİM ESAS ALDIĞIMIZ SİYASİ EKSENLER: Biz, partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sag veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan ilki bağımsızlıklarıdır. İkincisi ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sagduyulu olduklarıdır.

Görüldüğü gibi, İslamî değerlere boş vermiş durumdalar.. 

Dinî değerlere (yani İslam'a) önem verenler ile aralarına mesafe koyuyor, kendilerini onlardan itina ile ayırıyorlar. Aman kendilerine İslam bulaşmasın!...

"Dini değerler" derken parantez içinde “İslam” kaydını düşmeleri, herhalde “İslam’a tümden boş verdik” demek oluyor.. (Bu ifade, "Sadece İslam'ın değerlerine sırt çeviriyoruz, batıl beşerî dinlerin 'değerimsi'leriyle sorunumuz yok" mesajı olarak da yorumlanabilir.)

Sitelerinde bir taraftan da ahlâk, hikmet, ve adaletten bahsettiklerine göre, “Sevgili vatandaşlarımız, sözünü ettiğimiz ahlâk, hikmet ve adaletin İslamî değerler olduğunu zannetme.. Bizim savunduğumuz ahlâk, adalet ve hikmet, İslam açısından 'değer'siz, İslam dışı, bizim icadımız olan nevzuhur bir adalet, hikmet ve ahlâk” demek istiyor olmalılar.

(Nureddin’in “derin” bir yerlerden aldığı talimatla bunları yaptığı açık da, onların güdümüne ne zaman girdiği konusu bizim açımızdan net değil.. Derin karanlığın şeyhlerine babası ölmeden önce mi, sonra mı biat etti?.. Derin denizaltı nereye yönelirse Nureddin’in pusulası da o yönü gösteriyor.. Hakan Fidan MİT’in kontrolünü eline alıncaya kadar derin devlet Erdoğan’la ters düşebiliyordu ve Nureddin, 2011 seçimlerinde açıkça -Erdoğan karşıtı- MHP’ye destek verdi.. O günlerde Bahçeli Erdoğan'a çok ağır hakaretler ve tehditlerde bulunuyordu. MHP'nin AKP'ye yönelik keskin muhalefeti, 2014’te cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile ittifak kurup Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkarmasıyla devam etti. 15 Temmuz’dan sonra ise derin devlet tümden Erdoğan’ın kontrolü altına girdi ve Nureddin, derin devlet denizaltısının değişen rotasına uygun olarak Erdoğan’a “Aziz Başkanım” diye hitap etmeye başladı. Şurası kesin: Hakan Fidan’la birlikte Erdoğan derin devlet sırlarına tümden muttali olmaya başladığı için Nureddin’in geçmiş sicili artık ona kapalı değil.. Dolayısıyla Nureddin’in “Aziz Başkanım” diyerek ona biat etmesi şaşırtıcı olmaktan uzak.. 2010 yılı öncesinde ise, AKP'ye bir ölçüde mesafeli duran derin devletle perde arkasında anlaşmış olmanın verdiği özgüvenle Erdoğan'a karşı, burnundan kıl aldırmaz havalarda racon kesiyordu. O dönemde, bir yandan da, 1980'li yıllarda Fethullah Gülen'in  askerler tarafından sözde istenmeyen adam ilan edilip özde onlara hizmet etmesine benzer şekilde, güya derinlerin tehdidi altındaymış gibi bir izlenim vererek Cemaat'e numara çekiyordu; sanki "Bizim esas aldığımız siyasi eksenler" diyerek artık "İslam"ı siyasi eksen olarak kabul etmediğini açıkça söyleyen bir "düzen"baz dönek için derinler "Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" demez de gökte ararken yerde buldukları böyle bir süper döneği dert edinirlermiş gibi.. MİT'çi Mehmet Eymür'ün dediği gibi, bu derin işlerde "oyun içinde oyun" var.)

*

Çakmaktaş'ın makalesini okumaya  devam edeceğiz inşallah.


TASAVVUF VE İRFAN NAMINA ZÜHD, TAKVA, İHLAS, SIDK U SADAKAT KALMADI, LAİKLİK, DEMOKRASİ, KURTÇULUK, IRKÇILIK, "SİYASAL DİNSİZ" DEVLETÇİLİK VERELİM

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş, “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde şöyle diyor:

Bazı öncü cihâdî selefi ideologlar, İslamcıların demokrasinin temel ilkelerinden olan “inanç özgürlüğü” ilkesi ile Kuran’daki “dinde zorlama yoktur” ayeti arasında benzerlik kurma çabalarını da tenkide tabi tutmuşlardır. Zira onlara göre demokrasinin “inanç özgürlüğü” ilkesi İslami anlayışa tam anlamıyla zıttır.

İşte burası, Çakmaktaş’ın “cihâdî selefi ideologlar” diye adlandırdığı gerçek ehl-i Sünnet müslümanlar ile laik (siyasal dinsiz) devletler hesabına ehlî sünnetçilik yapan bid’atçi sahtekârların yollarının ayrıldığı noktalardan birini oluşturuyor.

Bu meselede “cihadî selefîler”, tamı tamına geleneksel ulemanın, geçmişte yaşamış Ehl-i Sünnet alimlerinin izinden gidiyorlar.

Mesela, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde yazdıklarından farklı bir şey söylüyor değiller.

*

2004 yılında, yani 19 yıl önce, bu konuyu, Muharrem Nureddin Coşan’ın İskenderpaşa Cemaati adına kurduğu Sağduyu Partisi’yle ilgili bir (sözde) istişare grubunda tartışmak zorunda kalmıştım. Sözde istişare, internet vasıtasıyla yürütülüyordu.

Muharrem Nureddin, 2001 yılı Şubat’ında, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cenaze namazı kılınmadan önce Fatih Camii avlusunda cemaate, kendisinin onun varisi olduğunu ilan ettiren vatandaş.. (Bu vesileyle Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i ve hocam Esad Efendi'yi rahmetle anıyor, ve Mehmed Zahid Efendi'nin yeni vefat eden kerimesine Allahu Teala'dan rahmet diliyorum.)

Buradaki “varis”likten kasıt, bilinen anlamda bir varislik değildi. Yani bu, oğlu olması hasebiyle “Haberiniz olsun, ben onun oğluyum, dolayısıyla varisi benim, başka birisi ben de oğluyum diye ortaya çıkmasın, benimle miras kavgası içine girmesin” anlamında yapılmış bir hatırlatma değildi.

“Tekkenin yeni şeyhi benim” demek istiyordu.

Fakat sözleri ve yaptıklarıyla şeyh değil, mürid bile olamayacağını gösterdi.

Manevî intihar anlamına gelen kusursuz itikadî cinayetlerinden birini, işte bu Sağduyu Partisi’ndeki söylemleri oluşturuyordu.

Söz konusu istişare grubu (Ki 27 kişiden oluşuyordu) gerçekte istişare amacıyla oluşturulmuş değildi.. Kısmen (tümden değil, kısmen) muhafazakârlık sosuna batırılmış laik demokrasi ideolojisi, “varis şeyh” müsveddesinin yeni açılımı olarak, benim de aralarında bulunduğum birilerine, illüzyonist elçabukluğuyla emrivaki (oldubitti) kabilinden onaylatılmak isteniyordu.

Resmen “resmî ideoloji”yi, laikliği ve demokrasiyi savunuyorlardı.

Grubun yöneticisi, varis (mirasyedi) Nureddin’in yeğeniydi (ablasının kızı).

MİT’çiler tarafından kulaklarına üfürülmüş olduğu anlaşılan laik demokratik zırvalara itiraz ettiğimde Nureddin’in yeğeni bana işte bu “Dinde zorlama yoktur” ayetiyle ders vermeye kalkışmıştı.

Nureddin ve yeğeni kumpanyası laik demokratik artistlikler yapmak yerine Necip Fazıl’ın şu mısralarını her gün sabah akşam yüzer defa okumalıydı:

“Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

“Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

*

Evet, Nureddin ve yeğeni kumpanyası, Kur’an’ı MİT’çilerin arzusu doğrultusunda heva ve hevese göre tefsir ediyor, (Yahudiler gibi lafzını değiştirip tahrif edemedikleri) ayeti anlam düzeyinde tağyir ve tebdil ederek, Allahu Teala’nın vahyini (kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını yakıştırmış bulunan) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın laikliğine (siyasal dinsizliğine) payanda yapmaya çalışıyordu.

Oysa, Ali Rıza oğlu Mustafa’nın, (“Çorap giymedin, yalın ayak gezdin, seni asıyorum” dercesine) şapka giymedi diye adam asma çılgınlığı (çılgın Türklüğü) sergilediği, tarihte ancak Firavun ve Nemrut’larda görülen gaddar zorbalığı böylece çağdaşlaştırıp uygarlaştırdığı bir dönemde Kur’an’ı tefsir eden merhum Elmalılı Hoca, söz konusu ayetle ilgili olarak şunları yazmıştı:

Burada Fahreddin Razî, "tefsir"inde üç meseleden bahsetmiştir.

Birinci mesele: İbnü Abbas demiştir ki: Allah'a küfrünüz sizin, ona tevhid ve ihlas da benim. O halde onların küfürlerine izin verilmiş denilebilir mi? Hayır, çünkü Peygamber (s.a.v.) küfürden men etmek için gönderilmiştir. Ona izin vermesi nasıl tasavvur olunur!

Kastedilen şu emirlerden biridir:

Birincisi bundan kastedilen "İstediğinizi yapın." (Fussilet, 40/40) gibi tehdittir. 

İkincisi şöyle demek gibidir: Ben sizi hak ve kurtuluşa davet için gönderilmiş bir Peygamber'im. Böyle iken kabul edip bana uymuyorsunuz, o halde bırakın da beni şirke davet etmeye kalkışmayın.

Üçüncüsü: Dininiz sizin olsun, eğer helak olmak sizin için bir hayır ise ona sarılın, ben dinimi bırakmam. (Bu izah, dinin bütün mânâlarını içine alarak en meşhur mânâsı olan ve esası mebde' (başlangıç) ve mead (ahiret)le ilgili olan itikat (inanç) ve amele raci bulunan millet (din) mânâsına göredir)

Bu âyetin tefsirinde ikinci görüş: Din, hesabdır. Sizin hesabınız size, benim hesabım banadır. Hiç birimizin amelinden diğerine bir sorumluluk teveccüh etmez, demektir.

Üçüncü görüş: Dinden maksad cezası, üzerine gerekecek ceza veya sevaptır. Yani “sizin dininizin cezası sizin, benim dinimin cezası benimdir" de! Onlara dinlerinin cezası olan vebal ve ceza elverir; sana da senin dininin mükâfatı olan tazim ve sevap yetişir.

Dördüncü görüş "Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara (zina eden kadın ve erkeğe) karşı acıma duygusu tu(tup engelle)mesin." (Nur, 24/2) âyetinde din, belli cezalar demek olan hadd (dînî ceza) olduğu gibi, burada da ceza mânâsınadır. (Bu, ceza mânâsından ehastır, Türkçe'de kullandığımız ceza demektir).

Şu halde mânâ şu olur: Benim Rabbimden gelecek cezanız size, sizin putlarınızdan gelecek ceza da bana aittir. Lakin sizin putlarınız bir şey yapamaz, ben onların cezasından korkmam. Fakat göklerin ve yerin tek kahredicisi olan âlemlerin Rabbi'nin cezasından sizin aklen dahi korkmanız lazım gelir.

Beşinci görüş: Din, "Dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na dua edin." (Mümin, 40/14) âyetinde dua mânâsına gelir. Yani sizin duanız, yalvarmanız sizin olsun, kâfirlerin duası ise dalalettedir, boşunadır. "İşte kâfirlerin duası böyle boşa gitmektedir." (Ra'd, 13/14), "O taptıklarınıza ne kadar dua etseniz, onlar sizin duanızı işitmez, faraza işitseler bile istediğinizi veremezler." (Fatır, 35/14) Bu kadarla da kalmaz, kıyamet günü size zarar da verirler. "Kıyamet günü de, sizin (onları Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Bunu sana herşeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez." (Fatır, 35/14) dir. Benim Rabb'im ise herşeyden haberdardır, iman edenlerin dileklerini verir "İnanan ve iyi işler yapanlar(ın duasını) kabul eder." (Şura, 42/26) buyuruyor; "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim." (Mümin, 40/60) buyuruyor "Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğru yolu bulalar." (Bakara, 2/186) buyuruyor.

Altıncı görüş: Din, âdet mânâsına gelir. Mânâsı: Sizin geçmişlerinizden ve şeytanlardan alınmış olan o şirk âdetiniz sizin olsun, benim melekler ve vahyile Rabbimden aldığım âdetim de benim. Siz şeytanlara ve ateşe kavuşuncaya kadar âdetinizde durun; ben de Rabbime, cennet ve rıdvanıma."

İkinci mesele: Tahsis ifade eder, mânâsı: "sizin dininiz sizedir, sizden başkasına değil; benim dinim de banadır, benden başkasına değil" demektir. Ve "İnsana, çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) ve "Hiç bir günahkâr, bakasının günah yükünü taşımaz." (İsra, 17/5) âyetlerine işarettir. Bu da, baştaki "söyle" emri düşüncesiyle şöyle demek olur: "Ben böyle vahy ve tebliğ ile yükümlüyüm, sizler de benimseme ve kabul ile sorumlusunuz, ben mükellef olduğum görevimi yaptım, teklifin üstesinden çıktım, sizin küfürde ısrarınızdan bana hiç bir zarar gelmek ihtimali yoktur, bütün zarar size aittir". Ancak Râzî'nin bu ifadesinde tahsisin tasvirinde selbi (inkâr) cihetleri, "sizden başkasına değil", "benden başkasına değil" diye genelleme, dolayısıyla olmuştur. Sözün sevkine göre izafet iki taraf arasında olduğu için tahsisler de "sizedir, bana değil; banadır, size değil" diye önce iki taraf arasında tasvir olunmak açıktır. Razî de buna yukarda geçen sözünün sonunda işaret etmiş demektir. Ebu's-Suud bunu daha açık olarak şöyle tasvir etmiştir: Sizin dininiz ki Allah'a ortak koşmaktan ibarettir, o sizin için tahsis edilmiştir. Sizin umduğunuz gibi benim tarafıma geçmez, şu halde ona boşuna ümitlerinizi kuruntularınızı takmayın, çünkü o münkün olmayan şeylerdendir. Benim dinim ki tevhiddir, o da bana tahsis edilmiştir, sizin tarafınıza geçmez. Çünkü siz onu mümkün olmayana bağladınız ki, o mümkün olmayan benim sizin tanrılarınıza ibadet veya onlara sarılmamdır. Öyle yaparsan biz de senin tanrına ibadet ederiz, diye bana vaad ettiğiniz de aynı şirk koşmaktır. Onların bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersen, bir sene de biz senin ilâhına ibadet ederiz, demeleri de iki tarafın iki ibadette ortaklıkları esasına dayanmış olduğu için, dayanılanın önce getirilmesinden beklenen tahsisin "kasr-ı ifrat" olması gerekir. Bir de "sizin dininiz size" tahsisi, "taptıklarınıza tapmam" sözünü; bu "dinim banadır" tahsisi, "taptıklarınıza tapıcı değilim" sözünü tekit olması caizdir. Şöyle demek olur: "Bana ancak benim dinimdir, sizin dininiz değil." Bu şekilde dayananın, kendisine dayanılana tahsisi olmuş olur. …

… Kadı Beydâvî de şöyle demiştir: "Bunda ne küfre izin, ne de cihaddan menetmek yoktur ki kıtal âyeti (harbe izin veren âyet) ile mensuh olsun, meğer -Allahümme- antlaşma ile tefsir edildiği takdirde ola."

*

Son paragrafta anlatılmak istenen şu:

Söz konusu ayet laik demokrasi zihniyetini benimseyenlerin anlamak istediği manaya geliyor olsaydı bile, cihad ve kıtal ayetleriyle neshedilmiş olduğunu unutmamak gerekirdi.

Fakat ayet, onların Yahudice araya sokuşturmak istedikleri bu bozuk mana ile ilgisiz, dolayısıyla neshten de söz edilemez.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET İÇİN TAVİZSİZ, KATI VE KILIÇTAN KESKİN RADİKAL, İSLAM İÇİNSE BATAKLIK ÇAMURU GİBİ ILIMLI, YUMUŞAK, DİRENÇSİZ VE HAZIMLI OLMAK

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde şu ifadeler de yer alıyor:

Pek çok cihâdî-selefi ideolog, İhvan gibi ana akım İslamcıların demokratik sistem içinde siyasal mücadele vermelerinin dini meşruluğunu ispatlamak için ileri sürdükleri argümanlara itiraz da etmiştir. Söz konusu İslamcıların, özellikle siyasal katılıma ve hatta yönetimde görev almaya olanak sağlayan demokrasiyi Kuran’daki şûra ayetleri ile meşrulaştırmaya çalışmaları ve demokrasinin İslam ile uyumlu olduğunu iddia etmeleri, bu kimselerin eleştirilerini şiddetlendirdiği odak nokta olmuştur. Mesela el-Makdîsî, şûra ve demokrasinin tam anlamıyla birbirinden farklı şeyler olduğunu iddia etmiş ve dolayısıyla Müslümanları demokrasiye davet etmenin şûraya davet etmekle aynı anlama gelmediğini ifade etmiştir. Öyle ki ona göre şûra, herhangi bir konuda bir hüküm verilmeye niyetlenip de dinin ana metinlerinde bu konu etrafında bir hüküm bulunmadığı durumlarda, yöneticinin, etrafındaki âkil ve bilge(lik) sahibi kimselerle görüş alışverişinde bulunup çoğunluğun fikrini kabul etme zorunluluğu olmaksızın Allah’a tevekkül ederek hüküm vermesi anlamına gelen dini bir yöntemdir. Demokrasi ise bizzat toplumu en güçlü karar verici kabul ederek çoğunluğun görüşünü nazarı itibara almak suretiyle kurallar koyan bir siyasal sistemin adıdır. Allah’a tevekkül ederek bir kararda bulunmak şûra uygulamasının merkezinde yer alırken çoğunluk ve çoğunluğun görüşü, söz konusu siyasal sistem içinde demokrasinin tanrısı olarak kabul görmektedir (El-Makdîsî, ts., 31-37).

Türkiye gibi ülkelerdeki (derin devlet güdümlü ve istihbarat örgütleri mahreçli) Selefîlik düşmanlığının ardındaki etken, işte bu tür eleştirileri özellikle selefi diye bilinenlerin yapıyor olmalarıdır.

Bu noktada istihbarat örgütleri, çalışma yöntemlerinin esasını oluşturan “yalan, aldatma, hile” üçgeninde bir köşeden diğer köşeye koştururken devreye (Özel Harp ajanı) Mehmet Şevket Eygi gibi ehlî sünnetçileri koymaktadırlar.

Yani asıl dertleri (Türkiye için konuşmak gerekirse) Atatürkçü (yani Batıcı, yani “hristiyan-yahudi” patentli çağdaş uygarlıkçı) batıl rejimlerini savunmak iken, saf, cahil ve zayıf imanlı dindarları aldatmak için adamlarına sözde Ehl-i Sünnet’i savunma adına Selefîlik düşmanlığı yaptırıyorlar.

Önce, Selefî bilinen bazı isimlerin tekfirde ölçüyü kaçırmalarını ve itikaden Mücessimeye meyletmelerini nazara veriyor, onların Ehl-i Sünnet dışı olduklarını iddia ediyor, sonra da, demokrasi gibi konulara ilişkin hakikatleri özellikle Selefîlerin dile getiriyor olmasından hareketle, demokratlık iddiasındaki mevcut rejimlere yönelik eleştirileri itibarsızlaştırıyorlar.

*

Oysa, demokrasi ile ilgili bu tür düşünceler, her müslümanın kabul etmesi gereken en temel hakikatler durumundadır.

Demokratik sistemi savunan bir kişiye değil “ana akım İslamcı”, müslüman bile denilemez.

Bu “ana akım İslamcı” diye bilinen hareketlere laik ve Batıcı rejimlerin istihbarat örgütlerinin ajan ve elemanları sızıyor, oralarda önemli konumlara geliyorlar, sonra da bu tür “demokratik” düşünceleri sözde “İslamcı hareket” adına savunuyorlar.

Mısır’da da, Pakistan’da da, Türkiye’de de durum bu.

*

Halbuki, (Özel Harp ajanı kaşar “düzen”baz Mehmet Şevket Eygi’nin İslamcı kabul etmediği, kendi anlayışına göre örnek müslüman olarak gördüğü) Mehmed Zahid Kotku rh. a. de demokrasiye karşıydı.

Kitaplarında partiler ve particilik aleyhinde ifadeleri var.

Halefi (halifesi) Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da çok sert demokrasi eleştirileri yapmış, demokrasinin İslam’da olmadığını söylemiş durumda.

Yani demokrasiyi reddetmek için selefî olmak gerekmiyor. Müslüman olmanın gereği bu.

Kim ki hem müslüman olduğunu söylüyor hem de demokrasiyi savunuyorsa ya İslam’ın ne olduğunu bilmeden kafasından uydurduğu bir düzmece İslam’a inanan (dolayısıyla Kur’an’a da, Sünnet’e de sırt çeviren, Ehl-i Sünnet’ten olmaktan uzak) bir zır cahildir ya da gerçekte imansız bir münafıktır.

Gerçek şu ki, Türkiye gibi ülkelerdeki “demokrat müslüman”ların (özellikle “tahsilli” olanların) çoğu aslında münafıktır, bir yandan samimi iman sahiplerine diğer yandan da küfür cephesine göz kırpan, iki tarafı da idare etmeye çalışan fırıldak “dönergeç”lerdir.

*

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diğer taraftan el-Lîbî de ana akım İslamcıların şûrayı desteklemekle kalmadıklarını, kendilerine yöneltilen “şayet demokratik sistemde halk kâfir birini veya dini tam anlamıyla dışlayan komünist bir partiyi seçerse tavrınız ne olur” mealindeki soruya “bize düşen halkın tercihine ve seçimine saygı duymaktır” şeklinde verdikleri cevabın altını çizmiş ve İslamcıları hak ile batılı birbirine karıştırmakla ve inananların zihinlerini bulandırmakla suçlamıştır (El-Lîbî, ts., 8-9). Yine eş-Şankîtî de demokrasi ile şûra uygulamalarını birbirine karıştırmanın iman ile küfrü veya hak ile batılı birbirine karıştırmakla aynı şey olduğunu iddia etmiştir (Eş-Şankîtî, 2011, 5).

Aslında bu mahcup demokratlara “ana akım İslamcı” denilemez.. Laik ve demokrattırlar.

Bir taraftan da müslümanlık davası güden böylelerine (“ılımlı İslam” tabirinden esinlenerek) “ılımlı laik” ya da “ılımlı demokrat” demek daha uygun olur.

Evet, bu tür görüşleri savunanlara İslamcı denilemez.. Ne söylediklerinin farkında iseler müslüman bile değildirler, kâfirdirler.

Çünkü bunlar, ayet-i kerimedeki “sizden olan ulu’l-emre itaat” hükmünü “sizden olsa da olmasa da ulu’l-emre itaat”e dönüştürmüş, olayı abrakadabra, hokuspokus ile getirip “tağuta itaat”e bağlamışlardır.

Bu tür görüşleri savunanların bir kısmı, söz konusu rejimlerin İslamî hareketlerin içine sızdırdığı ajanlardır.

Bir kısmı da onların bu görüşlerinde içlerindeki nifak ve dünyaperestlik için can simidi bulan münafıklardır.

Gerisi de akılsız ve zır cahil ayak takımı.

*

Bu akılsız ve zır cahil ayak takımı mazur görülebilir mi?

Bu soruya FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) örneği üzerinden cevap vermeye çalışalım.

Fethullah’ın CIA’in güdümünde olduğu açık..

Peki, FETÖ’nün “taban”ı bundan haberdar mıydı?.. Olayı böyle mi görüyorlardı?..

Hayır!..

O saf tabana göre, kalp gözü açık keşif sahibi bir velî, kutbu’l-aktab ve gavs denilebilecek bir maneviyat büyüğü, ricalullahtan keramet sahibi bir ehl-i tasarruf olan Fethullah Gülen hocaefendileri dünyaya yön veriyor, duasının bereketiyle ve evliyaya özgü himmetiyle cemaatinin önüne her kapı açılıyordu.

FETÖ’nün “kılcal damarlar”ına kadar nüfuz etmiş olan MİT de bunun böyle olduğunu biliyordu. (Zaten başlangıçta Fethullah için böyle bir algıyı MİT üretmişti. MİT böyle şeyleri iki yolla yapar: Birincisi elemanlarına keramet ve rüya uydurtur. İkincisi, emri altındaki "irfan sahibi" kodamanlara istihbarat desteği sunarak onların etraflarındaki insanlara karşı "keramet" sergilemesini sağlar.)

Peki, TC-FETÖ savaşı başlayınca bu saf taban için, “Bunlar dünyadan habersiz budalalar taifesi, bunlara dokunmayalım” denildi mi?

Denilmedi, hepsinin defteri dürüldü.

Kamuda FETÖ ile iltisaklı kim varsa süründürüldü, perişan edildi..

Aynı şekilde FETÖ’ye maddi yardımda bulunduğu tespit edilen pekçok işadamı, esnaf vs. derdest edildi, hapsi boyladı.. Birçoğunun şirketlerine, mallarına “çöküldü”.

*

Bu insanların Fethullah’ın CIA ile olan bağlantısından, onun basit bir aparatı haline gelmiş olduğundan haberleri var mıydı?

Büyük çoğunluğunun yoktu..

Tıpkı, Fethullah’ın başlangıçta Özel Harp’in ve MİT’in bir piyonu olarak ortaya çıkmış, onların desteği ile palazlanmış, kendisi için kerametler ve rüyalar uydurulmuş yetenekli ve bilgili bir “düzen”baz olduğunu bilmedikleri gibi.

Evet, saf taban Fethullah’ın gerçek durumunu bilmiyordu..

Fakat, Fethullah CIA’in talimatı doğrultusunda (Kemalist derinlerle anlaşmış olan) AKP Hükümeti ile kapışınca "saftorik" taban için “Bunların birşeyden haberi yok, mazur sayılırlar” denilmedi.

Üzerlerinden silindir gibi geçildi..

Sadece o “saf”lar değil, onların küçük yaştaki çocukları ve aile fertleri de perişan oldu.

FETÖ ile mücadelenin şampiyonları o masum çocuklara zerre kadar acımadılar.

Başta yönelttiğimiz soruya dönersek, demokrasinin İslam’a aykırı olduğunu kabul etmeyen (ve laik devletçi Kemalistlerle devletçilik ekseninde işbirliği yapan) cahil ayak takımı da mazur değildirler.

*

Evet, o saf taban Fethullah’ın gerçek durumunu bilmedikleri halde cahilce hüsnüzanları sebebiyle nasıl bu devlet tarafından cezalandırılıyorlarsa, Türkiye’deki dindarımsı rejimperestlerin İslam açısından durumu da budur.

Atatürkperest ve Atatürkseverler (CHP’lisi, MHP’lisi ve AKP’lisi ile), Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almış olan Ali Rıza oğlu Mustafa ile aynı hükümdedirler.

Nasıl bu devlet, Fethullah neye layıksa, Fethullah’ın peşinden gidenlerin de aynı şeye layık olduğunu düşünüp onların üzerinden silindir gibi geçtiyse, ahirette de Atatürk ile Atatürkseverler (mesela Atatürk'ün izinde olduğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan) aynı muameleyi görecektir. (Atatürk'ü rahmetle andıklarına göre...)

Yani siz ey laik (siyasal dinsiz) Atatürkçü devletin başındaki dindarımsılar, siz çok akıllısınız, herşeye aklınız yetiyor, o yüzden Fethullah ile saf Fethullahçılar arasında ayrım yapmayacak kadar uyanıksınız da, ahirette size Atatürk’ten farklı muamele yapılacağını mı zannediyorsunuz?

*

Kaldı ki, olaya Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından bakıldığında (yani değerlendirme kriteri olarak devletin kendisi kabul edildiğinde, “TC merkezli” düşünüldüğünde) FETÖ hain bir örgüt olmakla birlikte, farklı bir perspektiften bakıldığında (TC “hakikat mihengi” kabul edilmediğinde), TC FETÖ’ye ya da FETÖ TC’ye göre değerlendirilmeyip her iki oluşum da (onlardan bağımsız) objektif (nesnel) kıstaslar çerçevesinde sorgulama konusu yapıldığında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile FETÖ arasında “öz”de bir farklılık bulunmadığı görülür.

FETÖ CIA’in emrine girmişse, bu devletin TSK ve MİT gibi kurumları da CIA ile işbirliği yapmış durumda.

Türkiye’de darbeler ABD’nin izni, bilgisi ve teşviki ile yapıldı. Darbeleri onların “our boys”u yaptı: “Our boys did it.”

28 Şubat’ta MİT kime hizmet etti?.. Erbakan’ın başında bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne mi, yoksa ABD’ye ve İsrail’e mi?

FETÖ CIA bağlantılı ve Batıcı da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti NATO üyesi değil mi?

NATO şemsiyesi altında Afganistan’a işgalci güç olarak TC de gitmedi mi?

FETÖ ABD’den emir alıyor da, AB kapısında yalvaran TC Avrupa’dan emir almıyor mu?

Onların emirleri doğrultusunda AKP iktidarı döneminde zina bile suç olmaktan çıkarılmadı mı?! Eşcinsel sapıklara laf söylenemez hale gelinmedi mi?!

Demek oluyor ki FETÖ’nün asıl suçu Batıcı olması değil, sizin emrinizde olmaması, Batıcılığı sizden “bağımsız” ve kendince daha “sağduyu”lu biçimde yapıyor olması. 

(Evet FETÖ, derin akıllıların İskenderpaşa Cemaati’ne Sağduyu Partisi topacı ile ezberlettikleri “bağımsızlık” ve “sağduyu”nun hakkını verdi, İskenderpaşacılar işin lafında kalırken FETÖ’cüler kendi bağımsızlıklarını ve sağduyularını fiiliyata döktüler.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


ŞERİAT'E (ALLAHU TEALA'NIN ADALETİNE) KARŞI LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ KALPAZANLIĞI

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş, “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde “demokrasi” konulu tartışmalar için şunları diyor:

Dini radikal düşüncenin bu süreçte İhvan özelinde ana akım İslami harekete din-siyaset ilişkisi bağlamında yönelttiği en baskın tenkitlerin biri demokrasi meselesi etrafında olmuştur. Ana akım İslami hareketin; cari politik sistem içinde var olmaya çalışması, müesses nizamın koyduğu kurallar çerçevesinde siyasal mücadelesini vermesi ve iktidara gelmek için mevcut araçları kullanmayı tercih etmesi; İslamlaşma yöntemi olarak silahlı mücadeleyi ve şiddeti bir değişim ve dönüşüm aracı olarak gören dini radikal düşüncenin ve bu düşünceyi benimseyen grupların tepkisine neden olmuştur. Hâkim siyasal paradigma içinde de demokrasi konusu eleştirilerin en çok odaklandığı mesele olmuştur.

Özellikle yetmişli yıllardan sonra teo-politik radikal düşünce içinde önemli yere sahip pek çok ideolog, demokrasiyi din dışı bir düşünce ve uygulama biçimi olarak kabul etmiş ve onun İslamî akidenin temeli olan “tevhit” ilkesine halel getirdiğini savunmuştur. Zira onlara göre demokrasi, çoğunluğun talep ve iradesine göre hükümde bulunmayı kendine şiar edinmiş ve bu iradeyi Allah’ın indirdiği hükümlerin önüne koymuştur. Öyle ki bu durum, toplum iradesini Allah’a şirk koşmak anlamına gelmektedir. Ayrıca demokrasi, insanlara yasama yetkisi vermek suretiyle beşeri ilahlaştırmakta ve böylece yeni bir din ihdas etmektedir. Dolayısıyla demokrasi bir küfür dini olarak İslam’ın karşısında kendisine pozisyon açan müstakil bir din olarak addedilmiştir. Öyle ki yasama yetkisi vermek suretiyle beşeri ilahlaştıran kimse demokrasi dinine girmiş olur ki bunun anlamı bu kimsenin İslam dairesi dışına çıkıp kâfir olmasıdır. İslam ve demokrasi tam anlamıyla birbirlerinin karşıtıdırlar ve bir kimsenin aynı anda hem İslam’a ve hem de demokrasiye insanları davet etmesi mümkün değildir (Ez-Zevâhirî, 2005, 31-36; El-Makdîsî, ts., 11-13; Et-Tartûsî, 1999, 1-2; El-Lîbî, ts., 7-8; Eş-Şankîtî, 2011, 7-10).

Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor: Dinî radikalizmin ya da radikal dinciliğin ideologları ve teorisyenleri diye bilinen isimler öyle (Türkiye’deki AKP’li “eski İslamcı”lar gibi) sloganlarla hareket eden, çelişkiler içinde bocalayan, bir dediği öbürünü tutmayan, dinî duyarlılığı (Gazze meselesinde olduğu gibi) modaya göre şekillenen dünyadan habersiz boş beleş adamlar değiller..

Demokrasi konusunda söyledikleri de tamamen doğru.

Demokrasi için “din” derken de “din” kelimesinin Arapça’daki asıl anlamından hareket ederek konuşuyorlar. 

(Bugün Türkiye’de milletin “din”den anladığı, Kur’an’da geçen “din” kavramıyla tam olarak örtüşmüyor. Batı’nın “religion”ı ile, yani Hristiyanlığın “din” tasavvuruyla örtüşüyor. “Din”in anlamını öğrenmek isteyenler TDV İsâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okuyabilirler.)

*

Demokrasiyi mutlak olarak benimseyenlerin küfre düşecekleri kesindir.

Ancak, Türkiye’deki demokrasinin “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” anayasal ilkeler içermesi gibi, Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, çıkarılan kanunların Şeriat’e aykırı olmamasını “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler kabul eden bir “demokratik” sistem anlayışını benimseyenler tekfir edilemezler.

Fakat, böylesi bir demokrasi anlayışına sahip olanların esas itibariyle demokrat kabul edilemeyecekleri, İslamcı (Şeriatçı) sayılacakları bir gerçektir. (Zaten tekfir edilmemelerini sağlayan da bu Şeriatçılıklarıdır.)

Buna karşılık (Türkiye’de bazılarının yaptığı gibi) “Din devletinin, Şeriatçılığın devri geçmiştir.. Biz muhafazakâr demokratız” diyenler kesin olarak küfre düşerler.

Bu sözlerinden tevbe etmedikçe kendilerini küfürden kurtaramazlar. 

Bir taraftan da müslüman olduklarını söylemeleri (Müslümanlar’ı aldatmaya çalışmıyorlarsa) kendilerini aldatmaktan başka birşey değildir.

*

Çakmaktaş’ın sözlerinin devamı şöyle:

Diğer taraftan bu kimseler nezdinde demokrasi, Batı menşeli bir tecrübenin ürünü olarak görülmüş olması onun reddinin gerekçesi olarak da sunulmuştur. Öyle ki bu kimselere göre; Batı’nın papalık ve ruhbanlık tarihi tecrübesi içinde bir anlam ifade eden demokrasi kavramı, İslam toplumu için aynı anlamı ifade etmemektedir. Ayrıca batının demokrasiyi İslam dünyasına ihraç çabaları, ona hâkim olma araçlarından bir tanesidir. Zira Batı ilk olarak doğrudan sömürge yoluyla, daha sonra diktatörleri kullanarak dolaylı sömürge yoluyla ve son olarak da demokrasi yoluyla İslam dünyasına hâkim olmaya çalışmış ve çalışmaya devam etmektedir. Öyle ki Batı; demokrasi ihraç ederken onu İslam kültürünün bir alternatifi olarak inşa etmeye çalışmakta, bu modeli Müslüman topraklara dikta etmekte ve böylece demokrasinin oluşturduğu seküler atmosferi kullanarak Müslüman toplumun yozlaşmasını hedeflemektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 19-21).

Bu ifadeler tamamen doğru.

Üstelik, özellikle Türkiye gibi ülkelerde demokrasi, “mutlak” bir demokrasi de değildir.

Laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıtlı ve şartlı (mukayyed) bir demokrasidir.

Yani halkın yüzde 100’ü bile Şeriat istese, (teorik olarak) böyle bir ülkeye Şeriat demokrasi yoluyla gelemez. Çünkü bu, “laik demokrasi”nin yıkılması anlamına gelmektedir.

Yani halka önce laliklik (siyasal dinsizlik, siyaset alanında dinsiz olma) dayatılıyor, bu konuda onlara söz hakkı (irade) tanınmıyor, siyasal dinsizliğe iman etmeleri ve bu dinsizlik dininin “kâfir”leri olmamaları kaydıyla bir söz hakkı (irade beyanı hakkı) lütfedilip tanınıyor.

Siyasal dinsizlik sahası içinde top oynamak serbest.. Siyasal dinsizlik sahasının dışına çıkarsan top elinden alınıyor, başına laiklik sopasını yiyorsun.

*

Çakmaktaş’ı dinlemeye devam edelim:

El-Makdîsî’ye göre demokrasi, tamamen halkın iradesini yansıtan masum bir sistem olmayıp batılı fikir ve ideolojilere yaslanan “tağutî” rejimlerin kontrolü altındadır. Öyle ki ona göre şayet toplumun iradesi ve talepleri, söz konusu rejimlerin çıkarları ile çatışma içine girerse bu durumda o irade demokratik bir hak olarak kabul görmeyecektir. Mesela çoğunluğun talebi şeriat kanunlarının tatbiki yönünde olsa bile demokratik özgürlük, söz konusu talebi karşılama esnekliğini gösteremeyecektir (El-Makdîsî, ts., 13-15). Teo-politik radikal düşüncenin etkili isimlerinden Ebû Yahya El-Lîbî de demokrasi alanını, sınırlarını müesses nizamların belirlediği bir tiyatro sahnesine ve bir oyuna benzetmektedir (El-Lîbî, ts., 4-5).

Bu sözlere eklenecek birşey yok..

Türkiye gibi ülkelerdeki demokrasinin (mutlak olmaması, laiklikle kayıtlı olması itibariyle) bir tiyatro oyunundan ibaret olduğu kesindir.

Buna karşılık, “Şeriatçı bir demokrasi” de aslında “gerçek” demokrasi zaviyesinden yine bir tiyatro oyunu olmaktan öteye gitmeyecektir.

Ancak, “Şeriatçı bir demokrasiyi” savunanlar kendileriyle çelişmiş olmazlar, çünkü asıl davaları (davetleri, çağrıları) demokrasinin tecellisi (millet iradesinin, yani halkın taleplerinin; çoğunluğun tercihi esas alınarak siyasete hakim olması) değildir.

Laiklerin savunduğu demokrasi ise, gerçekte kendi kendisini yalanlayan bir davadır..

Millet iradesi dolandırıcılığıdır.

Dolayısıyla demokrasi için sadece tiyatro oyunu demek yeterli olmaz.. Demokrasi aslında “ulusal dolandırıcılık” ideolojisidir.

Halk egemenliği kalpazanlığıdır.

*

Çakmaktaş’ı okumaya devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."