TANIMLANAMAYAN VE TANINMAYAN: AFGANİSTAN.. LOZAN'DA TANIMLANAN VE TANINAN: TÜRKİYE

 





Ali İhsan Çelikkan

Makale yazarı: Ali İhsan Çelikkan (Yıl: 1, Sayı: 4, 1 Ekim 1952, yayıncı: 
Türkiye Milli Talebe Federasyonu)

Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin 1928 yılında verdiği ilk mezunlar öğretim elemanlarıyla birlikte.. Önde soldan sağa beşinci sırada oturan kişi Nusret Metya‘dır. 

Nusret Metya, Devletler Hususi Hukuku Ders Notları, Ankara: Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, 1939.

Nusret, Hukuk-i Hususiye-i Düvel, İstanbul: Hukuk Medresesi Talebe Cemiyeti, 1336.






"TBMM Heyeti olarak gittiler, Türkiye olarak döndüler."

Bunu diyen Prof. Baskın Oran..

Birşey daha diyor: "Türkiye Devleti 24 Temmuz 1923'te, Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kuruldu."

Yani Türkiye Devleti Lozan Antlaşması'yla kurulmuş.. 

Kuranlar, antlaşmaya imza atan devletler oluyor.

Söz konusu "devletler" şunlar: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Sırp Hırvat Sloven Krallığı, Japonya.

TBMM Heyeti de imza atmış, fakat devlet sıfatıyla değil, bir "heyet" (kurul) olarak.. 

Dolayısıyla, Baskın Oran'a bakılırsa, Türkiye Devleti'ni kuranlar, gâvur devletleri.

*

TBMM Heyeti, bu devletlerin huzuruna heyet olarak çıkmış, onların imzasıyla "devlet" olmuş.

Anlatılan "başarı" hikâyesi, "zafer" destanı bu..

Seni "tanımışlar".

Bu gâvurlar seni öyle durduk yere tanımazlar.. Sömürünün ve sömürgeciliğin kitabını yazmışlardır, adamın iliğini emer, kanını su diye içer, iflahını keserler..

Yanlarına heyet olarak gideceksin, devlet olarak çıkacaksın.. O kadar basit mi?!..

"Tamam koçum, sen devletsin, aslansın kaplansın" demeleri için onlara birtakım rüşvetler vermeni beklerler.

Sorun şurada ki "rüşvetin belgesi olmuyor". (Selim Edes'in kulakları çınlasın.)

*

TBMM Heyeti, o devletlerin istediklerini verdi..

Mesele sadece Batı Trakya, Adalar, Musul ve Kerkük değildi.

Evet, Misak-Millî (ulusal yemin), tıpkı TBMM milletvekillerinin yaptığı yemin gibi okunup geçilen bir tekerlemeye dönüştürüldü.

Fakat olay bununla kalmadı..

TBMM Heyeti oraya "mücahid bir müslüman toplum"un temsilcileri olarak gittiler, "devletin dinini imanını" Lozan masasında bırakmış olarak döndüler.

Milletin (devlete hakim olan) dinini verdiler, karşılığında devlet olarak tanınmayı aldılar.

Tamam, "devlet" olacaklardı, fakat "dinsiz devlet" olacaklardı.

TBMM Heyeti bunu kabul etti.

*

Afganistan bunu kabul etmedi.

O yüzden Taliban Hükümeti tanınmıyor.

*

Beş dönem milletvekilliği yapmış olan merhum Süleyman Arif Emre, Lozan’daki “gizli” mutabakatı, 11 yıl önce, 26 Haziran 2012 tarihinde TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na anlatmıştı.

Okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş: 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

Şimdi, gerçekten Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, bütün bu davalar nasıl oldu? Darbelerin meydana getirdiği yamukluk sebebiyle siyasi parti hak ve hürriyetleri nasıl ortadan kaldırıldı, onu anlatmak istiyorum. Şu şekilde: Gene belgelere hemen el konuluyor, bir yere, çuvala muvala saklanıyor. Ondan sonra, Başsavcı birçok kendi yakını olan yazarlara, gazetecilere delil ihdas etmek için makale yazdırıyor, o makaleyi Anayasa Mahkemesine götürüp veriyorlar…. Ondan sonra, belge yok, Partinin her şeyi kapalı, bir de üstelik partilerin hukukunu garantiye, istikrara kavuşturmak için Siyasi Partiler Kanunu tedvin edilmiş o sırada, 648 sayılı Kanun ve ondan sonra da onu takip eden kanunlar. Bu kanunları nasıl aşıyorlar? Despotluk yapmak için yani bir nevi darbe içgüdüsünden kaynaklanıyor.

Biz Anayasa Mahkemesine diyoruz ki: “Efendim, birkaç şahsın sözüyle milyonlarca oy almış bir parti kapatılamaz." Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekten isabetli bir hüküm var. Ne diyor o, "Evvela, o kişiler ait olduğu mahkemede yargılanır, siyasi yasakları çiğnediğine dair mahkeme karar verir. O kararı, Anayasa Mahkemesi Savcısı partiye gönderir, bir ay içerisinde o şahıslar ihraç edilmezse, parti kabullenmiş olur o yasak fiilleri, ondan sonra dava açılır." 

Anayasa Mahkemesi oturuyor, diyor ki: “Ben, o şahıslarla ilgili 3-5 kişinin mahkemeye sevk edilmesini edilmemesini ciddiye almıyorum. Ondan dolayı, sizin dayandığınız o savunma maddesini, biz hem Anayasa Mahkemesiyiz hem de kanunları yargılayan mahkemeyiz, iptal ettik. Başka diyeceğiniz var mı?” 

İnceliyoruz, bir madde daha buluyoruz, “Peki, öyleyse inceleyelim.” diyorlar. 

Ertesi gün, biri çağırıyor “Evvela bu davalara duruşmalı bakılır” dediği hâlde o zamanki 648 sayılı Kanun’da, “Peki, duruşmalı bakalım” dediler, sonra dediler ki “Yanılmışız, duruşmasız bakacağız.” 

Daha sonra 2’inci maddeyi de öne sürdük, “Bu varken de kapatamazsınız dediler. Biz onu da inceledik, onu da iptal ettik” dediler.

Hadi bakalım ne diyeceksin! [Erbakan] Hoca da o zaman Genel Başkan, dedi ki: “Ormanda bir fil çamları devire devire geliyor, hiç kurtuluş yok.” 

Refah Partisinin davası da o şekilde, aynı prosedürde, partilerin savunmasını sağlayan maddeler iptal edilmek suretiyle, Fazilet Partisi de o şekilde kapatılmıştır. 

Yani, Türkiye’de ne demek oluyor bu: Siyasi hak ve hürriyetler mahkemelerin darbe içgüdüsüne kapılmaları dolayısıyla işlemez hâle gelmiş bulunuyor. Mesela o zaman şeyle ilgili “kayıp trilyonlar davası” var. Makbuzları, belgeleri ortaya koyacağız, altmış sekiz çuvala doldurulmuş, üstü mühürlenmiş, onu çıkartıp okuyamıyor, kullanamıyorsunuz. Ondan sonra, hadi bakalım, sen hamasi bir nutuk çek de parti kurtulsun!…

Bildiğiniz gibi 1’inci, 2’inci Meşrutiyeti Abdülhamit Han ilan etmişti fakat Abdülhamit Han, darbeyle, darbe-i hükûmetle tahttan indirildi. İlk defa orada başladı böyle bir zorbalık diyelim. 

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: “Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.]

Bizim parti, Millî Nizam Partisi, [Milli] Selamet olarak ortaya çıktıktan sonra daha, henüz, tam manasıyla teşkilatlanmadan şöyle bir komployla karşılaştık: Orhan Birgit bana rast geldi -Hazineden geliyorum, ben hem avukatım hem Genel Başkanım o sırada- dedi ki: “Arif Bey, niye o kadar rahat adamsın sen? Bu Demirel ne yapmış? Demirel Selamet Partisinin kapatılması için bir dosya hazırlattırmış, bu dosyayı da Millî Güvenlik Kuruluna göndermiş, iki gün sonra Millî Güvenlik Kurulunun toplantısında kapatılmalıdır derse derhâl siz kapatılacaksınız” deyince tabii, ben çok üzüldüm, başımdan aşağı kaynar su döküldü….

Ne yapmışlar, biliyor musunuz? Kadir Mısıroğlu’nun harf inkılabı aleyhinde, Atatürk aleyhinde, getirilen Ceza, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu hepsi gâvur kanunudur diye yazdığı makalelerin üstüne şimdi Genel Başkan Süleyman Arif Emre konuşuyor diye bir sahte giriş eklemişler. Bunları banda çevirip bu bantları da paşalara göndermişler ki paşalar onu okuyacak, ertesi gün partiyi şey edecek….

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

BAŞKAN – Rahmetli Erbakan Hoca, bir televizyon programında Amerikan kriptolarınıgöstererek Amerika’nın Refah Partisi Hükûmetinden rahatsız olduğunu ve bu iktidarın düşmesine dair bir kriptodan bahsetti. Siz gördünüz mü onu?

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben onu gördüm, okudum, Hoca’ya tekrar verdim. Tamamen CIA’nin öyle bir raporu var, o da bizim elimize geçmiştir. Bilhassa Hoca’nın D-8’leri kurmuş olması Amerika’yı son derece kızdırmış ve “Mutlaka bu Hükûmet bertaraf edilmelidir.” kanaati hasıl olmuş….

*

Beş yıl önce, 7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)


ERZURUM KONGRESİ'NİN YILDÖNÜMÜNDE "VAHİDEDDİN-ATATÜRK SANTRANCI"NIN DEŞİFRESİ

 

VAHİDEDDİN'İN GİZLİ PLANI NEYDİ?

MUSTAFA KEMAL O PLANIN GİZLİLİĞİNİ İSTİSMAR EDEREK NASIL YENİ BİR GİZLİ PLAN YAPTI?





Diyelim ki birisi şunu iddia ediyor:

Sultan Vahideddin, yâveri durumundaki Mustafa Kemal’i Anadolu’ya “gizli bir görev” ile gönderdi.

Bu gizli görev (örtülü operasyon), vatanın kurtarılmasıydı.

Fakat bu, Padişah tarafından “resmen” ilan edilemiyordu.

Mesela gazetelere demeç verip, “Yaverim Kemal’i Anadolu’ya gönderiyorum, milleti toparlayacak, ülkeyi kurtaracak” diyemiyordu.

Çünkü bunu demesi durumunda Mustafa Kemal’in bir ekiple birlikte Anadolu’ya geçiş vizesini işgalci güçlerden alması mümkün değildi.

Sonraki süreçte de böylesi bir açıklama yapamadı, çünkü bu durumda işgalci güçler, “Sen bize yalan söyledin, bizi aldattın” diyecekler, İstanbul’da Mondros Mütarekesi hükümlerine aykırı zorbaca tasarruflarda bulunabileceklerdi. (Gene bulundular ama diğer türlü onların eline koz verilmiş olacaktı.)

Bu yüzden Padişah, “Kemal’i ben gönderdim” diyemiyordu.

Fakat biz, Mustafa Kemal’in kendi sözlerini baz alarak yaptığımız “metin tenkidi” ameliyesi sayesinde, olayların böyle geliştiğini, hatta Padişah’a yakın bazı kişilerin ona bu gizli görevin verilmesini engellemeye çalıştıklarını, Vahideddin’in onları dinlemediğini anlıyoruz.

*

Bunları diyen birine bazıları çıkıp “Anlattığın masal kulağa gayet hoş geliyor, fakat bunlar boş laflar.. Biz neyin ne olduğunu daha ilkokuldayken öğrendik, bu hikâyelere karnımız tok” diyeceklerdir.

Ayrıca, “Atatürk’ün sözlerinden böyle bir anlam çıkmıyor” diye karşı atağa geçebileceklerdir.

Bununla da yetinmeyip, “Atatürk’ün bu anlattıklarınızı doğrulayan bir tane bile konuşması yok” karşılığını verebileceklerdir.

*

Diyelim ki diğer taraf buna karşı şunu söyledi:

Atatürk’ün pek çok beyanı, olayların bizim anlattığımız şekilde cereyan ettiğini ortaya koyuyor.

Fakat bunu anlamak için öncelikle önyargılarımızı ve şartlanmalarımızı bir tarafa bırakmamız gerekiyor.

Bu mesele ilkokul düzeyindeki algılama ile analiz edilebilecek bir konu değil.

İtirazınızı anlayabiliyoruz, daha altı yaşından itibaren sistematik bir beyin yıkama ameliyesine maruz bırakılan, milli bayram adı altında sürekli propaganda narkozu yiyen, gittiği her devlet dairesinde “her yerde hazır ve nazır” bir ata olarak Atatürk resmiyle karşılaşıp onda bir olağanüstülük vehmetmeye başlayan, olur olmaz her yere millet kesesinden yapılan onbinlerce, yüzbinlerce heykeli ile onun yaşayan insanlardan daha kanlı canlı bir ölümsüz ölü olduğu zehabına kapılan insanların, büyülenmiş gibi böyle düşünmeleri bizi şaşırtmıyor.

Üstelik bir de Atatürk’ü Koruma Kanunu diye birşey var. Söz konusu büyünün bozulması için öncelikle bu kanunun kaldırılması gerekiyor.

Ancak, iddianızın aksine, anlattıklarımız masal değil.. Atatürk’ün kendi sözlerini “metin tenkidi” ameliyesine tabi tuttuğumuzda ulaştığımız veriler, Atatürk muhalifi diye susturulmuş olan kişiler tarafından da doğrulanıyor.

Bizim metin tenkidi dediğimiz şeye siz isterseniz analiz de diyebilirsiniz.

*

Bu sözler üzerine karşı taraf şunu diyebilir:

“Güzel konuşuyorsun fakat metin tenkidi ya da analiz diye bir yığın demagoji, mugalata ve safsatayı önümüze süreceğinizden şüphemiz yok. Halep oradaysa arşın burada, tamam siz kumaşınızı orada ölçmüş olabilirsiniz, fakat gözümüzün önüne getirin görelim, bir de biz arşınlayalım.”

Buna karşı öbür tarafın şöyle konuştuğunu düşünelim:

Mustafa Kemal (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Kadir Mısıroğlu gibi isimlerin açıkladığına göre), Anadolu’dan gönderdiği bir telgrafta Padişah’a şunları arz etmiş bulunuyor:

Padişah Hazretlerinin devletli mabeyni yüce başkâtibi vasıtasıyla Padişah Hazretlerinin devletli katına:

Büyük ulusun ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Tanrı kötülüklerden korusun? Yüce Padişahım, ülkemizin bugün uğradığı büyük baskı ve bölünme tehlikesi karşısında ancak yüce varlığınız başta olmak üzere, milli ve kutsal bir kudretin çabası; vatanı, devlet ve milletin bağımsızlığını, şan ve şerefi büyük hanedanının altı buçuk asırlık yüce tarihini kurtarabilir. Çevremizdeki kişiler bu genel kanıda birleşmiştir. Son olarak huzurlarınıza kabul edilmek onurunu kazandığımda, üzücü İzmir olayı dolayısıyla hüzün dolu olan kutsal kalbinizden doğan kurtuluşla ilgili görüşleriniz bugün bile belleğimdeki yerini korumaktadır.

Bu duygumu açıklamak isterim. İstanbul'dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçi’nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin, nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «inşallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz. Yazımda arz etmek istediğim bu kutsal sözlerdir.

Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum. Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım. Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor. İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.

Yüce Padişahım! Bu nitelik ve durumda bulunan ve kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi ve bunun karşılığı olarak da gerçekten bu milli ve vicdani kuvvete yardımcı olunması gerekir. Son kutsal buyruklarınız bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır.

Yalnız, üzülerek bildirmek isterim ki, temiz Anadolu halkı, bugünkü zor dönemde bile İstanbul'daki uygunsuz ve nefret uyandıran konulardan ve kışkırtıcı söylentilerden rahatsız durumdadır. Gerçekten İstanbul yöresinin bozulmaya yatkın ahlâkı ve bundan yararlanmayı bilen yabancılar, devlet ve milletin yok olması ve devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması konusunda aşırı bir cesaret gösteriyorlar.

Yüce Padişahım! Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.

İşte milli vicdanın ciddi izlenimlerini ve meydana gelen yeni durumları, istilâcı çıkarlarına zıt gören İngilizler ve vatanın zararına da olsa, İngiliz taraftarlığını meslek edinen zayıf karakterliler, bu kere güçsüzlüklerini ortaya koyarak beni İstanbul'a çağırmak girişiminde bulunuyorlar. Pek şerefli hakanımızdan, milletine, vatanına bağlı ve bu uğurda ölümü hoşgörü ile karşılayan benim gibi bir kumandanın yüce saltanat haklarına ve milletin ölmezliği ve var oluşuna düşman olanlarla işbirliği yapacağını ummaları kesinlikle beklenemezdi. Bundan dolayı bendeniz Malta'ya gitmek veya en azından iş görmez duruma getirilmek gibi ihtimaller karşısında bırakıldım ve doğal olarak da bunu kabul etmeyeceğim, eğer zorunlu kılınırsam gönül rahatlığı ile memuriyetimden istifa ederek eskiden olduğu gibi Anadolu'da ve millet sinesinde kalacağım; vatan görevimi bu kez daha açık adımlarla sürdüreceğim.

Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanızı rica ederim.

*

Bunun üzerine karşı tarafın “Bu konuda bizim de söyleyeceklerimiz var elbette.. Fakat önce sizin bu telgraf bostanından hangi ürünlerin hasadını yaptığınızı bir görelim” dediğini varsayalım.

Diyelim ki beri taraf şunları söylüyor:

Mustafa Kemal aslında bu telgrafında herşeyi itiraf etmiş durumda.

Çok kurnaz bir adam, telgrafında da geçtiği gibi “üstü kapalı” konuşmayı gayet iyi beceriyor.

Telgrafta sözlerine önce Padişah’a “yağ çekerek” başlıyor.

İnançlı bir müslüman gibi dua ediyor.

Hanedanın kurtarılması faslını da unutmuyor.

İzmir olayı dediği şey, Yunan’ın İzmir’i işgali.

Samsun’a hareketinden bir gün önce Padişah tarafından Saray’da kabul edilmiş, onun “kurtuluşla ilgili görüşlerini” dinlemiş.

Mustafa Kemal, o görüşlerin “bugün bile belleğinde yerini korumakta” olduğunu söylüyor.

Daha anlaşılır Türkçesi şu: “Yüce Padişahım, kurtuluşla ilgili olarak şahsıma verdiğiniz emirler hafızamda capcanlı.”

Padişah ona ayrıca “İnşallah millet akıllanır ve uyanır” demiş.

Bunun da meali şöyle: “Padişahım, bana verdiğiniz milleti akıllandırma ve uyandırma işini canla başla yapmaya çalışıyorum.”

Herhalde Padişah ona, “Kemalciğim, millet uykusunu alınca nasıl olsa kendiliğinden uyanacak, elleme zavallılar uykularını alsınlar” diyecek değil.

Mustafa Kemal’in özellikle şu cümlesi gayet anlamlı:

“Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum.”

Padişah’ın gönül dileği, Mustafa Kemal’in müfettişlik vazifesini yapıp İstanbul’a dönmesi değil, milletin akıllanması ve uyanması.

O gönül dileğinden esinlenilerek “kesin kararlı ve inançlı olarak” devam edilen görevin de, Padişah’ın Saray’da vermiş olduğu “memleketi kurtarma” vazifesi olduğu açık.

Öyle ki, görevin adı sureta “müfettişlik” şeklinde sıradan bir unvan olsa da, münderecatı farklı: Van’dan Ankara’ya kadar yetkili bir genel valilik. İstediği şehrin valisini görevden alıp yerine bir başkasını atayabiliyor. Bütün komutanlar ona itaat etmek zorunda.

Bitti mi?.. Hayır!

Ayrıca bir de Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım” diyor.

Evet, mesele sadece basit bir müfettişlik değil.. Müfettişlik maskesi altında kendisine verilen olağanüstü yetkilerin yanı sıra bir de Padişah’tan özel emir almış.

Yani mesele sadece eline tutuşturulan resmî görevlendirme yazısıyla sınırlı değil.

Mesele, milletin akıllanması ve uyanması..

Peki akıllanıp uyanacak da ne yapacak?

Onu da Mustafa Kemal’in şu cümlesi ortaya koyuyor: “…millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor.”

Bunun ardından da şunu diyor: İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini (yani uyanabileceğini) düşünemedim.”

Buradan anlaşılıyor ki, gidip milleti akıllandırmasını ve uyandırmasını isteyen Padişah’a “Yapamam, edemem, millet uyanacak halde değil” filan demiş..

Görevi nazla niyazla kabul etmiş. Anadolu genel valiliği anlamına gelecek şekilde yetkilerinin artırılmasında bu naz ve niyazın da etkisi olmuş olabilir.

Mustafa Kemal bütün bunlardan sonra Padişah’a “…kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi…” diyerek güvence vermekten de geri kalmıyor.

Öyle ki, ifadesine göre, “Son kutsal buyruklarınız (Padişah’ın buyrukları) bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır”.

Başta da kendisinin tabiî.

Mustafa Kemal’in bunun ardından söyledikleri, onun kurmay zekâsının ya da sıradışı kurnazlığının boyutlarını daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Şunu diyor: “Yalnız, üzülerek bildirmek isterim ki, temiz Anadolu halkı, bugünkü zor dönemde bile İstanbul'daki uygunsuz ve nefret uyandıran konulardan ve kışkırtıcı söylentilerden rahatsız durumdadır.”

Aslında rahatsız olan kendisi..

Fakat adam, kendi arzu ve isteklerini milletin arzu ve istekleri, kendi rahatsızlıklarını da milletin rahatsızlıkları olarak göstermekte uzmanlaşmış..

“Kendim için bir şey istiyorsam namerdim (hepsi yeğenim Yahya için)” diyen Demirel’den daha zeki olduğu kesin.. Bu, kendisinden hiç söz etmiyor bile, doğrudan “Herşey millet için” diyor.

Millet İstanbul’daki kışkırtıcı söylentilerden rahatsızmış..

Bu kışkırtıcı söylentilerin neler olduğundan bahsetmiyor. Fakat bir sonraki cümlesi, meselenin “devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması” olduğunu ortaya koyuyor:

“Gerçekten İstanbul yöresinin bozulmaya yatkın ahlâkı ve bundan yararlanmayı bilen yabancılar, devlet ve milletin yok olması ve devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması konusunda aşırı bir cesaret gösteriyorlar.”

Peki bu kişiler (kişi değil) kimler?

Mustafa Kemal bu konuya da girmiyor.

Fakat sözlerinin devamı, meselenin kendisi olduğunu ortaya koyuyor:

“Yüce Padişahım! Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.”

“Verilen görev”den söz ediyor ve bunun engellenmeye çalışılacağını daha baştan “üstü kapalı şekilde” de olsa anlatmaya çalışmış olduğunu belirtiyor.

Bu “verilen” ve engellenmeye çalışılabilecek “görev”in müfettişlik olmadığı açık.

Öyle anlaşılıyor ki bu telgrafında olduğu gibi hanedandan, saltanattan, hilafet makamının korunması ve kurtarılmasından söz eden Mustafa Kemal, Anadolu’ya “özel görev”le gönderilmesi söz konusu olduğunda, Padişah’ı bu tür “yağ”lamalar ile aldatmayı, milleti de “Hilafeti ve Osmanlı Devleti’ni kurtaracağız” diyerek “gaza getirmeyi”, fakat cumhuriyet ilan ederek cumhurbaşkanı sıfatıyla memlekette ipleri eline almayı kafaya koymuş.

Ki bunu, Mazhar Müfit Kansu “Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber” adlı kitabında ifşa ediyor.

Erzurum Kongresi’nde (Mazhar Müfit’in tabiriyle) müftü efendi gibi dua eden, “vatan, millet, Sakarya, saltanat, hilafet, padişah” laflarını dilinden düşürmeyen Mustafa Kemal, gece Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e “Saltanatın kaldırılacağını, cumhuriyet ilan edileceğini, tesettüre (örtünmeye) son verileceğini, Latin alfabesinin kabul edileceğini, şapka giyileceğini” müjdelemektedir.

Neye güvenerek?

Tam da o sırada Ege'de “Milne Hattı” denilen bir sınır çizerek Yunan’a, “Burada duracak, Anadolu içlerine gitmeyeceksiniz” diyen İngiliz’in “örtülü” (üstü kapalı) desteğine güveniyor olabilir miydi? (Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, 1973 yılında, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde şunu söylemiş bulunmaktadır: “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.” [Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.])

Evet, Erzurum Kongresi’nin yapıldığı sıradaki ümitsiz duruma rağmen Mustafa Kemal’in istikbale bu kadar güvenle bakıyor olmasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı’nın baş galibi İngilizler’in İstanbul’da kendisine bu yönde güvence vermiş, karşılığında da memlekette Latin alfabesinin, Hristiyan takviminin, Avrupalı şapkasının, Avrupa yasalarının, Batılı yaşam biçiminin hâkim kılınmasını, medreselerin kapatılıp tesettüre son verilmesini, İslamî eğitimin köküne kibrit suyu dökülmesini istemiş olmaları olabilir miydi?

Bu soruyu sormak durumundayız, çünkü İngiliz gizli servisinin İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile müteaddit defalar başbaşa özel görüşme yapmış olduğunu hem kendisi hem de arkadaşları açıklamış bulunuyor.

Konuya dönersek, Mustafa Kemal’in, kendisini yakından tanıyan, nerede nasıl hareket edeceğini tahmin edebilen kişilerin devreye girerek, kendisine güvenmekte olan Padişah’ın aklını çelebileceklerinden korktuğu anlaşılıyor.

Devlet kurumlarında biraz çalışmış olanlar bilirler ki aynı faaliyet sahasında mesai yapanlar “Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz” hesabı birbirlerini gayet iyi tanırlar.

Nitekim, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya müfettişlik maskeli “vatanı kurtarma görevi”yle (olağanüstü yetkiler verilerek) gönderilmesini Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi engellemeye çalışmıştı.

Mustafa Kemal’i tanıdığından değil, onu tanıyan dindar subaylar bu kurnaz şahsın Padişah’ı “kafaya almış” olduğunu, fakat kesinlikle “altını oyacağını”, bundan İslam’ın da payına düşeni alacağını söylemiş oldukları için.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, Ezher’deki talebeliği sırasında bu konuda Şeyhülislam’dan duyduklarını Hatıralar’ının ikinci cildinde anlatmış bulunuyor.

Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderme projesinden vazgeçmesini, başka birinin bulunmasını ısrarla söyleyen Şeyhülislam’a Padişah, Mustafa Kemal’in sadık ve güvenilir bir adam olduğunu, aleyhindeki sözlerin suizan anlamına geldiğini söylemiş, onun hakkında “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” lafını tekrarlayıp durmuştur.

O ateşin bir gün kendisini de yakacağını bilmeden..

Vahideddin’in Mustafa Kemal için neden “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” demiş olduğunu, onun telgrafındaki şu ifadeler ortaya koyuyor:

“Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.”

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mustafa Kemal’in gönderilmesi kararına itiraz ettiğinde Vahideddin’in ne düşündüğünü tahmin edebiliyoruz:

“Bizim bu Şeyhülislam iyi adam, has adam, fakat siyasetten anlamıyor, çok saf.. Belli ki İngilizler’in subaylarımız arasındaki ajanları bunu etki altına almışlar, doldurmuşlar.. Böyle vatansever, kabiliyetli, işbilir ve cevval bir subayımızı görevlendirmemizi engellemeye çalışıyorlar. Halbuki ben onu Berlin seyahatimden beri tanıyorum. Boş yere yaverim yapmadım. Zaten Mustafa Kemal, kendisinin aleyhinde böyle tezviratlar yapılacağını bana üstü kapalı şekilde anlatmaya çalışmıştı. Hatta 'Görevim gereği bazı şaşırtmaca hamleler yaptığım zaman aleyhimde söylenecek sözlere itibar edip beni geri çağıracak, İngilizler’in eline düşüp Malta’ya sürgün edilmeme yol açacaksanız daha baştan beni göndermeyin' demişti. Müthiş adam! Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!

*

Ancak, karşı taraf buna itiraz edecek, şunu diyecektir: 

“Böyle bir telgrafın mevcut olduğunu nerden bilelim? Bana göre bu bir yakıştırmadan ibaret.. Zaten ben Şeyhülislam Mustafa Sabri ile Fesli Deli Kadir’e oldum olası gıcık oluyorum.. Onların sözünü ettiği bu telgrafı kim görmüş?! Ben de metin tenkidi yapıyor ve diyorum ki, Mustafa Sabri ile Kadir’in lafları kendi siyasal duruşlarını yansıtıyor. Kendi iddialarını haklılaştırmak için böyle metinler uyduruyorlar.

Böyle bir itirazda bulunmaya “ilke olarak” hakları vardır.

Ancak beri taraf buna karşı, “Mustafa Kemal günahı vs. umursamayan geniş mezhepli çağdaş biri olduğu için (Mazhar Müfit’in aktardığı gibi) gizli gündemle hareket edebilir, takiyye yapabilir, sular seller gibi yalan söyleyebilir, hem Padişah’ı hem de milleti aldatabilir, fakat Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi yalan söyleyebilecek bir adam değildir” diyebilir.

Öbür taraf buna karşı muhtemelen şöyle birşey diyecektir: 

“Bu, senin görüşün.. Ben Ata’mdan vazgeçmem.. Şeyhülislam’ın dürüstlüğü hakkındaki kanaatin seni bağlar. Ortada 'Mustafa Kemal Padişah’a telgraf göndermiş' diye bir dedikodu var, fakat emin olmak mümkün değil. Metin tenkidi denilen şey bir yorum tekniği olabilir, fakat bir belgenin sübutunu/varlığını göstermeye yetmez.”

*

Bu noktada beri taraf şunu diyecektir:

Haklısın, bir metnin sübutu/mevcudiyeti/gerçekliği ayrı, onun nasıl yorumlanacağı meselesi ayrıdır. Ancak biz, Mustafa Kemal’in bu telgrafının varlığını metin tenkidi parlak lafının ardına saklanarak iddia ediyor değiliz. 

Söz konusu telgrafı göndermiş olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in bizzat kendisi.. 

Göndermiş.. 

Gönderdiği tarih 11 Haziran 1919.. 

Bu telgrafta yer alan ifadeleri, TBMM’nin ilk açılış tarihinden bir gün sonra, yani 24 Nisan 1920’de TBMM’de yaptığı konuşmada okumuş ve sözleri Meclis zabıtlarına geçmiş..  


SAVAŞ BU, SİZE DE ÇAKABİLİR

 

Karadeniz'de savaş çıkar mı, Rusya'nın haklı ve haksız talepleri ne?

Rusya sertleşiyor, Batı ateşe benzin döküyor, Tahıl Koridoru Anlaşması'nın durdurulması sonrasında Karadeniz'de durum gergin


Hasan Aksay

t24.com.tr

...

Rusya ile Ukrayna ve Batı arasında arabuluculuk, "bölge/dünya liderliği" derken, birdenbire kendimizi Karadeniz'de patlak verecek bir savaşın ateşleri arasında bulabiliriz. ... Karadeniz, çok tehlikeli bir sürece girdi.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski "Rusya Anlaşma'dan çıkarsa çıksın, biz Türkiye (ve BM) ile tahıl ihracatını sürdürebiliriz" dedi.

Moskova'nın cevabı çok sert oldu: "Bundan böyle Ukrayna limanlarına gidecek olan bütün gemiler askerî hedef olarak kabul edilecektir". Tercümesi, yabancı ülkelere ait de olsa "bölgedeki gemilerin alayını bombalarız"...

Bu arada Rus siyasileri arasında ve medyada "Karadeniz'in Rus gölü olması" hayali tekrar konuşulmaya başladı. Yandaş gazetecilikten Duma yöneticiliğine terfi ettirilen milletvekili Pyotr Tolstoy, uzak akrabası olan ünlü yazar Lev Tolstoy'un yeteneklerinden pek bir şey alamadığını, geçenlerde Rusya televizyonundaki bir canlı yayında bu hayali dile getirerek gösterdi. ...

Peki, Rusya'nın anlaşmayla ilgili şartları (talepleri) ne? ... Moskova'nın büyük ölçüde haklı olduğunu, Batı'nın verdiği sözleri tutmakta acele etmediğini vurgulamalıyım. (Rusya'nın isteklerinşuradan 7 madde halinde okuyabilirsiniz.)

Atılan imzalardan 1,5-2 ay sonra bu konuda isteksiz davranmaya başlayan Rusya yönetimi, büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ikna girişimleri sonucunda 19 Kasım 2022, 18 Mart 2023, 18 Mayıs 2023'te uzatmış olduğu anlaşmadan 17 Temmuz 2013'te çıktığını açıkladı ve İstanbul'daki Koordinasyon Merkezi'ndeki yetkililerini geri çekti.

Bu tavırda Türkiye'nin son dönemde Batı'ya yönelik adımlar atmasının ve Ukrayna'nın anlaşmanın uzatılmasına birkaç gün kala Kırım Köprüsü'ne saldırmasının payı var mı, bilemiyoruz. Mümkündür.

Ama bu tahıl koridoru konusu herhalde birkaç gün sonra (27-28 Temmuz'da) Petersburg'da yapılacak olan Rusya-Afrika Zirvesi'nde gündeme gelecektir. Orada veya yakın gelecekte Erdoğan'la yapacağı görüşmede Putin'in bazı tavizler karşılığında anlaşmaya dönmesi ihtimali vardır. Ama Batı'nın da adım atması gerektiği ortadadır. 

Karadeniz'de sular ısınmaya değil yanmaya başladı 

Tüm bu gelişmeler bağlı olarak bundan sonra Montrö Boğazlar Sözleşmesi kapsamında Karadeniz'e giriş ve çıkışları kontrol eden Türkiye'ye yönelik Rusya ve Ukrayna, özellikle de ABD baskılarının ağırlaşması ihtimali hiç az değildir.

Ayrıca Rus lider Putin'in hatalarını da çok iyi değerlendirerek –Macron'un "beyin ölümü" iddiasından birkaç yıl sonra– epeyce güçlenip giderek genişleme eğiliminde olan NATO'nun, Karadeniz'deki üye devletleri Romanya ve Bulgaristan aracılığıyla çatışma politikasında yangına körükle gidebileceği de ortada.

Yangın ve körük demişken, Washington'un "Ankara'nın Karadeniz'de daha aktif olması, Ukrayna'yı desteklemesi, Rusya'yla arasındaki mesafeyi arttırması" açıklamalarını da göz ardı etmeyelim.

Fotoğrafı biraz daha genişletirsek, son dönemde Rusya-Ukrayna Savaşı'na Belarus ve Polonya'nın (belki Litvanya ve diğer Baltık devletlerinin) girmesi ihtimalinin arttığını, yani savaşın bir anda – dolaylı olarak değil açıktan – NATO-Rusya savaşına dönüşmesinin mümkün olduğunu da bir kenara yazalım.

Son dönemde Ukrayna'nın Kırım (Kerç) Köprüsü'nü vurmasını, Rusya'nın Odessa'yı ve Ukrayna limanlarını bombalamasını, ardından şu anda Karadeniz'de devasa bir askerî tatbikat yapmasını, Rus ve Polonya diplomatlarının birbirlerinin kulağını çekme yarışına girmesini, "prestijli Rus isyancı" Prigojin'in Belarus-Polonya sınırında "yeni bir ordu kurma" heyecanını, ABD'nin tartışmalı misket bombalarını Ukrayna'ya vermesini ve Ukraynalılardan önce, hem de Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Sözcüsü Kirby'nin ağzından "misketler Ruslara karşı başarıyla kullanılıyor" açıklamasını ve başka gelişmeleri de bunlara eklemek mümkün.

"Beştepe'nin aktif dış politikası" dünyayı yeniden fethederken bu tehlikeleri yeterince göz önüne alıp "fırsat avcılığında" ihtiyatlı davranabilir mi? Cevabını bilmediğimiz bu soruya dilerseniz iyi dilekler ve dualarla eşlik edebilirsiniz.


(https://t24.com.tr/yazarlar/hakan-aksay/karadeniz-de-savas-cikar-mi-rusya-nin-hakli-ve-haksiz-talepleri-ne,40891)

EVET, VURABİLİRLER

 


Rusya'dan alçak tehdit: "İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını vuracağız!"



Birleşik Rusya Partisi üyesi ve Rusya Parlamentosunun alt kanadı Devlet Duması üyesi Pyotr Tolstoy, Türkiye'yi hedef alan tehdit dolu açıklamalarda bulundu.


Rusya lideri Putin'e yakınlığıyla bilinen Tolstoy, Rossiya-1'de sunucu Olga Skabeyeva'nın sunduğu bir açık oturum programında ülkesinin Karadeniz üzerindeki hakimiyetini savunarak, Rus Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolünde olması gerektiğini dile getirdi.

Tolstoy, Türkiye'ye yönelik tehdit içerikli sözlerine devam ederek, "İlk önce Ukrayna'daki işimizi bitirelim, daha sonra İstanbul ve Çanakkale boğazlarını vuracağız." ifadesini kullandı. Sunucu Olga Skabeyeva'nın "Türkiye ile savaşmaya hazır mıyız?" sorusu üzerine ise Pyotr Tolstoy, "İlk önce Ukrayna'daki işimizi bitirelim, daha sonra İstanbul ve Çanakkale boğazlarını vuracağız." ifadelerini kullandı.

(https://www.milligazete.com.tr/haber/15800741/rusyadan-alcak-tehdit-istanbul-ve-canakkale-bogazlarini-vuracagiz)

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...