DEVLETÇİLİKLE GELEN ŞİRK

 




15 Temmuz darbe teşebbüsünün yıldönümündeyiz.

Dolayısıyla FETÖ gündemde..

Odatv.com da boş durmamış, "Bir dönem Gülen'in sağ ve sol kollarıydılar: Bugün ne yazdılar... FETÖ nasıl dağılır" başlıklı bir haber yapmış.

Sözü edilen kollar Hüseyin Gülerce ile Latif Erdoğan.

Biri Star, diğeri Yeni Akit gazetesinde yazıyor.

Doğal olarak, bu iki eski FETÖ'cünün MİT'le "iltisak"lı olduğu düşünülüyor ve söyleniyor.

Pekçok kişinin yanı sıra Latif Erdoğan'ın da dile getirdiği gibi FETÖ'nün bir CIA, Özel Harp ve MİT ortak projesi olduğu dikkate alınırsa, Fethullah'ın sağında solunda MİT görevlilerinin istihdam edilmiş olması yadırganamaz.

*

Gülerce'nin Star'daki yazısının başlığı şöyle: "FETÖ iki şekilde dağılır". 

İki şekil (yol) olarak şunları gösteriyor:

Birincisi, Türkiye'nin ABD ile anlaşarak Fethullah'ın defterini dürmesi. 

İkincisi, Fethullah'ın ölmesi.

İkinci seçenek daha iyi gibi görünüyor.

Gülerce’nin ifadesiyle, "Fetullah Gülen'in ölümü, FETÖ'yü darmadağın eder".

Darmadağın eder ama, Gülerce, dikkat buyurulsun, "Fethullah bir şekilde öldürülmelidir" demiyor.

Diyemiyor mu, demek mi işine gelmiyor, bilmiyoruz, fakat yazısından çıkan sonuç şu: Fethullah’ın bir dış müdahale olmadan kendi arzusuyla ölmesini beklemekteyiz.

Ancak, Fethullah'ın ölmeye niyeti yok. "Hastayım, öldüm, bittim" filan diyor ama yaşayıp gidiyor.

Ölmüyor.

Devlet Fethullah konusunda (28 Şubat Süreci yüzünden Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan) merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'da olduğu gibi şanslı değil.. 

Fethullah trafik kazası filan geçirmiyor.. Adamın bindiği araçlara değil bir TIR, çocuk bisikleti bile çarpmıyor.

Helikoptere binmek gibi bir huyu da yok..

*

Gülerce'nin Türkiye'nin ABD ile anlaşarak Fethullah'ın defterini dürmesi konusundaki aydınlatıcı fikirleri, onun öldürülmesi (mesela CIA-MİT ortak prodüksiyonu durumundaki bir trafik kazasında hayatını yitirmesi) gibi bir teklifi içermiyor.

Sözleri şöyle:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, son NATO zirvesinde hem İsveç konusunda hem de ABD ile işlikler konusunda "yeni bir süreci başlatıyoruz" dedi.

Yeni bir süreç, FETÖ elebaşı Gülen'in ve firarî FETÖ'cülerin iadesi ile başlayabilir. ...

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un önceki gün verdiği bilgiye göre şu ana kadar 112 ülkeden 1271 FETÖ mensubunun iadesi istendi. Amerika Birleşik Devletlerinden 256, Avrupa Birliği üyesi ülkelerden de 483 iade talebimiz var. ...

... sadece Gülen ile birlikte firari 40-50 kişinin Türkiye'ye iadesi bile FETÖ'yü bitirir. Hatta sadece Gülen'in iadesi, bu terör örgütünü hallaç pamuğu gibi atar.

*

Gülerce'nin bu sözlerinin devletin ilgili birimlerinin "analiz"lerini yansıttığı kabul edilirse şu sonuca varmak mümkündür: 

FETÖ'nün (iadesi talep edilen) "önde gelen" adamlarının büyük bölümü Türkiye açısından sorun değil.. Sorun olanlar 40-50 kişi.. 

Diğerlerinin devletimizin istihbarat birimleri ile iltisaklı olanlar ile o iltisaklı kişilerin etkisi altındaki "yönlendirilebilir terörist"ler oldukları düşünülebilir.

*

Latif Erdoğan ise şunları yazmış:

Deşifre olmamak kuralına bağlı olarak verilen içki içme, tesettürü o anlara bağlı kalmak şartıyla yürürlükten kaldırma, fuhuşla içli dışlı görünme gibi ruhsatlar, daha sonra bir tür zorunlu hayat tarzına bürünmüş, kendilerine takiye yapılanları şaşırtacak hatta “bu kadar da olmaz ki” dedirtecek derekelere taşınmıştır. Bu kişilerden hiçbiri, görevlerini bıraktıkları, emekliye ayrıldıkları dönemlerde bile, kötü alışkanlıklarını bırakıp, başa dönmeyi başaramamışlardır. 

Yaşantıda görülen bu kötü yapılanma yavaş yavaş dini inançlara da sirayet etmiş, inanç-yaşantı arsındaki çelişkilerin boğucu atmosferinden kurtulmak adına, çare inançtaki zaafta, bir müddet sonra da inançla bağların koparılmasında bulunmaya çalışılmıştır. Sinek ısırmasından kaçarken kendilerini yılanların, akreplerin ortasında bulan bu sapık güruh, düştükleri batak hali idealleştirmede de gecikmemiş, sonunda haramdan, günahtan, küfür ve isyandan zevk alan, tövbeye, istiğfara yabani bir topluluk oluşturmuşlardır. 

Bu ifadeler önemli..

Ancak, Latif Erdoğan gibi isimler “Karakolda doğruyu söyler, mahkemede şaşar” hesabı, hakkında konuşulan topluluklar, kurumlar ve durumlar değiştiğinde pusulayı şaşırıyorlar.

Yaptığı tespitler, Türkiye’deki hemen hemen her cemaat, grup, sivil toplum örgütü, parti pırtı vs. için değişik derecelerde geçerli.

*

Mesela, Allahu Teala’nın kitaplarına iman, “imanın altı şartı”ndan biri olduğu halde, onlar hakkında “gökten indiği sanılan” şeklindeki cahilce lafı söyleyebilmiş olan Mustafa Kemal adlı şahsın “ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini” ederek siyaset sahnesinde arz-ı endam eden “müslüman” zevatı düşünelim.

Bunlar, kendi değerlendirmelerine bakılırsa, bir ruhsattan yararlanıyor ve takiyye yapıyorlar.

Fakat zamanla, çoğunun, Atatürk ilke ve inkılaplarına samimi bir şekilde iman etmeye başladıklarını, mesela bu ilkelerden laikliğin dâî, davetçi ve propagandacısı haline geldiklerini gördük.

Latif Erdoğan gibi konuşmak gerekirse, “Bu kişilerden çoğu, görevlerini bıraktıkları, emekliye ayrıldıkları dönemlerde bile, kötü alışkanlıklarını bırakıp, başa dönmeyi başaramamışlardır”.

Bir daha hiçbir zaman İslamcı/Şeriatçı olamamışlardır.

Amelî şirk zamanla itikadî şirke dönüşmekte, dönüşebilmektedir.

*

Allahu Teala İsrailoğulları için şöyle buyuruyor:

“Bir zamanlar sizi Fir'avun'un ehlinden kurtarmıştık; ki onlar sizi azâbın en kötüsüne ma'ruz bırakıyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı ise hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda, Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.” (Bakara, 2/49)

Böylece, hak dinde sebat hususunda imtihan olunuyorlardı.

Zevk ü safa, bolluk ve nimet içinde “Allah dostu” olmak, Allah sevgisinden, muhabbetullahtan dem vurmak kolay, zorluk ve sıkıntıda “Allah dostu” olmayı sürdürmek ise ancak “sözünde sadık” olanların işi:

Yâr odur ki bun deminde yâr ola,

Şâdlıkta her kim olur yâr ola.

Türkiye’de de Cumhuriyet’in ilk yıllarında benzer bir imtihan yaşandı.. Yahudi’nin şapkasını giymiyor diye insanlar idam edildiler..

Ezan bile yasaklandı.. Kur’an okumayı öğretenler baskıya maruz kaldı.

Ülkede “şirk düzeni” hakim kılındı.

Bunda, Bakara Suresi’ndeki ifadeyle, Rabbimizden "büyük bir imtihan vardı”.

*

Bu imtihanda birçokları kaybettiler.

İslam kahramanı zannedilen birçok “kalıbı yerinde pehlivan”ın müşrik olmaya hazır “güç tapınıcısı” olduğu ortaya çıktı.

 

Balkonlar seyrimize baktı:

Kimimiz ateşleyip yaktı,

Gözler önünde yandı kimimiz!

 

Gücü yeterdi şerri yenmeye:

Benziyordu erkeğe,

Kalıbı yerinde pehlivandı kimimiz!

 

Sanırdık gerçekten cesareti var:

Cepheye gelinceye kadar

Kahramandı kimimiz!

 

O süreçte merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca gibi “sarsılmaz kale”ler, mevcut rejimin “şirk düzeni” olduğunu söylemekten geri kalmadılar.

Bu büyük âlim, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini açıklarken şöyle diyor:

“… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amele (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı (uyması) amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.”

 *

Evet, “zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar”.

Biz de kalamıyoruz, kalamadık.

Bunu itiraf etmek zorundayız.

Burada imtihanımız devlet kavramı ve kurumu etrafında ortaya çıkıyor.

Küfür ve şirk, devlet canibinden geldiğinde makul ve meşru hale gelmez.

Öyle olsaydı, Firavun’a “bağlılık ve sadakat” (Ki ona bağlılık ve sadakat, başında bulunduğu devlete bağlılık ve sadakat anlamına geliyordu) İsrailoğulları için farz hale gelirdi.

Müslüman, tebası olduğu devletle de imtihan olunabilir: Allahu Teala’yı mı seçecek, yoksa tebası bulunduğu devleti mi put yapıp tapacak?

İstemeden maruz kaldığı amelî şirki itikadî şirk haline getirecek mi, getirmeyecek mi?

*

15 Temmuz’un yıldönümünde gündemde olan bir başka konu, Menzil Cemaati’nin şeyhinin vefatı..

Şeyhin büyük oğlu Seyyid Saki Erol, cenaze namazı öncesinde bir konuşma yapmış ve “Kur’an’a, sünnete, adaba ve devlete bağlıyız” demiş.

Kur’an ve Sünnet’e bağlılık, Veda Hutbesi’nde vurgulandığı gibi, “istikamet” üzere olmanın şartı durumunda.

Adabı da anlayabiliyoruz.

Fakat, bunlara bağlılığa “devlete bağlılığı” eklemenin lüzumu var mı?

Farklı bir bağlamda konuşurken, mesela vatandaşlık meseleleri hakkında kelâm ederken “devlete bağlılık”tan söz edebilirsin, bunda beis yok. Fakat, “Kur’an ve Sünnet’e bağlılık” bağlamında yapılan bir konuşmada araya devleti de katmak, elma ile armutu toplamaktır.

Yanlıştır.

Kur’an ve Sünnet’e bağlılıktan söz edilen yerde devlete bağlılığın esamisi okunmaz. Onun bu bahiste i’rabta mahalli olmaz.

Senin bağlı olduğun devlet, kendi beyanına (Anayasa’sına) göre, laik (siyasal dinsiz) bir devlet.

Kur’an’a, sünnete, adaba ve devlete bağlıyız” dediğin zaman, ““Kur’an’a, sünnete, adaba ve siyasal dinsizliğe bağlıyız” demiş oluyorsun.

Farkında değilsin.

*

Bir kısım tarikatçılarımızın durumu bu.. (Haydar Baş belası gibilerden hiç söz etmeyelim.)

Nurcu toplulukların birçoğunda da benzer arazlar mevcut.

Hatta Muşlu Molla Muhammed (Mehmet) Doğan grubunun bazı açıklamalarında da böylesi tuhaflıklara rastlanabiliyor.

Mesela Türkiye için şunu yazmışlar:

“Burası, Daru’l-İslam’dır. Daru’l-İslâm’da eşhâsın küfrüne ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir. Mahkeme-i şer’iyyenin kararı olmadan halkın birbirlerini tekfîr edip bunu karâra bağlamaları câiz değildir.”

(https://www.nurmend.com/yazi/172-devlet-erkanina-acik-mektub)

Molla Muhammed müderristir, hiç şüphesiz ki Mantık okumuştur, fakat bu ifadelerdeki çelişki ve tutarsızlığı anlamak için Mantık ilmini öğrenmiş olmak gerekmiyor, mantıklı bir insan olmak yeterli.

Madem ki burası daru’l-İslam ve şahısların küfrüne Şeriat Mahkemesi tarafından hükmolunuyor, o halde bana Türkiye’deki Şeriat Mahkemesi’ni gösterin!

Sizin ne yazdığınızdan haberiniz var mı?

*

Lafa bakın, “Burası, Daru’l-İslam’dır. Daru’l-İslâm’da eşhâsın küfrüne ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir” diyeceğiz ve artık hiç kimse hakkında “Şu adam da şu sözüyle küfre düştü” diyemeyeceğiz, olmayan Şeriat Mahkemesi’nin hükmünü bekleyeceğiz. 

Maşallah Molla Muhammed “küfre düşenler” namına müminûn u müminâtın elini kolunu dilini iyi bağlıyor.

İkincisi, bir adamın küfrüne kâil olmak için Şeriat Mahkemesi’nin hükmü gerekmez, bu konuları bilmek (ilim sahibi olmak) kâfidir. 

Adam karşıma gelecek, “Hz. Muhammed son peygamber değildir, son peygamber merhum İskender Evrenosoğlu efendimiz hazretleriydi” diyecek ve ben onun kâfir olduğunu söyleyemeyeceğim, öyle mi?

Mollalık bu mu?

Üçüncüsü, bir adamın küfre düştüğünün bilinmesi ve söylenmesi değil, İslam devletinde (laik devlette değil) mürtedin (İslam’dan dönenin) cezasının verilmesi (infazı) gündeme geldiğinde Şeriat Mahkemesi’nin kararı devreye girer.

Sen tutup bir vatandaş olarak, “Bu adam dinden döndü, ben de cezasını verdim” dediğinde iftira atmadığını ve yalan söylemediğini nerden bilelim?.. 

Doğru söylüyor olabilirsin, fakat bu yeterli değildir.

Varsa böyle bir olay, onun mahkemede tescili gerekir.

*

Dördüncüsü, yaşadığımız ülke mevcut haliyle daru’l-İslam değildir.

Bu ancak Şafiî mezhebi çerçevesinde (bazı noktalar görmezden gelinerek) söylenebilecek birşeydir, fakat Şafiî mezhebine göre de aslında burası daru’l-İslam değildir.

Meseleyi Prof. Dr. Ahmet Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Dârülislâm” maddesinde şöyle açıklıyor:

Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak gerek bir İslâm ülkesini istilâ etmesi gerekse Şâfiîler’e göre savaşın sebebinin küfür olması göz önüne alındığında bu devletle savaş halinde bulunulacağı ve ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. Nitekim halkının irtidad ederek istilâ ettiği ülke, İmâm Şâfiî’ye göre küfür hükümlerinin uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. Zira malların ve arazilerin mülkiyeti esasen irtidad edenlere ait olup bir el değiştirme söz konusu değildir.

Sırtını devlet "böyük"lerine ve rüşvetle satın aldığı hâkimlere dayamış bir mafya babası gelip senin tarlana ev yapıp çiftlik kurduğunda orası “hukuken” senin olmaya devam etse bile, fiilen senin değildir.

Sen istediğin kadar “İslam’a göre burası benim malım” de, kimin umurunda!

O çiftliğin senin çiftliğin olduğunu söylemen, züğürt tesellisi olmaktan öteye gitmez.

Sen “İslam’a göre burası daru’l-İslamdır” diyorsun, karşındakiler ise “Burası laik (siyasal dinsiz) bir ülkedir” diyor.

Sen diyorsun ki "İslam'a göre (daha doğrusu İmam Şafiî'ye göre) böyle"..

Onlar da diyorlar ki "Devlet laiktir, İslam devlet ve ülke işlerine karışamaz, burası çağdaş bir ülke. Burası laik / siyasal dinsiz dârdır." 

Bu “dâr”da kimin borusu ötüyor?

İslam’ın mı, laikliğin (siyasal dinsizliğin) mi?

İmam Şafiî'nin mi, Atatürk'ün mü?

Devlet görevlileri neye bağlılık yemini ediyorlar, İmam Şafiî'nin mezhebine mi, Atatürk ilke ve inkılaplarına mı?


YASİN EFENDİ VE AHBAPLARI İLAHİYAT VE DİYANET ŞİRKETİ’NİN İMTİYAZ VE İNHİSARINDAKİ HUSUSLARA DAİR

 









Bundan önceki iki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Aktay’ın yazısı "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik" başlığını taşıyor.

Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başladığı yazısını eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez’i savunmak için kaleme almış durumda.

*

Onları öyle bir savunuyor ki, zannedersiniz ki bu adamlar masum birer peygamber..

İmdi, bir Hz. İbrahim, bir Hz. Musa, bir Hz. İsa a. s. aleyhinde konuşan birini gördüğünüzde (tanım gereği) hiç düşünmeden o adam için kâfir ve sapık damgasını basarsınız.

Çünkü kâfirlik ve sapıklık esas itibariyle hak peygamberlere düşmanlıktan ibarettir.

Tanım gereği peygamber düşmanlığı küfür ve sapıklıktır.

Fakat bizim gibi insanlar birbirimizi eleştirdiğimizde önce bir durup dinlemek gerekir.

İlahiyatta prof. ve Diyanet’te başkan olmak adamı “la yüs’el” yapmaz.

Bu beyzadeler, küfür ve sapıklık olan sözleri söylemekten “mahfuz” masum birer peygamber değiller. Bizim gibi sıradan insanlar..

Dolayısıyla, bunlara birisi “Ehl-i Sünnet dışı olma” ya da “sapıklık” (dalalet) suçlaması yönelttiğinde, bunu niye söylediğine, delilinin olup olmadığına bakmak gerekir.

*

İmdi, Yasin Aktay’ın yazısından anlıyoruz ki, bu adamlara bir başka prof., bu yönde suçlamalar yöneltmiş.

Aktay’ın yapması gereken şu: Söz konusu prof.un suçlamalarını alıp aynen aktarır, sonra da bütün iddialara teker teker cevap verir, onlardaki yanlışlık ve mantıksızlığı (aklın ve naklin ışığında) gösterir.

Ne yazık ki Aktay bunu yapmıyor, tek yaptığı muhatabını aşağılamak.

Yazısında her türden demagoji ve mugalata, retorik ve belâgatın bütün incelikleri var, fakat delil, fikir ve bilgi yok.

Muhatabına şunları diyor:

“Bu arada Görmez’i Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarabilmek için önce o daireye bir giriş vizesi almış olmak lazım. Onun ‘Ehl-i Sünnet’liğini sorgulayana sormak lazım, sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?”

Birisi çıkıp Görmez’i eleştirdiğinde Yasin efendi ona böyle kırmızı kart gösterebiliyor.

Fakat bir başkası Görmez’e “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?” diye soramıyor.

*

Yasin efendi bunun ardından şunu diyor:

“Ehl-i Sünnet’in en son ihtiyaç duyacağı şey aforoz silahı sallayan bir bekçilik. En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılır, bu da bilinen bir klişedir.”

Kendisi “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun?” derken kimseyi aforoz etmiş olmuyor.

En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılıyorsa, herhalde ahlâksızlığın daniskası da Yasin efendinin yaptığı türden “Peygamber ahlâkı” edebiyatıyla yapılıyor olmalıdır.

Yasin efendi bunun ardından, Görmez’i suçlayan kişiye cevap sadedinde şunları söylüyor:

“Görmez’i kim parlatıyor?” diye soruyor. Müslüman sevgisiyle dolu bir insanın bir âlimin parlamasından veya parlatılmasından rahatsızlık duymasının bir tek anlamı var, söylemeyeceğim, ama şunu söylemeden de geçmeyeceğim. Görmez hocanın bir ekrandan alacağı parlaklık yok, belki bir ekranı parlatması daha gerçek bir ihtimaldir. Şahsen çok iyi takip ettiğim, her birini teker teker tanıyıp feyz aldığım Dünya İslam Âlimleri nezdinde, ki hepsi Ehl-i Sünnet ulemasının yaşayan zirveleridir, Türkiye adına en çok ciddiye alınan, sözü saygıyla, dikkatle dinlenen birkaç âlimden biridir Mehmet Hoca. Onun Ehl-i Sünnet çizgisini sorgulamak abesin de ötesi, hadsizlik.

İlk yazıda Yasin efendinin, “Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum” olarak İmam Gazâlî’nın Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumundan söz ettiğini görmüştük.

Gerçekte böyle bir “tutum” yok. Tümden palavra.. İmam’ın sözlerini aktarmıştık.

Şimdi bu şahsa şunu sormak gerekiyor: Senin feyz almaktan anladığın bu mu?..

*

Görmez’in ekranları parlatmasına gelince..

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i teselli için inmiş olan ayeti “Eşkıyalık yapma!” şeklinde azarlamaya dönüştüren bir parlatma..

Efendim Mehmet Görmez yurtdışında dikkatle dinleniyormuş..

Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş.. Türkiye’ye yabancı birilerinin Görmez efendi için “Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı yapıldığına, üstelik de ilahiyat fakültesi prof.u unvanını taşıdığına, ayrıca zatıalilerinde ense göbek de maşallah yerinde olduğuna göre herhalde bunda bizim bilmediğimiz bir şeyler var. Türkçe bilmediğimiz için derin ilminden habersiz kalıyor olabiliriz” diye düşünmeleri yadırganmaz.

Bir kavmin/topluluğun önde gelen kişilerine değer vermek, o kavme değer vermek olacağı için beşerî münasebetlerde ve milletler arası ilişkilerde muhatabın titrine dikkat edilir.

Adam kişisel olarak beş para etmez boş beleş biri olsa bile, temsil ettiği topluluk hatırına ona izzet-i ikramda bulunulur.

*

Yasin efendi, Görmez hakkındaki içi boş algısını bu şekilde “mutlak” bir beyzbol sopası haline getirip karşısına çıkan herkesin kafasını teker teker yardıktan sonra, onun gibilerin Kur’an ve hadîsler hakkındaki “oynak ve kaypak” laflarını aklamak için “mutlak”lık falakasını bir tarafa atıyor, “Bir ihtimal daha var” şarkısını “Çok ihtimal daha var”a dönüştürerek terennüm etmeye başlıyor:

“Kur’an mutlak bir bilgi kaynağı olsa da bizim onun hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Vahiy sabit ise de onu anlayışımız yorumdan, dolayısıyla hatadan hali değildir, olamaz.”

Ayetlerin muhkemi ve müteşabihi yok mu peki?

Nass ne demektir, senin haberin var mı?

Nassın olduğu yerde yorum olmaz. “Mevrid-i nassta içtihada mesağ olmaması” budur.

“Allah’tan başka ilah olmaması” konusu, yorum kabul eder mi?!

*

Bazı ifadeler vardır ki son derece açık olduğu için yorum kabul etmez.

Mesela mevcut Anayasa’daki din ve vicdan hürriyeti gibi tabirler söz konusu olduğunda yorum kapısı açık olmakla birlikte, “Başkent Ankara’dır” gibi ifadeler yoruma kapalıdır.

“Anayasa hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Ankara hakkındaki bilgimiz de mutlak olamaz. Ayrıca başkent kavramı da yoruma açıktır. Dolayısıyla devletin şu ana kadarki başkent uygulamasının hatadan hali olduğu söylenemez” diyebilir misin?

Dersin de, insanlar sana önce “Şaka mı yapıyor?” diye gülerek bakarlar, sonra ciddi olduğunu anlayınca tuhaf tuhaf bakmaya ve senin için “içinden Bakırköy geçen” mekânlar hayal etmeye başlarlar.

Ne yazık ki cennet vatanımızda böylesi Bakırköylük filozoflukların gadrine uğrama bahtsızlığı sadece Kur’an ve Sünnet için söz konusu.

Bir sahipsiz onlar.

*

Sonra, her yorum hatalı olacak diye bir kural mı var?

Eğer Kur’an hakkındaki bilgimizde hiçbir mutlaklık olmasaydı, hatadan hali olmama bütün yorumlar için söz konusu olsaydı, hatalı olan yorum ile olmayan arasında bir fark kalmaz, hataya düşenlerin sorumlu olması da söz konusu olmazdı.

Evet, nassın bulunduğu yerde yorum, içtihat vs. olmaz.

İçtihat da ancak ehil olanlar tarafından “usul”ü çerçevesinde yapılabilir, bununla birlikte içtihatların hepsi aynı kefeye konulmaz, isabetli olanı da, isabetsiz olanı da vardır.

*

Yasin efendi bunun ardından “Ehl-i Sünnet”in kendince hikâyesini masal tadında anlatmaya başlıyor:

“… Ashab-ı kiram birbiriyle ihtilaf etti, hatta bu ihtilaflar yüzünden birbirleriyle savaştılar bile. Sonraki ihtilafları saymıyoruz bile. Ama hepsinin genelinden Müslümanların birbirlerine olan samimiyetlerinden, muhabbetlerinden, dostluklarından, cehd ve çabalarından, sağduyularından bir orta yol oluştu. Bu sağduyu yoluna Ehl-i Sünnet Yolu dendi.”

Masalcı nine usulü bir Ehl-i Sünnet tarifi..

Ehl-i Sünnet, adı üstünde, Sünnet ehli demektir. Buradaki sünnet de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sünnetidir.

Fakat ulema, Ehl-i Sünnet’ten söz ederken, ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını belirten ve fırka-i naciyenin (kurtulan grubun) özelliğini anlatan hadîse dayanmaktadırlar.

Söz konusu hadisinde Peygamber Efendimiz s.a.s. kurtulan fırkanın “kendisinin ve ashabının üzerinde bulundukları şey" üzerinde olanlar olduğunu, yani Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve ashabı örnek alıp dinde yeni icatlar çıkarmayanlar, güncellemeler yapmayanlar olduğunu bildirmektedir.

Masalcı nineliğe özenen Aktay’a göre ise sonradan “bir orta yol oluşmuş”. Ve ona Ehl-i Sünnet Yolu denilmiş.. 

Başlangıçta yok, sonradan oluşmuş.

*

Şunu da söylemekte fayda var: Ashab arasındaki ihtilafları bu kadar büyütmek ve Ehl-i Sünnet tartışmasına dahil etmek gereksizdir.

Hz. Ali ile ona karşı çıkanlar arasında “Hz. Osman’ın katilleri nasıl ve ne şekilde cezalandırılacak” sorusu ekseninde yaşanan ihtilaf, “Ayet ve hadîslerden şunu anlamalıyız, bunu anlamalıyız” denilerek yapılan tartışmaların ortaya çıkardığı bir ihtilaf değildi.  

Bunu yapanlar Haricîler’di.. İşte onlar, Ehl-i Sünnet dışıdırlar.

*

Tam bu noktada Aktay tekrar “mutlak” beyzbol sopasına sarılıyor, muhataplarının kafasına ha bire vurmaya başlıyor:

“Orta yol diyoruz da bu orta yol hakkındaki anlayışımız da bir değilmiş işte. Kimi kendi bidat hurafelerini ehl-i sünnet sanıyor, onları insanlara zorla benimsetebileceğini zannediyor, onlara inanmayanları tekfir ediyor.”

Görüldüğü gibi bilgimiz bazen “hataya açık” yorumlar olmaktan çıkıyor, “mutlak” doğrular haline geliyor.

Böylece bazı yorumların bid’at olduğunu, hurafe niteliği taşıdığını söyleyebiliyoruz.

Ayrıca bu bid’atçilerin, “hurafelerini Sünnet Ehli olma zannettikleri” hükmünü verebiliyoruz.

Verebiliyoruz dediysek, aslında biz veremiyoruz.

Bu, Yasin Efendi ve Ahbapları İlahiyat Anonim Şirketi’nin murahhas azalarına ait bir imtiyaz. Biz kim oluyoruz ki!..

Biz mesela Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerle ilgili ayetleri hatırlatıp, “Kardeşler, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, onların devrinin geçtiğini söylemeleri durumunda kâfir olurlar, inkâr etmemekle birlikte nefislerine uyup hükmetmedikleri zaman da kâfir değil fakat fasık ve zalim olurlar. Fasıklık ve zalimlik de meziyet değildir” dediğimizde haddimizi aşmış oluyoruz.

Çünkü, birilerini sapık, bid’atçi, hurafeci, Ehl-i Sünnet dışı, İslam’la alâkasız ilan etme imtiyazı Yasin efendigiller ile ahbaplarının ilahiyat ithalat ve ihracat şirketinin inhisarında..

Mesela 17-25 Aralık’tan önce Fethullah’ın bazı sözlerini eleştirdiğimizde bu şirketin imtiyaz sahiplerinin tekelinde olan mevzulara girmiş, “kendi yorumumuzu mutlak kabul etmiş, Müslümanları Ehl-i Sünnet’in dışına atmış”, tekfircilik olarak yorumlanabilecek hadsizlikler sergilemiş oluyorduk.

Fethullah ile avanesini 17-25 Aralık’tan sonra tekfir edenler ise Ehl-i Sünnet’ten olmanın gereğini yapmış oluyorlardı.

Böylece, tekfirin takvim yapraklarındaki rakamlarla alâkalı bir mevzu olduğunu anlamış oluyorduk.

*

Bu yazıya, Ali Bardakoğlu adlı kıyamet alâmetini ziyaret edip saygılarımızı sunma niyetiyle başlamıştık, fakat söz dağıldı..

Bu vatandaşa göre Atatürk hurafelere karşıymış, başka birşeye değil..

Karşı olduğu hurafelerin neler olduğunu da açıklasaydı da bilseydik.

Bu hurafelerden biri, Dört Kitab'ın gökten indirilmiş olmasına inanılması olabilir mi? "Gökten indiği sanılan" diyor ya hani..

"Arap oğlunun yaveleri" bahsine ise hiç girmeyelim..

Anlaşılıyor ki "demeç"lerinde ikide bir ahlâktan, dürüstlükten vs. bahseden Ali bey yalan söylemeye utanmıyor. 

Ahlâk notu sıfır.

Bu kadar büyük bir yalanı utanmadan söyleyebilen birini adam diye karşımıza alıp konuşmaya değmeyeceği için sözü burada keselim.


EŞKIYALIK AVUKATLIĞI







Bir önceki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Yazısında akıl, mantık ve izanın kırıntısının bile bulunmadığını, birilerini “Lan deme lan!” türünden bir üslup, bilimsellik ve tutarlılıkla eleştirdiğini görmüştük.

Ne yazdığını bilmeyecek kadar kendinden geçmesinin, kayış koparmasının, sigortalarının atmasının nedeni İslam’a ya da Ehl-i Sünnet itikadına yönelik bir saldırı karşısında hamiyyet damarının kabarması değil.

Ucunu ayakkabıcı bizi gibi sivrilttiği kalemini Allah yarattı demeden muhataplarının rast getirebildiği her yerine acımadan batıran, bir taraftan da ağzından bal damlayarak insanlık dersi veren bu kendinden habersiz şahsın kontrolsüz öfkesinin nedeni, birisinin eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu adlı fırıldakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez denilen ismi ile müsemma görmez şahsı eleştirmiş olması..

O kişi, yanlış şahısları eleştirmiş..

Muhafazakâr demokrat Akparti iktidarının laik (siyasal dinsiz) devletin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına layık gördüğü muhterem, mübarek ve de mukaddes iki büyük hazreti değil, mesela İmam Buharî’yi, İmam Müslim’i, İmam-ı Azam’ı, İmam Şafiî’yi eleştirerek bilimselliğini konuşturmalıydı.

*

İlahiyatçılık tiyatrosunun Lorel ile Hardy’si olmak için kolları sıvamış olan bu fırıldaklık ve görmezlik anıtları, Yasin efendiye göre çok kıymetli.

İkisi de çok değerli âlimler.

Mehmet Görmez’in Kur’an’a ne kadar vakıf olduğunu şu sözleri ortaya koyuyor:

“Taha süresi ikinci ayeti kerimede  “Ben bu Kur’an-ı size eşkıyalık yapasınız diye göndermedim” denildiği halde Kur’an-ı Kerim’i her türlü eşkıyalığın meşrulaştırıcı bir aracı haline getirme çabalarını nasıl önleyebiliriz? Rengine, diline ve dinine bakmadan insan hak ve özgürlüklerinin garantörü olarak Allah’ı gören, bir insanın hakkına tecavüzü Allah’ın sınırlarına, yani Hududullah'a tecavüz olarak tanımlayan, bütün gayesinin insanların önlerini görmelerini sağlayacak bir zihin ve kalp birlikteliğini yani hidayeti sağlamak olduğunu beyan eden ve insanların önüne  ‘Ey iman edenler! Hep birden barışa girin’ toplu halde barışa girmeyi hedef olarak koyan bir kitabın, bu coğrafyada işlenen eşkıyalıkları onaylayan bir kitap olarak takdim edilmesi ne kadar da esef vericidir.”

(https://diyanet.tv/kuran-eskiyalik-yapilsin-diye-gonderilmedi)

Doğrudur, laik (siyasal dinsiz) bir rejimin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına Kur’an ve Arapça bilgisi ancak bu kadar olan bir görmez yakışır.

Bu görmez şahıs Taha Suresi’nin ikinci ayetini mealen bile bile böyle tercüme ediyorsa, Kitab’ı tahrif etmede maharet kesbetmiş olan Yahudilere yetişmiş, hatta onları “sollayacak” hale gelmiş demektir.

Ya da bu vatandaş ne Arapça biliyor, ne de hayatı boyunca bir tefsir kitabı okumuş..

*

Hristiyan bir Ermeni vatandaşımız olan Sevan Nişanyan kadar bile Arapça’ya vakıf olmayan (ya da ayetin anlamını bile bile tahrif eden) bir adamı Diyanet İşleri Başkanı yapmış olanlara ne demek gerekir bilemiyorum.

Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde “eşkıyâ” kelimesi hakkında şu bilgi veriliyor:

Arapça şḳw kökünden gelen aşḳiyāˀ أشقياء ‘bedbahtlar, garipler, zavallılar’ sözcüğünden alıntıdır.

Evet, saîd (mutlu) kelimesinin zıt anlamlısı durumundaki şakî kelimesinin çoğulu olan eşkıyâ, “bedbahtlar” demektir.

Görmez efendi ayete Ben bu Kur’an’ı size eşkıyalık yapasınız diye göndermedim” manasını verirken atmasına atıyor da, işkembesinden mi, kafasından mı, ona karar vermek zor.

Dahası ayette “ben” değil “biz” geçiyor, fakat bu, yaptığı eşkıyalığın yanında devede kulak.

Ayet şöyle: “Mâ enzelnâ ‘aleyke’l-Kur’âne li-teşkâ.”

Manası şu: “Biz Kur’an’ı sana bedbaht/mutsuz olasın diye (olman için) indirmedik.”

Ancak, Görmez’in kafasından uydurduğu mana kendi durumuna uygun düşüyor: Evet Kur’an, Görmez gibi körlerin ayetlerin anlamlarını bozup çarpıtarak böyle ilahiyat eşkıyalığı yapmaları için indirilmedi.

*

Bilindiği gibi, bu laik (siyasal dinsiz) rejimin karın ağrılarından birini, İngiliz-Yahudi akıl hocalarının irşadıyla yok etmiş oldukları hilafet kurumunun tekrar canlanması ihtimali oluşturuyor.

Mevcut konjonktür çerçevesinde düşünüldüğünde hilafet kurumunun ihyasının şartları bir daha oluşmayacakmış gibi görünse de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mehdîlik düşüncesine temel olan bazı hadîsleri, hilafetin tekrar tesis edileceğini gösteriyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermişse, gerçekleşir.

Mesela, Kur’an nazil olduğunda Yahudiler bir daha devlet kuramayacak olan zelil bir topluluk görünümündeydiler fakat ahir zamanda yeniden devlet kuracakları ve Müslümanlar’la savaşacakları Peygamber Efendimiz s.a.s. tarafından haber verilmişti.

Mehdî’nin hilafet devletini tekrar kurması meselesi de böyle.. O, DAEŞ midir, IŞİD midir, her ne zıkkımsa, onlar gibi CIA projelerine (CIA ile Ortadoğu’daki müttefiklerinin “avcı kekliği” kabilinden projelerine) benzemez.

Böyle olduğu için de, laik (siyasal dinsiz) rejimler, Müslümanların gelecekle ilgili umutları için sarsılmaz bir zemin oluşturan Mehdî hadîslerine karşı savaş açmış durumdalar.

Doğal olarak, bu savaşta (Kur’an’ı eşkıyalık yapmak için çarpıtan) Mehmet Görmez gibi "devlet memuru" ilahiyat eşkıyalarından faydalanmayı ihmal etmiyorlar.

*

Evet, bu görmez Mehmet, Mehdîlik konusunda şöyle konuşmuştu:

“Mehdilik konusu Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayette yer almaz. En temel hadis kitaplarımızda da bu kavram yoktur. Mehdi vardır ya da yoktur gibi bir tartışma başlatmak istemem. Ama hadis rivayetleri içerisinde mehdilik rivayetleri vardır, bazıları sahih bazıları uydurma olarak kabul edilir.”

(https://www.dinihaberler.com.tr/haber/Baskan-Gormez-Mehdilik-Kuranda-ve-hadis-kaynaklarinda-yoktur-53214)

Burada da bile bile yalan söylüyor.

Mehdîlik konusu “en temel hadîs kitaplarımızda” yokmuş.

En temel hadîs kitaplarımız Kütüb-ü Sitte olarak biliniyor, “altı kitap”.

Mehdîlik meselesine en eleştirel yaklaşan İbn Haldun bile, konunun “en temel hadîs kitaplarında” geçtiğini kabul ediyor:

Tirmizî, Ebu Davud, Bezzar, İbn-i Mace, Hâkim, Taberanî ve Ebu Ya’la Musulî gibi bir grup hadis imamı Mehdî hakkında bir çok hadis rivayet etmiş ve ileride zikredeceğimiz gibi bu hadisleri eleştiriye açık olabilecek senetlerle Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Hz. Talha, İbn-i Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilalî ve Abdullah bin Haris bin Cüz’î gibi sahabelere dayandırmışlardır.”

(Mukaddime, çev. Halil Kendir, C. 1, s. 413.)

Görüldüğü gibi, Mehdîlik konusu “altı temel kitap”tan üçünde var: Tirmizî, Ebu Davud, İbn-i Mace.

Görmez efendi, görmezliğin ve eşkıyalığın hakkını veriyor, bunları görmüyor.

*

Ali Bardakoğlu fırıldağını da inşaallah bir ziyaret edeceğiz.. O, eşkıyalıkta daha kıdemli ve azgın.


AFOROZ TEKELİ






Prof. Yasin Aktay, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından..

Bu gazetede yazıyor olması tesadüf değil, Akparti'de siyaset yapıyor.

Yapsın, fakat dinî konularda Akparti meşrebine uygun fetvalar vermeyi de unutmuyor.

Bugün (12 Temmuz 2023) yayınlanan yazısının başlığı şöyle: "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik".

Yazısına Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başlamış.

Birilerini eleştiriyor fakat tenkit ettiği kişilerde gördüğü hataları, yaptığı eleştiriler sırasında kendisi çok daha fazla sergiliyor.

*

Mesela birileri için şöyle diyor:

… birçok İslam âlimini başı-sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alakası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına “sapık”, “mezhepsiz”, “doğru yolun sapık kolu”, “Ehl-i Sünnet-dışı” diye mahkûm eden, garip bir tekfirci dil.

Belki son zamanlarda aşina olduğumuz tekfirci jargonu kullanmıyor ama tekfircilerden daha da dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici bir dildi bu. ...

Suçladığı kişiler, kendileri gibi düşünmeyenleri sapıklık, mezhepsizlik ve Ehl-i Sünnet dışı olmakla itham ediyorlarmış.

Tamam da, sen de, "başı sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alâkası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına" diyerek aynı şeyi yapıyorsun.

Aynı şekilde karşındakini Ehl-i Sünnet'ten olmamakla suçluyor, onu, aslıyla hiçbir alâkası olmayan sahte ve yalan bir Ehl-i Sünnetçiliğe nisbet ediyor, (senin tekelinde olan hakiki) Ehl-i Sünnet'in dışına atıyorsun.

“Belki aynı jargonu kullanmıyorsun ama onlarınkinden daha dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici” bir dilin var.

Zehirli bir dil.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

Ehl-i Sünnet’ten anladıkları tek şey ne Kur’an’dan ne Sünnet’ten temeli olmayan asırların köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan, otoritesi kendilerinden menkul bir sözcüğe indirgenmiş. Hani Kur’an-ı Kerim diyor ya “kendi isimlendirdiğiniz isimlere tapınıyorsunuz”.

Çok kibar ya, "mezhepsiz" ya da "sapık" demiyor, adamların inancını "köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan" ilan ediyor.

Ey zahid, sen adamları “mezhepsiz” bile değil, Kitapsız (Kur’an’sız) ilan ediyorsun.

Bu, “mezhep”sizlikle değil, “dinsiz”likle suçlamaktır. (Mesela merhum Zahidü’l-Kevserî “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” demiş de, “Mezhepsizlik, dinsizliktir” dememiş.)

Orada da durmuyor, müşrikleri (kâfirleri) anlatan bir ayetin mealini onlar için aktarıyorsun: "Kendi isimlendirdiğiniz (aslı olmayan) isimlere tapıyorsunuz". 

Böylece, zannına göre, "bir tuhaf tekfircilik" yapmamış oluyorsun.

*

Kibar Yasin'in iltifatları bitti mi?

Hayır!

Şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet ismine kutsallık atfediyorlar ama Rasul-i Ekrem’in ne sünnetiyle ne ahlakıyla ne velayeti ve düşmanlıklarıyla uzaktan yakından alakaları yok.”

Yani Sünnet'in ehli değiller..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'le hiçbir alâkaları yok..

Yasin efendi muhataplarını bu şekilde aforoz ettikten ve onları paklayacak tek yer olan Cehennem'e doğru törenle yolcu ettikten sonra dönüp şöyle diyor:

"İşin daha trajikomik tarafı aforozlarıyla Ehl-i Sünnet’in dışına çıkardıkları büyük zatların hepsi de bütün İslam âleminde Ehl-i Sünnet’in en bariz, en canlı isimleri sayılmaları."

Hepsi mi?

Yazısında geçen isimlere bakılırsa bu büyük zatların önde gelenlerinin Cemalettin ile Fazlur Rahman olması gerekiyor.

Öyle olduğu, yazısının devamından da anlaşılıyor.

Çünkü, birilerini aforoz edip Ehl-i Sünnet'in (hatta İslam'ın) dışına attıktan sonra, Ankara Ekolü mensubu Fazlur Rahmancı dostlarından aferin almasını sağlayacak şu lafları sıralıyor:

Telefon eden şahsa “Fazlurrahman’ı eleştirmiş, hatta çok sıkı eleştirmiş olabilirim ama aynı zamanda onu sevdiğimi, çok da takdir ettiğimi ve düşüncelerini tartışmaya değer bulduğumu ve olması gerekenin de bu olduğunu” anlatmaya çalışıyorum.

*

Yasin kardeşimiz lafı bu minvalde uzattıktan sonra, aşırı uyanık ve kurnaz olduğunu düşünmemize yol açacak şekilde şunu diyor:

"Fazlurrahman’ın bana göre yanlış fikirleri olabilir, ki elbette var, kimin yok ki? Ama bu, onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi hissetmemi engellemiyor."

Böylece, Fazlur Rahman'ın yanlışlarını masum ve mazur gösterecek şekilde herkesi ona, yanlış fikirlilikte ortak ediyor.

Hz. Ali k. v. sağ olsaydı “Bu şahıs, hak bir sözle batılı kastediyor” der miydi, bilmiyorum.

Tamam, güzel kardeşim, herkesin yanlış fikirleri olabilir de, mesela Tanrı'nın tek mi yoksa üç mü olduğu konusunda yanlış fikirleri olan ile, tarım ve hayvancılık alanlarında izlenecek politikalar konusunda yanlış fikirleri olan bir midir?

*

Sonra sen, "onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi" hissetmeni sağlayan keşf ü kerametini niye böyle bonkörce izhar ediyorsun ki?

Değerli kardeşim, tamam sen insanların kalbini okumaya başlamış olan keramet ehli bir zat olabilirsin, fakat böyle uluorta keramet pazarlamacılığı yapmak, insanların kalbinden haber vermek ayıp olmuyor mu?

Ayrıca, lutfedip, Ehl-i Sünnet'e göre keşf ü kerametin dinî konularda delil olmadığını, senin "hissettiklerinin" sadece seni bağlayacağını hatırlatmamıza izin veriniz.

*

Yasin kardeşimizin yazısı Sünnet Ehli olmakla ilgili olduğu için, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in “sünnet”ini hatırlatmamızı da hoşgörüyle karşılayacaktır diye umuyorum:

İmam Nevevî'nin Riyazü's-Salihîn'e aldığı sahih bir hadîsde, hiç kimseyi övmememiz, illa da öveceksek "Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah'a karşı hiç kimseyi temize çıkarmam" dememiz emrediliyor.

İmdi, zatıalilerinin yüksek müsaadeleriyle, Fazlur Rahman'ın "bütün çabasında Allah için atan bir kalbi"nin bulunmadığını, tam aksine "çoğu çabasında Batılı efendilerine yaranmak için çarpan bir kalp" bulunduğu kanaatini taşıdığımı, onun, “Allahu Teala'nın Kur'an'da ahlâkî idealden taviz vermiş olduğu" herzesini dile getirmiş olmasından hareketle söylemek durumundayım.

Adamın ahlâkî ideali, çağdaş Batılı efendilerinin ahlâk anlayışından alınma.. 

Ahlâkî ideali Allahu Teala'dan daha iyi bildiğini iddia eden, "Kur'an'da meseleyi iyi anlatamamışsın" dercesine Zât-ı Zülcelâl'e ahlâk dersi vermeye kalkışan bir ahlâksız densize şahsen sapık değil, "sapığın önde gideni" derim.

Evet, bazı Müslümanlar çıkıp Cemalettin ve Fazlur Rahman gibi gâvur yalakası şahsiyetsizler için “Bunlar ahlâkî ideali geçtik, böylesi zırvalarıyla itikadî ideali bile ayaklar altına alıyorlar” deyince hop oturup hop kalkan, Yeni Şafak gibi üslerden milletin tepesine tahrip gücü yüksek son model aforoz füzeleri yağdıran ince kalpliler, Allahu Teala’ya dil uzatılması karşısında niçin lâl ü ebkemler? 

Hayır, yanlış oldu, lâl ü ebkem değiller, susmak yerine, onların “bütün çabasında Allah için atan bir kalb” hissettiklerini hançerelerinin bütün kuvvetiyle haykırıyorlar.

Bu sütten çıkmış ak kaşık kral zatların üzerlerindeki mahir terziler elinden çıkmış muhteşem kostümleri onlar görüyor, biz ise zekâmız yetersiz olduğu için, divane gibi ortalıkta dolaşan bu dermansız Don Kişot’ların eski püskü don-kilotlarına niçin böyle hayran hayran bakmakta olduklarını çözemiyor olmanın ıstırabını yaşıyoruz.

*

Evet, ince kalpli yazarımız Fazlur Rahman için şöyle diyor:

O sempozyumda “Modernist Yorumun Tekno-Lojik Çıkarları” başlığı altında sunduğum tebliğde tabiri caizse yerden yere vurmuştum, ama asla tekfir etmeyi veya onun üzerinde kendimde daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenmeyi düşünmedim.

Güzel kardeşim, sen bunları gerçekten ayık kafayla mı yazıyorsun?

Madem "daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenme"ye bu kadar uzaksın, o halde hangi hakikat adına (yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği şekilde) birilerini Ehl-i Sünnet'ten (hatta İslam'dan) aforoz edebiliyorsun?

Hangi hakikat adına?

Yazdığın yazının altı kaval üstü şeşhane..

Hani farklı yazılarda ayrı telden çalsan anlayacağız, bunu unutkanlık gibi etkenlere bağlayacağız da, aynı yazıda sergilediğin bu çifte standart "Yeni Şafak okurlarına ne versem yerler" demek gibi olmuyor mu?

*

Yasin beyin Ehl-i Sünnet'ten ne anladığına gelince..

Lafı getirip İmam Gazalî'ye bağlamış..

Şöyle diyor:

Aslında tarihte Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum tam da ümmeti, bütün çeşitliliğiyle kucaklayan genişliği, toleransı, genişliği, İmam Gazzali’nin “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumu.

Değerli kardeşim, "Ehl-i Kıble birbirini bilmemek insâf değil". 

Senin bu cümleni okuyunca, "Bu kardeşimiz galiba bir koleksiyoner gibi İmam Gazalî'nin kitaplarını sadece satın alıp raflara dizmiş, bir tanesini bile (atlamadan başından sonuna kadar) okumamış” diye düşünmeden edemedim.

Son söz, yeri geldiğinde birilerini (Kıble ehli olmasına bakmadan) tekfir etmekten de, sapık/fasık ilan etmekten de kaçınmayan İmam Gazalî'nin olsun:

“Bid’atçi (mübtedi’) eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [ve kendisi müçtehit konumundaysa] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir.

“… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...