ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 6

 

Evet, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıtın, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış olduğunu belirtmiştik.

Yahudilerin böyle hareket ettiklerini, hem Tevrat ayetlerinde hem de peygamberlerinin sözlerinde zaman ve zemine göre değişiklikler yaptıklarını, dinlerini “donukluk”tan kurtarıp “yaşanabilir” hale getirmek için sürekli güncelleme ve “düzeltme”lere başvurduklarını biliyoruz:

“Ve onlardan bir fırka da vardır ki, Kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu Kitap'tan sanasınız diye. Halbuki o Kitap'tan değildir. Ve derler ki, «O Allah katındandır.» Halbuki o, Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.” (Ömer Nasuhi Bilmen meali, Âl-i İmran, 3/78)

Allahu Teala böylece Goldziher tipi çıfıtların durumunu açıklıyor.

Hz. Musa’ya indirilmiş olan Tevrat’ı bile tahrif edebilen, kendi peygamberlerinin sözlerini değiştirebilen, hatta onları ahlâksız insanlar gibi gösterebilen bu çıfıtların, kendi sabıkalarını, adlî sicil kayıtlarını ortaya döken Kur’an hakkında ne tür “iyilikler ve güzellikler” düşüneceklerini varın siz hesab edin!

*

Bu çıfıtlar herhalde, İsrail’in oğullarından, kendi soylarından olmadığı için, bile bile inkâr ettikleri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin doğru anlaşılması ve yaşanması, uydurmalardan arındırılması için alın teri dökecek değiller.

O alın terini, elimizdeki hadîs kitaplarını binbir meşakkat ve hadsiz hesapsız fedakârlıkla meydana getirmiş olan İmam Buharî, İmam Müslim ve İmam Tirmizî gibi müstesna âlimlerimiz döktüler.

Uydurma rivayetlere geçit vermemek için son derece ince eleyip sık dokuyucu doğruluk kriterleri belirlediler, yalan ve dolanların sızmasına izin vermeyecek aşılmaz ve geçilmez bariyer ve duvarlar ördüler, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “hadîs usulü (metodolojisi)” geliştirdiler.

Öyle ki, bugün revaçta olan tarih kitaplarındaki anlatılara (rivayetlere) o “usûl” (yöntem) uygulandığında ortada neredeyse tarih diye bir şey kalmıyor.

Diyelim ki elinizde bin sayfalık bir tarih kitabı var, o usulü uyguladığınızda geriye beş, bilemediniz 10 sayfalık “sağlam” (güvenilir) bir şey kalıyor. Gerisi “zayıfın da zayıfı” güvenilmez rivayet kategorisine giriyor.

Bazı kitapları ise toptan çöpe atmanız gerekiyor. Çünkü, yazılanlardan tek bir cümle bile hadîs usûlünün güvenilirlik kriterlerini karşılayamıyor.

*

Ancak, hayatında bir tane bile hadîs usulü kitabı okumamış Caner Taslamanlıman gibi şımartılmış ekran külhanbeyleri, kahvehane berduşu edasıyla yaylanarak oturdukları televizyon yayınlarında (bazen gömleklerinin üst düğmelerini de çözerek raconun gereklerini tamamlamayı unutmadan), İmam Buharî gibi hadîs imamlarımızı itibarsızlaştırmak için deve sidiği servisi bile yapabiliyorlar. (Galiba içmek için evlerinde epeyce miktarda stoklamışlar, lâzım olduğunda ellerinin altında.)

Pîrleri Çıfıt-ı Azam Goldziher sergerdesinin izinde sidik yarışı yapıyorlar.

Goldziher çıfıtı “Ecdadımın ajan tıynetlileri münafıklık yaparak Müslümanlar arasına sızma konusunda yeterince başarılı olamamışlar, onların Peygamberleri adına hadîs uyduramamışlar, âlimleri devreye girip hemen ‘Bunlar uydurmadır, mevzudur’ demişler, geriye tek bir yol kaldı, bari onların ellerindekilere uydurma diyelim, dinlerini bu şekilde bozalım der de, onun yerli milli manevî veletleri (döletleri) boş durur mu?!

*

Sadece Caner Taslamanlıman gibi ekran soytarıları değil, bütün bir Ankara Manen Ölü Goldziher Dölü Ekolü ayaktakımı da, pîrleri çıfıtın kesip biçip diktiği yahudi kefenini hadîs-i şerîflere giydirmek için canhıraş bir gayret gösteriyor, acayip ter döküyor, neredeyse kendilerini paralıyorlar.

İbn Haldun’un Mukaddime’sinde, “Sanatlarda fazîlet (üstünlük) başlatanlarındır, fakat kemâl (olgunluk ve gelişmişlik) onların izleyicilerine nasip olur” anlamına gelen bir tespit mevcut.. Çıfıt-ı Azam Goldziher’i pîr kabul edip onun Çıfıtiye tarikatını yayma işini bu ülkede Mehmed Said Hatipoğlu adlı duayen soytarı başlatmış olmakla birlikte, boynuz kulağı geçer hesabı çıfıtlığı kemâle erdirme arsızlık, densizlik ve şirretliği Caner Taslamanlıman gibi kendini bilmezlere nasip olmuş durumda.

Evet, sağ olsa da çağdaş müritlerinden mesela İlyas Canikli’nin şu satırlarını okusaydı çıfıt Goldziher herhalde “Bu kadar saçmalamayı ben bile beceremezdim, beceremedim, bu kadarına cesaret edemedim, ektiğim tohumlar Türkler’in başkenti Ankara’da, hem de onların ilahiyat fakültelerinde filizlenip yeşermiş, ortaya bir ebucehil karpuzu tarlası çıkmış, artık ölsem de gam yemem, gönül rahatlığıyla Cehennem’de emeklilik moduna geçebilirim” derdi:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

İmam Buharîlere, İmam Müslimlere, İmam Tirmizîlere artık Goldziher gibi çıfıtların saldırması gerekmiyor.

Goldziher çıfıtının manevî döllüğünü en büyük asalet unvanı kabul eden, ona yaraşır "dölüt" olmak için hezeyanlarını bir harf bile atlamadan ezberleyip tekrarlayan yerli milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden) ilahiyatçı kepazeler, bayrağı ondan devralmış durumdalar.

Çıfıtlık bayrağını yere düşürmemek için işkembeden atıyor, Goldziher’den düşünmeden, sorgulamadan aldıkları “ezber”lerini, içinde “düşünce” kelimesini kaynattıkları kapkara çıfıt kazanına daldırıp daldırıp çıkarıyorlar.


ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 5

 

Kaldığımız yerden devam edelim..

İlyas Canikli’nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlıklı doktora tezini prototip (numune, örnek) metin kabul ederek, “Ankara Ekolü” adlı ses telleri güçlü bağırtkan ve çığırtkan ilahiyatçı soytarılar çetesinin boş beyinlerinin röntgenini çekiyorduk.

Tez adlı mahut paçavranın bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluştuğunu, konuyla ilgili ilk yazıda dile getirmiştik.

Paçavranın ikinci bölümünün başlığını da yazmıştık: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

Tavşanın suyunun suyu kabilinden çıfıt Goldziher’in gölgesinin gölgesi (yani Mehmed Said Hatipoğlu’nun izdüşümü) olmak için yerlerde sürünüp debelenen bu sürünme meraklısı şahsın kafaya taktığı hadîs, “iki halife” meselesiyle ilgili..

*

Bilindiği gibi, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi yahudi, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğunu iddia ediyor.

İftira ve uydurmalarına taktığı yaldızlı kulp bu: Dönemin siyasetinin ilmî faaliyete etkisi.. Siyasetçilerin ulemayı satın almaları..

Evet, böylesi saiklerle (yani devletin başına geçenlere yaranma, onlardan nemalanma maksadıyla) hadîs uydurmaya kalkışacak kadar zıvanadan çıkan deccallar ve münafıklar yok değiller, böyleleri her zaman mevcut olmuşlar.

Ancak, İslam uleması Peygamber hadisi diye rivayet edilen sözleri yazarken son derece titiz davranmış, değil yalan söylemeleri muhtemel olan kişilerin, unutkanlık gibi masum insanî kusurları bulunan dürüst şahısların rivayetlerini bile güvenilmez kabul etmişlerdir. 

Ümmetin Kur’an’ı nazil olduğu gibi ezberleyip sonraki kuşaklara aktarma hassasiyeti hadîsleri rivayet konusunda da kendisini göstermiş, böylece Kur’an bize hiç değişmeden ulaştığı gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri de doğru bir şekilde aktarılmıştır.

Ayrıca ulema, işi bu noktada da bırakmamış, hadîsleri rivayet eden kişilerin durumlarını da (sonraki kuşaklar bilsinler diye) kayda geçirmişlerdir.

*

Çıfıt Goldziher’in dindaşı ve ırkdaşı Yahudilere gelince..

Onlar, değil peygamberlerinin sözlerini, Allahu Teala’nın kitabı Tevrat’ı bile değiştirmek, yaşadıkları döneme göre çağdaşlaştırıp güncellemek için deccallik sanatının bütün imkânlarını seferber etmişler, böylece ortaya, hak sözlerle çirkin, gülünç, edepsiz ve aptalca sözlerin karışımından oluşan bir Tevratımsı çıkmıştır.

Yine Yahudiler, Pavlos (Paul) örneğinde görüldüğü gibi, sözde Hz. İsa’ya iman etmiş gibi görünüp İncil’e de müdahalede bulunmuşlar, eklemeler çıkarmalar yapmışlar, böylece birbirinden farklı 100 (yazıyla yüz) kadar İncil üretilmiş.

Sonra da, (siyasî/politik etkilere açık bir sivil toplum faaliyeti sonucunda değil, bizzat siyasetin/devletin, yani Bizans’ın emriyle), bu İncil’lerden dört tanesi dışındakiler yasaklanmıştır.

Bu arada İncil’in aslı (ya da aslına en uygun versiyonu da) yasağa kurban gitmiştir.

Geriye dört ayrı İncil kalmıştır.. Sanki dört ayrı İncil vahyedilmiş gibi.. Seç beğen al..

Fakat Hristiyanlar durumlarından memnunlar..

*

Evet, çıfıt Goldziher’in milleti, kitap bozmakta, peygamberlerin sözlerini çarpıtıp ters yüz etmekte mahirdir.

Bunlar, (Bakara Suresi’nde geçtiği gibi) daha Hz. Musa a. s. zamanında bile, kendilerine verilen “Hıtta!” demeleri emrini “hınta”ya çevirerek Allahu Teala ile, Allahu Teala’nın kelamı ile alay edebilmiş dengesiz bir gel-git akıllılar topluluğu.. 

Dolayısıyla, bu hilekâr ve düzenbaz çıfıtların, kendilerini (herkesin düştüğü, düşebildiği hatalar ile malul) masum ve mazur insanlar olarak göstermek için kıyas bi’n-nefs (modern psikolojideki tabirle yansıtma/projection) denilen savunma mekanizmasına başvuruyor olmaları ‘doğal’ karşılanabilir.

Bu, onların doğasına/tabiatına, mizacına ve meşrebine uygun bir durum.. Bu anlamda doğal..

Goldziher adlı çıfıtın güvenilir ve doğru (sahih) hadîs kitaplarımızı “uydurma” ilan etmesi, onun yahudiliğinin doğal sonucu..

“Delidir, ne dese yeridir” hesabı “Yahudidir, her haltı yiyebilir” diyerek kendi işimize bakmamız, aldırış etmememiz gerekiyor.

*

Ancak, “yahudileşme temayülü”ne kendilerini kaptırmış olan yerli-milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden yerli-milli) ilahiyatçılar taifesi, Goldziher’in dağarcığındaki pislik yığınını son katresine kadar ülkemizdeki sözde “İslam araştırmaları” çalışmalarına sıvama gayreti içindeler.

Bunların “ezber”lerine baktığımızda, çıfıt Goldziher’in yahudice fitnelik ve fesatlıklarının tıpkısının aynısını büyük bir huşu, huzu/hudu ve cezbe (kendinden geçmişlik) hali içinde tekrarlamakta olduklarını görüyoruz..

Sadece bunu yapsalar..

Bir de bunu yaptıktan sonra “Ben de Goldziher oldum, ben de gâvur gibi makale yazabiliyorum” diye havalara giriyor, kendi kendilerine hayran oluyor, hallerinden memnun bir kendini beğenmişlik, enaniyet, gurur ve kibir hali içinde pişmiş kelle gibi arsızca ve utanmazca sırıtıyorlar.

“Hıtta”yı “hınta” yapma geleneğini sürdürüyorlar.

*

Evet, Allahu Teala’ya sonsuz hamd ü senalar olsun ki kitabımız Kur’an’da bir harf bile değişmemiştir.

Aynı şekilde Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek sözleri de bize sahih bir şekilde ulaşmıştır.

Hangi rivayetlerin zayıf olduğunu, ihticaca, delil kabul edilmeye elverişli olmadığını da biliyoruz.

Bunu, o sözleri mukaddes bir emanet bilerek aynen hafızalarına nakşeden, sonraki kuşaklara aktaran ravîlere (salih, Allah korkusu taşıyan selefe) ve söz konusu rivayetleri bize ulaştırmak için bütün bir ömürlerini harcamış olan İmam Buharî, İmam Müslim, İmam Tirmizî, İmam Ebu Davud, İmam Nesaî, İmam İbn Mace, İmam Ahmed bin Hanbel ve diğer hadîs imamlarımıza borçluyuz.

Bir de, mazinin sisleri içinde sıradağlar gibi, Himalayalar gibi heybetle dimdik yükselen bu yıkılmaz ilim kalelerine don kilot saldıran Don Kişotumsu çıfıtlar var..

Biri, Goldziher..

Ardında da “manevî döl”ü durumundaki diğerleri.. Kimisi don kilot, kimisi donsuz ve kilotsuz, baldır bacak..

En tiz sesli çığırtkan tip Mehmed Said Hatipoğlu gibi görünüyor.. Ardında da, temel alâmet-i farikaları suratlarındaki ortak angutluk mührü olan talebeleri..

Topuna birden Ankara Kel Fodullar Ekolü deniliyor.. Döl Ekol.


‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 4 


Bir önceki yazıda, Ankara ‘Sünnet’sizler Birliği divanelerinden İlyas Canikli’nin şu akademik ve de epidemik vecizesi üzerinde durmuştuk:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Bu yazı serisinin ilk ikisinde, bahis konusu rivayetlerin sübutunun kesin olduğunu ortaya koymuş, üçüncüde ise, onların “Hz. Peygamber döneminde” gündeme gelmemiş (yani hiç söylenmemiş) olması iddiasının “gaybı taşlama” (ya da “zaman makinalı” yolculuk macerası) anlamına geleceğine dikkat çekmiştik.

Ankara ‘sünnet’sizlik ekolünün bahtsız üyesi İlyas, tuhaf sayıklamalarıyla yeterince kepaze olmadığını düşünüyor olacak ki, bir de, söz konusu rivayetlerin “ilk halife seçiminde gündeme gelmemiş” olduğunu söyleyerek zekâsı hakkındaki kanaatimizi pekiştiriyor.

Şunu demek istiyor: Böyle bir hadîs mevcut olsaydı ilk halife seçiminde (Hz. Ebubekir’in halife olması hadisesi sırasında yaşanan tartışmalarda) gündeme gelirdi.

Oysa gündeme gelmemiştir, dolayısıyla Hz. Peygamber s.a.s. tarafından böyle bir hadîs söylenmiş olamaz.

Zekâyı görüyor musunuz!.. Analar neler doğuruyor.

*

Meseleyi, zekâ yaşı sekizi aşmayan angut sünnetsizlerin de anlayacağı şekilde basitleştirerek ve somutlaştırarak anlatmamız gerekiyor.

Zahmetli iş..

Ne yapalım ki, angutlar da merhameti hak ediyorlar. Sünnetsizler ekolünün bütün kulağı kesikleri dikkatle dinlesin, bu iyiliğimizin kıymetini bilsinler.

Özellikle de Caner Taslamaklıman’ın idolü duayen bön jön Prof. Mehmed Said Hatipoğlu’nun iyi dinlemesi gerekiyor, çünkü İlyas’ın dahiyane bir buluş gibi ortaya koyduğu “ilk halife seçiminde gündeme gelmeme” uçuk kaçık kriterinin kâşifi, ilahiyat sinemasının bu ihtiyarlayıp çaptan düşmüş jönü..

Onun bu babda sergilediği maskaralıkların çetelesi hayli uzun, sonraki yazılarda inşaallah hak ettiği özel ilgiyi göstereceğiz, fakat şimdilik biz, İlyas’ın kafayı taktığı hadîsin “ilk halife seçiminde gündeme gelmemesi” bahsi üzerinde duralım.

*

İlk halife, Hz. Ebubekir r. a…

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ebû Bekir” maddesinde, halife oluş serüveni şu şekilde özetlenmiş:

Ensarın Sakīfetü Benî Sâide’de toplanarak halife seçimi konusunu görüştüğünü öğrenince Hz. Ömer’le birlikte oraya giden Hz. Ebû Bekir, ensar ve muhacirlerden birer emîr seçilmesini isteyen sahâbîlere bu görüşün doğru olmadığını, İslâm birliğini sağlamak için tek lider etrafında toplanmak gerektiğini söyledi. Aday olarak da Hz. Ömer’le Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı gösterdi. Fakat sahâbîler onun halife olmasını uygun görerek Mescid-i Nebevî’de kendisine biat ettiler.

Olay, özetle bu..

Konuyla ilgili rivayetleri İslâm Tarihi adlı eserinde toplamış olan merhum Asım Köksal Hoca, olayı (dipnotların önemli bir yer kapladığı büyük punto harfler ve birer cümlelik paragraflarla) 15 sayfada anlatıyor.

Beş on dakikada okumak mümkün.

Oysa, olay sırasında saatler süren tartışmalar yaşanmış..

Konuyla ilgili rivayetler, olayın sadece can alıcı önemli noktalarına işaret ediyor.

Bu tür olaylar sonradan anlatıldığında, hiç kimse yaşanan tartışmaların tamamını aktarmaz, aktaramaz. Çünkü genelde, ancak verilen kararın oluşumunda etkisi bulunan sözler hatırlanır. Ve ancak o tür sözler aktarılmaya değer bulunur.

Dahası, insanlar söz konusu sonuçla ya da kararla doğrudan ilgisi bulunmayan sözleri, sırf o tartışmalar sırasında söylendi diye aktarmayı, gereksiz ve yersiz bulurlar.

Dolayısıyla, sadece eldeki rivayetlere bakarak, “Orada bu rivayetler dışında bir şey konuşulmuş olamaz, falanca hadîsin orada söylendiği bu rivayetlerde geçmediğine göre, konuşulmamıştır. Konuşulmamış olduğuna göre de, böyle bir hadîs yoktur” şeklindeki bir mantık, Afrika ormanlarının uzun kuyruklu bir maymunu için doğal karşılanabilirse de, doktora tezi yazmış bir Ankara Angut Sünnetsizler Birliği mensubu için bile hoşgörü sınırlarını zorlayan tahammülfersa bir aptallıktır.

*

Modern ilahiyat sinemasının aklı kıt jönleri anlamakta zorlanacağı için bir örnekle daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim..

Bilindiği gibi Sakarya Savaşı öncesinde bir Eskişehir bozgunu yaşanmış, Yunan ordusu Polatlı’ya kadar gelmişti. Ankara’nın düşmesi an meselesiydi.

Bu yüzden Mustafa Kemal (O sıralarda henüz Atatürk soyadını almış değildi), TBMM’nin ve TBMM hükümetinin Kayseri’ye taşınması kararını almıştı.

"Birinci Meclis" buna itiraz etti (Çünkü sonraki "seçme" meclisler gibi Mustafa Kemal'in "seçtiği" isimlerden oluşmuyordu.. Kayseri'nin şanssızlığı.. Başkent olma fırsatı heba oldu).. 

Evet, Birinci Meclis'teki çatlak sesler, Ankara’da oturduğu yerden “kurtuluş savaşı” veren Mustafa Kemal’in cepheye, ordunun başına gitmesini istediler.

Kahraman Mustafa Kemal bunu kabul etmedi.

Direndi.

Tam dört gün (evet, dört koca gün) gidersin, gitmezsin tartışması yaşandı.

Sonunda Mustafa Kemal, birincisi TBMM’nin bütün yetkilerinin kendisine devredilmesi (Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör olması), ikincisi, bir yenilgi durumunda kendisine hesap sorulmaması şartıyla (Çünkü “çılgın” değil) cepheye gitmeyi kabul etti.

(Hayır, “Mevzubahis olan benim istikbalimse vatan da teferruattır” diye bir vecizesi yok.. "İstikbal göklerdedir" var.)

*

Mevzumuza dönersek..

Bu dört günlük tartışmalara şahit olan insanların yıllar sonra mesele hakkında konuştuklarını farz edelim..

Dört günlük uzun tartışmalara dair bütün söyleyecekleri, üç beş dakikalık bir özeti geçmeyecektir.

“Mustafa Kemal’i cephede görmek isteyenlerin gerekçeleri şuydu, cepheye gitmeyip Ankara’da koltuğunda oturmak (daha doğrusu Kayseri’ye postu sermek) isteyen M. Kemal’in buna yanaşmak istememesinin ardındaki etkenler şunlardı” diye üç beş cümle söyleyip susacaklardır.

İmdi, olay daha sonra birileri tarafından dört dakikada hikâye edildiğinde, bu, dört gün boyunca insanların sadece bunları söylemiş olduklarını iddia etme imkânını herhangi bir kimseye verir mi?!

Şöyle olduğunu mu düşünmeliyiz: TBMM kürsüsüne bir konuşmacı çıkıyor, bir cümle söylüyor, sonra 15 dakika susuyor, ardından iki cümle daha ediyor, bir yarım saat susuyor, arkasından birkaç kelime daha sıralıyor, böylece dört koca günde toplamda beş dakika eden bir konuşmalar bütünü ortaya çıkıyor..

Böyle mi düşünmeliyiz?

*

Eğer bir yerde yapılan uzun bir tartışmanın tamamı tutanağa geçirilmiyorsa, sonradan yapılan üç beş dakikalık bir özete bakarak bir kimsenin, “Bakın gördünüz mü, şu şu konular konuşulmamış” diye hüküm vermesi için, ondaki budalalık katsayısının kaç olması gerekir?

Ne yazık ki böylesi budalalıklar Türkiye’de akademisyen diye ortalıkta dolaşan boş beleş Goldziher şakirtlerinin (Ki kafalarının içi gibi dışını da ona benzetmeye çalıştıkları, "sünnet"ini milim milim takip ettikleri gözümüzden kaçmıyor) alâmet-i farikası durumunda.

Prof. Mehmed Said Hatipoğlu ve İlyas Canikli gibi tipler (her ne kadar Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibilere yetişemiyorlarsa da) bu budalalık ikliminden nemalanıyor, burdan ekmek yiyorlar.

*

Aklı ve mantığı yerinde olanlar için bu kadarı bile fazla olmakla birlikte, Hatipoğlu ve Canikli gibi tiplerin kronik belahetini tedaviye bu açıklamalar yetmez.

Takviye dozaja ihtiyaç var.

Bir sonraki yazıda devam edeceğiz inşaallah.


ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 3 


Önceki iki yazıda, Ankara İlahiyat’ın modernizm-tarihselcilik karnavalında “metin tenkidi” deresine baş aşağı batırılıp vaftiz edilmiş olan İlyas Canikli adlı azgelişmiş zekânın “doktora tezi” diye hazırlamış olduğu zırvalar koleksiyonunu konu edinmiştik.

Sahih bir hadîs-i şerifi inkâr için başvurduğu ahmakça (ve de sahtekârca) çarpıtmalara vakıf olmuştuk.

Sadece söz konusu hadîs hakkındaki akılsızca lafları bile, bu akademik zavallının diğer “bilimsel keşif”lerinin mahiyeti hakkında fikir vermeye yeter.

Dolayısıyla, diğer zırvalarına da değinip zaman harcamaya gerek olmadığını düşünmek uygun olabilir.

Ancak, “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni Türkiye tipi bir “ulusal bayram günü”, hatta “bayram haftası” haline getirmiş olan modernizm-tarihselcilik karnavalı palyaçolarının tipik bir temsilcisi olması hasebiyle, İlyas efendinin sanatını icra ederken sergilediği komiklikler üzerinde biraz daha ayrıntılı biçimde durmakta fayda var gibi görünüyor.

Çünkü söz konusu akademik tüberküloz salgını sadece İlyas efendinin değil, aynı vaftiz ameliyesinden geçen pekçok ilahiyat zombisinin ciğerini hurdahaş etmiş durumda.

Üstelik kuyruklarını dik tutuyor, beş para etmez ciğerleriyle övünerek kendilerini “Ankara ekolü” diye adlandırıyorlar.

*

Ekol diye adlandırılmayı hak ediyorlar, çünkü bunlar birbirinin kopyası tipler..

Ezber”leri, dillerindeki tekerlemeler aynı.. 

Aynı bayat ve mikroplu sakızı ağızdan ağıza aktararak yaşayıp gidiyorlar.

İçlerinden birini dinlediğinizde hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz. Diğer "Ankara fabrikası robotları"na dönüp bakmanıza ihtiyaç kalmıyor. 

Birinin ciğerinin tomografisini çektiğinizde hepsininkini tanımış oluyorsunuz.

Öyle ki, İlyas efendi hazretlerine cevap verdiğinizde, duayen maskara Prof. Mehmed Said Hatipoğlu'na da, İlyas’ın (Sezen Aksu’nun eski, Eda Taşpınar’ın turfanda hayranı) hocası Hayri Kırbaşoğlu’na da, diğer bilumum gözünü kan bürümüş hadîs kasabı (katili) ilahiyat mezbahası personeline de, hak ettikleri “hadîs katilliği başarı belgesi”ni hazırlayıp sunmuş olursunuz.

*

Dolayısıyla, İlyas efendinin türrehatı için biraz zaman ayırmaya değer..

Böylece, onun üzerinden bütün tarihselci-modernist soytarılar kumpanyası ekibi için bir tür anma merasimi düzenlemiş olacağız inşaallah.

Yani muhatabımızın görünüşte İlyas’tan ibaret olması okurları yanıltmamalı, aslında sözlerimiz soytarılık, maskaralık, palyaçoluk ve türevleri ekolünün tüm mensuplarına..

Anlattıkları masallar, sergiledikleri şaklabanlıklar, “çığırdıkları” türküler, tekrarlayageldikleri komiklikler duayen maskara Hatipoğlu’ndan beri tıpatıp aynı olduğu için, bizim İlyas dediğimiz yerde siz onu “Ankara hadîs kasaplığı ekolü” diye anlayın.

*

Bir önceki yazıda, Ankara ilahiyat kasaplığı ekolünün orta yaşlı üyesi İlyas’ın şu vecizesini aktarmıştık:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Önceki yazılarda, bahis mevzuu rivayetlerin sübutunun (mevcudiyetinin) kesin olduğunu, sübutu şüpheli olan şeyin İlyas’ın beyni olduğunu ortaya koymuştuk.

Beyin ölümü gerçekleşmiş olduğu için İlyas, dört ayrı sahabînin rivayetiyle sabit olan hadîs için “… ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir” diyor.

Sanırsınız ki “zaman makinası” vasıtasıyla Asr-ı Saadet’e gitmiş, bir hafaza meleği gibi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün hayatı boyunca yanı başında durmuş, o dönemde böyle bir konunun hiç gündeme gelmediğine şahit olmuş.

Ya da, “zaman makinası” ile gidip bu kadar uzun bir zaman harcamamış olmakla birlikte, (bizim gibi sıradan fanilerin aksine) “gaybe vakıf” hale gelmiş, Hz. Peygamber s.a.s. döneminde hangi konunun gündeme gelip gelmediğini en ince ayrıntısına kadar biliyor.

Ve, gaibten haber getirerek, söz konusu dört sahabînin yalancı olduğunu bize bildiriyor.

Zaman makinası” icadıyla ya da “gaybe vukuf” gibi bir olağanüstülükle böyle bir bilgiye sahip olduğunu (şıracının şahidi bozacıdır hesabı) tasdik eden tanıkları ve destekçileri de var.

Başta geleni, hocası Kırbaş oğlu Hayri..

Jüri adı verilen sazendeler takımı (ilahiyat caz orkestrası) da İlyas’ın söylediklerinin doğru olduğunu YÖK’ün huzurunda ikrar etmiş durumdalar. 

Peygamberlerin mucizelerini inkâr edenler varsa da, Ankara ekolünün İlyas gibi yetenekli kâhin ve arraflarının modernist-tarihsel nitelikteki mucizelerine kimse itirazda bulunmuyor.

Ankara ekolü mucizesi karşısında dört tane sahabînin lafı mı olur!

Ankara ekolünün yetiştirdiği süper zekâ aslanlar, kaplanlar, develer, düveler, danalar, camızlar, tilkiler ve çakalların yanında ashab nedir ki!

*

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğiz inşaallah..


TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 2


Bir önceki yazıda ilahiyatçı şımarık tufeylîler kumpanyasının seçkin yıldızlarından İlyas Canikli’nin doktora tezi etiketli güldürü metninde yer alan bir “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni konu edinmiştik. 

Sahih bir hadîs için şunu diyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir.” (s. 163)

Tamam da, o hadîsi Ebu Said el-Hudrî r. a.’den rivayet eden Ebu Nadra “cerh” edilmişse (bazı suçlamalara hedef olmuşsa) bile, cerh edilmeyen bir başka isim de (Muttalib bin Abdullah bin Handab) aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

Sadece bu kadar mı?

Hayır!

Ayrıca aynı hadisi Ebu Said el-Hudrî dışında üç ayrı sahabî daha rivayet etmiş, bunlardan Ebu Hureyre’nin rivayetini hem Taberanî hem de Heysemî eserlerine almışlar.

*

Ancak, ilahiyatçı ciddiyetsizlik mesleğinin güzide temsilcisi İlyas hazretleri onların rivayetini beğenmiyor:

“Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir.” (s. 163)

Diyelim ki zayıflar.. Onların zayıflığı, diğer rivayetleri de güvenilmez hale getirir mi?!

Diyelim ki sen matematiği zayıf bir adamsın, çarpma ve bölmeyi bazen doğru bazen yanlış yapıyorsun.. Arkadaşın Mehmet ise matematikte iyi.. Bir gün ikinize “Yarım ile yarımı (0,5 ile 0,5’i) çarptığınızda sonuç kaç olur?” diye soruldu.. Mehmet de, sen de, “Çeyrek, yani 0,25 olur” dediniz. Soruyu soran da şöyle dedi: “Sen matematikte zayıf bir adamsın, dolayısıyla cevabına güvenilemez. Mehmet de senin gibi cevap verdiğine göre o da güvenilmez hale geldi. Dolayısıyla ‘metin tenkidi’ yöntemine başvurmak gerekiyor. Bu yöntemle olaya baktığımızda sonucun ‘iki buçuk’ olması gerekiyor.”

Böylesi bir akıl yürütmede bulunan bir dangalak için ne demek gerekir?

*

Hadîsler böyle bir kafayla mı değerlendirilir?!

Onu da geçtik, aynı hadîs iki sahabî tarafından daha rivayet edilmiş.

Abdullah bin Amr’ın rivayetini Ebu Davud Sünen’ine almış.

Abdullah ibni Ömer'in rivayeti ise Ebu Yusuf tarafından kaydedilmiş.

Kimse bunların ravîlerine laf söyleyememiş.

Üstelik, yukarıda da söylediğimiz gibi, Ebu Said el-Hudrî vasıtasıyla gelen rivayetin tek ravîsi Ebu Nadra da değil.. Muttalib bin Abdullah bin Handab da aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

*

İlahiyat alanının güldürü ana bilim dalında bölüm başkanı olmayı hak eden İlyas efendi bu söylediklerimizi anlamakta zorluk çekeceği için “çağdaş/modern” dönemden örnek verelim.

Diyelim ki rahmetli Necmettin Erbakan’ın bir sözünü Lütfi Doğan, Tahir Büyükkörükçü, Recai Kutan ve Süleyman Arif Emre aktardılar.

Recai Kutan’dan bize nakilde bulunanlar, iki kişi: Biri Temel Karamollaoğlu, diğeri laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”nin İlahiyat sirkindeki mucidi Prof. Mehmed Said Hatipoğlu.

Ve birileri, M. Said Hatipoğlu için “Bu adam bu işlerde gevşektir, yalan da söyleyebilir” diyerek güvensizlik izhar ediyorlar.

Fakat Karamollaoğlu’na itirazları yok.

Süleyman Arif Emre vasıtasıyla gelen rivayet silsilesinde ise Prof. Hayri Kırbaşoğlu’nun da adı geçiyor.

Hatipoğlu’na itiraz edenler Kırbaşoğlu için de “Bu Eda Taşpınar ve Sezen Aksu avukatına bizim güvenimiz yok” diyorlar.

Fakat, Lütfi Doğan ve Tahir Büyükkörükçü hocalar vasıtasıyla gelen rivayetlere itirazları yok.

İmdi, bu durumda “Erbakan böyle bir söz söylemiş olamaz, çünkü rivayet edenler arasında Hatipoğlu ve Kırbaşoğlu gibi cemaziyelevvelleri malum kulağı kesikler de var” denilebilir mi?!

*

Denilemeyeceği açık..

Ancak bu tespit, akıl ve mantığı düzgün işleyenler için geçerli..

İlahiyat sirki ya da gazinosunda, orada ne yiyip ne içiyor, ne tür gösteriler izliyor ve ne makamda şarkılar dinliyorlarsa, kafalar farklı çalışıyor.

Nitekim, sirkin yeni yetme canbazlarından İlyas Canikli yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

İlahiyat gazinosunun dumanlı havasında kafası iyice çalışmaz hale gelmiş olan bu heyecanlı canbaz, sübutunda şüphe bulunan hususun Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in hadîs alanındaki güvenilirliğinden ibaret olduğunu, güvenilirliğinde şüphe bulunmayan kanallardan da gelmiş olduğu için hadîsin kendisinin sübutunda (sabit oluşunda, mevcudiyetinde) şüphe bulunmadığını anlayamıyor.

Ya da sahtekârlık yapıp anlamamış görünüyor. 

Bu, hamakatten kaynaklanan anlayışsızlıktan daha kötü bir haslet.. Şenaet ve denaet anlamına gelen bir felaket.. 

*

Evet, söz konusu hadîs, (Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in yer almadığı) güvenilir üç kanaldan daha geliyor.

Bu güvenilirliği zayıf kişilerin de rivayet zincirinde yer aldıkları iki ayrı senet ise, onları destekliyor, güvenilirliklerine güvenilirlik katıyor.

İlyas efendi (bütün milleti aptal zannettiği için) tecahül-i arifane sanatından faydalanan bir sahtekâr değil de sadece idrak yetersizliği ile malul bir azgelişmiş zekâ olabilir. Bu ihtimale binaen, onu aydınlatmak için şöyle bir misal getirelim:  

Diyelim ki bir haberi güvenilir, yalan dolan bilmeyen üç haber kanalı yayınladı, ayrıca (Odatv.com gibi) yalan ve çarpıtmalara çok başvuran iki mecra daha aynen yayınladılar..

İmdi, çıkıp şunu diyebilir misiniz: Odatv de bu haberi yayınladı, dolayısıyla haberin gerçekliği şüpheli..

Tam aksine şunu demeniz gerekir: Odatv de ara sıra doğru haber verebiliyor.

Ne yazık ki bu ülkede, bu kadarına bile aklı yetmeyen adamlar tutup Sünnet gibi İslam’ın iki temel kaynağından biri hakkında hezeyanlarda bulunabiliyorlar.

*

Üstelik, Ebu Nadra ile Ebu Hilal’i güvenilir bulanlar da var.

Ebu Nadra’dan başlayalım..

Onun durumu (İlyas Canikli’nin anlatımıyla) şu:

“Ebû Nadra  … Yahya b. Maîn kendisinin güvenilir olduğunu söylemektedir.  Bunun aksine, Buhârî’nin kendisinden hadis almadığı, çok hadis rivayet ettiği ve hata yaptığı, her rivayetiyle amel edilemeyeceği haber verilmektedir”. (s. 152.)

Bir: Yahya bin Maîn, ravîler konusundaki değerlendirmeleri dikkate alınması gereken bir isimdir.

İki: Buharî’nin ondan hadîs almaması, ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyor da olabilir.

Üç: Çok hadîs rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Dört: Hata yaptığının söylenmesi her zaman hata yapması anlamına gelmez.

Beş: Her rivayetiyle amel edilemeyeceğini söyleyenler, bazı rivayetleriyle amel edilebileceğini de söylemiş olurlar.

Altı: Ebu Nadra, bu örnekte olduğu gibi, hata yapmayan güvenilir kişilerin rivayet ettiği bir hadisi aynen naklettiğinde, bu, söz konusu hadîsin sübutu aleyhinde delil olmaz, tam aksine, Ebu Nadra’nın kimi rivayetlerinin güvenilir ve hatasız olduğunu gösteren bir delil olur.

*

Gelelim Ebu Hilal’e..

İlyas Canikli şunları yazıyor:

“Ebû Hilâl … Hakkında rical kitaplarında çok değişik bilgiye rastlamak mümkündür. Ebû Davud, onun hadiste güvenilir bir kimse olduğunu söylerken Nesâî , “Hadiste kuvvetli değildir” demektedir. Fellâs ise, onunla ilgili şu bilgileri vermektedir: “Yahya b. Saîd Ebî Hilâl’den hadis rivayet etmezdi. Abdurrahman ise kendisinden hadis rivayet ederdi.” İbn Ebî Hatim “Buharî onu zayıf kimseler arasında saydı” derken, Ebû Hâtim de onu hadiste gevşek kimselerden kabul etmektedir. Yahya b. Maîn de “Hadiste güvenilir değildir. Hadisine ekler yaparak rivayet ederdi” demektedir. (s. 152.)

Görüldüğü gibi Ebu Davud onu “güvenilir” buluyor. Ondan hadîs rivayet eden muhaddisler mevcut.

Zayıf ya da gevşek bulanlar da, onu yalancılıkla veya hadîs uydurmakla suçluyor değiller.

“Hadîsine ekler yaparak rivayet etmesinden” neyin kastedildiği belli değil. “Hadîsten şu anlaşılır” diyerek kendi yorumunu ekliyor olabilir.

Bununla birlikte, bu kusur, burada tartışma konusu olan hadîs için söz konusu değil.

Söz konusu hadisi diğer “güvenilir” senetlerde geçtiği gibi rivayet etmiş olduğuna göre, “Her zaman da ekleme yapmıyormuş” hükmünü vermek gerekir.

İlyas efendi ise, bu hükmü vermek yerine, “Bak gördünüz mü, hadîslere ekleme yapabilen bir adammış, dolayısıyla bu hadisi de atalım” demeye getiriyor.

Tamam da, güvenilir rivayet silsileleri neyine yetmiyor!

O rivayet silsilelerinin varlığı, Ebu Hilal’in kimi rivayetlerinin son derece güvenilir olduğunu ispatlar, başka birşeyi değil.

*

Ürettikleri saçmalıkların dipsiz hamakatlerinden mi yoksa derin sahtekârlıklarından mı kaynaklandığı konusunda tereddütte kaldığımız böylesi kişilerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri söz konusu olduğunda hadlerini bilip edeplerini takınmaları gerekiyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...