ŞERİAT (KUR'AN VE SÜNNET) VE ATATÜRK’Ü “TÜM YÖNLERİYLE” KUCAKLAYAN ERDOĞAN

 



Şu sözler Erdoğan’a ait:

“CHP gibi ‘amorf’ bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz. Hele hele Atatürk’ün özellikle bunların o zihinsel fetişizmine kurban edilmesine hiç rıza göstermeyeceğiz. Onu, Kurtuluş Savaşımızın Gazi’si, milletimizin Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyetimizin Atatürk’ü olarak tüm yönleriyle kucaklayacağız. Bundan hiç kimsenin rahatsız olmaması, tam tersine ülkemizin bu olgunluğa ulaşmasından dolayı herkesin memnuniyet duyması lazımdır.”

(https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/87287/ataturku-sadece-anmakla-kalmamali-anlamaya-da-calismaliyiz.html)

Demek ki Akparti amorf (şekilsiz) bir parti değilmiş..

Beton gibi, taş gibi sabit bir şekli varmış.

Ve bu şekil, “Atatürk’ü tüm yönleriyle kucaklama” anlamına geliyormuş.

Tüm yönleriyle..

Bu, olgunlukmuş.

*

Bu ifadeler, CHP’den fazla Atatürkçü olma olarak da yorumlanabilir.

Demek ki CHP ile bir ortak noktaları var.. (Aslında pekçok ortak noktaları var, saymayalım.)

Atatürk’ü “Marksist, faşist çetelerin tekeline bırakmama“ya gelince, Faşistlerle ve Marksistlerle Atatürkçülük yarışına neden giriyorsun ki?

Ayrıca, Erdoğan “millet” adına konuşmayı bırakmalı, kendisi ya da partisi adına konuşmalıdır.

Atatürk’ü tüm yönleriyle neden kucaklayalım ki?!

Demek ki Erdoğan, Atatürk’ün İslam, Kur’an ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e bakan yönünü de kucaklıyor.

*

Fakat aynı Erdoğan’ın, İslam’ı bütün yönleriyle kucaklamaktan kaçındığını görüyoruz.

Belki de bu, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklamasından kaynaklanıyor. 

Mezarlıklarda, cenaze merasimlerinde, açılış törenlerinde makamla iyi Kur’an okuyor, fakat Kur'an'ın mesajını sahiplenmeye gelince “tüm yönleriyle kucaklama” buharlaşıyor.

Memlekette kurrâ kalmamış gibi kameralar karşısında okuma icraatını uhdesine alıyor, mesajını sahiplenme yükünü ise bizim gibi aciz fanilerin zayıf omuzlarına bırakıyor.

Allahu Teala “Sonra seni iş’te (emr’de) bir şeriat üzere kıldık, sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına (hevalarına) uyma!” (Casiye, 45/18) buyuruyor, Erdoğan ise (Türkiye’yi geçtik) Mısır ve Tunus’a bile “Allahu Teala’nın Şeriat’ini boş verin, bizim Atatürk’ümüzün laikliğine sarılın, laikliği kucaklayın” diyerek “bilmeyenler” taifesinden olmanın gereğini yapıyor, bu ülkelere “Atatürkçü heva ve heves” ihraç etmeye çalışıyor.

*

Allahu Teala bu kucaklama ve sarılma konusunda neyi emrediyor?

Şunu:

"Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın." (Diyanet Vakfı Meali, Zuhruf, 43/43)

"Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin...." (Diyanet İşleri Yeni Meali, Âl-i İmran, 3/103)

Rasulullah sallallahu aleyh ve sellem de şöyle buyuruyor: 

“Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.” (Muvatta’, Kader, 3)

Müslümanlıkta Atatürk gibi liderleri kucaklama ya da onlara sarılma diye birşey var mı?

Yok!

Atatürk'ün kendisi tenezzül edip Allah'ın vahyine, ipine sımsıkı sarılmış mı?

Hayır!

Sımsıkı sarılmayı geçtik, şöyle ucundan hafifçe tutmaya bile tenezzül etmemiş, Allahu Azîmüşşan'ın yüce kelamı için "gökten indiği sanılan kitaplar" şeklinde haddini bilmez, boyundan büyük, cahilce ve saygısızca laflar sarf etmiş.

Sen müslümansan (İslamcıysan demiyoruz, müslümansan) nasıl böyle bir adamı tüm yönleriyle kucaklamayı insanlara tavsiye edebiliyorsun?

Merhum Mehmed Âkif, "İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?" diyordu.

Galiba artık şunu demek gerekiyor: "Müslümanlığın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?"

*

Demek ki, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklayınca adama bir haller oluyor.

Şeriat‘le (Kur'an ve Sünnet'le) en azından zihniyet ya da söylem düzeyinde bir sorunu bulunmayan, onu “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez esas” kabul eden Mısır ve Tunus‘a bile, “Şeriat’e karşı laikliği” tavsiye edebilecek kadar feleğini şaşırabiliyor.

Atatürk'ün hatırına, İslam’ı, Kur’an’ı, Allahu Teala’nın mesajını “tüm yönleriyle” kucaklamayı kabul etmeyebiliyor.

Sadece Atatürk‘ü kucaklıyor. Tüm yönleriyle..

*

Erdoğan şunu da diyor:

“Eleştirmek başkadır. Hakkı teslim etmek başkadır. Bizim saygı sınırları içindeki eleştirilere diyecek bir sözümüz yoktur. Bununla birlikte, Atatürk’ün ailesini de hedef alacak şekilde ve hakaretamiz bir ortaya konan ifadeleri doğru bulmadığımızı da özellikle belirtmek istiyorum.”

Önce şunu açıkça ifade edelim: Saygı göstermek zorunda olmak, putlaştırmanın, ve köleleşmenin, kul olmanın ta kendisidir.

Saygı sınırları içindeki değil, hakkaniyet, insaf ve adalet sınırları içindeki eleştirilerden söz etmek gerekir.

Atatürk’ün ailesinin hedef alınmasına gelince..

Bu tür tartışmalara Atatürk’ün aile fertlerinin vs. lüzumsuz bir şekilde karıştırılmasının ardında da bir hile bulunuyor olabilir. (İstihbarat teşkilatları böylesi eleştiri ve sorgulamaları sulandırmak, mecrasını değiştirmek, aşırılaştırarak ahlâkî zeminini çökertmek için bu tür hileler yapabiliyorlar.)

Atatürk'e anası vs. üzerinden yapılan hakaretler haklı eleştirileri bile etkisiz hale getiriyor, yapılan tenkitler bu şekilde çıkmaz sokağa yönlendirilerek bitirilmiş oluyor.

*

Erdoğan, aynı konuşmasında, “Milletimizin Gazi’ye hürmeti sonsuzdur” da diyor.

Kendisinin "Gazi"ye hürmeti sonsuz olabilir, fakat bunu millete dayatmaya hakkı bulunmuyor.

Ve bu konuda millet adına konuşması da, haddini bilme konulu atasözlerini ve deyişleri akla getiriyor..

Sonsuz hürmete layık olan, sadece, Allahu Teala’dır.. 

Onun için, Kur’an-ı Kerîm‘in ilk âyeti bu gerçeği anlatır: “Bütün övgüler âlemlerin rabbi Allah’a aittir (el-Hamdü li’llâhi rabbi’l-âlemîn).”

Yahudi ve Hristiyanlar, Hz. İsa'ya, hahamlarına ve rahiplerine "sonsuz hürmet" göstermeye başlayınca müşrik hale geldiler:

"(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!" (Tevbe, 9/31)

Diyanet'in "Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir"inde bu ayetle ilgili olarak şu bilgi veriliyor (Cilt: 2, sayfa: 759-761):

“Rab edinme” ifadesini içeren bu âyetlerde yahudilerin ve hıristiyanların din âlimlerini ve din adamlarını Tanrı edindikleri yani onlara taptıkları değil Tanrı benzeri bir otorite tanıdıkları ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim Adî b. Hâtim ile Hz. Peygamber arasında bu âyet hakkında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet olunmuştur:

– “Yâ Resûlellah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!

– “Peki, onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?”

– “Evet!”

– “İşte burada söylenen de odur” (Zemahşerî, II, 149; Râzî, XVI, 37).

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca ise, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde, günümüzde o papazların yerini parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Bunu, Elmalılı gibi bir âlim, Atatürk'ün (bir çorap, bir mendil, bir fanila, bir takke, bir türban, bir başörtüsü vs. için adam astırır gibi) bir şapka için adam astırdığı zamanda yazabilmiştir, fakat Diyanet'in (AK Parti iktidarının devr-i dilârâsında yazılan) tefsirinde böyle bir “güncel” açıklamayı bulamazsınız. 

İslam’ı güncellemeye çok meraklısınız ya, merhum Elmalılı rh. a., sizin için tefsir alanında bir güncelleme yapmış işte.

Evet, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklarsan, bunun varacağı son nokta, (Adiy b. Hâtim hadîsinin ortaya koyduğu ve merhum Elmalılı rh. a.'in işaret ettiği gibi), onu "rab" edinmek, putlaştırmak, bir tür tağut haline getirmek olur. 

*

Hakaret etmemek başka birşey, sonsuz hürmet arz etmeye zorlanmak başka bir şeydir.

Türkiye’de Atatürk’e hakaret edilmesine izin verilmiyor, fakat insanlar açıkça ya da dolaylı olarak ona sonsuz (ya da sınırsız) hürmet arz etmek zorunda bırakılıyorlar.

Değil milletvekili vs. olarak görev yapabilmek, basit ve sıradan bir devlet memuru olabilmek için bile, "yemin" adı verilen ritüel ile buna zorlanıyorsunuz.

Aksi halde, (serf, parya ya da köleymişsiniz gibi) vatandaşlık haklarından yararlanamıyorsunuz.

Atatürk’ün kişilik haklarının korunması babında şahsıyla ilgili Koruma Kanunu yeterliyken, Türkiye'de buna bir de Atatürkçü yeminler eklenerek bütün bir milletin kişilik hakları, şahsiyeti ve kimliği ayaklar altında çiğnenmekte, inanç ve fikir hürriyeti paspasa çevrilmektedir. 

Erdoğan’ın “sonsuz” hürmet edebiyatı bunun en müşahhas ve yalın ispatıdır.

Nasıl sonsuz? Ne demek sonsuz?

Sen ya sayı saymayı ve sonsuzun ne demek olduğunu bilmiyorsun, ya da hayatında hiç... Neyse!

*

Evet, Erdoğan cumhurun/milletin başı olarak bu konuda da “millet adına” konuşuyor, milletin Atatürk’e sonsuz hürmet duyduğunu ilan ediyor.

Bu durumda milletin sükut etmesi, itiraz etmemesi, “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca, Erdoğan’ın ifadelerini onaylama ve Atatürk’e dolaylı olarak sonsuz hürmet arz etme anlamına gelir.

Bu, milletin iradesi, hürriyeti ve vicdanı üzerinde vesayet kurmak, onların kişiliklerini ve haysiyetlerini hiçe saymak demektir.

Kişisel olarak, Atatürk’e hakaret etmeyi gereksiz (hatta yanlış) buluyorum.

Fakat bu, ona sonsuz hürmet duymam anlamına gelmiyor.

Açıkça söylüyorum, takiyye yapmayan, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaya çalışan, en azından bunu önemseyen sıradan bir vatandaş olarak, Atatürk’e zerre kadar bile hürmetimin bulunmasından, ahirette Rabbülâlemîn'in huzuruna ona hürmet etmiş bir kişi olarak çıkmaktan Allahu Teala'ya sığınırım. 

Çünkü onun Allahu Azîmüşşan'ın kitapları ve Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem hakkında neler söylemiş olduğunu biliyorum.

*

İnsanlar, tercihlerinde hürdür.

Hür olmalıdır.

Dinde zorlama yoktur“, isteyen istediği gibi inanabilir.

Atatürkçülükte de zorlama olmamalıdır.

Erdoğan, CHP’den fazla Atatürk savunuculuğu yapabilir, kişisel olarak ona sonsuz saygı duyabilir, duyduğunu ifade edebilir.

Faşist ve komünistlerle Atatürk ortak paydasında buluşabilir.

Bu, kendi bileceği şeydir.

Fakat, bu konuda millet adına konuşmaya, milletin “sonsuz hürmet”ini kendi kişisel beğenisine bağlamaya, tekeline almaya hakkı yoktur.

Milletin saygısı, hürmeti üzerinde vesayet oluşturmaya, onların iradesi üzerinde tahakküm kurmaya kalkışmamalıdır.

Mesele bundan ibarettir.


ŞERİAT, LAİKLİK, SAYGI VE HADDİNİ BİLMEK

 







“Hatta daha ileri gidiyorum dinsizin bile, ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır.”

Bunu diyen kişi, Cumhurbaşkanı Erdoğan..

İdealindeki devlet, “dinsizin bile, ateistin bile inancına saygı duyan” devlet..

Karışmayan devlet değil, “saygı duyan” devlet..

Dinsizin, ateistin inancına saygı duyan devlet ne devletidir biliyor musun Tayyip Bey?

Küfür devletidir..

Çünkü küfür, “Şer’an ta’zimi vacip olanı tahkir, tahkiri vacip olanı ta’zimdir”.

Küfrün “fıkıh” literatüründeki tanımı böyle..

Okuduğun imam hatip lisesinde sana bunu öğretmemiş olmaları ne kadar kötü!..

Yok öğretiyorlar da sen öğrenememişsen o (senin açından) daha da kötü..

*

Bu devlet dinsizin de, ateistin de inancına saygı duyuyor, bundan şüphemiz yok..

Önünde saygı duruşunda bulunuyor.

Saygı duymadığı bir tek İslam.. İslam Şeriati..

Öyle ki, bu ülkede Diyanet’in camilerinde bazı Kur’an ayetlerinin meali asla okunmaz..

Onlara sansür uygulanır..

Hayır, devlet işlerinde değil, bizzat camideki hutbede..

“Mış” gibi yapılarak İslam’a saygı gösterildiği zaman da işin içinde genellikle bir “istismar” boyutu mutlaka vardır.

İmdi sen göğsünü gere gere “Hatta daha ileri gidiyorum dinsizin bile, ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır” diyorsun.. (http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/04/27/iste-erdoganin-isaret-ettigi-misir-konusmasi)

Peki “Hatta daha ileri gidiyorum Şeriat’e de devlet saygı duyacaktır” diye bir cümle kurabiliyor musun?

Kurmuyorsun..

Veya kuramıyorsun..

*

İşte bu da gösteriyor ki, bu devlet dinsizliğe, ateistliğe saygı gösteriyor, İslam’a saygı göstermiyor.

Dinsizlik ve atesitlik hesabına rahatça böylesi cümleler kurabiliyorsun, fakat “içinden Şeriat geçen” bir cümle kurmaya cesaretin ya da niyetin yok.

Sen bile böyle bir cümle kurmaya cesaret edemiyorsun..

Veya bunu istemiyorsun..

O halde sen hangi saygıdan bahsediyorsun?

*

Sen Şeriat kelimesini Türkiye’de ağzına bile almış (veya alabilmiş) değilsin, fakat ona, Mısır’da ve Tunus’ta saygısızlık yaptın..

Sanki Şeriat Allahu Teala’nın kullarına rahmeti değil de lanet birşeymiş gibi o devletlere Şeriat’i bırakmaları çağrısında bulundun..

Bu, saygısızlık değil midir?!

Değilse, saygısızlık nasıl birşeydir?

*

Yaptığının saygısızlık olup olmadığı konusunu başka bir örnekle kıyaslayarak tartışmakta fayda var.

2016 yılında dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Anayasamız bugünkü tarzda laik kalsın, fakat laiklik kelimesinin geçmesine lüzum yok, örnek aldığımız Avrupa’da böyle” diye konuştuğunda, sadece laiklik kelimesinin terk edilmesi talebi karşısında bile tüyleri diken diken olan Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli soyka troykası (haftalarca aç kalmış bir “insan eti sever” vahşi gibi) yamyamlık moduna girmişler, ülkede resmen siyasal bir kriz başgöstermişti.

Hayır, Kahraman “Laiklikten vazgeçelim” demiyordu, “Tanımlanmamış, içeriği belirsiz bir laiklik kelimesi istismara müsait, ona gerek yok” diyordu. (Bir de tutup lüzumsuz yere 1982 Anayasası'nı "dindar anayasa" ilan etti ve bu sözü çarpıtıldı.)

Bu değerlendirme karşısında malum yamyamgiller taifesi, “Hatta daha ileri gidiyoruz Şeriatçının bile, İslamcının bile inancına devlet saygı duyacaktır” şeklinde konuşmak (ve çok övündükleri çağdaşlıklarını, uygar yüzlerini göstermek) gibi bir politik olgunluk, insanca bir diyalog ve müzakere tavrı sergilemeye tenezzül etmediler.

Yamyamlık mesleğiyle ilgili bütün bilgi, sezgi, tecrübe, yetenek ve hünerlerini cömertçe teşhir etmeye koyuldular.

Laiklik kelimesinin Anayasa’da yer almaması teklifini (laikliğin kendisinin olmamasını değil), düşünce hürriyeti adına görmezden gelinebilecek basit bir "saygısızlık" olarak değerlendirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler.

Bunu "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olma adına "saygı duyulması gereken bir fikir ayrılığı, farklı bakış açısı" olarak değerlendirmeye ise hiç yanaşmadılar.

Tam aksine, bunu laiklik düşmanlığı, laiklik denilen el ürünü beşerî "nass"a karşı açılmış bir savaş, kutsal laikliğe karşı işlenmiş affı imkânsız bir "laik günah" olarak değerlendirdiler.

İsmail Kahraman'ı imana ve tövbeye davet ettiler. 

Dahası, kan kokusu aldığı için gözleri iştahla parlayan CHP’li bir vampirimsi yamyam ağzının suyu akarak “kan dökme” demeci verdi.

Bunların zihniyetine göre Türk devleti laiklik putuna hizmet için icat edilmiş bir putperest kurum, millet de o put için kurban edilebilecek (kendisini kurban edip “şehit” olabilecek) önemsiz bireyler demek olduğu için, laiklik kelimesinin sadece kullanılmamasını istemek bile devlet, cumhuriyet ve millet düşmanlığıydı..

*

Erdoğan'ın Mısır ve Tunus'ta görmek istediği tablo, bu muydu?

Evet, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’a yaptığı “Şeriat’i terk” çağrısı nerden icab etmişti?..

Onlara, İsmail Kahraman gibi “Şeriat kalsın, fakat bu tabir anayasanızda geçmesin” bile demiyordu.

Resmen “Şeriat’i bırakın” diyordu.

İmdi, İsmail Kahraman’a gösterilen tepki açısından baktığımız zaman bu ne anlama gelmektedir?

Erdoğan böylece Şeriat’e (İslam’a) saygı göstermiş oluyorduysa, İsmail Kahraman’ın da laikliğe saygı göstermiş olduğunu kabul etmesi ve onun arkasında durması gerekirdi.

Gerekirdi, fakat öyle yapmadı..

İsmail Kahraman’ın kulağını çekti.. Çektirdi..

Oysa, bu olayı fırsat bilip, “Hatta daha ileri gidiyorum Şeriatçının bile, İslamcının bile inancına devlet saygı duyacaktır, benim Mısır ve Tunus'ta propagandasını yaptığım, onlara tavsiye ettiğim laiklik bunu gerektiriyor; bunu tecrübeli bir laiklik ihracatçısı, laikliğe sizden bile fazla sahip çıkmış bir 'laiklik gönüllüsü' olarak söylüyorum” demesi gerekirdi. 

Demedi..

Diyemedi..

Demek ki laikliğin aslı ile reklamlardaki tanıtımı farklı..

Demek ki laiklik dinsiz ve ateistin karşısında saygı duruşunda bulunmak, dine (İslam'a) ise sansürü (özgürlük kısıtlamasını) reva görmekten ibaret.


KARAMAN: "HERKES HADDİNİ BİLMELİDİR"

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman’ın bugünkü (11 Haziran 2023 tarihli) yazısı “sosyal medyatör”ler hakkında..

Başlığı şöyle: “Curcunaya bakar mısın!

Yazısı gayet güzel, yanlış bir şey yok..

Fakat eksik çok şey var..

Eksiklik, “sosyal medyatör”ler hakkında söylediklerinin devlet idarecileri hakkında da bir ölçüde geçerli olduğunu söylememesinde..

İkinci bir eksiklik de, sosyal medyadaki malum “trol çeteleri” konusuna değinmemiş olması..

Üçüncü bir husus da şu: Sosyal medyadaki üç beş arkadaşı tarafından takip edilen kişilerle onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca takipçisi olan kişilerin durumu bir olamaz.

Dördüncüsü: Sadece “sosyal” medya değil, güç ve para sahiplerinin kontrolündeki (anti-sosyal olanı da dahil) “asosyal” medya (televizyonlar, radyolar, gazeteler, internetteki haber siteleri ve dergiler) için de bazı uyarıların yapılması iyi olurdu.

*

Karaman’ın yaptığı uyarılara gelelim..

Şöyle diyor:

Bu sosyal medya icatlarından sonra herkes yazar, âlim, uzman, her şeyden anlar, mütefekkir… kesildi.

Asıyor, kesiyor, sövüyor sayıyor, Cumhurbaşkanından çiftçiye, mimardan doktora … kadar her bilim ve tecrübe dalı uzmanına akıl veriyor, tenkit ediyor, yol gösteriyor!

Bir de kendine dönüp ben kimim, yetkim ve yetkinliğim nedir, sözün sorumluluğu yok mudur… diye düşünmüyor.

Mide bulandıracak kadar bilgi kirliliği bulunan sosyal medya bu cesur cahillerin başlıca bilgi kaynağını teşkil ediyor. (…)

Ateş düştüğü yeri yakar, vatandaşların ihtiyaçları varsa ki, eksik olmaz, bunu âdâbı ve usulüyle hem organize hem de fert olarak ortaya koyar, çözüm ve çaresini sorumlulardan isterler, buna bir diyecek olmaz, aksine desteklenmeleri gerekir.

Bu sınırı aşıp ülke yönetimini ve hizmetini üstlenmiş sorumlulara pek çok çeşitli ve çetrefil konularda, problemlerde, icraatta, yapılan ve yapılmayan/yapılamayanlarda akıl vermeye, yol göstermeye, eleştirmeye ve değerlendirmeye sıra gelince herkes haddini bilmelidir.

Evet, bu sözlerde bir yanlışlık yok.

Sosyal medya ortamının mide bulandırıcı olduğu doğru mu? Doğru..

Cesur cahillerin curcunasından geçilemediği doğru mu? Bu da doğru..

Haddini bilip susması gereken bir sürü boşboğaz gevezenin aptalca laflarla bilgi kirliliği yaptığı doğru mu? Bu da tamamen doğru..

Fakat şu da doğru ki, bu tür “hadsiz cesur cahilleri” dinlemek, takip etmek zorunda değilsiniz.

Ancak, toplumsal açıdan etkili ve yetkili makam ve mevkileri, köşe başlarını ellerinde tutan insanların durumu böyle değildir.

Onlardan takip etmemekle yakanızı kurtaramazsınız, mesajlarını size bir şekilde ulaştırırlar. Kulağınıza gelir.

Hatta bazen, siz onları takip etmeseniz bile onlar sizi takip ederler.

Hatta bu takip “taciz takip” haline gelebilir.

Ne demek istediğimizi “bu işleri bilenler” anlıyorlar.

Bilmeyenlere de, Karaman’ın yazısının sonuna aldığı ayet-i kerime mealini hatırlatmaktan başka yapacak bir şey yok:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 17/36).

*

Sosyal medyanın boşboğaz cahil cesurları, onları takip edenler dışında kimseye seslerini kolay kolay duyuramazlar.

Devlet idarecilerinin topluma verdikleri mesajlar ise bir şekilde herkesi etkileyebilmektedir.

Dolayısıyla onlara da “bilmedikleri konularda ahkâm kesmeme, meselelerin içyüzünü iyice anlamadan karar vermeme, sözlerinin ne getirip ne götüreceğini hesap ederek konuşma” gibi konularda tavsiyelerde bulunulması gerekiyor.

*

Bir örnek vermekte fayda var..

Şu anda Türkiye’nin en etkili kişisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan.

Onun, sözlerine özellikle dikkat etmesi gerekiyor, çünkü o konuştuğunda sözleri üç beş kişiye değil, milyonlara ulaşıyor.

Sözlerine bakıyoruz, devrilen çamların cesameti ve adedi gözümüzü yıldırdığı için “La havle…” çekip susuyoruz.

Çünkü bazen bir cümlesindeki bir hatayı düzeltmek için onlarca, yüzlerce cümle kurmak gerekiyor.

Misal de verelim... Bir konuşmasındaki şu cümlesi:

 “Bugüne kadar Allah’ın rızasını ve insanımızın gönlünü kazanmak dışında hiçbir mükâfat beklemeden çalıştık, bundan sonra da aynı şekilde çalışmayı sürdüreceğiz.”

(http://haber.star.com.tr/guncel/cumhurbaskani-erdogan-daes-saldirilara-devam-ederse-daha-cok-zaiyat-verecek/haber-1108856)

Evet, oldukça uzun bir konuşmasının bir cümlesi böyle..

*

Sadece bu bir cümledeki hataları, görebildiğimiz kadarıyla sıralayalım:

Bir: "Bugüne kadar"lı bu ifade bir “masumiyet” ilanıdır.

Peygamberler dışında hiç kimsenin hayatı boyunca hep Allah’ın rızasını öncelemiş, nefsine hiç uymamış olması mümkün değildir.

Bununla birlikte peygamberler bile böyle konuşmamıştır. Konuşmazlar.

Yusuf a.s., zina ettiği için değil, etmediği için yıllarca zindanda kaldığı halde, konuyla ilgili olarak şöyle konuşmuştur: 

Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder….” (Yusuf, 12/53) 

Ayetler açık:

“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve fuhuştan kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” (Necm, 53/32) 

Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır, yalnız Allah dilediğini temize çıkarır ve onlara kıl kadar zulmedilmez.” (Nisa, 4/49)

*

İki: Böyle konuşmak, haddini bilmemek, kendini beğenmek, kusurlarını görmemek ve “kerameti kendinden menkul” biçimde övünmek olarak değerlendirilebilir. 

… Allah kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/23)

Üç: Bu, yaptığıyla bile değil, yapmadığıyla, yapamayacağı şeyle övünmektir.

Yaptığıyla övünmek kötüdür, fakat yapmadığıyla övünmek çok daha kötüdür. 

“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 3/188)

Dört: Allah’ın rızasının yanına ayrıca bir de insanların gönlünü kazanma amacını eklemek, aslında riya ve gösterişçiliğe açılan bir kapıdır. Gizli şirke (Ki riya, gizli şirktir, kulları Allahu Teala’ya ortak etmenin bir türüdür) yol açabilecek bir arızadır.

“Dinî konuda bile olsa, ne ilimle meşgul olmak ve ne de iman sebebiyle bile olsa kendi canını feda etmek, insanlar arasında şöhret ve itibar sahibi olmak şeklinde bir saik’e (gizli ve iç sebebe) dayanıyorsa, hiçbir işe yaramaz. Diğer herhangi bir başka sebep ve mülahaza değil de sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmek ve onun rızasını kazanmak bütün iş ve amellerimizin saikini teşkil etmelidir.” (Muhammad Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2, Yeni Şafak Gazetesi Kültür Armağanı, 2003, s. 754.)

*

Beş: Erdoğan, halihazırda cumhurbaşkanı..

Elindeki güç ve imkânların haddi hesabı yok denilebilir.

Acaba, yaptıkları karşılığında bir de mükâfat talep etseydi, alabileceği ne vardı? 

Bunu da söylese de öğrensek.. Yani mükâfat olarak millet bu kadar imkânları emrine vermenin yanı sıra ne yapacaktı, ona secde mi edecekti?! 

26 Ocak 2014 tarihinde AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Erdoğan için, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” demişti.

Kendisinde birazcık akıl kırıntısı olan kişi, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan kişinin” hâşâ “İkinci Allah” sayılması gerektiğini bilir.

Peki, bu rezil lafı söyleyen kişiye karşı Erdoğan ne yapmış, nasıl bir uyarıda bulunmuştu?..

Onu partiden ihraç mı etmişti? 

O sırada Akparti saflarında siyaset yapan Hüseyin Çelik, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Fevai Arslan’ın dil sürçmesiyle söylediği bazı sözlerin fazlasıyla istismar edildiğini” savunmuştu. Hepsi bu.

Ona gösterilen bütün tepki bundan ibaretti.

Üstelik, Fevai Arslan, bu sözlerinin ardından bir sonraki seçimde de milletvekili yapıldı.

*

Altı: Bundan sonra da aynı şekilde çalışmayı sürdürecekmiş…

Bundan sonraki hayatının nasıl geçeceğini nerden biliyorsun?

Sana vahiyle bir garanti mi verildi? 

Yoksa gerçekten “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde topladığını” ve böylece geleceğin senin takdirine bağlı hale gelmiş olduğunu mu düşünüyorsun?!

Düşünmüyorsan, nasıl böyle konuşabiliyorsun!..

*

Son olarak, her cuma hutbesinde imamın minberde okuduğu şu duayı (Niye her hutbede tekrarlandığı konusunda düşünülmesi dileğiyle) hatırlatalım:

“Ne‘ûzü bi’llâhi min şurûri enfüsinâ ve min seyyiâti a’mâlinâ.” (Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınırız.)

 

SEDAT PEKER, MUHAMMED YAKUT, ALİ YEŞİLDAĞ, CEVHERİ GÜVEN VS.

 








Bir dost, Sedat Peker, Muhammed Yakut, Cevheri Güven ve Ali Yeşildağ gibi isimlerin iddiaları hakkında “Çoğu iftira” dedi.

“Kelebek etkisi”yle Türkiye’nin Ortadoğu politikasında önemli değişikliklere yol açan Sedat Peker fırtınası erken başlayıp bitmişti.

Muhammed Yakut ile Ali Yeşildağ ise, son seçim öncesinde infilak eden bomba düzenekleriydi.

İddiaları Türk medyasına yansımadığı, yansımasına müsaade edilmediği için ulaşabildikleri kesimler zaten öteden beri Erdoğan karşıtı çizgide olanlardı. 

Dolayısıyla yayınladıkları videoların kamuoyu üzerinde fazla bir etkisinin olması ve seçmen tercihlerini değiştirmesi beklenemezdi.

*

Seçim öncesinde bu adamların iddialarıyla birlikte Cevheri Güven’in kimi videolarını da izledim.

Biri Prof. Cevat Akşit’in savunma sanayii alanında görev yapan (Amerika’da tahsil görmüş) mühendis oğluyla ilgiliydi.

Cevheri, Cevat Akşit’in, hiç ilgisi yokken, Erenköy Cemaati’nden olduğunu söylüyordu. Ayrıca bazen Cevat Hoca’nın ismini de yanlış telaffuz ediyordu (Cavit mi ne, öyle bir şey diyordu).

Bu bana şunu düşündürdü: Cevat Hoca’yı tanıdığım için Cevheri’nin yanlışlarını hemen anlayabiliyorum, o halde yabancı olduğum konularda da böyle (kasıtlı veya kasıtsız) hataları olabilir, ve ben bunu fark edemeyebilirim.

Ancak, Cevheri gibi tiplerin hatalarını görenlerin (benim şimdi burada Cevat Akşit konusunda yaptığım gibi) hatalarını ortaya dökmeleri ve yanlış iddiaları hakkında kamuoyunu aydınlatmaları gerekir.

Biz onun Almanya’daki evini değil, iddialarının içyüzünü merak ediyoruz.

Aynı şey benzer isimler için de geçerli.

*

Özellikle istihbarat örgütleri yani gizli servisler adına çalışan gazeteci, aktivist vs. taifesi, okurlarının ya da izleyicilerinin saflığını ve iyi niyetini istismar eder, doğruların arasına yalanları ve iftiraları ekleyerek “algı operasyonu” yaparlar.

Türkiye’de sorun şurada: Sadece yukarıda isimlerini andığım türden “muhalif” şahıs ya da çevreler değil, “yerli milli” kabul edilen odaklar da çok rahat yalan söylüyor, milleti aldatıyorlar.

Bu noktada milli olma iddiasıyla ortaya çıkanlarla “gayri milliler” arasında bir fark yok.

Misal: “Nuh’un kelekleri” modunda yayın yapan, MİT iltisaklı olduğu öne sürülen Odatv..

Genel dindar kitleyi aşağılamak, psikolojik baskı altına almak için adi, bayağı, iğrenç ve çirkef her yöntemi kullanıyor.

Diyelim ki sakallı şalvarlı biri bir suç işledi, hemen onu mercek altına alıyor, büyütüp şişiriyor, devasa bir ülke meselesi haline getiriyor, ve de bu suçu sakallı ve şalvarlı olmanın bir uzantısıymış gibi gösteriyor, sakal ve şalvarı adeta potansiyel suç aletleriymiş gibi sunuyor..

Fakat başka kesimler için şu türden haberler yapmıyor: “Atatürkçü falan şu suçu işledi, filan laik şöyle bir dolandırıcılık yaptı, Atatürk ilke ve inkılaplarının sıkı takipçisi feşmekan şu ahlâksızlığı sergiledi…”

O zaman suç "şahsîleşiyor", ideolojiden, dünya görüşünden, yaşam tarzından, kılık kıyafetten, saç sakal mevzularından vs. bağımsız hale geliyor.

*

Evet, Odatv tipi yayın organları bu tür “Müslümanları aşağılayan” yayınlar yaparak “iktidar muhalifi” kesimlere kendilerini kabul ettiriyor, sonra da onlar nezdindeki kredilerini “Tamam iktidara karşıyız da, emperyalistlerin oyununa da gelmemeli, şu şu noktalarda iktidara destek olmalıyız” türünden yayınlar yapıyorlar.

Buradaki ahlâksızlık, affı asla mümkün olmayan cinayet şu: 

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ulusal çıkarları” için İslam tabiri caizse paspas yapılıyor.

Bu yolun sonu felâkettir.

“Hak sillesinin sedası yoktur, bir vurdu mu devası yoktur.”

Bu silleyi Osmanlı’nın son on yılının “ilerici-vatansever” İttihatçı beyinsizleri tattılar.

Onların son kalıntılarının defterini de, hırslı bir adam diyerek önünü kestikleri yoldaşları Mustafa Kemal dürdü, İttihatçı sergerdelerin cinayet, suikast, komitacılık ve darbecilik potansiyelini gayet iyi bildiği için hiç acımadan köklerini kazıdı.

Allahu Teala, Mustafa Kemal'i o ilerici-vatanseverlere de, bu beyinsizlerin yarım yamalak "dindarlık" gösterilerine aldanan dindarlara da musallat etti. 

Günümüzün yerli-milli, "İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa’sının geleneğini izleyip onların beyinsizliklerini allayıp pullayan" sivri zekâları, akıllarını başlarına almalıdırlar.

“Ulusal çıkar” işret sofraları için İslam’ı meze yapmaktan vazgeçmezlerse korkarım Osmanlı’nın son dönemindeki gibi bir fırtına daha yaşanır, o İttihatçı beyinsizlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hangi enkazın molozuna başlarını vuracaklarını bilemeyişleri gibi perişan olurlar.

Unutmasınlar: "Hak sillesinin sedası yoktur..."

*

Erdoğanizm'in savunucuları (yandaş medya) bu noktada çifte standart sergiliyor, MİT iltisaklı olduğu ileri sürülen maneviyat katilleri karşısında gereken tepkiyi vermiyorlar.

Bunun yanı sıra, yukarıda ismini saydığımız isimlerin yaptıkları türden “algı operasyonları"na aşkla şevkle alet oldukları, alet olmayı vatana millete hizmet saydıkları biliniyor.

Bir misal..

2015 yılının Şubat ayının sonlarında, yandaş gazeteler Sümeyye’ye suikast haberiyle yeri göğü inletmişlerdi..

Yine bir seçim dönemiydi..

7 Haziran’da seçim olacaktı.. 

Seçime üç - üç buçuk ay kadar bir zaman kalmıştı.

Yandaş gazeteler Sümeyye’ye suikast haberiyle ortalığı velveleye verdiler..

Habere göre, Emre Uslu’nun yönettiği @fuatavni_f hesabından CHP’li Umut Oran’la kan donduran yazışmalar ortaya çıktı. Kayıtlara göre, seçimlere yakın Fethullah Gülen’in ‘icaplarına bakın’ talimatıyla, Sümeyye Erdoğan’a suikast düzenlenecekti. Kiralık katilin İstanbul’a geldiği de yazışmalarda yer almıştı”.

Yandaş medyanın "algı operasyoncuları"ndan alıp ortaladığı topu sürmeye başlayan Erdoğan, 21 Şubat 2015 tarihinde yaptığı kahramanca konuşmada şöyle demişti: 

"Dün gazetelerde görmüşsünüzdür. Tehditler alıyoruz diye. Ailece tehditler aldığımızı söylemiştim. Ben ailem hepsi. Şimdi şeyler dökülmeye başladı. Kızımla ilgili, şahsımla ilgili tehditler ortaya çıktı. Biz bu yola çıktığımızda bir şey söyledik. Kefenimizi giyerek yola çıktık."

Ancak, Umut Oran söz konusu haberleri yapan gazetelere ayrı ayrı tazminat davası açmış, mesela Akşam gazetesi asılsız ve iftira içerikli yayınları nedeniyle 6 bin TL manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Star ise 10 bin TL. 

Çünkü suikast haberi düzmeceydi..

*

Erdoğan kefenini giyerek yola çıkmışmış da… Ailece tehdit alıyormuş da.. Şehadete inanıyormuş da…

Sen laikliğe Şeriat'in şehadetinden daha fazla inandığını Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat’e karşı laiklik” çağrısı yaparak ispatlamıştın..

Hadi Türkiye’de “Efendim, Türkiye’nin şartları malum; laikliği savunmazsak darbe olur, şu olur bu olur, üstelik kefenimiz hazır değil, şehadet için de şimdi çok erken, daha karpuz keseceğiz“ diyerek zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyorsunuz..

Peki Mısır ve Tunus’taki bu laikçiliğiniz neyin nesiydi?

*

Sonra, sen ailece tehdit alsan ne olur, almasan ne olur..

Koskoca bir devlet ve polisi, istihbaratı senin güvenliğin için çalışıyor.

Mesela bir devlet binasında senin de katıldığın bir toplantı oluyor, orada çalışan memurlar tam üç ayrı noktada aranarak işlerine başlayabiliyorlar.

Durumun bu..

Yediğin içtiğin kontrol altında.. Zehirlenmeyesin diye.. 

Sürdüğün hayat neredeyse Osmanlı padişahlarınınkinden bile daha güvenli, daha muhteşem ve görkemli.

Bir de, bu mazisi faili meçhullerle dolu ülkede sırf devletçilik dinine iman etmediği, vatan putunu yaldızlamadığı için nerede ne yaşayacağını bilemeden meçhule doğru yürüyen Allah’ın gariban kulları var.

Onlar, kefen ve şehadet edebiyatı yapmaya bile korkuyorlar.

Fakat, senin gibi özde laikçi sözde şehadetçilerle ve işbirliği yaptığın derin devletçilerle hesaplaşmak için Mahkeme-i Kübra’yı bekliyorlar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...