DERİN SANAT: İŞBİRLİKÇİ TAŞTAN MUHALİF LİDER YONTMAK

 







Springfield Rifle, Amerikan iç savaşını (Kuzey-Güney Harbi'ni) konu edinen 1952 tarihli bir sinema filmi..

İlk sahnede Albay George Sharpe'ı Colorado'daki Hedley Kalesi'nin komutanı Yarbay John Hudson'ın talebini General'e iletirken görürüz. 

Haydutlar üç ayda 4 bin atlarını nakil sırasında gasp etmişlerdir, onları General'in bulunduğu bölgeye güvenli biçimde ulaştırmak için daha çok adama ihtiyacı vardır Yarbay'ın. 

General'in muhatabı Yarbay Hudson değildir, Albay Sharpe'a, "Kimseye adam veremem, sorumlu sensin, o atları getir!" der.

*

Atlar, Austin McCool adlı bir at tüccarından satın alınmaktadır.

Alınan atların hangi yoldan nereye götürüleceği meçhulken, her seferinde yolda haydutları kendilerini hazır beklerken bulmaktadırlar.

Bu sırada Yarbay'ın emrine yeni bir binbaşı verilir: Alex Kearney.

Yarbay, sıradaki nakil için Binbaşı'yı görevlendirir.

Binbaşı, haydutların asla tahmin edemeyeceği bir yolu izler.. Güzergâhtaki en yüksek tepelere tırmanır, bütün sene karla kaplı olan, deniz seviyesinden 9 bin feet yükseklikteki Grey Rock Geçidi'ne yönelir. 

Geçidi aştıklarında hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaşırlar, haydut topluluğu askerî birliği beklemektedir. Sayıları onların dört katıdır. Binbaşı, emrindeki Yüzbaşı Edward Tennick'e atları bırakmasını, çarpışmaya girmeden kaleye döneceklerini söyler. 

Yüzbaşı itiraz eder, "Bu bir kaçış!.. Adamları benim emrime ver, sen atları alıp götür, ben haydutları oyalarım" der.

Binbaşı kabul etmez, "Hayır," der, "atları bırakıp çekiliyoruz".

*

Kaleye döndüklerinde Binbaşı, raporunu vermek üzere Yarbay'ın makamına çıkar. O sırada Yarbay'ın yanında, haydutlar için casusluk yapan kişiyi bulmak üzere Albay Sharpe'ın görevlendirdiği dedektif Matthew Quint de bulunmaktadır. 

Binbaşı Yarbay'a, "Talimatta belirtildiği gibi, izleyeceğimiz rotayı gösteren mühürlü emri Taos kuyularına ulaşıncaya kadar açmadım. Emredilen yolu takip ettik, fakat haydutlar Grey Rock Geçidi'nin ardında bizi bekliyorlardı" der. 

Yarbay, "Emri sizden başka kim gördü?" diye sorar. Yüzbaşı Tennick ile Çavuş Snow'un görmüş oldukları cevabını alır.

Dedektif Quint, Binbaşı'ya, "Rotayı öğrendikten sonra hiç gözden kayboldular mı?" diye sorar. Binbaşı "Ara sıra" diye cevap verir. Fakat kendisinin de bazen birlikten ayrılmasının gerektiğini de ekler. 

Tam bu sırada Yüzbaşı Tennick gelir.. Yarbay'dan, Binbaşı'nın "emre itaatsizlik ve kötü yönetim" suçlarından askerî mahkemede yargılanmasını talep eder. 

Binbaşı öfkelenir, "İhanetten tutuklamış olmam gereken bir adamdan garip suçlamalar!.." diye karşılık verir.

Yüzbaşı, "Emir, haydutların saldırısına karşı sürünün korunmasıydı, sürünün haydutlara bırakılması değildi" der. 

*

Binbaşı daha sonra Yarbay'a, Yüzbaşı'nın kendi rütbesine göz koyduğu için böyle bir suçlamada bulunduğunu söyler.

Fakat yargılanır ve suçlu bulunur. "Görevi ihmal, korkaklık, ve askerî nitelikteki devlet malına zarar verme" suçlamasıyla ordudan tard edilir. Zaten sicili çok parlak değildir, şaibelidir. 

Bu arada at tüccarı McCool yeni bir sürü getirir.

Ordudan atılan Binbaşı ise memleketine dönmek yerine kale civarında ikamet etmekte, aylak aylak dolaşmakta, Yüzbaşı'yla karşılaştığında ona sataşmakta, aralarında tartışma çıkmaktadır.

Yeni sürüyü nakil görevi Yüzbaşı'ya verilir. Haydutlarla çatışmaya giren Yüzbaşı, adamlarından yarıya yakınını kaybeder. Bununla birlikte, atları vurulduğu için kaçamayan iki haydutu canlı yakalayıp beraberinde getirmiştir. 

Haber, Kale civarına Yüzbaşı'nın kendisinden önce gelmiştir. Ona sataşmak için bir fırsat yakalamış olan Binbaşı karşısına çıkıp laf atar: "Yüzbaşı, üniformanda gördüğüm leke de nedir, senin için ölen askerlerin mi kanı yoksa?"

Yüzbaşı cevap vermez, yoluna devam eder. Fakat Binbaşı sataşmayı sürdürür:

"Kendinle gurur duyuyor musun, Yüzbaşı? Kendini yeterince cesur hissediyor musun ha, ne dersin?"

Yüzbaşı cevap vermez, atından inip yumruğunu Binbaşı'nın suratına indirir. Yaka paça birbirlerine girerler, yumruklaşırlarken Yüzbaşı bir yandan da Kale kapısından içeriye doğru geriler, Binbaşı da onu takip eder.

İçeri girdiklerinde Yüzbaşı hemen emir verir: "Tutuklayın onu! Askerî alana girdi."

Binbaşı tuzağa düşmüştür. Tard edilmiş olduğu için askerî alana girmesi ağır suçtur. Savaş şartlarında cezası kurşuna dizilmektir.

*

Binbaşı'ya haydut muamelesi yapılır, yakalanan haydutlarla birlikte hapsedilir.

Ancak haydutların dışarıda işbirlikçileri vardır, gece hapsedildikleri odanın penceresinden bir tabanca ulaştırılır. Haydutlar, kendilerini bekleyen askere içki karşılığında bol para teklif ederler, ve parmaklıkların ardından şişeyi uzatan askeri tabancayla tehdit ederek kapıyı açtırırlar. 

Binbaşı tabancayı aldıkları sırada onları ele vermediği gibi, kaçışları sırasında diğer engelleri aşmaları için onlara yardımda bulunup eşlik eder. 

Kaçan haydutlar ve Binbaşı, doğruca at tüccarı McCool'ün çiftliğine giderler. Binbaşı ondan, kendisine iş vermesini ister. 

Onu işe alan McCool, yanında birkaç adamı olduğu halde onunla birlikte yüksek tepeler arasındaki bir vadiye gider. Orada birtakım adamların gözetiminde yaklaşık bin at bulunmaktadır, haydutların ordudan gasp ettikleri atlar.. Bunların alıcısı Güneyliler'dir.

Böylece Binbaşı, McCool ve adamlarıyla birlikte Güney'e doğru yola koyulur. Yanlarında birkaç da Güneyli asker vardır. Genç askerlerden biri Binbaşı ile samimiyeti ilerletir, ve bu arada, haydutların Kuzey Ordusu'nun atları hangi güzergâhtan götüreceklerini kimden öğrendiklerini açıklar: McCool'dan.

"O olmadan Yankee'lerin sürülerini hangi yoldan götürdüklerini bilemezdik" der. "Bu bilgilere nasıl ulaştığını ona her sorduğumuzda, o sadece güler" diye sözlerini sürdürür.  

*

Günler veya haftalar sonra Binbaşı'yı bir gün Kale yakınlarındaki dar sokaklarda kimseye görünmeden tedbirli ve ihtiyatlı bir biçimde yürüyüp bir eve girerken görürüz. 

Ancak, Yüzbaşı elindeki kınından sıyrılmış kılıcıyla sinsice onu izlemektedir.

Binbaşı'nın girdiği evde Albay Sharpe, bir çavuş ve bir de sivil vardır. Yüzbaşı da aynı eve girer, asker selamı verir. Binbaşı ile Yüzbaşı dostça el sıkışırlar. Albay, Binbaşı'ya, raporunu vermeye devam etmesini söyler.

Binbaşı, haydutların McCool tarafından yönetildiğini, adamları arasında 30 kadar da Güneyli asker bulunduğunu, çalınan atların Güneyliler'e satıldığını bildirir.

Albay Binbaşı'ya, McCool'ün sürülerin geçiş güzergâhını kimden nasıl öğrendiği bilgisine ulaşması gerektiğini ifade eder. 

Binbaşı'ya göre, McCool kimseye güvenmeyen biridir ve bunu kimseye söylemeyecektir.

Albay, şunu sorar: "Eğer o, işten uzaklaştırılırsa, onun görevinde çalışabilir misin?"

"Bu, mümkün" der Binbaşı.. Çünkü atlarla birlikte Güney'e yaptıkları yolculuk sırasında askerî bilgisi ve liderlik yeteneğiyle adamların saygısını kazanmıştır.

Albay, "O halde McCool işten uzaklaştırılmalı" diye konuşur.

Yüzbaşı, "Onunla dövüşmek için bana izin verir misiniz?" diye sorar.

Albay, "Kavgayı o başlatsın" diye karşılık verir. "Senin görevin McCool'ü öldürmek" der.

McCool ölünce, ona istihbarat sağlayan kişinin, onun yerini alacak olan Binbaşı ile temas kuracağı öngörülmektedir. 

*

Derin işler böyledir. Birçok şey, göründüğü ya da gösterildiği gibi değildir.

Her zaman her yerde Kuzey-Güney Savaşı gibi bir savaş olması gerekmiyor, hukuka bağlılık konusunda itibardan tasarrufu dert edinmeyen devletlerin içindeki "kendisini daha fazla devlet" zanneden bazı kişi ya da gruplar, kendilerince tehdit ya da tehlike kabul ettikleri gruplara hükmetmek için, onların liderlerini ortadan kaldırırlar.

Pazarlıkla (birtakım vaatlerle), şantajla ya da (üstü açık ya da örtülü) tehditle yola getirebiliyorlarsa ne âlâ, aksi takdirde hunharca katledebilirler. 

Ve yerlerini, angaje edilmiş kişiler alır.

Bu "temizlik" operasyonu birtakım kazalarla da olabilir, zehirlemelerle de.. 

Yöntem, zamana, zemine ve hedef kişiye göre değişir.

*

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, 8 Mayıs 2014 tarihli bir yazısında şöyle diyordu:

"28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

(https://www.habername.com/haber-esad-cosan-24-sene-once-ne-demisti-108661.htm)

*

Mesele sadece suikast değil..

Suikastten sonrası için neyin planlandığı belki daha önemli..

Sadece ölene değil, (varsa eğer) ölenin yerini alana da dikkat etmek gerekiyor. 

Hem de daha fazla..

Tıpkı Springfield Rifle'de olduğu gibi..

McCool'lerin ölümüne odaklanıp Binbaşı'ların gelişine hiç dikkat etmemek, meselenin bam teli, püf noktası..

Bütün aldanışlarımızın, oyuna gelişlerimizin, istismar edilişlerimizin, kendi ayağımıza kurşun sıkmalarımızın temelinde bu gafletimiz ya da saflığımız yatıyor.


KİTAP: İSLÂM EMİRLİĞİ VE NİZÂMI

Hibetullah Ahundzâde / Afganistan İslâm Emirliği Devlet Başkanı:

“Elimizde bulunan İslâm Emirliği ve Nizâmı isimli âlimlerin üstadı, çağın fakihlerinin dayanağı, Allah yolunda mücahid, şeyh, allâme, Mevlevi Abdulhakim’in telif ettiği bu kitap, ilim binalarında bir tuğla, telif yolunda bir halka ve şer’î siyaset alanında önemli bir kitaptır. Bu eser meseleleri ve konuları dakik bir şekilde incelemiş, delilleri ve hüccetleri oldukça sağlam, yapısı ve manası muhteşem, tertibi ve içeriği güçlü bir eserdir. İçeriğinin ışığı ile siyaset ile meşgul olanların yoluna ışık tutacaktır.
 
"Söyleyeceklerim bunlardır. el-Aliyy ve el-Kadîr olan Allah’tan niyazım bu kitabı İslâm aleminin bir çok farklı bölgelerindeki Müslümanlar için faydalı kılması, yüce lütfu ile yazarını en hayırlı şekilde mükafatlandırması, akıp taşan ilmini bize ve diğer Müslümanlara bereketli kılmasıdır.
 
"Allah Peygamberimiz Muhammed’e, ailesine ve sahabesine salat etsin, çokça selâm etsin.”


Yazar: Abdulhakîm el-Hakkânî

Yayınevi: Im Auftrag des Islam

Çevirmen: Muhammed Davut Tutuş

Takdim: Hibetullah Ahundzâde

Yayın Tarihi: Nisan 2023

Dil: Türkçe

Sayfa Sayısı: 384


Afganistan'da Taliban tarafından ilk olarak 1996 yılında kurulan İslam Emirliği yönetimi, Ağustos 2021'de yeniden tesis edildi. İslam Emirliği yönetiminin idare modeli, hukuku ve yönetime dair diğer ayrıntıları uzun süre boyunca bir gündem maddesi olmaya devam etti.

İslam Emirliği yönetiminin Yüksek Mahkemesi'nin başında bulunan Şeyhu'l Hadis Abdulhakîm el-Hakkânî, bu konuda kaleme aldığı "İslâm Emirliği ve Nizâmı" isimli kitapla, İslam Emirliği yönetiminin esas aldığı düzenin ayrıntılarına yer veriyor.

Takdim kısmını Taliban lideri Şeyhu'l Hadis Hibetullah Ahundzade'nin kaleme aldığı kitabın içeriği şu şekilde:

"Mukaddime
Hükümetlerin Kısımları
Hidayet Hükümetinde İzlenmesi Zaruri Olan Yollar
Beşeri Kanunların Batıllığına Dair Deliller
İslami Hükümet
İslami Yasamanın Kaynakları
Mezhep
Tabiat ve Örf
Bağımsızlık
Özgürlük
Toprak Bütünlüğü
İslâm Devletinin İsimleri
Devlet Başkanının Alacağı Lakaplar ve İsimler
Bayrak ve Sancak
Emirin Seçimi
Devlet Yöneticisinin Taşıması Gereken Şartlar ve Sıfatlar
İmama Vacib Olan Hususlar ve İmamın Vazifeleri
Yöneticinin Yetkisini Yitirmesi
Yönetilen Halkın Uyması Gereken Vecibeler
Ehl-i Hal ve'l-Akd
İslâmi Yönetim Sistemi
Şûrâ
Çağdaş Eğitim
Kadınların Eğitim-Öğretimi
Karma Eğitim"

(https://www.mepanews.com/kitap-islam-emirligi-ve-nizami-60463h.htm)

*



Ammar el-Medenî:
 
Saygıdeğer alim, muhterem mücahid, Şeyh’ul Hadîs, Kadı’l Kudat Şeyh Allame Abdulhakim Hakkanî İslam’ın siyasi nizamını ve hüküm sistemini beyan etmeyi hedefleyerek bu kitabı telif etmiş, ülkelerin ve yönetim modellerinin modernize edilme ihtiyacının çokça konuşulduğu bir dönemde Müslümanların elindeki İslam nizamının muhteşem bir tasvirini sunmuştur.
                                                                         

Çevirmen:Umeyma Sıla Yılmaz
Yayın Tarihi:04.04.2023
ISBN:9786257756815
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:296
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15 x 23 cm

RÜYALI VE RİYALI SEÇİM

 



Mustafa Özcan, fikriyat.com'da "Üçgen tamamlanıyor" başlığı altında seçimlerle ilgili bazı rüyaları yazdı.

"Burada ele aldığım üç rüyadan birisi anonim ikisi de bize ait (hanım ile kızımız)" diyor.

Özcan ailesine ait olanların gerçek olduğundan şüphe etmiyorum, fakat anonim olanın "itina ile dokunmuş bir el ürünü" olduğu kanaatini taşımaktayım.

Rüyaya göre Erdoğan Kâbe'nin kenarında beyaz bir kâğıda bir üçgen çiziyormuş, sıra üçüncü kenardaymış.

Böylece, Erdoğan'ın üçüncü kez seçileceği mesajı veriliyormuş.

*

Benzer bir rüya, takvim yaprakları 30 Mayıs 2015 Cumartesi gününü gösterirken zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu için tedavüle sürülmüştü. 

Odatv.com'dan kuyalım:

Dün AKP'nin İstanbul Yenikapı'daki mitinginde mikrofonu eline alan sarıklı cübbeli bir vatandaş Kabe'de ders yaparken Davutoğlu'nun kendisine göründüğünü, ona başbakanlığı peygamberin verdiğini söylemişti.

Vatandaşın sözlerine ise kalabalığın sürekli "amin" dediği görüldü.

Sarıklı vatandaş, mitinge gelenlere, "Biliyorsunuz ben her ay Beytullah'a giderim. Resulullah'ın mescidinde oturuyordum, ders yapıyordum. Rüyamda Davutoğlu'nu gördüm. Şurasında birim kodu yazıyor, burasında da başbakan yazıyordu. Ona başbakanlık Resulullah tarafından verilmişti."  ifadelerini kullanmıştı.

O kişinin Mahmut Efendi'ye bağlı İsmail Ağa Cemaatiyle birlikte geçen hafta AKP'yi desteklediklerini açıklamak için sokağa çıkanlardan olduğu ortaya çıktı. O Cemaat geçen hafta Fatih'in işlek caddesi olan Fevzipaşa’da yürüyüş düzenleyerek, “Şeyhimiz Mahmut Efendi Liderimiz Erdoğan” pankartı taşıyan Cemaat mensuplarının arasında olduğu görüldü. Aynı kişiler, "Başkan Erdoğan", "Dünya lideri Erdoğan", "Paralelciler bizim hangi tarafta olduğumuzu görsün", "Dik dur eğilme Cemaatimiz seninle" sloganları da attılar.

(https://www.odatv4.com/siyaset/basbakanlik-davutogluna-peygamberler-tarafindan-verildi-diyen-kisi-bakin-kim-cikti-3105151200-76575)

*

Görüldüğü gibi, "derin teşkilat"lar tarafından özene bezene imal edilen rüyalar duruma göre değişebiliyor. (Rüya uydurma FETÖ'nün tekelinde değil.. Ancak, "derin teşkilat"lar FETÖ'den daha uyanıktır, onu suya götürüp susuz getirecek derinliğe sahiptirler, o yüzden uydurdukları rüyalarda marka işareti yer almaz, ya "anonim" olurlar ya da onlar yerine meydanda "taşeron" ya da "dublör" cemaat veya tarikatlar görülür. Maşa varken el riske atılmaz.)

Rüyaları bırakalım, gerçeklere bakalım..

Erdoğan'ın seçimden bir gün önce Ayasofya Camii'ne gidip dua ettiği görülmüştü.

Bunun yanı sıra, İsmailağa Cemaati'nin şeyhi Hasan Efendi'yi de ziyaret etmişti.

Seçimden öncesi böyle..

Bir de seçimden sonrasına bakalım.

Haber şöyle:

Erdoğan, cumartesi saat 14.00’te önce Meclis’te yemin edecek. Daha sonra saat 15.00’te Anıtkabir’i ziyaret edecek ve ardından atlı birliklerle Anıtkabir’den Beştepe’ye gidecek. Saat 17.00’de Beştepe’de tebrikleri kabul edecek olan Erdoğan, akşam Çankaya Köşkü’nde devlet başkanlarının da katıldığı yemekli bir program düzenleyecek.

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumartesi-yemin-ve-kabine-42276709)

Evet, önce Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edecek, ardından da Ata'sının kabrini ziyaret edip saygılarını sunacak.

Seçim sihirli değnek gibi, bir dokunuyor, herşey kendi ekseni etrafında 180 derece dönüyor.

Seçimin öncesi (Kâbe gibi Allah'ın evi olan) bir cami ve bir Nakşibendî Tarikatı şeyhi, sonrası Atatürk ve Anıtkabir..

Reklamlarda (rüyalarda) Kâbe var, teslimatta ise Anıtkabir.

Kâbe Vehhabî Arab'ın oluyor, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti'nin "seçilmiş"lerine (Çankaya'yı mumla aratacak)  Anıtkabir yetiyor.


KUR’AN VE “ZAMANIN İMAMI”

 



"İmam" kelimesi Kur’an’da yedi yerde kullanılmıştır, çoğulu “eimme” (imamlar) ise beş yerde geçmektedir. (Bkz. Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 6.)

Söz konusu ayetlerden hiçbirinde, belirli bir şahıs için “zamanın (tek) imamı” tabirinin kullanımına imkân verecek bir anlam mevcut değildir.

Bir ayette Firavun ve adamları için “Onları ateşe çağıran imamlar (eimmeten) kıldık” (Kasas, 28/41) buyurulduğu dikkate alınırsa, Allahu Teala tarafından dünyada imam (lider, önder) yapılmış olmanın her zaman bir meziyet ya da üstünlük anlamına gelmediğini söylemek gerekir.

Herkes, kendisine tabi olanlar için bir “imam”dır.

Kâfirler ve fasıklar da imamsız değil, onların da imamları (ulu önderleri vs.) var. 

Ateşe kendi başlarına gitmiyorlar, koyun sürüsü gibi peşine takıldıkları "ulu"laştırılmış önderlerinin izinde yol alıyorlar. 

*

Bir başka ayette İsrailoğulları için şöyle buyurulmaktadır:

“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin bir inançla iman ediyor olduklarında (kesin inançlı olduklarında), içlerinden, emrimizle doğru yola yönelten imamlar çıkardık.” (Secde, 32/24)

Buradan anlaşılıyor ki, sabretmedikleri ve iman zaafı gösterdiklerinde aralarından imamlar çıkmayabiliyordu.

Yani onlar arasından, “peygamberlere varis” olan (ve “zamanın imamı” diye adlandırılabilecek biri) her zaman zuhur etmeyebiliyordu.

Nitekim, Hz. İsa a. s.'dan sonra İsrailoğulları arasından "onları doğru yola yönelten" imamlar çıkmadı.

İmamları yok değildi, vardı, her zaman da oldu, fakat onları "doğruya" iletmiyorlardı.

Bu imamlardan Sabetay Sevi, Mesihliğe bile soyunmuştu.

*

Her devir için tabi olunması gereken bir "zamanın imamı"nın bulunması gerekiyorsa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zuhurundan önceki yıllarda "zamanın imamı" kimdi?

Kimlerdi?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Benden önceki zamanın imamı falandı, ben ondan bu vazifeyi devraldım"mı demişti?!

Hz. Musa a. s.'a Tûr'da "Şimdi falanın zamanın imamlığı görevi bitti, görevi sen devraldın" mı denilmişti?!

Yani "Her zamanın, 'uyulması zorunlu' bir imamı mutlaka vardır, olmalıdır, akıl bunun böyle olması gerektiğini söyler, mesele zamanın imamını tanımakta" türünden bir hurafenin dayanağı bulunmuyor. 

Diyanet’in Kur’an Yolu: Türkçe Meâl ve Tefsir kitabında, yukarıya mealini aldığımız ayet hakkında şunlar söyleniyor (C. 4, s. 360):

“Kur’an’ın birçok yerinde İsrâiloğulları’na verilen nimetlerden ve kendilerine sağlanan üstünlükten söz edilir. Fakat burada da vurgulandığı üzere içlerinden doğru yolu gösteren rehber ve önderler çıkarılması şeklinde tezahür eden büyük nimet, onların sağlam bir imana sahip olmaları ve Allah’ın buyruklarına uyma hususunda güçlüklere karşı direnmeleri, inançlarını muhafazada azim ve sebat göstermeleri şartına bağlanmıştır. Bu niteliklerini kaybettiklerinde nimeti ve ilâhî desteği de hak etmez duruma düşmüşlerdir.”

*

Bir başka ayette “imamlar” kelimesi şöyle geçer:

“Kuşkusuz Firavun ülkesinde ululuk taslamış (ulu önder ilan edilerek tanrılaştırılmasını sağlamış), halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakmak suretiyle güçsüz düşürmeye çalışıyordu. O, bozgunculardandı.

“Biz ise o ülkede güçsüz düşürülmek istenenlere lütufta bulunmak, onları imamlar yapmak ve onları vârisler (mirasçılar) kılmak istiyorduk.” (Kasas, 28/4-5)

Görüldüğü gibi ayette Firavunistlerin ve İsrailoğulları’nın tabi olmaları gereken bir “zamanın imamı”ndan söz edilmiyor.

Evet, Allahu Teala’nın İsrailoğullarını imamlar yapmak istediği bildiriliyor. (Bunu, konuyla ilgili diğer ayeti gözönüne alarak, içlerinden imamlar çıkarılması, başlarındaki imamın/yöneticinin “kendilerinden olması” olarak anlayabiliriz.)

O gün için insanların hiç imamı yok değil elbette, Firavun ile yaranı, ülkelerinde imamlar durumundalar, fakat “ateşe davet eden imamlar”..

İsrailoğulları ise “zamanın imamı”na tabi olma değil, imamlar yapılma durumundalar.

*

Bir başka ayette imam kelimesi şu şekilde tekil olarak geçmektedir:

“Her insan topluluğunu kendilerinin imamıyla birlikte çağıracağımız o günde (hesap gününde) kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir zulme uğramayacaklar.” (İsrâ, 17/71)

Burada söz konusu olan, her insan topluluğunun (külle ünâsin), kendilerine ait önder ile (bi imâmihim) çağırılmaları..

Buradan anlaşılıyor ki her insan topluluğunun bir imamı var, fakat “zamanın imamı” diye bir imam türü yok.

Bununla birlikte, belirli bir topluluğun üyesi için, o topluluğun kendi yaşadığı zamandaki imamından söz edilebilir elbette.

Söz konusu imam, o kişinin “zaman-ı-nın imamı” olur, evet, “zaman-ı”nın imamı.. “zaman”ın imamı değil.

Hadîslerde bu şekilde “zaman-ı-nın imamı”na (mevcut halifeye) tabi olmaktan söz ediliyor, fakat “zamanın imamı” diye bir tabir geçmiyor.

*

Ayetlerde “imam” kelimesi başka anlamda da kullanılıyor. Mesela Tevrat, iki ayette “imam ve rahmet” (imamen ve rahmeten) olarak nitelendirilmektedir (Hûd, 11/17; Ahkâf, 46/12).

Bu anlamda bir “zamanın imamı”ndan söz etmek mantıklı olabilir, fakat imamlığı kendinden menkul kimseler belki de kendilerine bu şekilde şerik/ortak koşulmasından pek memnun olmayacaklardır.

İmam kelimesi Hicr Suresi’nin 79’uncu ayetinde ise “önde olan yer ya da yol” anlamında geçiyor.

Yine Yasin Suresi’nin 12’nci ayetinde de “imam” kelimesi yer almaktadır:

“Şüphe yok ki biz, ölüleri dirilteceğiz! Onların yapıp öne sürdüklerini ve geriye bıraktıklarını yazmaktayız. Herşeyi, açıklayıcı bir kitapta (imâmin mübînin) sayıp kaydetmişizdir.”

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.

 

"BÜYÜK KUTLAMALARI BÜYÜK YIKIMLAR İZLER"

 

("BİZ KUTLAMIYORMUŞUZ, KUTLAMA YAPANLARI HABER YAPIYORMUŞUZ GİBİ ÇEK PANPA!")


Erdoğan'ın seçim zaferi: Eğlence durmuyor... Yurtdışından da görüntüler gelmeye devam ediyor

30 Mayıs Salı 2023 14:52

Cumhurbaşkanı Seçimi'nin ikinci turunda, Cumhur İttifakı'nın adayı Recep Tayyip Erdoğan rakibi Kemal Kılıçaroğlu'nun önünde seçimi kazandı.

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin önünde bir konuşma yaptı.

Külliye'nin önünde vatandaşlar Erdoğan'a sevgi gösterisinde bulundu.

Yurdun dört bir yanından gelen görüntülere Almanya başta olmak üzere dünyanın bir çok yerinden kutlama görüntüleri gelmeye devam ediyor. 


Almanlar, seçimi kutlamak için sokaklara dökülen Türkler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor.

Odatv.com

(https://www.odatv4.com/guncel/erdogan-in-secim-zaferi-eglence-durmuyor-yurtdisindan-da-goruntuler-gelemeye-devam-ediyor-30656044)

*

SAVAŞ SANATI'NDAN ALINTILAR 

(Sun Tzu, Savaş Sanatı, çev. Adil Demir, İstanbul: Kastaş Y., 2008.)


...  açgözlülükten kaçınmak, zaferi kutlamamak yapılacak en iyi şeydir. Zaferi kutlayanların gözünü kan bürümüştür ve bu tür insanların dünyaya yararı olamaz

... kazanan savaşçı, duygusallıktan uzak, soğukkanlı, kararlı savaşçıdır. Öfkeli, kızgın, öç alma peşinde olan savaşçı kaybetmeye mahkumdur. 

Askerlikte başarılı olanlar askercilik yapmazlar, savaşta iyi olanlar kızmazlar, düşmanlarına karşı galip gelenler, düşmanlarına karşı herhangi bir duygu beslemezler.

*

Elimde tuttuğum ve ödüllendirdiğim üç hazinem var. Birisi şefkat, ikincisi tutumluluk, üçüncüsü ise başkaları üzerinde öncelik iddia etmemek

Şefkatten cesaret doğar, tutumluluk bize görüş sahası sağlar, başkaları üzerinde öncelik iddiasından kaçınma da yaşam güvenliği getirir. 

Şefkati, cesareti ve tutumluluğu bırakan, alçakgönüllülüğü terk ederek saldırganlığı tercih eden kısa zamanda yok olur. 

Savaşta şefkat zafere ulaştırır, savunmada şefkat ise güvenliği sağlar.

*

Yüce bilgelik açık olmaz. Yüksek kazancın reklamı yapılmaz. 

Sorun ortaya çıkmadan çözüldüğünde kim buna akıllılık der? Zafer, savaşılmadan kazanıldığında cesaretten kim söz eder?


“ZAMANIN İMAMI” VE ŞİÎLEŞEN TARİKATÇILIK







Evet, “zamamın imamı” meselesini ayet ve hadîsler çerçevesinde ve fıkıh usulünün yol göstericiliğine başvurarak değerlendirmek gerekiyor.

Bu tabirin yer aldığı bir ayet yok, fakat hadîsler var.

O halde öncelikle konuyla ilgili hadîsleri bilmek gerekiyor.

Bu yapılırken de, istismarcı bir yaklaşımla işe gelenlerin alınıp, gelmeyenlerin göz ardı edilmesi gibi (Tevrat’ın mesajını bozup çarpıtan, bazı hakikatleri gizleyen Yahudilere yakışan) bir tutumdan sakınılması önem taşıyor.

İkinci olarak, rivayet edilen hadîslerin sahih olanları ile zayıf olanlarını aynı kefeye koymaktan, bunları aynı değerde görmekten sakınmak gerekiyor.

*

Durum buyken, “zamanın imamı” kavramını istismar edenlerin bir taraftan “sahih kaynak” ve “sahih İslam” edebiyatı yaparken diğer taraftan zayıf rivayetleri sahih olanlara tercih edebildiklerini görüyoruz.

İskenderpaşa Cemaati’ne ait zinde.info adlı sitede yayınlanmış olan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda geçen “Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir” şeklindeki ifadenin durumu bu.

Buradaki bir başka sakatlık, sanki hadîslerde sözü edilen “imam”larda manevî (ya da ruhanî) bir boyut söz konusuymuş gibi onların “din önderi, vazifeli kişi” kabul edilmeleri.

Burası, birilerinin Ehl-i Sünnet yolunu terk edilip Şia’nın şaşkınlık denizinin yutucu girdaplarına yelken açtıkları iskele durumunda.

*

Şiîlere özgü bir anlayışın savunulduğu, söz konusu yazıdaki şu ifadelerden de anlaşılmaktadır:

“Her peygamber varisi veli de, aynı şekilde kendisine verilen yetkileri ve görevleri kendi zamanında peygamberden sonra hakkıyla yerine getirir ve rabbinin davetine, görevini kendinden sonraki vazifeliye devrederek icabet eder.”

İşte bu “imam” anlayışı tam da Şiîlere özgüdür.

Hakkıyla yerine getirme” iddiası Şiîlerdeki “masumiyet” düşüncesinin muadili kabul edilebilir.

“Yetki ve görevleri” ifadesindeki “yetki” lafı da sorunlu.. Sorumlulukları/mükellefiyetleri (Ki Şeriat’le kayıtlıdır) anladık, fakat yetkiler ne demek oluyor?

“Görevini kendinden sonraki vazifeliye devretme” lafı da bir başka tuhaflık.. (Velî kelimesi tarikat kurumunu akla getirdiği için, burada, bir şeyhin birilerine mutlaka icazet vermesinin gerekmediğini hatırlamak gerekiyor. Ayrıca birden fazla kişiyi de vazifelendirebilir, mesela Yusuf-u Hemedanî k. s.’nun dört halifesi mevcuttu, onlardan Abdülhalık Gücdüvanî rh. a. Nakşbendiye tarikatı tarafından pîr kabul edilir, diğer halife Ahmed Yesevî k. s.’nun silsilesinden ise Bektaşîlik gibi tarikatlar zuhur etmiştir.)

Gerçekte, ilgili hadiste “Peygamber varisi” değil, “peygamberlerin varisleri” ifadesi geçer:

“ Muhakkak, âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz peygamberler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.”

(Hüseyin Akyüz, “ ‘Âlimler Peygamberlerin Vârisleridir’ İbaresinin Yer Aldığı Bir Hadisin Mutâbaat ve Şevâhid Açısından Değerlendirilmesi”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XV, Sayı: 28 (2013/2), s. 115)

Söz konusu varisler için velî tabiri kullanılmaz, onların alimler oldukları belirtilir.

Peygamberlerin varisleri olmak için özel görevlendirme gerekmiyor, yapacağınız tek şey, ilim öğrenmek.

Bunu nasib eden de Allahu Teala’dır.

Bu varisliğin gereğini yerine getirirseniz ne iyi, getirmezseniz sorumlu olursunuz:

“Sonra o kitâbı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere mîras kıldık. Onlardan nefsine zulmeden de var, orta yolda giden de var. Bir de onlardan Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçen var. İşte büyük lütûf budur!” (Fatır, 35/32)

*

“Zamanın imamı” tabirinin geçtiği hadislerden hareketle oluşturulan “imamet” düşüncesi, Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki temel ihtilaf noktasını oluşturuyor.

Konuyla ilgili bir doktora tezi yazmış olan Prof. Abdullah Ünalan’ın ifadesiyle “Şîa’ 15 kadar temel konuda Ehl-i Sünnet’ten ayrılmaktadır ki, esasta bunlar da İmamet’i farklı yorumlamalara dayanmaktadır”. (Abdullah Ünalan, Ehl-i Sünnet ve Şîa’nın İmâmet’te Dayandığı Hadisler, doktora tezi, Şanlıurfa: Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 4.)

Dolayısıyla, Şia’nın imamet (zamanın imamı) yorumunun, onların alâmet-i farikası durumunda olduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü bu imamet düşüncesi, diğer ayırıcı ön kabul ve varsayımlarının temelini oluşturmaktadır.

*

[Bu noktada Safevîler’i hatırlamakta yarar var.

Eşrefoğlu Rumî rh. a., Müzekki’n-Nüfûs adlı tasavvufî eserinde Şeyh Safî’den çok sık alıntı yapar.

Şeyh Safî, Şah İsmail’in büyük dedesi olup, Somuncu Baba (Hamideddin-i Aksarayî), Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdayî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi zatların tarikat silsilesi ona dayanır.

Bugün nasıl Mevlana Türkiye’de herkesin saygı duyduğu bir isimse, o gün de Şeyh Safî (Safiyyüddin Erdebilî) Anadolu’da öyle bir saygınlığa sahipti. Osmanlı Devleti nezdinde de durum buydu, İstanbul’dan her yıl tarikatın Erdebil’deki merkezine hediyeler gönderilirdi, tıpkı Mekke’ye giden Sürre alayları gibi. O gün için Şeyh Safî’nin şöhreti yanında Mevlana’nınki önemsiz sayılırdı.

Ancak tarikatın merkezinde postnişinlik Şeyh Safî’nin soyundan gelenlerin tekelindeydi, şeyhlik babadan oğula geçer hale gelmişti.

Bu torunlardan Şeyh Cüneyt Şia mezhebini benimsedi ve siyasî emellerine ulaşmak için Akkoyunlular’ın hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi ile evlendi.

Bu evlilikten doğan Şeyh Haydar, kızılbaşlığın mucididir, Çünkü müritlerinin kendilerine özgü bir alâmet/simge olarak kızıl başlık giymelerini istiyordu.

Böylece o dönemin sofu tarikatçıları kızıl başlık giymeye başladılar ve halk onlara “kızılbaş” demeye başladı.

Büyük çoğunluğunu Türkmen aşiretlerinin oluşturduğu bu cahil kızılbaşlar, eskiden Sünnî oldukları halde, Şeyh Cüneyt’e ve oğlu Şeyh Haydar’a uyarak Şiîleştiler.

Şeyh Haydar, dayısı Uzun Hasan’ın kızı ile evlenmişti, bu evlilikten dünyaya gelen Şeyh (Şah) İsmail, hem Şeyh Safî gibi bir efsanenin, hem de Akkoyunlular’ın en büyük padişahının torunu olarak büyük bir karizmaya sahipti, doğuştan liderdi, adam lider olarak doğmuştu.

İsmail’in doğuştan muazzam olan hırslarına devasa gaddarlığı da eklenince gözünü Osmanlı topraklarına dikmekte gecikmedi, Anadolu’da Şahkulu (Şah’ın Kulu) isyanları gibi isyanlar başgösterdi. Yavuz Sultan Selim onunla hesaplaşmak zorunda kaldı.

 O dönemden sonra Sünnî mutasavvıflar, Şah İsmail’in “laneti” yüzünden (gerçekte salih bir zat olan) Şeyh Safî’yi eserlerinde anmayı bıraktılar.

Safevî devletinin adı Şeyh Safî’den gelir, Alevî kelimesinin Ali isminden türemiş olması gibi. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde İran parasının “Şeyh Safî akçesi”, burada uygulanan kanunların da “Şeyh Safî kanunu” diye adlandırıldığını söylemektedir.

Kısacası, Safevî devleti, Şiîleşen bir tarikatın devletiydi.]

*

Şia’nın “zamanın imamı” anlayışını kısmen revize ederek benimseyen tasavvufî nitelikteki gruplar ve tarikatlar, bu anlayışlarını savunabilmek için Ehl-i Sünnet’le yollarını başka konularda da ayırmak zorunda kalmaktadırlar.

İmameti Hz. Hüseyin’in soyundan gelen “masum imamlara” tahsis eden Şia’dan farkları ise, Hz. Hüseyin’in soyu yerine “görevli veli”den söz ediyor olmaları. İttifak ettikleri husus ise, imamın insanlar tarafından seçilen bir lider olmayıp, “manen görevli” bir insan olmasıdır.

Mesele sadece (Allah dostu olma anlamında) velayet (velilik) olarak alındığında, bunun insanların tensibi ve seçimiyle değil ancak Allahu Teala’nın takdiriyle olacağı kesinse de, ümmetin seçimi (biati) esasına dayanan “imamet”in bu velayetin bir parçası haline getirilmesi, ya da velayete (veliliğe) imamet (liderlik/başkanlık) gibi bir dünyevî taht/koltuk imtiyazının sunulması, meselenin maneviyat konusu olmaktan çıkıp maddî menfaat çarkı haline gelmesi demek oluyor.

(Şeyhlik bilinen bir vasıf olmakla birlikte, velilik için aynı şey söylenemez. Bir başka ifadeyle, şeyhlik başka, velilik başkadır, ve kimin gerçekten velî olduğunu ancak Allahu Teala bilir. O yüzden eskiler bir kimse için “O, velidir” demek yerine, “O, mazannedendir [velî olduğu zannedilenlerdendir]” diye konuşurlardı.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında (istikamet üzere olan) bir tarikat şeyhinin konumu (İmam Gazalî’nin İhya’da ifade etmiş bulunduğu gibi) muallimlikten (eğiticilik ve öğreticilikten) ibaretken, istikameti kaybedip Şiîleşen (ve dünyevileşen) tarikatlarda şeyh, muallim olmaktan çıkıp “zamanın imamı” haline gelmektedir. (Bazılarının kullandığı “doğal lider” tabiri “zamanın imamı” olma iddiasına karşılık geliyor da olabilir, bilemiyoruz.)

İmamet meselesi ümmetin tensibi ve seçimiyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp “ilahî” bir konu haline gelince, Ehl-i Sünnet indinde “zamanın imamı” (kendi zamanlarındaki imam) olan şahsiyetler bile Şiî zihniyetliler tarafından dalaletle/sapıklıkla suçlanan, hatta tekfir edilen kişiler olabilmektedir.

Nitekim Şia’nın büyük bir kesimi, kendi inançlarına göre nassla imam tayin edilip görevlendirilmiş olan Hz. Ali’nin imametini tanımayıp halife/imam oldukları için Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ı dalaletle suçlamakta, “sahabenin büyük bir çoğunluğunun Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’ye biat etmedikleri için küfre girdikleri”ni ileri sürmektedirler.  (Mehmet Ümit, Hicrî Üçüncü Asırda Şiî-Mu’tezilî İmamet Tartışmaları ve İskâfî’nin Yeri, yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1996, s. 37.)

Müslümanların seçimi ve biatiyle belirlenen halife/imam (lider) düşüncesinin yerini “vazifeli” imam anlayışı alınca, önce, o “vazifelilik” birisine yakıştırılıyor, sonra bu yakıştırmaya kulp takılması için ayet ve hadîsler yanlış yorumlanıyor (hatta bazen hadis uyduruluyor), sonra da bütün bu uydurmalar bir tekfir mitralyözüne dönüştürülerek insanlar manevî katliama tabi tutuluyor.

İlk düğme yanlış iliklenince gerisi de öyle geliyor, bir yanlıştan nice yanlışlar doğuyor.

Bu Şiî dalaletini tasavvuf ve tarikatlara taşıyanlar ise, fıkhî hükmü “muallimlik”ten öteye gitmeyen tarikat şeyhini “zamanın imamı” (doğal lider, doğasında liderlik olan, yaratılıştan lider olan kişi) yapıyor.

“Zamanın imamı"nı tanıyıp bilmeyenlerin tekfiri ise (Şiîleşme ile laikleşmeyi mezceden yurdum tarikatçılığında) hal diliyle “zamane tarikatçılarının” kerameti kendinden menkul irfanına havale ediliyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."