REJİM, İSLAMCILAR, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR”

 




Risale-i Nur talebelerine Nurcu adını takanlar kendileri değildi, muhalifleriydi. Yafta yerleşti, o adla bilinir oldular.

İslıamcı olarak bilinenler de “İslamcıyız” diye ortaya çıkanlar değildiler. İslam’ı savundukları için “sosyolojik müslüman”lar (yani nüfus cüzdanı müslümanları) onlara bu adı taktı.

Sonra da “İslamcılık karşıtlığı” adı altında İslam düşmanlığı yaptılar.

Sahtekâr oldukları için milletin içinde “Bizim İslam’la bir sorunumuz yok ki, biz İslamcılık karşıtıyız” diyorlar, kendi aralarında ise “Ahmakları iyi kafaya alıyoruz” diye alay ediyorlardı.

*

Merhum Kadir Mısıroğlu şöyle diyor:

... O zaman Nurcu değil “Nur talebesi” deniliyordu. Nurcular Nurcu, Süleymancılar Süleymancı denilmesine kızarlardı. Bu isimleri yerleştiren, basındır.

Bugün böyle tabirlere itiraz eden kalmadı. Biz bile “Müslüman Gençliğin El Kitabı” yerine “İslamcı Gençliğin El Kitabı” adıyla bir eser telif etmiş bulunmaktayız. Çünkü, müslüman sözü, “İslamcı“daki hareket ve iddiayı artık ifade etmez olmuştur.

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -I-, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1993, s. 149, dn. 81)

*

Odatv.com’da yer alan bir haber şöyleydi:

Çin yönetimi, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etti….

Plan, Çin Komünist Partisi yetkililerinin sekiz bölgenin yerel İslami kuruluşlarının temsilcileriyle yapılan görüşme sonrası, geçen hafta uygulamaya geçirildi.

Haberi duyuran Çin haber sitesi The Global Times, planın ana hatlarının yakın zamanda açıklanacağını belirtti.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Çin geçen yıl da benzer şekilde Hristiyan dini için benzer bir plan açıklamıştı. İslam için kabul edilen planın da benzer uygulamalar içermesi bekleniyor.

Hristiyanlık için kabul edilen planda Hristiyanlığın “dış unsurlar ve Batı’nın boyunduruğundan” arındırılacağı belirtilmişti.

Hristiyanlığın Çinlileştirilmesi için hazırlanan planda vaazlarda sosyalizmin övülmesi ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in teorilerinin anlatılması, kiliselerin de geleneksel Çin mimarisine uygun inşa edilmesi gibi maddeler yer alıyor. …

Geçtiğimiz aylarda Pekin hükümetinin Batı Şincan bölgesinde Çin’in “radikal İslamcılıkla” suçladığı Uygur Türklerini keyfi şekilde gözaltına aldığı ve “gözetim kamplarına” kapattığı iddia edilmişti.

Yaklaşık 1 milyar 385 milyon nüfuslu Çin’de Budistler nüfusun yaklaşık yüzde 18, Hristiyanlar yüzde 5 ve Müslümanlar yüzde 1,8’ini oluşturuyor.

(https://www.odatv4.com/siyaset/islami-sosyalizme-uyumlu-hale-getirecekler-09011943-153717)

Çin yönetiminin yapmak istediği şey, Türkiye’dekinin bir benzeri.

Çin devleti, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etmiş, bizde ise, İslam’ın Kemalizm/Atatürkçülük ile uyumlu hale getirilip güya Türkleştirilmesi (Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı haline getirilmesi), diğer bir tabirle Anadolululaştırılması (Anadolu İslamı’na dönüştürülmesi) için beş yıllık değil, yüz yıllık bir plan uygulanıyor.

Yani Türkiyelisi de, Çinlisi de “yerli-milli” (devletçi) bir dindarlık/müslümanlık peşinde..

Galiba Çin’in Türkiye Büyükelçiliği Türkiye’nin İslam politikalarını iyi etüt etmiş, iyi araştırmış ve gereken dersleri çıkarmış.

Türkiye’nin iyi bir öğrencisi olmaya çalıştıkları anlaşılıyor.

*

İslamcılık ile bunların anladığı müslümanlık arasındaki temel fark şu:

İslamcılık, İslam’ın devlete de hâkim olmasını istiyor, bunların müslümanlığı ise, İslam’ı devletinin izin verdiği kadar yaşama ve benimseme inancı üzerine kurulu.

Mesela, devletleri için devrimci olabiliyor, CHP’nin milletin mabadına saplanmış “altı ok”unda görüldüğü gibi devrimciliği savunabiliyor, okullara Atatürk ilke ve inkılapları (devrimleri) dersi koyabiliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda devrim kelimesi hemen lanetli hale geliyor, İslam devriminden söz etmek terörizmle özdeş kabul ediliyor.

Devrimcilik/inkılapçılık Atatürkçülükte iyi, İslam’da kötü olabilir mi?

Bunlara göre, böyle olması gerekiyor, “hakça bölüşüm, paylaşım” bu..

Devrimcilik Atatürk’ün partisi CHP’de iyi, müslümanın “müslümanca parti”sinde ise kötü..

Devrimcilik Atatürkçülere helal, müslümana haram..

Dolayısıyla, İslamcı olup da İslam devrimine inanırsanız, Atatürkçülüğün tapulu malı olan devrimciliği gasp etmiş, kul hakkı yemiş, müslümanlıktan çıkmış oluyorsunuz.

Bu, samimi dindarlık değil dincilik demek oluyor.

Devrimcilik Atatürkçülükte fazilet, dincilikte ise rezaletmiş.

*

Çinlilerin bu işte Türkiye’deki ustalarından öğrenecekleri daha pekçok şey var.

Daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekiyor. Henüz yolun başındalar.

Fakat, ilgili haberde geçtiği gibi “yerel İslamî kuruluşların temsilcileriyle görüşme” yaptıklarına göre, işin “ruh”unu kavramaya başlamışlar.

Buna gizli servis / istihbarat hileleri de eşlik eder.

Türkiye’de olduğu gibi..

Türkiye’de bu işler şöyle oluyordu, oluyor: "Dindar" ajanlar ucundan kıyısından sözde Atatürkçülük ve laiklik karşıtlığı da yapıyor, böylece önce sizin “gard”ınızı düşürüyor, rüşvet-i kelam kabilinden laflarla size yumuşatıp “hoşaf”a çeviriyor, ardından da lafı “İslamcılık da ideolojidir, iyi değildir”e getirip bağlıyorlar.. 

Bağlıyorlardı.

Bağladılar.

Aldanmaya yatkın saflar ile aldanmak için fırsat gözleyen “ne şiş yansın ne kebap”çı uyanıkları böylece yanlarına çektiler.

Atatürk eleştirisi ile işe başlayan böylesi “proje” adamlar, sözde Kemalizm karşıtı durumdalar, özde ise en has Atatürkçü onlar.

Atatürk’ün projesinin başarısı için cambazlık yapıyor, kırk takla atıyorlar.

*

Bunların numaralarından birisi de “Devlet ayrı, rejim ayrı” hurafesi..

Çinliler bu numarayı da Türkiye’den satın alıp ülkelerine ithal ettiklerinde, temelini atmış oldukları “proje”lerinin en önemli kolonlarından birini dikmiş olacaklardır.

Çin’deki müslüman “Devletimize bağlıyız, rejimin kötülüğü yüzünden devletimize laf söylemek olmaz” demeye başladığı zaman proje tamamlanmış olacak.

Ancak, Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) derin devletçileri kadar başarılı olmaları mümkün değil.

Çünkü bunlar, “müslüman” kelimesi yerine “Türk”ü ikame etmeyi bile denediler. “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” türünden yalanları kelime-i şehadetleri haline getirebildiler.

Çinlilerin “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Çinli denir” deme şansı yok.

Evet, bu Türkiye tipi hokkabazlık cihad kavramını ve mücahitliği darağacında sallandırdı,

Kâfirle çatışan müslümana mücahid denir” diyenlerin terörist muamelesi görmesinin zeminini hazırladı, mücahitliğin mezarının başında “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasını Fatiha yerine okutmaya başlayarak cihat kavramıyla alay etti.

Kimse de çıkıp bu rezalete tepki vermedi.

Onayladılar.

Mesela bu sahetkârlara göre Afganistan’ın Şeriat’e bağlı Taliban’ı mücahit değil, terörist, çünkü Türk değiller. 

Sonra, mücahit olmak önemli değil ki, önemli olan Türk olabilmek.

Hele de bir de laik (siyasal dinsiz) Türk’sen, senden iyisi yok.

Hilekârlığıyla tanınan Çinliler bile bu kadarını başaramazlar.

Türkiye’deki rejim “çağdaş uygarlık düzeyi”ni aşıp geçememişse de “Çinli hilekârlık düzeyi”ne nal toplatmayı başarmış durumda.

*

Projenin bir diğer kolonu, ahlâksız “ahlâk istismarı”..

Müslümanı aldatıp uyutmak için okunan güzel ahlâk masalları..

Buna göre, Atatürkçü “kanlı ırfan”lı, ihtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutuklar atacak, müslüman ise muhatabıyla “efendim, zatıaliniz, aciz bendeniz (köleniz)”li bir dille konuşacak.

Fakat aynı "bendeniz" adamların İslamcılar söz konusu olduğunda “İslamcılık sapıklıktır” diye yazabildiklerini, nezaket gemisine gözleri kanlanmış halde şirret çığlıklar atarak baltalarla saldırdıklarını gördük. 

Misal, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “özel harp”çi bir ajan olduğunu söyleyerek gerçek kimliğini deşifre ettiği “dindar” ve kindar yazar Mehmet Şevket Eygi tam da böyle hareket ediyordu.

*

İslamcılık düşmanları buz gibi İslam düşmanıdırlar.

Tarihçiliği kötü gören bir adam, öncelikle tarihi kötü görmüş olmaz mı?!

Ey geri zekâlılar, sanatçılığı götü gören birinin asıl kötü gördüğü şey, sanatın kendisi değil midir?!

Ey alçaklar, edebiyatçılığı lanetleyen biri, edebiyatı kendisiyle meşgul olunmaya değmeyecek zararlı birşey saymış olmaz mı?!

Ey sahtekârlar, denizcilik düşmanı olan birinin asıl düşmanı denizin kendisi değil midir?!

Ey düzenbazlar, gazetecilik düşmanlığı gazete düşmanlığından başka birşey midir?!

*

Yazımıza merhum Kadir Mısıroğlu’ndan bir alıntı yaparak başlamıştık.

Bir başka kitabında şunu söylüyor:

… bu eserde, birtakım kanunî engeller sebebiyle [yani Türkiye’de gerçek anlamda bir fikir hürriyeti bulunmaması sebebiyle], yaşadığım bazı vak’aları [olayları] ve onlara müteallik [onlarla ilişkili] gerçekleri, mutlak mahiyetleri itibariyle aynen nakletmiş bulunduğumu söylemem mümkün değildir.

Bu tarz-ı hareket [davranış biçimi], hayat ve mücadelem için bir taviz mahiyetinde telakki olunmamalıdır.

Tavizse de “icabî” [olumlayan, gerekli gören] olmayıp, “selbî” mahiyettedir [nefyetme / olumsuzlama / yok sayma mahiyetindedir].

Selbî taviz, söylenecek bir sözü eksik söylemek veya hiç nakletmemek olduğu halde, icabî taviz, aksini beyan etmektir [taviz talebine tümüyle olumlu tepki vermek, gereğini/icabını yapmaktır].

Ben hayatımın hiçbir safhasında icabî bir tavize -mecbur kalsam da- meyletmedim. Tabiatiyle bunun bedelinin ağır olduğunu söylemeye hacet yoktur. …

Bugün ülkemizde kendini ayakta tutma endişesiyle kıvranan ve eli bir nevî “muhafazakârlık”a mahkum olan bozuk düzenher muhalifini ürkütmüşyok etmiş veya icabî bir tavize zorlamış ve bunda da akıllara durgunluk verecek derecede bir başarı elde etmiş bulunmaktadır.

Gerçekten bu lâdinî [din dışı] herhangi bir prensibine tariz yollu temas etmek mecburiyetinde kalanlar, onun öz muhtevası yerine birtam istismarcıların ortaya koyduğu daha sakîm (ağır hatalı) tevil ve tefsirlere [yorumlara] hücum etmekle bir dava adamlığının icabını ifa etmiş oldukları zannında bulunmaktadırlar.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 24)

Merhumun sözlerine bir misalle açıklık getirelim.

Laikliğe açıkça cephe alan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Zahidü’l-Kevserî ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi doğru sözlü ulemanın aksine, “Laiklik istismar ediliyor, biz laikliğin doğru uygulanmasını istiyoruz. Sorun laiklikte değil, onun yanlış uygulanıyor oluşunda” vs. denilerek taviz veriliyor.

Fakat bu taviz, sorunu dile getirmeme, es geçme kabilinden selbî bir taviz değil.

İcabî, muvafakat anlamına gelen bir taviz.

Burada laikliğin öz muhtevasına değil, (sözde) özüne aykırı istismarına ya da yanlış tatbikine yönelik bir itiraz ile öz muhteva denilen ne olduğu belirsiz ucubenin masum ilan edilmesi ve onaylanması söz konusu.

İşte, hakkı batıla karıştırma şeklindeki bu taviz, gerçekte en büyük sapmadır.

*

Merhum Mısıroğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İhtimal bir taktik icabı olan bu tavır yüzünden ülkemizde bütün sivrilikler yuvarlaklaşmış, ve muhalefet, rejim taraftarlarından -adeta- bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale gelmiş bulunmaktadır.”

Başlangıçta belki taktikti, fakat zamanla taktik olmaktan çıktı..

Hz. Ömer, “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” diyor.

İnandıkları gibi konuşmayanlar da bir zaman sonra konuştukları gibi inanmaya başlayabiliyorlar.

Bozuk bir saatin zamanı günde iki defa doğru göstermesi gibi yılda en az iki defa doğru konuşmayı başaran İhsan Fazlıoğlu’nun bir yazısında rastladığım şu cümle bu olguyu güzel özetliyor:

Taktik bir yalan, cahiller elinde stratejik bir hakikate dönüşür.

*

İşte bu yüzden, Mısıroğlu’nun yukarıda aktardığımız cümlesini yazdığı sırada Türkiye’de rejim taraftarlığı ile rejim muhalifliği arasındaki fark ayırt edilemez hale gelmişti.

Bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale..

Bugünse ton farkı bile kalmamış gibi görünüyor.

Neredeyse herkes rejim taraftarı hale gelmiş durumda.. Rejim muhalifi kalmadı..

Tartışma “Bu rejim şöyle olursa aslına daha uygun olur, böyle olursa daha uygun olur” türünden bir mecrada devam ediyor.

"Yok sen daha devletçisin, yerli millisin, yok ben daha yerli milliyim" türünden bir dalaşma..

O kadar ki bu ülkede artık “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” türünden cübbeli rezalet söylemler en halis, en hakiki Ehl-i Sünnet Müslümanlık olarak yutturulabiliyor.

Mısıroğlu ölmekle, böyle cümlelerin kurulabildiği bir açık hava tımarhanesinden kurtulmuş oldu.

Mevcut iktidarın Chalie’nin melekleri veznindeki Nuh’un kelekleri denilebilecek uzantılarının at oynattıkları iddia edilen mecralarda ona “Deli Kadir” denilerek hakaret edildi.

Ehl-i Sünnet adına “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” şeklindeki akla ziyan zırvaları “yumurtlayan”lara ise bulunmaz Hint kumaşı muamelesi yapıldı.


KORKU İMPARATORLUĞU: ÂLEM BUYSA KRAL, MEHMET UÇUM İLE, “UÇAN” ÖMER ÇELİK GİBİLER

 











İsmi, Mehmet Uçum..

Solcu, eski komünist. Seküler zihniyet sahibi.. 12 Eylül’ün mağdurlarından.

Hukuk tahsili yapmış, eski avukat..

Akparti milletvekili olarak TBMM’de bulundu.

Şimdiki görevi Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığı..

*

HaberTürk’ten Kübra Par’a 1 Şubat 2016’da verdiği röportajında “Solcu olmanız Erdoğan ve ekibiyle aranızda sorun yaratıyor mu?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermiş:

“Hiçbir sıkıntı yaşamadım. Hayatımda değişen bir şey yok. Üzerimde mahalle baskısı hissetmiyorum. Seküler hayat tarzımı sürdürüyorum, bu Cumhurbaşkanımızla ilişkimizi etkilemiyor.”

Bununla birlikte, Uçum’un alıştığımız türden bir solcu olmadığını da belirtmek gerekiyor.

“Kendinizi hala solda görüyor musunuz?” şeklindeki soruya verdiği cevapta kullandığı geleneksel ve muhafazakâr kelimeleri bunu ortaya koyuyor:

“Tabii. Geleneksel değerlere bağlı sol politikalardan yanayım. Doğru tanımlama buysa muhafazakâr sol demokratım.”

Söz konusu röportajda Türkiye’deki anayasal sisteme yönelttiği şu eleştiriler de önemli:

“… Kendi yerelliğimizi göz ardı edersek Cumhuriyet’in kuruluşunda düştüğümüz hataya tekrar düşeriz. Cumhuriyetin kuruluşunu Batı tipi bir medeniyet hedefiyle gerçekleştirdik. Batı tipi devlet o günün anlayışıyla ulus devletin üzerine oturuyordu. Ulus devlet ise etnisite gerektiriyordu. Bu etnisiteye dayanmak dışlayıcılığı ortaya çıkarıyordu. Aydınlanmacı ulus devlet anlayışı inanç değerlerini önemsizleştirdi. 1921’den sonraki anayasalar sadece etnik anlamda değil, inanç ve kültür değerleri anlamında da dışlayıcı anayasalardı.”

1921 Anayasası, Şeriatçı bir anayasaydı..

Kanunların Şeriat’e uygunluğunu esas alıyordu.

Sonradan anayasal düzen değiştirildi, Şeriat (İslam hukuku) irtica ve tehlike (düşman) ilan edildi.

Seküler dünya görüşüne sahip bir solcunun bile kabul ettiği bu gerçeği, Türkiye anayasalarının “dışlayıcılığını” (Ki buna bölücülük ve halkı kamplara ayırma da denilebilir) gözardı ederek, sahte eşitlik masalları anlatarak ve dinleyerek hiçbir yere varamayız.

*

Uçum’un sözlerini tekrar hatırlayalım:

“Hiçbir sıkıntı yaşamadım. Hayatımda değişen bir şey yok. Üzerimde mahalle baskısı hissetmiyorum. Seküler hayat tarzımı sürdürüyorum, bu Cumhurbaşkanımızla ilişkimizi etkilemiyor.”

Uçum’un hiçbir sıkıntı yaşamaması, hayatında hiçbir şeyin değişmemesi, üzerinde mahalle baskısı hissetmemesi, seküler hayat tarzını dilediği gibi sürdürmesi, ve bütün bunların Erdoğan’la ilişkilerini etkilememesi bizim için sıkıntı değil..

Erdoğan’ın değil Uçum’la, ondan da “seküler” bir hayat yaşayan “uçma” meraklısı “aşk, motosiklet ve puro” virtüözü Ömer Çelik cenaplarıyla da sıkıntı yaşamadığını, onu yanından ayırmadığını biliyor, görüyoruz.

Ömer Çelik'lerin nasıl uçtuklarından çoktandır haberimiz var.

Evet, değil Uçum, Ömer Çelik bile bu iktidar gülistanında mahalle baskısı hissetmiyor.

*

Benim kafamı kurcalayan mesele başka..

Kendime şunu soruyorum: Bütün bu adamlar diledikleri gibi konuşur, yaşar, hayat sürerken içimizden bazıları neden üzerinde mahalle baskısı hissetti, sıkıntı yaşadı?

Neden tenzil-i rütbeye, maaş azaltımına, üstü kapalı tehditlere, soruşturmalara maruz kaldı?

Üstelik önemli sayılabilecek konumlarda da bulunmadıkları, sesleri ancak ağır işiten kendi kulaklarının duyabileceği kadar cılız olduğu halde..

Neden?

*

Burada mesele şu:

Bu ülkede herhangi bir İslamcı bürokrat şunu söyleyebilir mi:

Ben Şeriatçıyım, Şeriat’e göre yaşamayı önemserim. Şeriatçı olduğumu da her yerde söylerim. Ve bundan dolayı ne bir mahalle baskısı hissediyorum, ne de sıkıntı yaşıyorum. Çünkü Türkiye'de fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olmaya değer veriliyor. Burası insanların birtakım makam ve mevkîleri elde edebilmek için Şeriat ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlandıkları bir ülke de değil. Beni Şeriatçı yapan şey yasal dayatmalar değil, kendi hür fikrim, irfanım ve vicdanım.”

Bir bürokratın bu ülkede Şeriatçı olduğunu bu şekilde ilan edip de sıkıntı yaşamamasını, mahalle baskısı görmemesini geçtik, Şeriatçı olduğunu söyleme cesareti göstermeyi aklından geçirmesi bile uzak ihtimal.

Türkiye’deki rejimin baskısının şiddetini ve büyüklüğünü buradan anlayın..

Öyle bir korku imparatorluğu ki, insanlar "Korku imparatorluğunda yaşıyoruz" demekten bile korkuyorlar. 

Aksini düşünen biri varsa buyursun, Şeriatçı olduğunu ilan edebilen bir bürokrat göstererek beni yalanlasın..

Bu konuda yalancı çıkarılmaktan memnuniyet duyacağımı açık yüreklilikle itiraf ediyorum.

*

Devletin bürokratları çıkıp bu şekilde konuşamadıkça, vatanımızda “din ve vicdan hürriyeti” söylemi arsız ve küstah, insan aklıyla alay eden bir yalan ve palavra olmaya devam edecektir.

Bu ülkenin laik demokrasi adlı şişman kralının üstündeki muhteşem din ve vicdan hürriyeti kostümünü bizim göremiyor oluşumuzun suçunu kraldaki zihinsel "engelli"likte değil de kendi zekâmızda görmeye devam ettiğimiz sürece ne kralın halinde bir düzelme olacak ne de bizim.

*

Evet, bu ülkede "hür vicdan, hür fikir ve hür irfan" diye birşey yoktur.

Münafıklık, riyakârlık, palavracılık, sahtekârlık ve bir de korkaklık vardır.

Riyakârlık, laik (siyasal dinsiz) rejim için ölen ateist ve ataistleri şehit ilan eden kamulaştırılıp devletleştirilmiş "din istismarcılığı"nın, korkaklık ise (beynindeki cesaret bölümü acı tecrübeler yüzünden felç olmuş) müslümanların payına düşmektedir. 

Bu yüzden bu ülkede "Ben Şeriatçıyım" diyebilen bir bürokrata rastlayamazsınız.

Bu yüzden bu ülkede, "Ben Şeriatçıyım" ya da "Anayasa'da Şeriat kaydı bulunsun" demek bir tarafa, "Tamam anayasa gene laik anlayışla yazılsın, fakat laiklik kelimesinin geçmesi de şart değil ki gardaşım" diyen bir TBMM başkanı (İsmail Kahraman) siyasî lince maruz kalabilmektedir.

Sonra da gelsin "hür fikir, hür vicdan, hür irfan" edebiyatı. 


“MİLLİ GÖRÜŞ”, MİLLİ PİYANGO KADAR MİLLÎ HALE GELİRKEN…

 









Erbakan’ın “Milli Görüş” hareketindeki en önemli ve büyük sapma, Batı tipi laikliği savunmaya başlamış olmalarıydı.

Belki bunu başlangıçta takiyye kabilinden ve Batı tipi laiklik kavramına kendilerince “tevil ettikleri” bir anlam yükleyerek yapıyorlardı, fakat zamanla samimi bir şekilde savunmaya başladılar.

Necip Fazıl, onların bu laiklik söylemine karşı çıkmıştı, fakat dinletemedi.

Dinlemediler.

Şunları yazmıştı:

Hangi millî görüş?.. Çar Rusya’sı müjiği hangi millî görüşteydi ve bugün onun torunu hangi millî görüştedir? Bu efendiler bilmiyorlar mı ki, … “İdeolocya Örgüsü” eserimizde Meclisimin duvarında “Egemenlik ulusundur” yaftası değil, “Hâkimiyet Hakkındır” levhası vardır? …

Millî Türk Talebe Birliği’nin, yeni idarecilerini seçmek üzere büyük kongresini topladığı ve beni de kongrenin ruhunu gözetmek üzere çağırdığı bir gün kendisine söz verilen M.S.P. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk (Ne asaletsiz bir isim!) kürsüye çıkmış ve hiç de sırası, yeri, yurdu, lüzumu yokken demiştir ki:

– Devlet lâik olabilir; fertlerse olmayabilir. Bunlar birbirine mâni değildir!

Yani:

– Siz içinizden, isterseniz lâik olmayın! Ama devletin laik olup olmadığına aldırmayın ve onu kendi oluşu içinde tabiî görün!

Herhangi bir rejimin bâtını her neyse zâhirde onunla tecellisi esas olduğuna göre, ona zıt kalbleri ancak kendi hücrelerinde gizlenmeye dâvet eden ve rejimi kendi halinde serbest, hattâ haklı gösteren böyle bir Bizans ruhu, açık küfrün bile tenezzül etmeyeceği bir idrak sefaleti arzeden ve balmumu adamları arasında bu çocuk sesli sapık Bakanı şiddetle suçlandırmayan, üstelik yeni Bakanlıklarla mükâfatlandıran lider de [Erbakan da] aynı ruhu paylaşmış, hattâ önceden adamına telkin etmiş sayılabilir.

Mesele lâyisizmanın kıymet hükmüne değil, müslümanlık taslıyanların anlayış ve samimilik derecesini gösterme ölçüsüne bağlıdır. Bu tarzda bir laiklik savunması, müslüman şöyle dursun, bizzat laikler ve Allah inkârcıları tarafından bile kabul edilmez. …

[Erbakan’ın hanımı] Refikaları Hanımefendi, Tepebaşı gazinosunda kadınlardan bir topluluğa hitap eder ve bu mevzuda hiçbir hikmet ve inceliğe sahip bulunmaksızın “Teaddüt-ü Zevcat: Dörde kadar zevce alabilme müsaadesi” aleyhinde konuşur ve bizzat Erbakan, [başka] herhangi bir din kaidesi üzerinde hataya düşüp bilhassa karşı cephelerden hücum yağınca “şaka ettim!” demekten başka cevap bulamaz. Keşke “ben bu dâvanın sadece şakacısıyım; sahicisi kimse buyursun!” diyebilse…

Müslümanlığı, partilerinin temsil ettiğinden ve müslümanları kütüklerine kayıtlı olanlardan ibaret sayarlar ve “M.S.P.’li olmayanlar müslüman değil” demeye giderler. Bilmezler ve bir türlü anlamaya yanaşmazlar ki, kendilerinden dâvacı küfür değil, bizzat müslümanlık ve gerçek müslümanlardır.

… “Şahıslarımıza haram olan partimize helâldir!” tesellisiyle bir zamanlar Sanayi Bakanlığını nasıl bir rüşvet tezgâhı haline getirdikleri, dost, düşman herkesçe malûm….

 (Necip Fazıl, Rapor 3/4, 6. b., İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2009; http://www.nfk.com.tr/erbakan.htm)

*

Necip Fazıl da, Erbakan da gitti, ebedî âleme göçtü..

Oğuzhan’ın laikliği bu sözde millî görüşün davası haline geldi.

Tayyip Erdoğan, Oğuzhan abisinden aldığı bayrağı daha yükseğe taşıdı, hatta Mısır ve Tunus’a bile ihraç etmeye kalkıştı.

Temel Karamollaoğlu (İslamsız müslümanlık vezninde) İslamcı değil müslüman olduğunu söylemeyi vird-i zeban haline getirdi.

Necip Fazıl gibi düşünenler ise günden güne azaldı.

Şimdi onun gibi düşünenler fanatik, aşırı, marjinal ve arkaik kabul ediliyor.

Evet, birileri Büyük Doğucu olduklarını söyleyebiliyor, Necip Fazıl adına “ödül törenleri” düzenleniyor, fakat, adı istismar edilip kullanılırken davası, fikriyatı ve zihniyeti yok ediliyor.

Katlediliyor.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...