E-KİTAP: KADER RİSALESİ

 

https://www.academia.edu/100616853/Kader_Risalesi


KADER

RİSALESİ

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

TAHAVÎ AKAİDİ’NDE (EL-AKÎDETÜ’T-TAHÂVİYYE) KADER 3

MUTEZİLE AKIL(SIZLIĞ)I İLE YOLA ÇIKMAK, CEBRİYECİLİK LİMANINDA DEMİR ATMAK 5

KADER VE KABİR AZABI 9

İMAM-I AZAM VE KADER 20

CÜZ’Î VE KÜLLÎ İRADE 26

SIRLARIN SIRRI: KADER 29

KADERSİZ ABDÜLAZİZ 37

BAHTSIZ İLAHİYATÇILARIN KADERİ 52

*

MUTEZİLE AKIL(SIZLIĞ)I İLE YOLA ÇIKMAK, CEBRİYECİLİK LİMANINDA DEMİR ATMAK

 

Kendilerini çok “akıllı” sanan ve Kur’an‘ı iyi anladıklarını ileri süren kafasız birilerinin, “Allahu Teala, geleceği bilmez” dediklerini görüyoruz.

Konu aslında açıktır. Allahu Teala herşeyi bilir ve herşey nasıl olacaksa o şekilde zaten yazılmıştır.

Buna karşı bazı tiplerin, “Allah, geleceği yazmışsa bilir, yazmamışsa bilmez” diyerek kafadan bir “yazma-yazmama” ayrımı uydurduklarını görüyoruz. 

“O (Şeytan; insan ve cin şeytanları), size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara, 2/169)

Âl-i İmran Suresi’nin 186’ncı ayetinin meali şöyle: 

“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.”

Böylece, istikbali bilen Allahu Teala, gelecekten haber veriyor.

Şayet Ehl-i Kitap ve müşriklerden birçok üzücü sözler işitilmesinin nedeni, bunu Allahu Teala’nın yazması ise, bu takdirde, o üzücü sözleri söyleyenlerin bunu kader gereği yapmak zorunda oldukları sonucu çıkar.

Böylece, Mutezile kafası ile yola çıkan kafasızlar, onun tam zıddı olan Cebriye mezhebinde karar kılmış oluyorlar.

Kafasızlık böyle birşeydir, insan neyi savunduğunun bile farkında olmaz.

*

Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinin meali ise şöyle: 

“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Burada da gelecekle ilgili bir haber verilmekte, pek azı hariç Yahudiler’den daima bir ihanet görüleceği bildirilmektedir.

Şayet bu ihanetleri yazmadıysa, kafasızların görüşüne göre, Allahu Teala’nın bunları bilmemesi gerekiyor.

Bildiğine göre, yazmış; yani yazdığı için biliyor, yoksa haşa bilmeyecek..

Bu durumda da, Yahudiler’in ihaneti, Allahu Teala’nın yazmış olmasından kaynaklanan zorunlu bir fiile dönüşüyor.

Görüldüğü gibi, Mutezile kafası(zlığı) yine Cebriyecilik limanında demir atmaktadır.

*

Kehf Suresi’ndeki Hızır kıssasına bakalım.. Allahu Teala’nın kendi katından ilim verdiği zat (Hızır a.s.) akil-baliğ olmamış çocuğu öldürüyor ve gerekçe olarak da, onun, ileride ana babasını da saptıracak bir kâfir olacağı bilgisini gösteriyor.

Ve Hızır a.s., Hz. Musa’ya, bunu kendiliğinden yapmadığını, Allahu Teala’nın emri doğrultusunda çocuğu öldürdüğünü açıklıyor.

Allahu Teala o çocuğun büyüyünce şakî olacağını yazmadan bilmiyorduysa, bunu yazmış olması ve çocuğun büyüyüp yazının gereğini yapması gerekirdi.

Bilmesi, yazmasına bağlıysa, bunun yazılı olması ve gerçekleşmesi lazım gelirdi.

Ancak, söz konusu çocuk büyümeden öldüğüne göre, büyüyüp kâfir olması, yazılmamış demektir.

Yazılmamış olduğuna göre de, Allahu Teala’nın, geri zekâlı sapıklara göre, çocuğun büyüklük hali hakkında bilgisinin bulunmaması gerekiyor.

*

İmam Gazzalî, “Sizi denemeliyiz (sınamalıyız) ki, içinizden kimlerin mücahid ve sabreden olduğunu bilelim” (Muhammed, 47/31) ayeti gibi ayetlerin (Ki bu ayet, Allahu Teala’nın denemesinin “kader” çerçevesinde ortaya çıktığını gösterir), “O, her şeyi bilendir (ve hüve bi kulli şey’in alîm)” (Bakara, 2/29) ayetini geçersiz kılacak şekilde yorumlanamayacağını söylemektedir.

Mesela diyelim ki siz astronomi alimisiniz, Güneş’in falanca zaman tutulacağını tespit ettiniz ve birileri itiraz ediyorlar. “Tartışmaya lüzum yok, o vakit gelsin, kimin haklı olduğunu hep beraber öğreneceğiz!” dediğinizde bu, kimin haklı olduğunu bilmemeniz anlamına gelmez.

İmam’ın sözleri şöyle:

… Aklın, iki yönünden birine delalet ettiği hiçbir şeyde tearuzun yeri yoktur. Zira aklî delillerin neshi ve birbirini yalanlaması imkânsızdır. Eğer akla aykırı sem‘î bir delil varid olmuşsa, ya mütevatir değildir ve böylece sahih olmadığı bilinir ya da mütevatirdir ve tevil edilir. Her iki durumda da tearuz söz konusu olmaz. Akıl deliline aykırı olarak, hata[lı olan] ve tevile ihtimali bulunmayan mütevatir bir nassın bulunması mümkün değildir; çünkü akıl delili nesh ve butlanı kabul etmez. (…)

‘O, her şeyi bilendir (ve hüve bi kulli şey’in alîm)’ (Bakara, 2/29) ayetini ele alacak olursak; akıl bu ayetin umum olduğuna delalet etmektedir ve … ‘Sizi denemeliyiz (sınamalıyız) ki, içinizden kimlerin mücahid ve sabreden olduğunu bilelim’ (Muhammed, 47/31) ayeti de bu ayete muarız değildir [Yani Allahu Teala, gelecekte olacak şeyler de dahil her şeyi bilir]; zira bu ayetin anlamı ‘Allah, mücahedeyi (cihadı) olmuş ve gerçekleşmiş olarak bilmektedir’ şeklinde olup, ezelde O’nun bilgisi, daha gerçekleşmeden önce, mücahedenin gerçekleşmesine tealluk etmekle vasıflanamaz [Yani Allahu Teala’nın bilgisi, olayın gerçekleşmesine bağlı değildir].” 

(Gazzâlî, Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2006, s. 145.)


AMEL VE KARŞILIK, YA DA EKME BİÇME YASASI

 



Arapça'da ceza, karşılık anlamına gelir. Karşılık olumlu da, olumsuz da olabilir. 

Türkçe'de ise anlam daraltılmış bulunuyor, ceza kelimesi sadece olumsuz karşılık için kullanılıyor.

Ceza ile ilgili Arapça bir deyiş şöyle: "El-cezau min cinsi'l-amel." "Karşılık, amelin cinsinden olur."

Mesela Allahu Teala zekâtı verilen helal  malı bereketlendirir, buna karşılık faizcinin kazancı bir şekilde erir, batar, gaspedilir.

Evet, ceza amelin cinsinden gelir. Aldatan, aldatılır. Zulmeden, zulme uğrar. İyilik yapan da iyilik bulur.

Ziya Paşa güzel ifade etmiş:

İkbâline idbârına bel bağlama dehrin
Bir dâirede devr edemez çenber-i devrân

Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir
Elbette olur ev yıkanın hanesi vîrân

Ekser görülür çünki ceza cins-i amelden
Encamda inenden olur rahne-i sûhân.

*

Erdoğan, Kılıçdaroğlu'nun Alevîlik açıklaması için fitne değerlendirmesi yapmış.

Yeni Şafak'ın haberi şöyle:

Bay Kemal fitne ateşi yakıyor
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yayınladığı videoda “Ben Alevi'yim” diyerek mezhebi kimliğini öne çıkaran Kılıçdaroğlu’na tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun sandıkta bir kez daha hüsrana uğrayacağını anladığını belirten Erdoğan, “Bu hırsla da milletimizi birbirine düşürmek için her gün yeni bir fitne ateşi yakmaya başladı” dedi.

(https://www.yenisafak.com/secim/bay-kemal-fitne-atesi-yakiyor-4525415)

İmdi, Alevî olduğunu söylemek fitne ateşi yakmak ise, bu ateşi önce siz yaktınız.. Amelinizin karşılığını da bu şekilde alıyorsunuz.

Ne ekerseniz onu biçersiniz.

Erdoğan geçmişte “Hz. Ali’yi sevmek Alevîlikse ben dört dörtlük bir Alevîyim” diye konuşmuş biri.. 

İkide bir “Ben de Alevîyim” dediği hatırlarda.

Halbuki, nasıl Hz. Ömer’i sevmek Ömerî olmayı gerektirmiyorsa, Hz. Ali’yi sevmek de Alevî olmayı gerektirmez.

Sonra, bu sevme işi neden bu kadar kişiselleştirilsin, tek bir şahsa yönelik olsun ki!..

Eğer siz tutup böyle konuşur, durduk yere ikide bir “Ben de Alevîyim” derseniz, Allahu Teala da “Madem Alevîliğe bu kadar meraklısınız, alın size sahici mi sahici bir Alevî” diyerek bir Bay Kemal’le amelinizin karşılığını verir.

*

Evet, "Ben dört dörtlük müslümanım, çünkü Şeriatçıyım" demediniz.

Çıksın da şimdi bir siyasetçi "Ben Şeriatçıyım, çünkü samimi müslümanım, Şeriatçılık Kur'an'ın emri" desin bakalım..

Alevî olduğunu söylemek marifet değil, Kılıçdaroğlu madem samimi müslüman, Şeriatçı olduğunu söylesin, Casiye Suresi'nin 18'inci ayetinin gereğini yapsın.

Temel Karamollaoğlu efendi de 23 Nisan vesilesiyle Atatürk’ü minnet ve şükranla anıyor, sanki marifetmiş gibi.

Minnet ve şükranla anarsan, ona göre de bir karşılık bulursun.

Bunların inandıkları bir “millî irade” masalı var bir de.

Sen “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi, “Sakın millî irade deme, o iradenin üstünde, milleti yaratıp rızıklandıranın iradesi vardır” diyemezsen, o irade masalı bir gün seni vurur.

Eğer bir iradeden bahsedeceksen Allah’ın iradesinden, hükmünden bahset.

Ve ölçün şunun bunun, milletin veya şahısların iradesi değil, bu iradelerden bağımsız olan “hak ve hakikat” olsun.

*

Mustafa Kemal’in Fransız Devrimi ihtilalcilerinin ideolojik sığınağı olan “millet iradesi” söylemine ihtiyacı vardı, çünkü bu söylem “Ben millete dayanıyorum” diyerek o günün devlet başkanına kafa tutabilmesinin önünü açmaktaydı.

Zaten Anadolu’ya Mayıs 1919’da intikal ettiği halde Nisan 1920’ye kadar geçen 11 aylık (neredeyse bir yıllık) sürede sadece TBMM’yi açmak için uğraşmış, Yunan’a tek bir mermi bile atmamış olmasının nedeni buydu.

Sonradan kralları Edward’ı Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlayacağı İngilizler de boş durmamışlar, Ege’de Milne Hattı çizerek Yunan’a “Bu sınırı geçmeyecek, bekleyeceksin” demiş bulunuyorlardı. “Mustafa Kemal’in rahat rahat Meclis’ini açabilmesi için zamana ihtiyacı var” dercesine..

Ayrıca İngilizler, TBMM’nin açılışından hemen önce İstanbul’daki Meclis’i (Meclis-i Mebusan’ı) kapatarak da Mustafa Kemal’in “millet iradesi”nin temsilcisi haline gelmesi için gereken zemini hazırlamış bulunuyorlardı.

Sonradan Atatürk haline gelecek olan Mustafa Kemal istediğini elde edince millet iradesi göstermelik bir sandık oyunu haline geldi. Kimlerin milletin vekili (milletvekili) olacağına kendisi karar veriyordu, millet değil.

Adları milletvekiliydi, gerçekte ise Atatürk’ün vekilleriydiler.

Bu yüzden de dışımızdaki dünya Atatürk’ü diktatör olarak görüyordu. Atatürk’ün kendisi de bunu itiraf edip bir başka vekiline, Fethi Okyar’a “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurarak zevahiri kurtarmak istedi, fakat bu demokrasi ya da halk iradesi tiyatrosunu sahnelemeyi başaramadılar.

*

Millet iradesiymiş..

Sene olmuş 2023, hâlâ bu memlekette Atatürk’ün iradesi carî.. Milletin iradesi, Atatürk’ün iradesinin “vesayet”i altında.. Milletvekilleri, vekilliklerinin tescili için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorundalar.

Siz hangi iradeden bahsediyorsunuz?

Millî Görüşçü Karamollaoğlu, senin gerçekten bir “görüş”ün var mı?!

*

Sözlerimize dikkat etmeliyiz, çünkü o sözler, Gandi’nin dediği gibi kaderimiz haline gelme istidadına sahiptir:

“Düşüncelerinize dikkat edin; sözleriniz olurlar. Sözlerinize dikkat edin; davranışlarınız olurlar. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınız olurlar. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; karakteriniz olurlar. Karakterinize dikkat edin; kaderiniz olurlar.”

Çokları bilmez, söz deyip geçer, fakat insanın sözleri de amelindendir.. 

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Amel" maddesinde şöyle deniliyor:

Öte yandan amel, aslında söz ve inanmayı da içine alır. Nitekim pek çok âyet ve hadiste amel terimi genellikle sözlü davranışları da kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Ayrıca gerek bazı hadislerde (bk. Buhârî, “Tevḥîd”, 47; Dârimî, “Riḳāḳ”, 28), gerekse başta tasavvufî literatür olmak üzere diğer İslâmî kaynaklarda iman “kalbin ameli” sayılmıştır. Bununla birlikte amel kelimesinin iman ve söz dışında kalan tutum ve davranışlar için kullanımı daha yaygındır. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu ayırımın yapıldığı, meselâ bir âyette sözler (el-kelim) ve amelin (bk. Fâtır 35/10), bir âyette söz (el-kavl) ve amelin (bk. Fussılet 41/33), birçok âyette de iman ve amelin yan yana kullanıldığı görülmektedir.


23 NİSAN VESİLESİYLE: GAYRİMEŞRU MEŞRUİYET ANLAYIŞI

 




Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman’ın 25 Ağustos 2016 tarihli (yani 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 40 gün sonra yayınlanan) yazısı “Derin devlet de yapı da meşru değildir” başlığını taşıyordu.

Yazı aslında eskiydi..

22 Aralık 2013 tarihli yazı aynen yeniden yayınlanmış bulunuyordu. Yani yazı meşhur 17 Aralık olayından beş gün sonra yayınlanmıştı.

Karaman yazısını tekrar yayınlamış ve sonuna şu notu düşmüştü:

"Bu yazı üzerine örgütün kitabevi kitaplarımı raftan kaldırıp iade etti ve medyası da aleyhimdeki yazılara hız verdi."

*

Gelelim yazıya..

Karaman şöyle diyor:

“Devlet, kendisini temsil eden hakiki ve hükmi şahıslarda, sembollerde ete kemiğe bürünür 'devlet' olarak görünür. Yürütmenin başında olan hükümet (iktidar) yetkisini halktan alır.”

Her zaman değil..

Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün meşhur “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkuna göre yetkinin kaynağı halk değil “kuvvet ve zor”dur:

““Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

(Kaynak: https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

Ancak, Türkiye gibi ülkelerde hükümetin, yetkisini, resmi ideolojinin “izin verdiği sınırlar içinde” halktan aldığını kabul etmek mümkün olabilir..

Mesela Türkiye’de halkın verdiği yetki ancak, başta laiklik (siyasal dinsizlik) olmak üzere, Atatürk ilke ve inkılapları denilen “kayıt ve şartlar” dahilinde geçerlidir.

*

Gayri İslamî (Şeriat karşıtı) rejimler hem 'süper' yalancıdır, hem de mantıksız.

Bir yandan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyeceksin..

Milletin egemenliği için kayıt ve şart söz konusu olamayacağını savunacaksın..

Hem de, Atatürk ilke ve inkılapları denilen kayıt ve şartlar söz konusu olunca milletin egemenliğinden bahsedilemeyeceğini ileri süreceksin..

Millet egemenliğinin bu ilke ve inkılapları silip atmasının mümkün olmadığını söyleyeceksin.

Bu kadar açık, bu kadar ayan beyan, bu kadar mantıksız bir çelişkiyi bu millete anlatanların üçkâğıtçılık ve sahtekârlığı mı daha büyük, yoksa bu üçkâğıtçılık karşısında bir inilti, bir vızıltı, bir mırıltı ve bir sızıltı bile çıkarmayan millet fertlerinin aklını yele vermişliği mi?

Bu sadece aklını yitirme değil, aynı zamanda insanlık şeref ve haysiyetini de kaybetme demektir.

İnsanın aklıyla beraber iradesini, vicdanını ve hürriyetini de Atatürkçü "vesayet"e teslim etmesi demektir.

Demek ki insan Şeriatçılığı, "gerçek" müslümanlığı bırakınca, "samimi müslümanlığın" sadece edebiyatını yapınca aklını da yitiriyor.

Allahu Teala kitabında (yasa koyuculukta kendisine ortak koşan) müşriklerin "akıllarını kullanmadıklarını" boşuna bildirmiyor.

Kullarını en iyi kim bilir?.. Allahu Teala!..

*

Her neyse.. Karaman'ın yazısına dönelim:

"Bu yetkiye dayanarak devleti yönetir. Yönetimde eli ayağı olan bürokratlar da hükümete bağlıdır; yetkiyi kanunlar, yönetmelikler ve belli alanlarda hükümetin iradesi verir."

Yetkiyi kanunlar, yönetmelikler verirmiş.

Yönetmelikler kanunlara, kanunlar da Anayasa’ya uygun olmak zorunda.

Anayasa’nın ise, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” Atatürkçü/Kemalist hükümleri var.

Yani bu hükümler karşısında halkın eli kolu bağlı..

Sanki bunlar, gökten inmiş vahiy.. Herşeyi yaratan, her işi hikmetli olan, asla yanılmayan Yüce Tanrı tarafından konulmuş sanki..

*

Gerçekte, İslam açısından böylesi bir yönetim şirk yönetimidir ve devlet küfür devletidir..

Tabii ki, İslam açısından böyle, ve kimse müslüman olmak, müslümanca düşünmek zorunda değil.. "Dinde zorlama yoktur."

Benim gibiler de laikliğe göre düşünmek zorunda değildir elbette.. 

Madem fikir hürriyeti var, din ve vicdan hürriyeti var, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak önemli, benim gibi müslümanlara göre mesele bundan ibarettir.

Ha, Hayrettin efendi bir de, kanun ve yönetmeliklere ilaveten hükümetin iradesinden söz ediyor. 

Hükümetin iradesi de tabii “değiştirilemez” hükümlerin yanında solda sıfır.. 

İşte, derin devlet, evet, asıl derin devlet, bu “değiştirilemezlik”te gizli..

Hayrettin bey, bunu neden tartışmıyorsun? Neden bunun meşruiyetini sorgulamıyorsun?

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Yönetme yetkisini halktan alan hükümetlerin ve bürokrasinin -devlet sırrı olan konular dışında- her işi açıktır, şeffaftır, denetime tabidir. Devlet sırrını da yine yetkili hükümetin ilgili birimleri bilir."

Tabii neyin devlet sırrı olabileceği konusunda objektif, denetlenebilir ve hesap sorulabilir bir kıstas yok..

Tek kıstas, birilerinin “kişisel kararı”..

Mesela, düşmana karşı bir silah geliştirir ve bunu sır olarak saklayabilirsiniz.. Ama Türkiye gibi ülkelerdeki devlet sırrı böyle olmuyor..

Tam aksine, mesela İsrail ile bir anlaşma yapıyor, birtakım maddelerini halktan gizliyorlar, ve bu, devlet sırrı olarak kalıyor..

İsrail devleti için, İsrail'in ağa babaları için sır değil, fakat "Türk milleti / Türkiye halkı" için sır.

Misal: Zamanında Muharrem İnce, Akparti iktidarının İsrail ile olan gizli anlaşmalarını TBMM kürsüsünde gündeme getirip devrin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu'na soğuk terler döktürmüştü.

*

Karaman’ın yazısına dönelim:

"Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir."

Bilindiği gibi meşru kelimesi, Şeriat kelimesiyle aynı kökten geliyor; meşru, kelime anlamı itibariyle, "Şeriat'e uygun olan" demektir. 

Eski kelimeler bu ülkede revaçta olmadığı için meşruiyet ile "meşrutiyet"i karıştıranlar da çıkabiliyor. Meşrutiyet, şart kelimesiyle aynı kökten gelir; "meşrut", şartlı olan, şarta bağlanmış olan demektir, meşrutiyet de "şartlılık" demek oluyor. Yani meşrutiyet idaresinde padişahın otoritesi "kayıt ve şarttan azade olmaktan" çıkmış, şartlı hale gelmiş olmaktadır.

Şeriat kelimesindeki şer ile kötülük anlamındaki şer de farklı kelimelerdir; harf devrimbazlığıyla Latin harfleri gelişigüzel alınmış olduğu için yeni imlada kelimeler birbirine karışıyor. Kötülük anlamındaki şer'den farklı olarak Şeriat'teki şer kelimesinin sonunda bir "ayn" harfi vardır ve aynı şekilde telaffuz edilmezler. 

İlmî makalelerde bu farkı göstermek isteyenler Şeriat'teki şer kelimesinin sonuna bir apostrof (kesme işareti) ekliyor, şer' şeklinde yazıyorlar. Yani şer'îlik başka, şerlilik başkadır. 

*

Karaman’ın yazısına dönersek, "Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir" dediği görülüyor.

Burada meşruluktan kastı, doğal olarak, Şeriat'e uygunluk değil.. Demokratik olduğu söylenen mevcut sistemin meşruluk tanımına göre konuşuyor.

MİT’in de yapıp ettikleri gizli.. Ama yetkisini kanundan, yönetmelikten alıyor.

Çalışma esaslarını da, son tahlilde, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler belirliyor.

Ve, bu hükümleri sorgulayanların, bunlara inanmayanların canına okuyorlar.

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu derin yapıları ikiye ayırmak uygun olur:

Birincisi kendilerine göre iyi niyetli, devlet ve millet hayrına faaliyeti amaçlayan yapılardır. Bunların ülkeye ve millete iyilik etme iddiasında bulunmaları kendilerini meşru ve haklı kılmaz. Ülkeye ve millete “iktidar gibi, devletin organları gibi” hizmet etmek istiyorlarsa yapacakları şey, devletin kanunlarına göre yetki almak ve açık/şeffaf olmaktır. Aksi halde çatışmalar, tasfiyeler, ülkede huzursuzluk ve güvensizlik kaçınılmaz olacaktır. 

Devletin kanunlarına göre yetki alınca mesele bitiyor mu?

Her kanun adil midir? Kanunlar vahiyle gökten mi indiriliyor?

Yazıya dönelim:

"İkincisi ülkenin ve milletin hayrına, menfaatine değil de kendi çıkarlarına ve/veya ideolojilerine hizmet için oluşan devlet içindeki gizli yapılardır. Bunların ortaya çıkmaları, hedeflerine ulaşabilmek için halktan usulüne göre yetki almaya teşebbüs etmeleri beklenemez. Ülke içinde ve dışında bazı güçler ve çevrelerle işbirliği yaparlar; bu başkalarını kullanırlar, kendilerini de onlara -bilerek bilmeyerek- kullandırırlar."

Peki, bırak derin yapıyı, yüzeydeki devletin bizzat kendisi bile Atatürkçü “ideoloji”ye hizmet etmek üzere kurgulanmışsa ne olacak?..

Ki Türkiye’de durum bu..

Hayrettin efendinin önündeki kuyudan haberi yok, yıldızlardan haber veriyor.

*

Görüldüğü gibi, Hayrettin efendi “derin yapı”ları (sözde) meşruiyet açısından sorguluyor.

Peki ya derin olmayan “yüzey”sel yapılar?

Onlar “otomatikman” meşru mu oluyor?

Hangi meşruiyet, kime ve neye göre meşruiyet?

Hayrettin efendinin meşruiyet konusunda yazdıkları İslamî açıdan bir cinayete, seküler sosyal bilimler açısından ise derin bir cehalete karşılık geliyor.

Adam ilahiyatçı, fakat meşruiyet anlayışı Kur’an ve Sünnet’e değil, Fransız Devrimi mamulü bir ideolojinin çarpık karikatürüne dayanıyor. 

Daha kötüsü, bunun farkında bile değil. (Yoksa farkında da bizi “kafaya” mı alıyor?)

Batıl bir beşerî ideolojiyi faşizm sularına yelken açmış bir devletçilikle savunmakta olduğundan bile habersiz, tutup, ideolojik hareket etmemekten de söz ediyor.

İdeolojinin ne demek olduğundan bile haberi yok.

*

Eğer ilim adamı ya da akademisyen olarak konuşuyorsan, “Meşruiyet meselesi İslam’a göre şöyle, seküler sosyal bilimlere göre de şöyledir” demen gerekir.

Ve bir müslüman olman hasebiyle de, o seküler sosyal bilimlerin ideolojik boyutunu da göz önünde bulundurarak “hakk”ı söylemen icab eder.

Adam bunu yapmıyor, fanatik bir iktidar yandaşı ve propagandisti gibi gündelik siyasetin diliyle konuşuyor.

Ki o siyaset dili de, İslam açısından batıl olan, şirk niteliği taşıyan bir “ideoloji”ye dayanıyor.

*

Bu ülkede 15 Temmuz olayından sonra bir cuma hutbesinde “haham ve rahiplerin rabler edinilmesi” (Tevbe, 9/31) meselesi Fethullah Gülen yüzünden konu edinildi, fakat, merhum Elmalılı Hoca’nın, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan tefsirinde, günümüzde artık o haham ve rahiplerin yerini halkın seçtiği parlamenterlerin aldığını yazmış bulunduğunu yazan ve söyleyen yok.

Ve siz bu “rableştirme” olgusunu meşruiyetin temeli kabul ediyorsunuz.

Şeriat’le kayıtlı olmayan bir demokratik parlamenter sistemin tam da kurumsallaşmış-devletleşmiş şirk demek olduğunu saklıyorsunuz.

Müslüman halk da, siz ilahiyatçısınız ya da cenazelerde ve mezarlıklarda güzel Kur’an okuyorsunuz diye sözlerinize itibar ediyor, itikaden bozuluyor.

Peki, halk sizin gerçekte neyi savunduğunuzu anlamıyor diye, Allahu Teala’nın da bilmediğini, anlamadığını mı sanıyorsunuz?

Nereye gidiyorsunuz?.. "Fe eyne tezhebûn?"


ALEVÎ




CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir video yayınlayıp Alevî olduğunu açıkladı. 

Zaten biliniyordu. 

Alevî, "Alici, Ali taraftarı, Ali'ye mensup, Ali'ye bağlı" demek oluyor.

Kılıçdaroğlu "samimi müslüman" olduğunu da söylüyor. 

*

Arapça'da Alî (Aliyyün) gibi isimlere "ci'li, cı'lı" anlam kazandırmak istediğinizde bir "v" (vav) harfi eklemeniz gerekiyor. 

Mesela nebî/nebiyyün (peygamber) kelimesinden nebevî (peygambere özgü, peygambere mensup) kelimesi türetiliyor. 

Sünnî kelimesi ise "sünnet"ten türetilmiş durumda.. "Millete mensup, milletçi" demek olan millî'nin "millet"ten türemiş olması gibi. 

Evet, sünnî, "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bağlı olan" anlamına geliyor. 

*

Meseleye bu açıdan bakıldığında, "samimi müslüman" herkesin aynı zamanda sünnî olması gerektiği ortaya çıkar.

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun aynı zamanda sünnî olduğunu söylemesi gerekirdi. 

Erdoğan gibi isimler Alevî olduklarını söyleyebiliyor, fakat "en öz hakiki" Alevîler nedense "Biz de sünnîyiz" diyemiyorlar.

Neden?

Sünnî olmak, "müslüman" olmanın lazım-ı gayri mufarıkıdır. Sünnî olmadan müslüman olamazsınız. 

Buna karşılık, müslüman olmak için Alevî, Ebu Bekrî, Ömerî, Osmanî vs. olmak gerekmiyor.

*

İmdi, bir zamanlar Erdoğan'ın yaptığı gibi "Ben ne sünnîyim, ne Alevîyim, müslümanım" diye konuşmak, müslümanlığın ne olduğunu bilmemektir, som ve saf cehalettir.

Sünnî olmadan müslüman olamazsın. Ama istiyorsan Alevî olmayabilirsin.. Osmanî vs. olman da şart değildir. 

Fakat "gerçek anlamda" Alevî olman, yani Hz. Ali'ye gerçekten tabi olman, aynı zamanda sünnî olmanı gerektirir, çünkü Hz. Ali, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bağlıydı.

Bu yüzden gerçek Alevî, aynı zamanda sünnî olduğunu söyler. Söylemek ve Resulullah s.a.s.'in sünnetini savunmak zorundadır.

Yoksa samimi (gerçek) müslüman olamaz.

*

Gelelim İslamcılıktan rahatsız olan hassas müslümanlara..

Şu sözler Temel Karamollaoğlu'na ait:

"“İslamcı tabirini hiç beğenmem. Ben Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcı tabiri dediğiniz zaman buradan bir hedefe ulaşabilmek için İslam’ı kullananlar diye anlarım, onun için İslamcı ile Müslüman birbirinden ayrılır. Müslüman İslamcı değildir Müslümandır.”

Adamın niyeti kötü.. Suizannı tepesinde, İslamcılığı illa da "bir hedefe ulaşabilmek için kullanma" olarak anlayacak.. 

E peki sen sıra Aliciliğe gelince de böyle konuşuyor, "Biz Alici değiliz, müslümanız, İslam'da Alicilik Velicilik yoktur, müslümanlıkta birlik dirlik vardır" diyebiliyor musun?!

Şu işe bak, İslamcı olamıyorsun fakat Alici olabiliyorsun..

Dahası, görüş-çü de olabiliyorsun.. Bu beyzade (mollazade) İslamcı olamıyor, fakat İslam'dan daha kutsal olan bir Milli Görüş'ü var ve o yüzden Milli Görüşçü.

Kendisinin ne olduğu belirsiz görüşü, Allah'ın dininden daha aziz, daha kıymetli..

Şu sözler ona ait:

"“Şimdi Millî Görüşçü değilsin; ama ‘Eski Millî Görüşçü’ diye ortaya çıkıyor. E ben ne yapayım senin eskiden Millî Görüşçü olmanı? Sen, Hoca hayattayken terk etmişsin zaten. Şimdi çıkıp da ‘Eski Millî Görüşçüler’ etkili olacak zannediyor. Herkesi teğet geçiyor. Onların o sözlerinden dolayı fikrini değiştiren, ben, bir kişi bile olduğu kanaatinde değilim; ama kendilerinin itibarını yerle bir ediyorlar.”

*

İşte Türkiye’deki siyaset karnavalının baş oyuncularının bilgi, bilgelik, ilim, mantık ve kültür düzeyi bu..

Sonra da bu, Afganistan’daki medreseli Taliban liderlerine talebe bile olamayacak adamlar, onlara İslam’ı öğretmeye kalkışıyorlar.

Sizin sadece ilminiz değil, zekânız da onları anlamaya ve ölçmeye yetmez gibi görünüyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...