ŞERİATÇILARI LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) HESABINA TUFAYA GETİRMEK

 


Prof. Hayrettin Karaman’ın bazı yazılarına baktığımızda, onun, Hz. Ali’nin ifadesiyle “hak söz ile batılı kastetme” konusunda uzmanlaşmış olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Yeni Şafak’ta “Anayasa ve laiklik tartışmaları (2)” başlığı altında 8 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan yazısında, lafı Türkiye’deki insanların Şeriat taleplerine getirmişti:

Şeriat düzeni isteyenlerin bu düzeni uygulamaya kendilerinden başlamaları gerekiyor. Önce Müslümanım diyenler gerçek manada ve bütünüyle Müslüman olacaklar, olmak için ellerinden geleni yapacaklar. İşleri, davranışları, işlemleri, hayatları –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olacak. “İslâmî olanı” olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak. Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek. Diyelim ki, yeterli sayıda insanı ikna etmek mümkün olmadı “şiddete, baskıya, silaha sarılarak”, bunun kaçınılmaz sonucu olacak iç savaş ve çatışma çıkararak amacı gerçekleştirme yolunu seçmek de yol değildir. Bırakın bugünün Türkiye’sini ve dünyasını, asırlarca öncesinde bile İslam alimleri (fukaha), İslam’dan sapan yönetimi yola getirmek isyansız ve silahsız olmuyorsa “iç savaş, kargaşa, düzenin bozulması, daha büyük zararlara uğranılması” manasındaki “fitne”ye sebep olmamak için sabredip beklemek gerektiğini söylemişlerdir.”

*

Karaman’ın bu ifadeleri, içinde, pekçok hatayı, bilinçli "saptırma"yı barındırıyor.

Sıralamaya çalışalım.

Bir: Şeriat isteyen insanların işe kendilerinden başlaması öğüdü yerinde, fakat bunu yaparken bir yandan da bütün bir Türkiye için Şeriat düzeni istemeye devam etmelerine bir engel yok. 

Bunu bir hata imiş, bir günahmış gibi dile dolamak, değil bir fıkıhçıya, sıradan samimi bir müslümana bile yakışmaz.

Eylem düzeyinde bu yönde herhangi birşey yapmaları mümkün olmayabilir, fakat zihniyet ve söz düzeyinde bunu her zaman savunmak zorundadırlar. Bu, müslümanlıklarının bir gereğidir.

Aksi takdirde, işe kendilerinden başlama ameliyesini de yapmamış olurlar.

"Ülke için Şeriat isteme" ameline de kendinden başlayacaksın.. Önce sen kendin, "Bu ülkeye Şeriat lazım" diyeceksin..

*

İki: İnsanların Şeriat düzeni talepleri için böylesi bir ön şart getirmek, batıldır.

İnsanın öncelikle kendisiyle meşgul olmak zorunda bulunması sosyal alandaki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

Diyelim ki sen İslam'ı iyi yaşayamıyorsun, günahkâr bir müslümansın, bu, senin başkalarının küfrüne razı olmanı mı gerektirir? Razı olduğun zaman sen de kâfir olursun. 

Aynı zamanda sen günahkârsın diye başkalarının günahına da razı olamazsın.. O zaman onların günahına ortak olmuş olursun, kendi günahlarına bir de başkalarının günahlarını eklersin. 

Sen günahkârsan "Madem ben günahkârım, o halde varsın devlet de, toplum da günahkâr olsun, Allah'ın hükümlerini (Şeriat'i) uygulamayarak Allahu Teala'ya isyan etsinler, tağutların emrine göre hareket etsinler" diye düşünmen mi gerekiyor?!

Üstelik bu ukala adamlar ikide bir "Ehl-i kıble günahından dolayı tekfir edilmez bilmem ne" diyerek ortalığı velveleye vermekten de geri kalmıyorlar.

Ehl-i kıbleye müslümanlığındaki kusurlarından dolayı "ülke için Şeriat isteme" hakkı bile tanımıyorsun, daha ne olsun!

Laikler dinsizlik namına "Sakın Şeriat isteme!" diyorlar, bu uyanıklar da sözde İslam namına aynı lafı tekrarlıyorlar: "Sakın Şeriat isteme!"

"Cümlesinin maksudu bir amma rivayet muhtelif."

Biri sol gösterip yine sol vuruyor, diğeri ise sağ gösterip yine sol vuruyor, hedefte birleşiyorlar.

Laik (siyasal dinsiz) tüzük kardeşliği..

*

Üç: Karaman’ın bu ifadeleriyle zekâsını kötüye kullandığını, (“işe kendinden başlama” kaydı getirerek ve fiilen mümkün olmayacak bir şartı kurnazca ileri sürerek) gerçekte mevcut düzen yanlılarına, statükoya, konformistlere ve eyyamcılara, istediklerini altın tepsi içinde sunduğunu görüyoruz.

Çünkü, Türkiye gibi ülkelerdeki laiklik uygulaması çerçevesinde insanların Şeriat talebinde bulunmadan önce “İşlerinin, davranışlarının, işlemlerinin, hayatlarının –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olması”nı istemek, birincisi kafadan hüküm uydurmaktır.

Bunun dinde yeri yoktur.

İkincisi, bu, gerçekte “kısır döngü” (eskilerin deyişiyle devr-i batıl) anlamına gelir.

Çünkü, şartların neye ne kadar elverdiği hususu, bizzat Şeriat tarafından belirlenmemiş olduğu için (Çünkü şartlar, şu anda ortaya çıkmış şeylerdir, Şeriat çerçevesinde oluşturulmuş şeyler değildir), insanlar arasında tartışma konusu olacaktır.

Birisi, şartlar çerçevesinde elinden geleni yapmış olduğu kanaatine varacak, bir başkası ise, “Hayır, öyle değil” diyebilecektir.

Ancak kurnaz Hayrettin efendinin, böylesi bir itiraza karşı hazırlıklı olduğunu görüyoruz.

Çünkü sözlerini şöyle sürdürüyor:

“‘İslâmî olanı’ olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak.” 

Böylece, kurnaz Hayrettin efendi, meseleyi getirip “olmayacak bir başka şart”a bağlamış oluyor.

Bu heyet nasıl teşekkül edecektir? 

Mesela, Cübbeli Rezalet'e göre, kurnaz Hayrettin efendi, İslam’ı tahrif ve tağyir etmek için mesai sarfeden bir sapık durumundadır. Bir başkasına göre de, kurnaz Hayrettin efendi âlim ve âmildir.

*

Dört: Kurnaz Hayrettin efendiye göre, “Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek”miş..

Bu da, aslında, kurnaz Hayrettin efendinin Müslümanlara eşek muamelesi yapması, “Yaz gelince…” masalları anlatması anlamına geliyor.

“Yeterli nokta” acaba neresidir? Bu da, üzerinde anlaşmanın mümkün olmadığı bir başka tartışma konusu..

İkincisi, İslam’ı doğru anlatmak için, “bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi” şartını getirmek, bir başka devr-i batıl üretmek, meseleyi getirip kısır döngüye bağlamaktır.

İslam’ı doğru anlatmazsanız, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi mümkün değildir.

Öte yandan, Hayrettin efendinin getirdiği şarta göre, İslam’ı doğru anlatmak için de, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesini beklemek zorundayız.

İşte burası, kurnaz Hayrettin efendinin kafasının kısa devre yaptığı yer.. Ya da kafasını şaşırtıcı bir ustalıkla kötülük için kullandığı nokta.

Zekâsını iyi niyetle kullanmadığı için, yaptığı kurnazlık sonuçta kendisini aptal insan konumuna düşürüyor.

*

İslam’ı doğru anlatmak için böylesi bir “yeterli noktadaki sayı” şartını getirmek, kafadan (halk deyişiyle işkembeden) fetva vermektir.

Sadece bu ifadeleriyle bile kurnaz Hayrettin efendinin “âlim ve âmil” insan sınıfına girme hakkını kaybettiğini söylemek mümkün olabilir.

Burada kurnaz Hayrettin efendi karşımıza cehaletin temsilcisi olarak çıkmaktadır, ilmin değil..

Şayet onu âlim kabul edersek, bu takdirde de, ilmini kötüye kullandığını, fasık ve facir olduğunu, bile bile İslam’ı tahrif ve tağyir ettiğini kabul etmek zorunda kalırız.

*

Beş: Bir ülkeye Şeriat’in hâkim kılınması konusunda sadece “sabır” ekolünün görüşüne yer vermek de gerçekte hakikati gizlemektir.

Mesela İmam-ı Azam, İmam Zeyd’i, görüşünün farklılığından dolayı “İslam dışı” olmakla suçlamamıştır.

Burası, içtihat konusu olan, farklı görüşlerin ileri sürülebileceği bir noktadır. İçtihat, içtihadı nakzetmez. 

Kurnaz Hayrettin efendi bu noktayı da gözlerden saklıyor.

İkincisi, "öldürmeden daha beter olan" fitne, tefsir kitaplarında açıklandığı gibi, insanların küfre ve dalalete düşmeye zorlanmaları, İslam’ı ve Şeriat’i tam ve eksiksiz olarak (en azından fikir beyanı düzeyinde) “savunma” imkânının bulunmamasıdır. 

Hayrettin efendinin istediği de tam bu..

Fakat bunu laik (siyasal dinsiz) yasakçılık adına yapmıyor.

Sözde İslam adına yapıyor. "Sen kendini düzelt, laik (siyasal dinsiz) düzenle uğraşma hadsizliği yapma" diyor. 

Bu işi iyi beceriyor, Yaşar Nuri Öztürk türünden adamlar gibi yüzüne gözüne bulaştırmıyor.

*

Altı: Şimdi, asıl meseleye, konunun özüne geliyoruz. 

Mesele, aslında Türkiye’ye Şeriat’in gelmesinin mümkün olup olmaması değil. 

Karaman’ın bu yazısından birkaç hafta önce, bir araştırmanın sonucuna göre, Türkiye insanının sadece yüzde 13’ünün Şeriat yönetimi istediğinin anlaşılmış olduğu medyada haberleştirilmişti.

Gerçekte, bu yüzde 13’ün de, spesifik meseleler söz konusu olduğunda, tam Şeriatçi olmadıkları anlaşılmaktadır.

Daha önce yapılmış benzer bir araştırma, Türkiye’deki “halis” Şeriat yanlılarının oranının yüzde 3 civarında olduğunu gösteriyordu. 

Böyle bir ülkeye Şeriat gelmez ve böyle bir toplum, Allahu Teala’nın nimeti ve rahmeti olan Şeriat’le yönetilme saadetine nail olamaz. 

*

Evet, burada mesele, Türkiye’ye Şeriat’in gelmesi meselesi değildir. 

Mesele, Türkiye’de yaşayan bir müslümanın serbestçe ve özgürce Şeriat talebinde bulunabilme hakkına sahip bulunmasıdır. 

Bugün, doğrudan olmasa bile, dolaylı yollarla müslümanlar bu haktan mahrum bırakılmaktadır.

Aslında, Hayrettin Karaman’ın bu yazısı da, son tahlilde, böylesi hak ihlallerine dolaylı olarak meşruiyet üretme, haklılaştırma ameliyesinin bir parçası durumundadır.

Fakat bunu, Hayrettin Karaman’ın malum derin odaklarla açık, söze ya da yazıya dökülmüş bir anlaşma ile yapmakta olduğunu sanmıyorum.

Ortada zımnî, sözlere dökülmemiş, hal lisaniyle dile getirilen bir uzlaşmanın, bir işbirliğinin mevcut bulunduğu görülüyor.

Hayrettin Karaman, düzen yanlılarının hoşuna gidecek şeyler söylüyor, derin düzenciler de, Hayrettin Karaman’a bu laik düzende “mutlu ve müreffeh, tehlikelerden ve korkulardan azâde” bir hayat sürmesi imkânını bahşediyorlar.

Birbirlerini iyi tanıyorlar. Ciğerlerine kadar biliyorlar.

MİT tarafından bilgilendirilen Kenan Evren, Hayrettin Karaman'a durduk yere Diyanet İşleri Başkanlığı teklif etmiş olamaz.

*

Yedi: Bir başka husus.. Şayet Hayrettin Karaman, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı “Şeriat’e karşı laiklik” propagandasında Erdoğan’a destek vermemiş olsaydı, Türkiye hakkında yazdığı bu ifadelerin bir parçacık da olsa samimiyet taşıdığına inanabilirdik.

Fakat ne yazık ki Hayrettin Karaman, “sıfır samimiyet” noktasında duruyor.

Karaman, Erdoğan’ın söz konusu açıklamalarının ardından Yeni Şafak gazetesinde “Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı kaleme almış, onu aklamaya çalışmıştı. 

Mısır için “şartlar” bahanesinin bulunmadığını bile bile..

Mısır’daki darbeci Sisi bile, Şeriat karşıtı olduğunu söylemiyor. O bile, Erdoğan’ın yaptığını yapmıyor, Şeriat’e karşı laikliği savunmuyor. 

Mısır’ın İhvan öncesindeki anayasası laiklik içermediği gibi, İhvan’a karşı Sisi’nin yapmış olduğu darbe de laiklik adına yapılmış bir darbe değil.

Mısır, laik bir ülke değil, "resmî din"i İslam olan bir devlet.

Zaten Suudi Arabistan ile Selefîlerin Mısır darbesi konusunda bize tuhaf gelen bir tavır içinde olmalarının nedenlerinden biri de, bu noktaydı.. (Burada İhvan’ın zulme uğramış olması ayrı konu.)

Ve, Erdoğan cenapları, böyle bir ülkeye gidip, İhvan’a, şartları umursamadan, Şeriat’i bırakıp laikliği savunmaları tavsiyesinde bulunabilmiş durumda..

Şartlar..

Demek ki, kurnaz Hayrettin efendi, şartlar lafıyla bizi aldatmaya çalışıyor.


SENİN SANMAMAN YETMEZ!

 




Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Şubat 2014 tarihli sayısında yayımlanan, “Dostluğun ve desteklemenin şartı” başlıklı yazısında şu görüşleri dile getirmişti:

İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler. İslam dışı ve/veya İslam’a aykırı inanç ve hayat tarzlarına sahip vatandaşların da hak ve hürriyet adına talepleri olacaktır. Bu talepler içinde İslam dini ve ahlakına aykırı olanlar varsa dindar Müslümanlar ‘demokrasi ve insan hakları adına’ bunların da verilmesinin peşine düşmezler, verildiği zaman da memnun ve mes’ud olmazlar, mevcut sistem gereği tahammül ederler.

İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil. İktidar dini korumakla beraber diğer dört değeri -ki, bunun için de mal; yani ekonomi de vardır- korumada gevşeklik, ihmal ve kusur içinde ise o iktidarı -sırf dini hakları verdiği için- desteklemezler, diğer korunması gerekli değerleri de korumasını bekler, ister ve desteklerini buna göre ayarlarlar.

Bir iktidar Müslümanların dini haklarını vermede gevşek ve kusurlu olursa, diğer alanlarda başarılı olsa bile dindar Müslümanlar o iktidarı desteklemezler.

Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.

Şimdi biri çıkar da ‘Biz iktidarı desteklemek için demokrasi, insan hakları ve AB sürecinde katedilen mesafeye bakarız; bu konularda başarılı ise destekleriz, gevşek ve kusurlu ise desteğimizi çeker, onu düşürmek için başkalarıyla ortak hareket ederiz’ derse bu tamamen seküler, dünyevi, maddi, dindar bir Müslümanın tercih etmeyeceği bir yaklaşım olur. Bu yaklaşımı benimseyen vatandaşların da tercih haklarına saygımız tamdır; ancak bizim tercihimiz bu değildir.

Dindar Müslümanlar demokrasi ve insan haklarının ‘içi İslam ahlakı ile doldurulmuş’ olanını tercih ederler.

AB ile entegre olmayı, Batılılaşmayı, kendi öz ve yüce medeniyetimizi Batı’nınki ile değiştirmeyi asla istemezler ve bu konuyu bir ‘inanç meselesi’ bilirler. Batı ile ilişkileri, zorunlu ve ümmet için yararlı olan sınırda tutar, orayı aşmamaya gayret ederler.

Milli sınırlar içindeki insan unsurunu, büyük İslam ümmetinin ‘ayrılmaz bir parçası’ kabul eder, dost düşman ayırımında ümmeti esas alırlar. Onlara göre bugünkü parçalanma, dağılma, hatta kendi aralarında savaşma ve çatışma büyük günahtır; izale edilmesi, ümmet bütünlüğünün sağlanması, kavganın adil bir barışa, kardeşlik ve dayanışmaya dönüşmesi için gayret etmek farzdır.

Bu iktidar ekonomiyi batırmadı, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşıladı, barış sürecini başlattı ve ‘İmam Hatiplerin önündeki engelleri kaldırdı, başörtüsü zulmüne son verdi, okullara seçmeli Kur’an, Peygamberimiz’in Hayatı ve Temel İslam Bilgisi’ derslerini koydu ise -ki, evet bunları yaptı- ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum.

Yolsuzluk, haksızlık, rüşvet, irtikab, kul hakkına tecavüz… büyük günahlardandır. Bunları dindar Müslümanların onaylaması mümkün değildir. Ancak ‘hüküm giymedikçe kişilerin masum oluşları’, ‘Soruşturmanın gizliliği’ de temel hukuk kurallarıdır.

Yukarıda sayılan kusurların ve günahların istismar edilmesi, bunları onaylamayan iktidarı yıpratmak için kullanılması da dine ve ahlaka uygun düşmez.

*

Görüldüğü gibi 2014 yılında, sonraki yıllara göre biraz daha mutedil bir çizgideymiş. 

Kesin ifadeler kullanmak yerine “Sanmıyorum” diyebiliyormuş.

Sonradan kendisine bir haller oldu.

Yazdıklarına gelince..

Hayrettin beyin ilk cümlesinden başlayalım: 

“İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler.”

Buradaki “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar” kaydı, hiç tartışılmadan, bir aksiyom gibi önümüze konuluyor.

Yani, hareket noktası olarak, önce, mevcut iktidarın “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas” olduğunu teslim ediyoruz. Hareket noktamız bu.

Ancak, memleketin manzarası tam böyle değil.

*

İnancımızı açıkça söylemediğimiz, bu ülkede Şeriat’in hakim olması gerektiğini açıkça söylemekten kaçındığımız için, (çokları da zaten hristiyanca bir İslâm anlayışını benimsemiş, Şeriatçılıktan vazgeçmiş bulunduğu için) din ve vicdan hürriyetimiz varmış gibi görünüyor.

Bu, gerçek bir özgürlük müdür?!

Bu ülkede bir milletvekili ya da önemli bir bürokrat, “Arkadaş, ben Şeriatçıyım, Şeriatçı olmam, benim müslüman olmamın zorunlu sonucudur, lazım-ı gayri mufarıkıdır” diyebilir mi?!

TBMM Başkanı İsmail Kahraman bunu dediği için bile değil, “Anayasa’da laiklik kelimesinin yer alması şart değil, nitekim Avrupa’da öyle” dediği için siyasî linçe maruz kalmadı mı?

Sen şimdi mevcut iktidara destek verdiğin, böylece mevcut rejimi dolaylı olarak desteklemiş bulunduğun için, yazılarına rüşvet-i kelâm kabilinden eklediğin “Aslında benim gönlümden geçen rejim tam bu değil” şeklindeki kayd-ı ihtirazîlerine tahammül edilmesini, gerçek bir özgürlük mü zannediyorsun?!

*

Ekonomi bahsine gelelim.

“Ekonomiyi batırmamak, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşılamak”, bir iktidarı desteklemek için tek başına yeterli bir neden olamaz.

Aslında her iktidar, her parti, ülkesini zengin etmek ister; bunu başarır başaramaz, becerir beceremez, o ayrı mesele..

Mesela bir şirketin başına kimi getirseniz, o şahıs (şirketteki iktidar olarak), firmanın üstün başarı göstermesini, büyük kâr elde etmesini ister. Bazıları başarır da.. 

Bu, o yöneticinin “iyi bir insan” olduğunu göstermez.

Hangi yönetim, ülke ekonomisinin bozuk olmasını, vergi gelirlerinin azalmasını, cüzdanının boşalmasını ister ki?!..

*

Asıl önemli olan soru şudur: Bu iktidar, ekonominin işleyişinde helal ve haram sınırlarına ne kadar dikkat etmiş, ekonominin İslâmî kurallara göre işlemesi için ne yapmıştır?.

Bu soruyu sormadan, iktidar için, “ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” demek uygun olmaz.

Başörtüsü zulmüne son verilmesi ve “seçmeli” din derslerinin konulmasına gelince…

Evet bunlar yapıldı..

Fakat, bu ülkede aynı zamanda “Şeriatçı” olmak, “sahih bir İslam anlayışı”nı savunmak da marjinal bir olay haline getirildi.

Şeriat ve Şeriatçılık kavramları, derin odakların kullandığı birtakım "yerli-milli" kişiler tarafından, bizzat “dinci medya” olarak gösterilen basın yayın organlarında sistematik olarak itibarsızlaştırıldı.

Bu, senin yazdığın Yeni Şafak'ta da yapıldı. 

*

Aslında olay şu:

28 Şubat sonrasında “Şeriatçılar”ı “muhafazakâr demokrat” ve “ılımlı laik” hale getirenler (Evet, aslında Ilımlı İslam değil, Ilımlı Laiklik projesi var), bu kitlenin tekrar radikalleşmesinin (yani Şeriatçılaşmasının, laik düzeni sorgulamasının) önüne geçmek için, başörtüsü sorununu bir ölçüde çözmeye ve bazı yüzeysel dinî dersleri “seçmeli” (sadece seçmeli) olarak “dindar” insanlara “lutfedip vermeyi” kabul ettiler.

O yüzeysel ders kitaplarına bakınız; onlarda bile bir yandan resmî ideolojinin ve Atatürkçülüğün empoze edildiğini görürsünüz.

Hayrettin bey, böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyormuş.

Tamam da onların Ankara’da, “Türkiye’de rejim sorunu kalmamıştır, bizim sayemizde dindar insanımız da laikliği benimsemiştir, biz de zaten laik bir partiyiz, İslamcı/dinci değiliz, gizli gündemimiz asla yoktur, Türkiye’deki Şeriatçıları Şeriatçı olmaktan çıkardık, laikleştirdik, ılımlı laikler haline getirdik, asıl biz Aziz Atatürk'ün izindeyiz, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı minnet ve şükranla yâd ediyoruz vs.” dediklerinden haberin var mı?

Belki de var.. Olması lâzım..

Çünkü, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı laik yönetim tavsiyesinin bile arkasında durdun, ona bir kulp takmak için mugalata sanatının dibini buldun.

Bu iktidar şunu yapmışmış da bunu yapmışmış da.. Evet yaptılar, fakat dindarları laikleştirmekle de ("siyasal dinsiz" hale getirmekle de) övündüler..

Hızlarını alamayıp Mısır ve Tunus'a bile "siyasal dinsizlik" ihraç etmeye kalkıştılar.

Millete "Size amelî hususlarda müsamaha göstereceğiz, fakat bunun karşılığında itikadî tavizler verecek, (merhum Said Nursi'nin "küçük deccal / küçük yalancı" olarak nitelendirdiği) Atatürk'ü rahmetle anmaya başlayacak, Şeriat savunuculuğunu bırakacak, laiklik (siyasal dinsizlik) eleştirisine son vereceksiniz" mesajını verdiler.

Millete sundukları, onlardan istediklerinin yanında devede kulak bile değildi.. 

*

Evet, Hayrettin bey, “İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil” diyor.

Sonra da ekliyor: 

“Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.”

Nerde yaşıyorsa?

Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının, İstanbul Sözleşmesi’nin yasal düzeyde hayata geçirilmesinin, üniversitelerde toplumsal cinsiyet adı altında okutulan derslerle her türlü sapıklığın reklamının yapılmasının vs. (ki özgürlük adı altında kabul edilen başka rezillikler de var) ne anlama geldiğini bilmez gibi konuşuyor.

Mevcut iktidar, “nesil” maddî ve/veya manevî değerinin korunması için zinayı serbest bıraktı mı demek istiyor? Ya da ne?

Hayrettin beye göre, bu iktidar “nesil” değerini korumak için gece gündüz demeden çalışmış, zinayı serbest hale getirmiş.

Hayrettin efendi nesilden artık neyi anlıyorsa?.. Bunu bilemiyoruz.

Gece gündüz demeden neslin korunması için çalışılmış, bunu yar da ağyar da biliyormuş, insaflı olanlar bunu itiraf ediyormuş..

İnsaf da bunların tekelinde, babalarından miras kalmış tapulu malları..

*

"İnsan hayatı"na gelince… Mevcut iktidarın insan hayatını korumak için neler yaptığını, bu iktidar döneminde neler yapıldığını şahsen çok iyi biliyorum.

Neler yapıldığı benim gibiler açısından "bi't-tecrübe sabit"tir.. Hariçten gazel okuyan, "yaşayan" kadar bilemez.

Ne demişti Mevlana: "Ben ol da bil!"

Gelelim dinin korunmasına.. Bu ülkede bugün, Şeriat kavramını camilerdeki hutbelerde bile duyamıyoruz.

Daha ne olsun!

Malın korunmasına gelince.. İşte bu doğru olabilir. 

Birileri servetlerini çok iyi koruyorlar.

*

Hayrettin efendi olayı çarpıtıyor..

"Böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum" demek yerine, "Böyle bir iktidarı beğenmediği için zihniyet bakımından ondan da bozuk olanı desteklemek caiz olmaz" dese, anlaşılabilir.

Fakat öyle demiyor.

Dindar geçinen ve bilinenler böyle yaparsa, 'çağcıl' CHP iktidarından da herşey beklenebilir, bunu bilmiyor değiliz.

Fakat şunu da biliyoruz: CHP amelî bakımdan zarar verebilir, fakat milletin itikadıyla oynayamaz.

Mesela Mısır'a ve Tunus'a Tayyip Erdoğan yerine Bay Kemal "Şeriat'i bırakın, laik olun!" mesajını verseydi yer yerinden oynardı.

"Sınırlı sorumlu müslüman" Erdoğanist yağ tulumları kim bilir nasıl da kabına sığmayan mücahitler haline gelirlerdi. 

*

Tuzun koktuğu yerde diğer nesnelerin kokmasının hesabını kim nasıl sorabilir?

Daha doğrusu, tuzun kokmasından değil, tuzun yokluğundan, yasaklanmasından söz etmemiz gerekiyor.

Soytarılığın yerlilik-millilik-vatanseverlik katına yükseltildiği, ihlas edebiyatı ve umuma açık nefis muhasebesi gösterisi ile işe başlayacak kadar ustalaşmış kaşar riyakârlığın dindarlık zannedildiği, gerçek dindarlığın da "tehlike" kabul edilip açık ya da "örtülü" yöntemlerle önünün kesildiği bu ülkede tuz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" biçimde yasak. 

Tuz diye, ne idüğü belirsiz kalp/sahte nesneler piyasaya sürülüyor. 

Yoksa, sahici tuz asla kokmaz.. 


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...