LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM

 


Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman, 30 Kasım 2018 tarihini taşıyan “Şimdilik son yazı” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok.”

Görüldüğü gibi "fısk, fücur, dalalet, bid'at, küfür" gibi İslamî terminolojiye ait kavramları (din dilini) değil, laik-nasyonalist (siyasal dinsiz ve [en azından söylem düzeyinde] ırkçı) rejim dilini konuşuyor.

"Dar görüşlü, bağnaz, bölücü" diyor. 

Bana kimin dilini kullandığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Söze“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip” diyerek başlamış durumda.

Açalım: Mesela Ehl-i Sünnet’in bizzat kendisinin, kendi İslâm anlayışını Ehl-i Sünnet diye takdim etmemesi düşünülebilir mi?

Bir grubun İslâm anlayışının “kendi İslâm anlayışı” olması, onu otomatik olarak Ehl-i Sünnet’in dışına mı iter?

Hayrettin Bey’in cümlesinin sonu, böylelerini Ehl-i Sünnet’ten ihraç (veya “aforoz”) ettiğini ortaya koyuyor.

Çünkü cümleyi “Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının…” diye bağlıyor.

Cümlesinin baş tarafında başkalarına yönelttiği suçlamayı kendisi yapıyor. Birilerini Ehl-i Sünnet’in dışına atıyor.

Ne demeliyiz buna, "dar görüşlülük, bağnazlık, bölücülük" mü demeliyiz?

*

Demeyelim.

Kendimize, "Onlar için Ehl-i Sünnet dışı nitelemesini yaparken haklı olabilir mi?" sorusunu yöneltelim.

Haklı da olabilir, delillerine bakmadan haklı ya da haksız demek doğru olmaz.

Fakat, yukarıdaki cümlesinde bu “aforoz“u için şu gerekçeyi gösteriyor:

“…yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü ‘ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için’ Ehl-i Sünnet dışı…”

İşte buna Mantık ilminde totoloji (eski tabirle devir) deniliyor.

Baştan birtakım anlayışları “yine Ehl-i Sünnet içinde” ilan ediyorsun, sonra bunun üstüne hüküm cümlesini oturtuyorsun.

İddiasını bu şekilde delillendiren bir adam hem ilim, hem de mantık bakımından sorunlu demektir.

Burada, Mantık ilmini okumuş olmayı kast etmiyoruz, “normal” bir insanın insan olması hasebiyle sahip bulunduğu “asgarî” mantığı kast ediyoruz.

(Yine de Hayrettin Karaman’ın, bu vadide Millî Gazete‘nin “boş beleş” yazarı Mehmet Şevket Eygi‘ye yetişmesi mümkün görünmüyor. Çünkü o, “totoloji”de, bir daha kırılması mümkün olmayan “çılgın” rekorlara imza atmış durumdaydı. Mesela, “Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at’ın ihtilaf ettikleri konuların tümünde Ehl-i Sünnet haklıdır, doğru yoldadır” şeklinde cümleler kurmuştu. Yani “Sağlıklı insan ile hasta insandan sağlıklı olanı ilkidir” zekâ düzeyinde cümleler.. İşte Türkiye’de bugün bu tür “deha sahibi” adamlar İslam’a “hizmet” ediyorlar. Ettiler. Böyle bir gecenin sabahından ne umulursa?)

*

Ehl-i kıbleyi tekfir (kâfir ilan etme) meselesine gelelim..

Bu tür ifadelerin ardına saklanmak, neyin kastedildiği açık bir biçimde ortaya konulmadıkça, yanlışa alan açma hokkabazlığından başka bir anlama gelmez.

Ehl-i kıble (kıblesi Kâbe olanlar), günahından dolayı tekfir edilmez. Yoksa, adam Ehl-i Kıble’den de olsa, itikaden küfür olan bir söz veya eylemi bile bile benimseyip savunursa kâfir olur.

Nitekim Allâme Âliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

Şu hususun bilinmesi lâzımdır ki, “Ehl-i kıblenin günah işlemesi sebebiyle tekfir edilmesi caiz değildir” diye bilginlerimizin ifade etmesinden maksatları, mücerret [salt] kıbleye yönelmek değildir. Rafızîlerden bazı sapıkların “Cebrail aleyhisselam vahiy getirirken aldanmıştır. Çünkü Allah Teala Cebrail’i Ali’ye göndermiştir, fakat o yanlış olarak Muhammed’e geldi” diye iddia eden ve Hazreti Ali’ye (haşa) ilah diyen rafızîlerin azgınları her ne kadar kıbleye yönelerek namaz kılsalar da onlar mümin değillerdir.

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 431.)

İmam Gazzalî daha açık konuşmaktadır:

Bid’atçi (mübtedi’) [durumundaki Kur'an ve Sünnet'e vakıf bir âlim] eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [tek başına da kalsa diğer müçtehid âlimlerin ortak içtihadına, ortak aklına] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz [Dinde kesin delil olan icma oluşmaz]. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir [Başka bir konuda bid'at derecesinde hata yapmış olması bu konuda "mutlak biçimde" yanılıyor olmasını gerektirmez].

… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile [niyeti inkârcılık ve küfür olmasa bile] kâfirdir.

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, s. 301-302.)

*

İmdi, Türkiye’de bakıyoruz, Ehl-i Kıble‘yi asıl tekfir edenler, Hayrettin Karaman’ın hizmette ve hürmette kusur etmediği Erdoğan ile yandaşları. 

"Ilımlı müslüman" FETÖ bu laik (siyasal dinsiz) rejimin aforozuna uğrayınca onların söylemlerini birilerinin devam ettirmesi gerekiyordu. Bayrak yarışı devam etmeli, sancak yere düşürülmemeliydi. 

Mesela, Batı’nın, özellikle de ABD’nin terörist ilan ettiği müslümanlar için Erdoğan fırsat düştüğünde hemen “Bunların İslam’la bir ilgisi yoktur” diyebiliyor. 

Bayrağına ‘La ilahe illallah’ yazmakla, alnında Tekbir bandı taşımakla müslüman olunmaz” falan diye kafadan fetvalar verebiliyor.

Ya neyle müslüman olunurdu, yahudi fötrü gibi küfür simgelerini giymekle mi?

TBMM’de (laiklik gereği İslam’la, dinle imanla ilişkisiz ve/veya ona aykırı) Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmekle mi?!

*

Evet, Erdoğan, yukarıya aldığımız türden ifadeleriyle Ehl-i Kıble’yi resmen tekfir ediyordu.. Etti.

Yandaşlar da aynı dili kullandılar.. Şu anda ona muhalif olan (Davutoğlu gibi) eski yandaşlar da..

Evet, Erdoğan ve kafadarları birileri için gözlerini karartıp “Müslüman değiller” diyorlardı.. Daha ne desinler!

Ve buna karşı Hayrettin Karaman ile onun gibi ince kalpli merhamet abidelerinden itiraz kabilinden ne bir fısıltı, ne bir ürkek inilti, ne de bir utangaç vızıltı çıktı. 

Tıs yok.

"Tamam bunlar cahiller, katiller, azgınlar, hayvan oğlu hayvanlar, fakat ehl-i kıbleyi tekfir etmeyelim, bize yakışmaz" demediler. 

*

O adamları İslam’ın dışına itiyorsan, itikaden bunu gerektiren bir delil getirmen gerekir.

“Efendim bunlar terörist…”

Batı’nın terörist ilan ettiği insanlar arasında gerçek mücahidler de var.

Kimin terörist olmak suretiyle kâfir olduğuna artık Hristiyan Batı, NATO, ABD, Vatikan vs. mi karar veriyor?

Yani dünyada hiç mi mücahid yok?.. Bir tek senin mi askerin (Şeriat düşmanı Mustafa Kemal'in askerleri mi) ölünce şehid olacak şekilde savaşıyor, yani İslamî cihad ibadeti yapıyor?

Hadi diyelim ki, suçladığınız kesimlerin Batı tarafından terör olarak nitelendirilen eylemleri İslam açısından kesin olarak günah, bu durumda da, onları salt bu günahlarından hareketle nasıl tekfir edebiliyor, kraldan fazla kralcı, gâvurdan fazla gâvurcu olabiliyorsunuz?.

Hani günah başka, küfür başkaydı?

*

Karaman’ın yazısının devamı, onun, “hür iradeli, bağımsız birey” olmayı başaramadığını ortaya koyuyor.

Mesela şöyle diyor:

Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik.

Sorun şurada, faydası yanında zararı da olduğunu o günlerde söylemiyordun.

“İslam’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hakim” imiş..

Yani senin ölçütün bu: Toplumda hakim olan kanaat..

“Uydum kalabalığa”..

Toplumda hakim olan o kanaati benimsemeyenleri ise o günlerde dışlıyor, aşağılıyor, marjinal ilan edip küçümsüyordunuz. 

Onlara yine "bağnaz, dar kafalı, bölücü" diyordunuz.

Hışımla ve yarışırcasına..

Samanyolu TV‘de vs. kendinden memnun, mutlu bir yüz ifadesi ile hikmetler döktürüyor, Türkçe Olimpiyatları‘nda şarkı söyleyip oynayan kızları izliyor, İslam'a “hizmet” ediyordunuz.

Karaman bir de merhum Sabahaddin Zaim hocanın isminin ardına saklanmış..

Ne yani, Sabahaddin Zaim muhterem bir insandı ama, her sözü ve eylemi hüccet olan masum bir peygamber miydi?!

*

Karaman’ın yazısının sonu, Erdoğan'ı körü körüne izlemekte olduğunu ortaya koyuyor.

Tabiî burada da ölçütünün, “Erdoğan’ın, peşinden gidilmesi gereken bir lider olduğu” yönünde toplumda hakim olan kanaatten başkası değil..

Şöyle diyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:

“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”

*

Türkiye’de ilmi, güç için, örgütleşme için bir araç olarak asıl kullanan, derini ve yüzeyseliyle devlettir.

FETÖ’yü üreten kim?.. Devlet.. MİT..

Şimdi FETÖ’yü yok etmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaları, eski huylarını bıraktıkları anlamına mı geliyor?

Ayrıca, FETÖ'ye karşı sergiledikleri tutumun benzerlerini, adını koymuyor ve yüksek sesle ilan etmiyorlarsa da, tehdit olarak gördükleri başka kişi ya da gruplara karşı da uygulamadıklarını nasıl söyleyebiliriz?

Senin haberin olmayabilir, fakat yaşayan bilir. 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca 22 yıl önce Avustralya'da ölmeseydi, sana bilmediğin ya da bilmiyor göründüğün bazı şeyleri anlatabilirdi. 

Şimdi bildiklerini gece karanlığında Eyüp sırtlarındaki mezar taşlarına ve servi ağaçlarına anlatıyor.

*

Şu taksimin güzelliğine bakın..

Mesela bir yerlerde mücahid olarak, Allah’ın sözü (Şeriat’i) yüce olsun diye çarpışanı, vatanını savunanı bile, Batılılar öyle tanımladığında hiç düşünmeden terörist kabul edebiliyorsun, fakat senin laik (siyasal dinsiz, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya iman ile öküze tapmaya eşit mesafede duran) devletin için çarpışıp ölen şehid oluyor..

Bu, (tıpkı FETÖ'de bulduğun özellikteki gibi) İslam’ı güç için istismar etme değil midir?

Anayasa’ya ve yasalara göre Diyanet’in görevi, laik (siyasal dinsiz) devlete “milli birlik ve beraberlik” gayesi çerçevesinde hizmetten ibaret..

Bu, İslam’ı, laiklik (yani siyasal dinsizlik) ve örgütleşme (milli birlik ve beraberlik adı verilen “ulusal çıkar”cı menfaat örgütleşmesi) için araç yapma değil midir?


"USÛL, USÛL" DİYEREK USUL USUL USÛL'Ü KATLETMEK ("NEREDEYSE GÖKTEN BAŞIMIZA TAŞLAR YAĞACAKTIR!")

 



Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz bir yazısına ” ‘Sözü amelinden sayanın sözü az olur’ der Şeyh Muhyiddin” diyerek başlamıştı.

Şeyh Muhyiddin, sözünü amelinden saymamış olacak ki, doğru yanlış demeden aklına ne gelirse yazmış.

Mesela bir kitabına rastlamıştım, sakalla ilgili olarak sayfalar dolusu laf sıralamıştı, şöyle olursa böyle olurmuş da, böyle olursa şöyle olurmuş da.. Birkaç ifadesi dışında hiçbirinin de “delil”i yoktu. Yazdıklarının bir önemi de bulunmuyordu, boş laf kalabalığıydı. “Sakal konusunda sünnet şudur” demesi yeterli olurdu.

Fakat sadece sakal konusunda lüzumsuz gevezelik yapmış olsaydı, bir ölçüde mazur görülebilirdi. Ancak, orada durmamış, uluhiyet, peygamberler, melekler, cehennem vs. hakkında Ehl-i Sünnet itikadına mugayir, yani ehl-i bid’at çizgisinde sözler sarfetmiştir.

Ömer Lekesiz’in yazısına dönersek.. Naklettiği söz aslında Hz. Ali k.v.’ya ait..

Ne var ki bu beyler, ayet, hadîs ve sahabe sözü nakletmekten hoşlanmazlar.

Çünkü “havalı” değildir.

Çünkü İngiliz gâvuru sadece (kitaplarında kendisini göklere çıkaran ‘tevazu’ abidesi) Muhyiddin efendiyi pohpohlamaktadır.

Aşağılık duygusu içinde kıvranıp duran sömürge zihniyetlilerin aradığı ilacın İngiliz mamulü ya da İngiliz akreditasyonlu olması gerekmektedir. Aşağısı kurtarmıyor.

*

Yeni Şafak‘ın diğer bir yazarı, Hayrettin Karaman ise, Lekesiz’inkiyle aynı gün (8 Aralık 2019) yayınlanan “Sünnet hakkında” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

“Erkek çocuklara icra edilen küçük operasyon manasındaki sünnet gelenekte neredeyse farzların bile önüne geçmiştir. Birçok günah işleyerek, birçok sünneti terek etmiş olarak ölmüş birine eğer sünnet olmuş ise Müslüman muamelesi yapılır da, birçok sebeple zamanında sünneti yapılamamış bir kimsenin Müslümanlığından şüphe edilir.”

Bu durum biraz şiâr/şeâir kavramıyla alâkalı kabul edilebilir..

Sadece bir defa yapılan birşeydir, fakat müslümanın şiârı olarak görülür.

O açıdan önemlidir.

Karaman şunları da yazmış:

Öte yandan insanlar toplanıyor bazı hadis kitaplarının metinlerini, şerhlerini, tercümelerini okuyorlar. Bu okumaların ifrata ve tefrite düşmeden salih kul olmaya medar olabilmesi için “Usul” bilgisi ile birlikte yapılması gerekiyor. Eğer usul bilgisi bir yana bırakılarak Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları, üstelik muteber şerhlerine bile bakılmadan okunursa bu okumalardan DAİŞ benzeri okumuşlar da mezun olabilir.

Bu işin bir ucu, diğer aşırı ucuna örnek olarak da hayli yaşlanmış ve camiamızda saygı gören bir Hoca’nın videoya kaydedilmiş bir konuşmasını vereceğim. Hoca özetle şöyle diyor: “Fıkıh Usulü ilmi ortaya çıkıncaya kadar Müslümanlar dini doğru anlıyor ve uyguluyorlardı, bu ilim ortaya çıkıp da vahye dayalı metinlere uygulanınca Müslümanlar yollarını sapıttılar. Bu sebeple fıkıh usulü bir yana atılmalı, Kur’an’da ne helal ise onu helal, ne haram ise onu da haram bilmeli, bunun ötesi de yoktur.”

İşte bu ölçüde sapıtmaların önüne geçecek olan bize göre Fıkıh Usulü ilmidir.

Kur’an âyetleri birbirini tefsir eder, hadisler de hem birbirini hem de Kur’an âyetlerini tefsir eder. Okumalardan bir hükme varmak isteniyorsa Kitab ve Sünnet’in, usulü dairesinde bir bütün olarak göz önünde bulundurulması şarttır. 

*

Karaman, “diğer aşırı uç“tan da söz ediyor, fakat aslında ortada “diğer uç” yok.

Diğer aşırı uç, “usûl”ün “asl“ı ortadan kaldırmak için istismar edilmesidir.

Evet, diğer aşırı ucu; Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde işaret edilen durum oluşturmaktadır: Ulemanın rabler haline getirilmesi.. 

Abkakadabra, alavere dalavere, hokus pokus kabilinden “sözde usûl” eksenli laflar eşliğinde Kur’an ve Sünnet’in devreden çıkarılması, diğer aşırı uç durumundadır.

Mesela, Karaman, “DAİŞ benzeri” edebiyatı yapmayı biliyor. Peki onun (ve onun gibilerin) yazılarında neden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” anlamına gelen ayet-i kerime hiç geçmiyor?

Tamam, sen de bu ayet-i kerimeyi usûl çerçevesinde yaz, ama yaz!

Kaldı ki, usûl bilgisi sizin tekelinizde olan birşey değildir.

“DAİŞ kafalı” diye küçümsediğiniz kimseler arasında usûlü sizden daha iyi bilenler de, anlama çabasında ona sizden daha fazla riayet edenler de bulunuyor olabilir.

Usûl Diyanet’in hutbelerinde Şeriat, İslam'ın hakim olması, İslam devleti ve tağut gibi kavramların hiç geçmemesi midir?

Şirk, nifak ve münafıklık gibi kelimelerin hiç anılmaması ya da üstünkörü mü dile getirilmesidir?

Şeriat, İslam devleti, tağut, şirk ve münafıklık gibi konuları DAİŞ kafalılara bırakmayı size hangi usul emrediyor?

Neden sizin yazı ve konuşmalarınızda mesela "dâru'l-harb" konusu sadece Türkiye'nin öyle olmadığını ispatlamak için usule, mantığa ve dört mezhebin içtihatlarına kırk takla attırma canbazlıkları çerçevesinde gündeme geliyor?

*

Karaman’ın sözleri, kendi içinde sorunlu..

Hadîs kitaplarının şerhlerinin okunmasından bile rahatsız..

Halbuki, şerh, usûl bilgisi bulunmaksızın yapılamaz. Usûl bilgisinden uzak bir şerh olamaz, olursa da, o, şerh değildir.

Dolayısıyla, muteber şerhlerin okunmasından hiçbir zarar gelmez. Gereklidir. İslam, başka türlü öğrenilemez. Zaten şerhler, fıkhî hükümleri de ihtiva ederler. Aynı durum tefsir kitapları için de geçerlidir.

Bir mealde, itikadî ve fıkhî konuların yanlış anlaşılmasına engel olacak notlar bulunduğunda, usul bilgisinin mevcut olmaması sorun teşkil etmez.

*

Üstelik, usûl bilgisi bile, bizi her konuda aynı sonuçlara ulaştırmaz.

Eğer öyle olsaydı, mezhep farklılığı ortaya çıkmazdı.

Ayrıca, Karaman’ın sözünü ettiği hocanın sözleri de (kim olduğunu bilmiyorum) kendince bir usûl getiriyor. Zahiriyye’yi akla getiren bir usûl..

Mesela Şia‘nın da, kendisine göre bir usûlü var.. Ehl-i Sünnet’i, kendilerine ait usûlü benimsemedikleri için sapıtmış kabul ediyorlar. Onlar için de usûlasıldan (Kur’an ve Sünnet’ten) önde geliyor.

O halde, usûlün de asla dayanması, ondan alınması, onunla çelişiyor olmaması gerekir. Nitekim, içtihadın meşruluğuna ilişkin Muaz r. a. hadîsi, sonuçta bir hadîstir.

Usûlü de asıl belirler.

*

İmdi, Karaman’ın yaklaşımı çerçevesinde Diyanet‘in tam da usûle göre hareket ettiği kabul edilebilir.

Ama bu usûlaslın bir kısmının terk edilmesinden başka bir anlama gelmiyor.

Ayrıca, İslam’ın, adı konulmamış kısmî bir reforma (güncellemeye) tabi tutulması mahiyeti taşıyor.

Çünkü Diyanet’in Kur’an ve Sünnet’i “yorumlama usûlü”nün temelini, laik/dinsiz devletin anayasal ilkeleri çerçevesinde tanımlanmış bir “milli birlik ve beraberlik” gayesi oluşturuyor.

Yani bu usûlde, salt “asl”a dayalı saf, katışıksız ve pür bir makasıd-ı şerîa(t) yok..

Makasıd-ı laik devlet” var.

Bu noktada reformist/hermenötikçi/tarihselci ilahiyatçı soytarılar ile Diyanet’in Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip personeli arasında bir “eylem ve söylem birliği” mevcut.

Bütün Diyanet personelinin bunu bile isteye, gönüllü biçimde yaptığı, veya bu politikayı desteklediği söylenemezse de, durum bu..

*

Meselenin bir başka boyutu daha var.

Hatta buna en önemli boyutu da diyebiliriz.

Şöyle:

Usûlü bilmeyenler, Kur’an ve Sünnet’i yanlış anlayabiliyorlar da, Hayrettin Karaman gibi isimlerin yazılarını, Şeyh Muhyiddin gibi herzevekillerin laflarını ve Diyanet’in hutbelerini nasıl doğru (makasıd-ı şerîaya göre) anlayabiliyorlar?

Yani Hayrettin ve Muhyittin efendiler meramlarını yanlış anlaşılmayacak biçimde anlatmayı biliyorlar, Diyanet hutbelerini hazırlayanlar yanlış anlamaya imkân vermeyecek şekilde metin oluşturmayı beceriyorlar da, bunu bir tek, yerlerin ve göklerin, insanların bütün aklî melekelerinin yaratıcısı Allahu Teala mı haşa beceremiyor?

Bir tek cevâmiü’l-kelîm olan Resulullah s.a.s. mi anlaşılır konuşmayı bilmiyor?

Usûl bilinmeden hadîs şerhleri bile okunmayacaksa, vaizlerin vaazlarının da dinlenilmemesi, ilahiyatçı yazarların (şerh demek olan) yazılarının da okunmaması gerekir.

*

Sözü, Şeyh Senûsî’nin usûl konusundaki şu çok önemli uyarıları ile bitirelim:

Bir grup Kufe âlimi “kıyas-ı celî” [açık kıyas] ile amel ederek “küllî kaideleri” etkilemeyen [hadîsin terkiyle küllî kaidelerin çiğnenmiş olmayacağı] hadîslere muhalefet etmişlerdir. Ve bazı âlimlerin hadîslere muhalefet etmelerinin daha nice gerekçeleri vardır. Çünkü âlim, bizim fark etmediğimiz başka bir delile dayanarak hadîse muhalefet etmiş olabilir. Kaldı ki âlim; bazen delilini göstermiyor; gösterdiğinde, bize ulaşmıyor; ulaştığında, doğruluk ve yanlışlığı bir yana, istidlal [delil oluş] yerini idrak edemiyor olabiliriz. Ancak konu hakkında sahih hadîs varken, “Yanında bu hadîsi reddedecek hücceti var” ihtimaline dayanarak, bir âlimin sıradan bir sözüne yönelmek asla doğru olmaz. Çünkü şer’î deliller [Allahu Teala’nın vahyi ve Resulü’nün tebliği], âlimlerin görüşlerinin hataya maruz oluşu şeklinde bir hataya maruz değildir. Şer’î delil bütün insanlar için hüccettir; âlimin görüşü ise öyle değil. Şer’î delillerin, birbiri ile çelişmediği sürece [Ki şer’î deliller arasında gerçek bir çelişki mevcut olmaz], yanlış olması akıl dışıdır. Oysa âlimin görüşü hataya daima maruzdur. Hadîs var iken âlimin görüşünü alacak isek, delillerin bir manası olmaz [ortada usûl diye birşey de kalmaz]. Netice olarak şu gerçeğe değinmemiz lazım: [Müttekî, sırf Allah’ın rızasını gözeten, güç sahiplerine ve devletin başındakilere şirin görünmeye çalışmayan, insanların övgüsü ve yergisinden etkilenmeyen, hakkı arayıp bulma dışında bir gayesi olmayan] Âlim, hadîsin birine muhalefet ettiği zaman şüphesiz onun geçerli bir mazereti vardır. Ancak, o hadîsin sıhhati (sahih olduğu) bize açıklandığında, âlimin görüşünü bırakıp hadîse yöneldiğimizde biz de mazeretliyiz ve gerekçemiz vardır. Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar geçmiş birer ümmettir, kazandıkları kendilerine, kazandıklarınız da sizedir. Onların [âlimleri de dahil olmak üzere] yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.” (Bakara, 2/134) “[İster âlim olun, ister ümmî; ister ulu’l-emr/yönetici olun, ister yönetilen] Eğer birşeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız, onun durumunu Allah’a ve Resulü’ne bırakın.” (Nisa, 4/59)

Hiç kimsenin Resulullah’ın [sahih olduğu bilinen] hadîsine muhalefet edip [salt “O, usûlü bizden daha iyi bilir” diyerek] herhangi bir âlime uyması asla doğru olmaz. İbn Abbas, kendisine soru soran birisine hadîs ile cevap verdiğinde soru soran: “Ebubekir ve Ömer başka şekilde demişlerdir” deyince, İbn Abbas, Neredeyse gökten başınıza taşlar yağacaktır. Ben ‘Resulullah (s.a.s.) buyurdu’ diyorum, siz ‘Ebubekir ve Ömer şöyle dediler’ diyorsunuz” diye cevap verdi.

(Şeyh Senûsî, İctihad ve Taklid Çerçevesinde Nassın Uygulanışı, çev. A. Timurtaş, İstanbul: İnsan Y., 1995, s. 25-6)

*

Usûl, işte budur!


ÇAĞDAŞ DENSİZLİK VE İSLAM’IN “İNSAN”A VERDİĞİ DEĞER

 


Yıllar önce Ahmet Alemdar ismiyle yazan bir okur, internet sitelerinden birinde okuduğu bir yazıdan nedense çok rahatsız olmuş, oturup öfkeyle bir “yorum” yazıp göndermişti, fakat ifadelerinin yazıyla bir ilgisi aslında yoktu.

Yazarın düşünce ve argümanlarını tartışmak yerine, Hz. Peygamber s.a.s.'e hakaret etmeyi tercih etmişti. Yorumunda nedense olayı Alevilik-Sünnilik meselesine de getirmişti. Diyordu ki:

“İslam'da Hristiyanlar değil belki ama diğer inançlar ve alevilik zorla kılıçla sünnileştirilmeye uğraşılmıştır.”

Hangi dönemde uğraşılmıştır, kim uğraşmıştır? Bu soruların cevabı yoktu. Okur, Türkiye'de yaşadığına göre muhtemelen Osmanlı'yı kastediyordu.

Türkiye Alevileri genelde Bektaşi olduklarını söylerler. Bektaşilik, Yeniçeri Ocağı kaldırılana kadar bir nevi “resmi tarikat” idi.

Bir devlet, ancak ordusu kanalıyla baskı yapabilir. Mesela Türkiye'de Silahlı Kuvvetler, laikliğin bekçisi olarak biliniyor. Bektaşi olan Yeniçeriler, insanları Bektaşilikten uzaklaştırmaya mı çalışıyordu?

Bilgisizliğe mantıksızlık da eklenince böyle oluyor.

*

Aynı okur, “diğer inançlar ve Alevilik”ten de söz ediyordu. Diğer “inançlar”ı da bari bir saysaydı da bilseydik.

Aleviler kılıçla sünnileştirilmeye çalışılmamıştır, fakat Safevi ajanlarının kışkırttığı kitleler Antalya'dan Trabzon'a kadar geniş bir coğrafyada kılıca sarılmışlar, devlete isyan etmişler, Anadolu'da İran hakimiyetini kurmaya çalışmışlardı. Kılıca kılıçla karşılık verilmiştir. İsteyen açıp tarih kitaplarını okur, “Şahkulu isyanı”nın nerede nasıl patlak verdiğini öğrenir.

Neden Allah'ın kulu değil de, Şah'ın kulu? Ve neden hâlâ bazıları “Gel Şah'a gidelim” diye türküler söylüyorlar?

İran hakimiyetini kılıçla Anadolu'da kurmaya çalışmak “inanç” değildir; siyasettir, dahası savaştır, terördür.

Hz. Peygamber'e (s.a.s.) hakaret etme cüretinde bulunan böylesi saygısız kişileri görünce, İstiklal Marşı şairini hatırlamamak ne mümkün:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
“Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”
“Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
“Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.”
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
“Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”
“Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticaın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?”

*

Söz konusu okur, yorumuna şöyle devam ediyordu:

“Dini anlamak isteyenler Kur'an'ı açıp okusunlar, ve orda peygamberin! kendi evlat edindiği insanın bile karısına el koyma girişimini Kurana koyduğunu göreceklerdir. Ama şimdi kim açıp kuran okur ki?”

Alemdar efendi merak etmesin, ben okuyorum.

“Peygamber” kelimesinin yanına ünlem işareti koyarak Hz. Peygamber'in (s.a.s.) peygamberliğine inanmadığını belli eden bu şahıs, bir yandan da Aleviler'in avukatlığını yapıyordu. (Muhtemelen Alevî bile değildir.)

Hz. Ali'nin bütün değeri, Hz. Peygamber'e (s.a.s.) yakınlığından ve onunla ilgili olarak hadislerde yer alan övgü dolu ifadelerden kaynaklanır. Olabilir, adam müslüman olmayabilir; ama iş Aleviliğe gelince 'farklı telden çalmaya' başlayan ve Alevicilik yapanların samimiyetine inanmak mümkün değildir.

Peygamber'i kabul etmiyor, halifesinden ise vazgeçmiyor; gelin de bu yaman çelişkinin içinden çıkın!..

*

Evet, Alemdar efendi kaygılanmasın, ben Kur'an'ı okuyorum çok şükür. Fakat Alemdar efendinin okuduğundan emin değilim.

Belli ki, İslam düşmanlarının kitap ve makalelerinden besleniyor. Kur'an'ı okuyan biri, yukarıdaki terbiyesizce ifadeleri kullanamazdı, çünkü olayın aslını bilirdi.

Okuyorsa ortada iki ihtimal var: Ya okuduğunu anlamaktan aciz bir geri zekâlı ya da bile bile yalan söyleyecek tıynette bir alçak ve sefil yalancı.

Evlat edinilen sahabînin adı, Zeyd bin Harise.. Zeyd r.a. aslen Yemenli'dir; çocukken kaçırılmış ve köle olarak Mekke'ye getirilip satılmıştı. Hz. Hatice onu Hz. Peygamber s.a.s.'e vermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) onu hürriyetine kavuşturmuş ve ayrıca evlat edinmişti. Yani, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yasal mirasçısı haline gelmişti. Hürriyetine kavuşturmak başlı başına büyük bir iyilikken, onu evlatlığa da kabul etmişti. O yüzden ona, Zeyd bin Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd) deniliyordu.

Araplar, hürriyetine kavuşmuş bile olsa kölelere değer vermezlerdi. Onlar ikinci değil belki 'beşinci sınıf' insandı. Onlara kimse kız vermezdi; bunun gibi, cariyelerle de (köle kızlarla da) evlenilmezdi, ayıp karşılanırdı; çünkü onlar bir nevi 'mal'dı.

*

Araplar'ın 'kafalarından' icat ettikleri helal ve haramlar da vardı.

Mesela bazı etler erkeklere helal, kadınlara haramdı.

Bunun gibi, kız çocuklarını öldürmeleri de helaldi.

Ayrıca, sınırsız sayıda kadınla evlenmek de helal kabul ediliyordu.

İslam'a göre, bir erkeğe kendi oğlunun karısı ebediyen haram olur. Bir adam, boşanmış bile olsa, geliniyle asla evlenemez. Fakat Araplar bunu evlatlıklar için de böyle kabul ediyorlardı, bu konuda da kafalarından ‘haram’ icat etmişlerdi.

Buna karşılık, hür bir kadın azat edilmiş de olsa bir köle ile ve hür bir erkek de hürriyetine kavuşmuş bile olsa bir cariye (köle kadın) ile evlenmiyordu; bunu onur kırıcı bir durum olarak görüyorlardı.

*

Araplar'ın asalet bakımından en üstün kabilesinin Kureyş olduğu biliniyor.

Kureyş içinden de Haşimoğulları, yani Hz. Peygamber'in sülalesi öne çıkmıştı.

Hz. Peygamber s.a.s., halasının kızı Zeynep r.a.'nın (aynı zamanda Hz. Ali’nin de halasının kızı) Zeyd ile evlenmesini istedi.

Zeynep, eski bir köle olan Zeyd ile evlenmeyi kabul etmedi, bu yüzden şu ayet nazil oldu:

“Mü'min bir erkek ve kadın için, Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

Bunun üzerine Zeynep r.a., Zeyd r.a. ile evlenmeyi kabul etti. Fakat bu mutlu bir evlilik değildi, Zeynep r.a. tarafından küçümsenmek Zeyd r.a.'i rahatsız ediyordu. Bu yüzden de Zeyd boşanmak istiyordu. Nihayet şu ayet-i kerime nazil oldu:

"(Resûlüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: 'Eşini yanında tut, Allah'tan kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir." (Ahzab, 33/37)

*

Köklü gelenek ve adetler, salt tavsiye ve nasihat ile değişmezler. Örnek olmak, bazen de zorlamada bulunmak gerekir.

Mesela Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkına şapka giydirmek için bunu önce kendisi yapmış, “Efendiler, buna şapka denir” deyip şapkayı başına geçirerek işe başlamıştır.

Fakat bununla yetinmemiş, şapka giymeyen insanları idama bile mahkum ettirmiştir.

İskilipli Atıf Hoca'nın idam edilmesinin temel nedeni, “Frenk Mukallitliği” (Batı Taklitçiliği) adlı kitabıdır.

Bu kitabı şapka vs. inkılabından önce yazmıştı ama, yine de idam edilmekten kurtulamadı.

Neden?

Devrimlerin hatırı için... Hz. Peygamber ise sosyal alandaki devrimlerini kansız gerçekleştirmiş, eleştirileri bizzat göğüslemiştir.

Fakat o dönemin müşrikleri, Hz. Peygamber'i (s.a.s.), oğlunun karısı ile evlenmekle suçlamışlardı. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab, 33/40)

*

Siz, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sarık giymediği için cezalandırdığı birini biliyor musunuz?

Ya da başını açtığı için cezalandırılmış bir tane bile kadın var mıdır?..

Bunları geçtik, Hz. Peygamber s.a.s., Hz. Zeynep ile daha baştan evlenemez miydi?!

Üstelik bu, son derece doğal karşılanır, Peygamber Efendimiz s.a.s.'e yöneltilen, “Oğlunun karısıyla evlendi” suçlaması da söz konusu olmazdı.

Ama, Kur'an'ı okuma çağrısında bulunduğu halde okumayan, İslam düşmanlarının saçma sapan çarpıtmalarına kulak veren ve mantıklarına da hiçbir zaman başvurma gereği duymayan Türkiyeli terbiye yoksunu Kemalist ve laik (yerli, milli, ulusalcı ve ulusolcu) gâvurlara bunları anlatmak kolay değil, bunun farkındayım.

*

Alemdar nam okur-küfreder, hakaretlerine şöyle devam ediyordu:

“İslamcılar küçük çocuklardan tahrik olmaya devam etsin, sahi siz olsanız 9 yaşındaki Ayşe'yle gerdeğe girer miydiniz?”

Arabistan'da, özellikle de o dönemde kız çocukları için dokuz yaş evlilik çağıydı, fakat bu çirkin bir soru.. Bence Ahmet Alemdar takma adlı şahsın yukarıdaki sorunun kendi annesi için yöneltilmesi durumunda ne hissedeceğini fark etmeye ihtiyacı vardı. Mesela şöyle bir soru yöneltmesi onun için doğal birşey midir: “Sahi siz olsanız annem dokuz yaşındayken onunla gerdeğe girer miydiniz?”

Sorusunu ben böyle anlıyorum, tartışmak başka şey, hakaret etmek başka şeydir. Ayrıca, Alemdar efendi, kimlerin küçük çocuklardan tahrik olduğu konusunda Ali Kırca gibi yaşayan isimlerin engin tecrübelerinden daha sağlıklı bilgi edinebilirdi. Ayrıca Atatürk’ünün başkasının karısı 15 yaşındaki Zsa Zsa Gabor ile olan muhabbeti hakkında da bilgilenmeye ihtiyacı var gibi görünüyor. Lolita edebiyatı yapanlardan da geniş bilgi alması mümkündür. Başka örnekler vermeyeyim şimdi. “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

Alemdar efendi bilmeyebilir ama, bu tür konuları yakışıksız bir biçimde kitaplarında dile getiren (Cumhuriyet’in ilk Sağlık ve Milli Eğitim bakanlarından) Rıza Nur gibi isimler de var, bunu da hatırlatmak yararlı olacaktır. Birçokları Rıza Nur'un yazdıklarının iftira olduğuna inanıyor; haklı olabilirler. Rıza Nur'a inanmamızı zorunlu kılan bir neden yok. Fakat, kendisinde Müslümanlar'a hakaret etme imtiyazını gören, Alevilik avukatlığı yaparak Sünnîliği aşağılayan Alemdar, benzer hakaret kelimelerini Alevilik bağlamında kullanabilir miydi, merak ediyorum..

Hayır, Alevilik konusunda saygısızca ifadeler kullanılmasını istediğimden değil; bir çifte standardı göz önüne sermek istiyorum.

Türkiye’de hemen herkes Alevîler rahatsız olmasın diye dilini tutuyor, fakat aynı şey Sünnîlik için geçerli değil.

*

Alemdar efendi gibi terbiye ve izan yoksunlarının Atatürk'ün düşüncelerini “sonuna kadar” benimseme hakları elbette vardır, fakat Müslümanlar'a ve İslam'a hakaret etmek gibi bir imtiyazları olamaz.

Ayrıca, Türkiye gibi Atatürk'ün yasalarla korunduğu bir ülkede Atatürkçülük yapmak da gerçekte bir değer ifade etmiyor, bunu da hatırlaması gerekiyor. Bu bir yiğitlik değildir. Bir insanı yermeyi yasakladığınızda, ona yönelik övgülerin değerini de yok etmiş olursunuz.

Son olarak şunu da söyleyelim, önemli olan Atatürk'ün şahsı değil, görüşleri.

Bizim açımızdan ise bütün görüşleri de değil, İslam'la ilgili görüşleri.

Bir müslüman olarak, Atatürk'ün İslâm'la ilgili değerlendirmeleri hakkında fikir beyan etmek hakkımızdır. Atatürk'ün değerlendirmeleri ile tarihsel gerçekler arasında bir çelişki varsa, tercihimizi gerçeklerden yana yapabilmeliyiz.

Ayrıca, İslâm ile Atatürkçülük arasında bir karşıtlık ortaya çıktığı zaman da Türkiye Cumhuriyeti'nin bir 'kul'u değil 'özgür bir vatandaş' olarak tercihimizi hür bir şekilde belirleyebilmeliyiz. 

*

Atatürk'ün İslâm'la ilgili değerlendirmelerinden bir müslümanın incinmişlik duygusuna kapılmaması kolay değildir.

Bir misal..

Geçtiğimiz yıllarda, Atatürk döneminde ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak görev yapan bir şahsın hatıraları da medyaya yansımıştı.

Büyükelçi'ye göre Atatürk, Kur'an'ın Allahu Taala'nın kelamı olmadığını ileri sürüyor ve Tebbet Suresi'ni delil olarak gösteriyordu.

Çünkü burada beddua vardı; Allah, kuluna beddua ediyordu, bu nasıl olurdu?..

Araplar (Müslümanı ve kâfiriyle) Tebbet Suresi'ni yadırgamamışlardı, çünkü Arapça'nın mantığı içinde o ifadelerde anlaşılmaz bir durum yoktu.

Allahu Taala “Ebu Leheb'in elleri kurusun” dediği zaman bu, beddua olmaz, hüküm olur. Yani, “Onun elleri kuruyacaktır, kuruması hükmünü verdik” demektir.

Nitekim Bedir Savaşı sırasında Ebu Leheb'in elleri kurudu, ölümü o şekilde oldu. (Ellerin kuruması insanın gücünü ve etkisini yitirmesi anlamında mecazî de olabilir fakat maddeten yaşandı.)

Atatürk’ün askerlik gibi kendi alanı olan konuların dışına çıkınca sıradan bir insanın bile yapmayacağı mantık hataları sergilediği görülüyor.

*

Hz. Peygamber s.a.s.'in çağdaşı olup da Kur'an'da ismi (ya da lakabı veya künyesi) anılan tek müşrik Ebu Leheb'dir.

 Bu, İslam'ın soy ve sopa, ırka önem vermediğini gösterir.

İslam açısından hiç kimsenin damarlarındaki kanın bir başkasındaki kana üstünlüğü yoktur, hiç kimsenin damarlarındaki kanda özel bir kudret mevcut değildir.

Böylesi laflar ilmî değeri olmayan, akıl ve mantığın kabul etmeyeceği (hadi hurafe demeyelim) hamasî ifadelerdir.

Müslüman olmadıktan sonra, Hz. Peygamber'in amcası bile olsa adamın kanının, soyunun sopunun bir değeri olamaz.

*

Evet, Kur’an’da adı geçen (Peygamberimiz s.a.s.’in döneminde yaşamış) tek kâfir öz amcası Ebu Leheb’dir.

Buna karşılık, Kur'an'da adı geçen tek sahabî de, yukarıda evliliğinden söz edilen köle asıllı Zeyd r.a.'dir.

Ne Hz. Ebubekir, ne Hz. Ömer, ne Hz. Osman, ne de Hz. Ali'nin ismi Kur'an'da geçer.

Zeyd r.a.'in adının geçmesi, İslâm'ın insanlar arasında kölelik ve hürriyet açısından bir ayrım yapmadığını, kölelik uygulamasını ve birtakım insanların ikinci sınıf sayılması uygulamasını geçersiz saydığını gösteren önemli bir işarettir.

İnsanlık açısından asıl büyük devrim işte budur!

Yapabiliyorsan böyle bir devrim yap!

“Adamlık olsa idi frak ile şapka

“Biz dahî alırdık otuza kırka.”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."