LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SEÇİMLER, DİNÎ FARZLAR





Yeni Şafak gazetesi yazarı, ilahiyatçı Prof. Dr. Hayrettin Karaman, 2017 yılı anayasa referandumunda evet demenin farz olduğu fetvasını vermişti.

Bu durumda, hayır oyu vermek, hatta hiç oy kullanmamak, haram demek oluyor.

Bir referandumda evet oyu kullanmanın ülkenin hayrına olduğunu düşünebilirsiniz. Böylece, gerçekten hayırlı ve isabetli bir tercihte bulunuyor da olabilirsiniz. Fakat bu, evet oyu kullanmanın farz olduğunu söyleyebilmek için her zaman yeterli değildir.

Ayet-i kerimede belirtildiği gibi, hoşunuza giden birşey hakkınızda şer olabileceği gibi, hoşunuza gitmeyen birşey de, hakkınızda hayır olabilir.

Neyin nasıl sonuç vereceğini, gelecekte neler olacağını ancak Allahu Teala bilir. 

Hesaplarınız ters de tepebilir. Böylece, bilmeden şerre kapı açıyor da olabilirsiniz.

Birşeyin farz olup olmadığına dair hüküm, geleceğe ilişkin zan ve tahminler üzerine kurulamaz.

Böyle bir durumda isabetli olan davranış, insanların aralarında istişare ve müşaverede bulunmalarıdır.

Yine, istihare yaparak karar vermek de faydalı olur.

Buna göre tercihiniz evet olabilir. Fakat orada durup, meseleyi “farz” olarak takdim etmek gibi bir tutumdan uzak durmanız gerekir.

*

Daha müşahhas konuşalım.

Mesela şimdi, Erdoğan halifelik anlamında biat alıyor olsa, herhangi bir kimsenin Erdoğan’a biat etmesinin farz olduğunu söyleyebilir misiniz?

Farz olduğunu söylerseniz, biat, gönüllü bir seçim işlemi olmaktan çıkar. Bu, Erdoğan’ın insanlar tarafından değil, Allahu Teala tarafından seçilmiş olması demek olur.

Aynı şekilde, referandumda evet oyu vermenin farz olduğunu söylemek, bunun Allahu Teala tarafından konulmuş olan bir hüküm olduğunu kabul etmek demektir. (Ki bu hüküm, Allahu Teala’nın vahiyle emrettiği bir hüküm değil, son tahlilde Tayyip Erdoğan‘ın kişisel arzusu.)

Hz. Ebubekir r. a.’in seçiminde bile böyle bir yaklaşım söz konusu olmamıştır.

Mesela Hz. Ali k. v., ona uzun süre biat etmeden beklemiştir. Ensar’ın liderlerinden Sa’d bin Ubade r. a. hiç biat etmemiştir.

*

Açıkçası, Hayrettin Karaman'ın birçok lafı zırvadan başka birşey değildir.

Büyük vebaldedir.

Aslında, Karaman’ın böylesi zırvaları üzerine konuşmaya bile değmez.

Fakat, maalesef bu adamlar burada durmuyorlar.

Önce, boş kafa mahsulü bir fetva ortaya atılır, evet oyu vermek farz ilan edilir. Sonra da size, farzları çiğneyen bir fasık, facir, günahkâr muamelesi yapılmak istenir.

Onun için, zırvaya zırva demek bir zaruret olarak karşımıza çıkmaktadır.

*

Karaman, sözlerini çarpıttığımızı ya da yanlış anladığımızı iddia edebilir.

O yüzden 13 Nisan 2017 tarihinde “Neyi oyluyoruz?” başlığı altında yayınlanan yazısını okuyup öyle devam edelim:

Sanki ortada iyi bir anayasa var, kırk yamalı mevcut anayasadan kaynaklanan problemler yok, durup dururken iktidar “bu güzelim anayasayı” değiştirmeye kalkışmış da şurası şöyle burası böyle diye tartışmalar yapılıyor?

Yok böyle bir şey.

Mevcut anayasadan herkes şikayetçi idi, bu şikayetlerin arasında yetki çatışmaları, başka şartlarda ülkenin başını belaya sokacak çift başlılık gibi durumlar da vardı. En iyisi olmasa da olabilecek iyiyi gerçekleştirmek üzere bir kısmi değişiklik teşebbüsü yapıldı. Bu teşebbüsün “Evet” ile sonuçlanması durumunda eski halden bazı beklentileri olan ve hedef haline getirdikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın daha güçlü ve etkili hale gelebileceğinden endişeye kapılan kesim içeride ve dışarıda bütün imkanlarını kullanarak değişikliği engellemek üzere hareket ediyorlar.

Bu kesimin içinde daha çok kimler var?

Recep Tayyip Erdoğan düşmanları var.

Ona niçin düşman oldular?

Çünkü o, adam saymadıkları halk ile el ve gönül birliği yaptı.

Merkeze yürümeleri engellenen halkın önünü açtı.

Ekonomi, eğitim, sağlık ve imar konularında rüyaları gerçek kıldı.

Dinli dinsiz, dindar gevşek dinli bütün vatandaşların inançlarına uygun yaşamalarını ve insan hak ve özgürlüklerinden eşit olarak yararlanmalarını sağladı.

Medeniyetimizin okulları olmaya namzet İmam Hatip okullarını, mahrum kılınan haklarına kavuşturdu, yeniden itibar ve ilgi odağı olmalarına imkan verdi.

Bütün mefahirini aziz dinine borçlu olan bu milletin hayatından dini eksiltmek için alınmış zalimce tedbirleri yıkıp geçti, hem dindar hem de her meşru alanda etkili olmayı mümkün hale getirdi.

Dünyayı zulüm ve sömürüyü mubah sayarak yöneten devlet ve şirketlere karşı bağımsızlığımızı ilan etti.

Mazlum ve mağdur İslam dünyasına ümit ve cesaret aşıladı…

Bütün bu olup bitenlerin önünde, Allah’ın izni ve asil halkın desteği ile Recep Tayyip Erdoğan var. Onu maddi veya manevi olarak etkisiz hale getirirlerse eski zulüm ve sömürü düzenine yeniden kavuşma ümidi taşıyorlar.

İşte bu iki zıt hedef oylanıyor.

Evet dersek Erdoğan’ın öncülüğünde 2002’den sonraki süreç devam edecek, Hayır denirse adım adım kötü olan eskiye dönülecek.

Birkaç cümle de işin din ve ideoloji boyutu için yazayım:

Nasıl bir ülke, nasıl bir düzen istiyorsunuz?

Bunu kendinize sorun.

İkinci sorunuz şu olsun:

Bu hedefe bir adımda, bir sıçrayışta ulaşmak mümkün müdür?

Mümkün değilse zamansız ve usulsüz sıçrayışlarla durmadan sakatlanmak mı istersiniz, yoksa hedefe götüren adımları, usulüne ve gereğine uygun olarak sırayla atarak her adımda sağlıklı mesafeler kat’ etmek mi istersiniz?

İşte bir de bunu oyluyoruz!

Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha “Evet” diyerek atmak, “farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır” kuralının çerçevesine dahildir.

(http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/neyi-oyluyoruz-2037309)

Evet, Karaman, “Mevcut anayasadan herkes şikayetçi idi, bu şikayetlerin arasında yetki çatışmaları, başka şartlarda ülkenin başını belaya sokacak çift başlılık gibi durumlar da vardı” diyordu.

Tek başlılık da bazı durumlarda ülkenin başını belaya sokabilir.

Mesela Hitler, sadece kendisinin değil, tüm dünyanın başını belaya sokmuştur.

Daha yakın ve bizden örnekler: Saddam ve Kaddafi..

Karaman’ın, konuyu “ilke” değil “şahıs” eksenli ele aldığı görülüyor.

Konuyu Erdoğan düşmanlığı ekseninde tartışıyor.

Erdoğan’ın (şu anda) düşmanlarının çok olduğu doğru, fakat onların birçoğu, önceden Erdoğan’ın dostu idiler.

Karaman, Erdoğan için, “Ona niçin düşman oldular?” sorusunu yöneltiyor.

Cevap şöyle: “Çünkü o, adam saymadıkları halk ile el ve gönül birliği yaptı.”

Burada duralım..

Erdoğan, 1 Mart tezkeresi konusunda kimlerle el ve gönül birliği yapmıştı?..

Çok yakın bir zamanda bile, o günkü kararının arkasında durduğunu, dolayısıyla kimlerle el ve gönül birliği yapmaya devam etmekte olduğunu açıklamadı mı?

*

Erdoğan’la Batı’nın arasının açılmasında Erdoğan'ın İsrail'in kalleşliklerinden gına getirmesinin, Suriye'de ABD tarafından oyuna getirildiğini anlamasının, Batı'nın hem Gezi kalkışması ve hem de FETÖ vasıtasıyla kendisinin altını oymaya uğraştığını fark etmesinin etkisi var.

Erdoğan eğitim, sağlık, imar, yol, köprü vs. konularında “rüyaları gerçek” kılmışmış da, Batı bunun için ona düşman olmuşmuş..

Sen bunu külahıma anlat..

Bu yaptıkların senin Batı’ya sanayi ve teknoloji alanında rakip olmanı sağlamaz. O nedenle onların umurunda bile olmaz. Üstelik bunların birçoğunu yabancılara yaptırıyorsun.

İmam hatiplere vs. gelince… Batı Erdoğan’a bunun için de düşman olmadı, olmaz.. Suudi Arabistan’da bütün okullar bir tür imam hatip sayılır, fakat ABD’nin arası bu ülkeyle yakın zamanlara kadar hep mükemmel oldu.

Karaman’a göre, Batı’nın Erdoğan düşmanı olmasının nedenlerinden biri de şuymuş: “Dünyayı zulüm ve sömürüyü mubah sayarak yöneten devlet ve şirketlere karşı bağımsızlığımızı ilan etti.”

Bağımsızlığımızı mı ilan etti, yoksa, yeni bağımlılık arayışlarına mı girdi?..

*

17-25 Aralık meselesinden bir buçuk ay önce (yani Gezi kalkışmasından sonra) Erdoğan Moskova’ya gidip Putin’e “Bizi Şanghay Beşlisi’ne alın!” diye dil dökmüştü.

Kırılma noktası aslında burasıdır. Batı işte o zaman Erdoğan’ı defterden tümden sildi.. Ve FETÖ atağa geçti.

Ancak, Erdoğan’ın yaptığı bağımsızlığını ilan etme değil, bir bağımlılıktan diğerine geçiş teşebbüsüydü. O, Erbakan’ın D-8’leri gibi bir teşebbüste bulunmuş değildi. (Bulunmadığı gibi, Temel Karamollaoğlu’nun söylediğine göre, bu oluşumun dönem başkanlığı kendisine geldiği halde üstlenmiyor ve üyelik aidatını da ödemiyordu. Yani ona ölü muamelesi yapıyordu.)

Görüldüğü gibi Karaman, sanki kendisinden başkası bu ülkede yaşamıyormuş gibi masal anlatıyor.

Erdoğan’ın mazlum ve mağdur İslam dünyasına ümit ve cesaret aşılaması meselesine gelince..

Aşıladığı şey aslında laiklikti.. Mısır ve Tunus’a gitti, “Bırakın bu Şeriat’i, laiklik çok iyi.. Bir tadan müptelası oluyor” anlamına gelen sözler söyledi.

Laiklik tavsiye ediyorsunuz ve ümit aşılamış oluyorsunuz..

Nasıl bir ümitse ve neyin ümidiyse?

Ve de bu nasıl bir cesaretse?.. Neyin cesaretiyse?..

Kime karşı cesaret?..

*

Karaman, bütün bu masalların ardından, taşı gediğine koyuyor:

“Bütün bu olup bitenlerin önünde, Allah’ın izni ve asil halkın desteği ile Recep Tayyip Erdoğan var. Onu maddi veya manevi olarak etkisiz hale getirirlerse eski zulüm ve sömürü düzenine yeniden kavuşma ümidi taşıyorlar.”

Türkiye açısından bakarsak, eski zulüm ve sömürü düzeninin somut/müşahhas tezahürü, 28 Şubat süreci..

Bunun ardında da Ergenekon zihniyeti, ulusalcılar ve Kemalistler var..

Batı, İslamcılık (ya da Siyasal İslam) olarak gördüğü Millî Görüş hareketini (Türkiye Cumhuriyeti yasaları, ismi İslam olan bir siyasal harekete izin vermiyor) tasfiye ettikten sonra, yerine FETÖ‘nün “İslamcılık karşıtı ılımlı İslam”ını ve Akparti’nin “Millî Görüş’e sırt çevirip muhafazakâr demokrasiyi ve Batı tipi laikliği benimseyen tatlısu müslümanlığı”nı ikame etmek istedi.

Bunun için başlangıçta Erdoğan’a ve Akparti’ye destek verdiler.

28 Şubat’ta kullandıkları darbeci ve ulusalcı/Kemalist askerler, buna bozuldular. Birtakım tertipler içine girdiler.

Ancak ABD ve Avrupa onları hayalkırıklığına uğrattı, onlardan desteğini çekti.

Çünkü, Batı açısından Türkiye’de istenen gerçekleşmişti, İslamcı-Şeriatçı siyasal hareket tasfiye edilmiş, İslamcı kitle FETÖ ve Akparti eliyle “uluslararası düzen”e entegre edilip “eski" İslamcılar haline getirilmiş durumdaydı.

Böyle bir ortamda Akparti’nin de önünün kesilmesi, laikleştirilen eski İslamcıların yeniden radikalleşmesine yol açabilirdi.

Ulusalcı Kemalist askerler bu yüzden Ergenekon davalarıyla yüzleşmek zorunda kaldılar.

Ancak, bu arada Erdoğan taraf değiştirdi, ya da ikili oynadı. 

Nasıl ABD ve Avrupa Birliği’ne karşı dışarıda Şanghay Beşlisi’nin yanında yer almak istediyse, içeride de, 4 Mayıs 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanı Büyükanıt‘la, “mezara kadar gidecek bir sır olduğu söylenen” Dolmabahçe Mutabakatı‘nın altına imza attı.

*

Orada konuşulanlar sır ise de, ondan sonra yaşanan ve söylenenler sır değil.

Erdoğan, ikide bir “Aziz Atatürk“e rahmet dilemeye, bağlılık arzetmeye başladı.

2014 yerel seçim kampanyasını "Gazi Mustafa Kemal Paşa"nın “Sivas Kongresi“ne atıfla Sivas’tan başlatmıştı..

Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasına da “Aziz Atatürk”e bağlılığın sembolik bir göstergesi olarak Samsun‘dan start verdi.

FETÖ’cü “ılımlı İslam” yerine “yerlilik, millilik” lafları öne çıkarılır oldu.

“Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” lafı ile adeta “Mevzubahis olan vatansa, İslam, Kitab, din ve iman bile teferruattır” mesajı verilmeye başlandı.

“Yerli ve milli ateisti, vatan haini dindara tercih ederim” diyen, böylece insanların bilinçaltına “Dindarlık eşittir vatan hainliği, ateistlik eşittir yerlilik” mesajını veren geri zekâlı Akpartililer bile zuhur etti.

Evet, durum bu..

Ve, Hayrettin Karaman, sanki bunlar yaşanmamış, yaşanmıyor gibi, utanmadan şunu yazabiliyor:

Nasıl bir ülke, nasıl bir düzen istiyorsunuz?

Bunu kendinize sorun.

Hayrettin Karaman, bunu Erdoğan’a sormalı..

Fakat sormasına gerek yok. Erdoğan hazretleri Mısır ve Tunus‘ta, “nasıl bir düzen istediğini” açıklamıştı.

*

Ve bu Hayrettin efendi, Erdoğan’ın (başbakanlık makamına son verip geniş yetkili cumhurbaşkanlığı sistemini getiren) anayasa değişikliği ile “istediğimiz düzen”i (İslamî düzeni) getireceğine inanmamızı istiyordu.

Ona göre, İslamî düzenin getirilmesi farzdı. Erdoğan’ın yapmak istediği anayasa değişikliğinin bunu sağlayacağı da kesindi. 

Ayrıca Erdoğan’ın niyetinin de bu olduğu (Kendisinin Mısır ve Tunus’taki ve de Türkiye’deki aksi yöndeki beyanlarına rağmen) kuşkusuzdu

Dolayısıyle, Erdoğan’ın istediği evet oyunu vermek de farz oluyor. 

Biz İslamî düzen dedik, fakat Karaman yazısında o düzenin adını vermeye bile tenezzül etmemişti aslında.

Evet oyu vermenin farz olduğunu söyleme cesaretini gösteriyor, fakat düzenin adını anmıyor.

Böylesi bir durumda evet oyu vermenin farz olması için, Şeriat’in hükümferma olmasının buna bağlı olması gerekir. 

Fakat, Erdoğan farklı şeyler söylüyor. Ve geri adım atmıyor.

Mısır ve Tunus’ta söylediklerine pişman mı oldu, geri adım mı attı?

Hayır!

Tam aksine, TBMM Başkanı İsmail Kahraman “Anayasa’da, Batı’da olduğu gibi, laiklik diye bir kavram yer almasa da olur” dediği için, ona ve bütün Türkiye’ye, İslâm âlemine ve cümle cihana Mısır ve Tunus konuşmalarını hatırlattı.

Şöyle dedi:

“Şahsımla ilgili ise benim başından itibaren bu konudaki düşüncelerim bellidir. Hele hele Mısır'da yaptığım konuşma, bu konuda çok çok önemli.”

(http://www.haberler.com/iste-cumhurbaskani-erdogan-in-arkasinda-durdugu-8388959-haberi/)

Mısır'da yaptığı konuşma evet çok önemli..

Ve bunu ben söylemiyorum, Erdoğan söylüyor.

Fakat Karaman efendi o konuşmanın öneminden habersiz.

O konuşmada ne demişti, bir de ona bakalım:

“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır‘ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır‘da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”

(http://www.haberler.com/iste-cumhurbaskani-erdogan-in-arkasinda-durdugu-8388959-haberi/)

Sanki mesele sadece ateistlik meselesi..

Ona bakarsan Vatikan da ateist değil, İsrail de.

Yunanistan da laik, peki onun düzeni İslam’ın istediği düzen mi?!

Adam, bırakın Türkiye’ye Şeriat getirmeyi, Mısır’daki Şeriat’e bile razı değil..

Oraya bile laiklik götürmeye çalışıyor..

Ve de Hayrettin Karaman, onun Türkiye’ye Şeriat getireceğine inanarak oy kullanmamızın “farz” olduğunu söylüyor.

Açık konuşalım: Karaman ya “kafayı yemiş”, ya da milletin kafayı yemiş olduğunu zannediyor.

*

Böylece Karaman, aslında, Erdoğan’ın takiyye yaptığını ve Kemalistleri/Ulusalcıları “aldattığını” söylemiş oluyor.

Erdoğan ise, o sıralarda neredeyse her gün, siyasette ne aldanan, ne de aldatan olduğunu söylüyordu.

Şimdi kime inanalım, Erdoğan’a mı, Erdoğan hesabına Hayrettin efendiye mi?

Erdoğan, başdanışmanlarından Şükrü Karatepe’nin eyalet sistemi açıklaması için de “Ben ne diyorum ona bakın. Rejim meselesi 1923’te bitmiştir. Değiştirmek isteyen karşısında önce beni bulur” açıklamasını yapmıştı.

Yani Karaman gibi kendisinde keramet vehmeden etkisiz ve yetkisizlerin değil, Erdoğan’ın bizzat kendisinin ne dediğine bakmalıymışız.

Üstelik Karaman danışman bile değil. Sarı çizmeli Mehmet Ağa..

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ve Allâme Zahidü’l-Kevserî‘nin fetvasına göre (Onlar Türkiye dışında oldukları için laiklik konusunda “vicdanı hür, fikri hür” fetva verme özgürlüğüne sahiptiler), laikliği inanıp benimseyerek savunmak, küfürdür.

İmdi.. Diyelim ki Hayrettin efendi haklı, Erdoğan bu konuda takiyye yapıyor.. 

Böylesi bir konuda bu şartlarda takiyye yapması caiz olur mu?!

*

Aynı Karaman Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısında şunu diyerek zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmayı başarmıştı:

AK Parti baştan beri din hürriyeti manasında laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapacağını, din siyaseti yapmayacağını ilan ediyor. Bu sebeple mensuplarına, şahsî hayatlarında Müslümanca yaşamaya çalışsalar bile “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz” sorusu sorulamaz….

(http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/hidyet-mi-istismar-mi-2035776)

Biz onlara soru soramayacağız..

Yani “la yüs’el” olacaklar..

Çünkü bize herhangi bir borçları yokmuş..

Adamlar “din siyaseti” yapmayacaklarını söylemişlermiş..

Yani İslamî siyasetle, Allahu Teala’nın ve Resulü’nün emirleri doğrultusunda siyaset yapmayla ilgili herhangi bir taahhütleri yok..

Böyle bir dertleri de yok..

Çünkü, “din milliyetçiliğinin ayakları altında olduğunu” bile söyleyebiliyorlar. (Bkz. Erdoğan’ın nutukları.)

Kendilerini laik siyasete o kadar kaptırmışlar ki, Mısır’a ve Tunus’a gidip, “Şeriat’i kaldırın, laikliği savunun” diyebiliyorlar.

Ve, adamlardan biz, İslam için birşey isteyemiyoruz.

Fakat onlar, kendilerini desteklemememiz durumunda dünyamızı ve ahiretimizi tehlikeye atacağımızı söyleyebiliyorlar. Söyleyebildiler.

Erdoğan bunu, 2017 anayasa referandumu öncesinde Bursa’da söyledi.

Dünyadaki tehlikenin farkındaydık..

Fakat adamlar, galiba ahirette de, mahşer meydanında laik bir hükümet kurup bizi idare edeceklerini zannediyorlardı.

Din siyaseti (İslamî siyaset, İslam’a göre siyaset) ile bir alâkaları yoktu, fakat neyin farz, neyin haram olduğuna karar verme yetkisini kendilerinde buluyorlardı.

Kendilerini desteklemenin farz olduğunu ileri sürüyorlardı.

*

Yani bunların siyasetine göre, kendileri farzı vacibi, mekruhu haramı umursamayacaklar, çünkü din siyaseti yapma sözü vermemişler.

Fakat biz, onların kendi kafalarına göre çerçevesini çizdikleri bir “din anlayışı”na kendimizi kaptırıp, güya bir farzı yerine getirmek üzere onlara oy vereceğiz.

Bu, ne Aziz Nesin’in mizahî bir romanı, ne de bir Kemal Sunal filmi..

Bu, Erdoğan ile Hayrettin Karaman’ın “yerli ve milli” aklı..

*

Şunu söylemek artık elzemdir:

Akparti’yi siyasetini benimseyerek, onların İslam ve laiklik gibi konulardaki laflarını tasdik edip onaylamak suretiyle destekleyen, ahiretini tehlikeye atmış olur.

Bu laik düzenin Müslüman’a kendi inancına göre siyaset yapma özgürlüğünü bir gıdım bile tanımadığını, bu ülkede gerçek bir din ve vicdan hürriyetinin bulunmadığını bilerek, Akparti’nin de bu düzenin (laikliğe iman etmiş) partilerinden bir parti olduğunun farkında olarak oy veriyorsa, ve Akparticilik yapmıyorsa, Erdoğan’ın havariliğini yaptığı Türkiye tipi yerli ve milli laiklik hesabına Şeriat karşıtı hale gelmiyorsa (Mesela sırf Afganistan’da Şeriat’i uygulamaya başlayarak Türkiye’deki kendi yarım yamalak müslümanlığıyla sermest tatlı su dindarlarının keyfini bozduğu için Taliban’a dil uzatmıyorsa, Taliban’ı değil Akparti’yi eleştirebiliyorsa), angaje olmadan kendince bir fayda zarar hesabı yapıp oy kullanmaktaysa, ona bir şey diyemem.

*

Erdoğan’ın savunduğu ve Mısır ile Tunus’ta Şeriat’e karşı teklif ettiği Türkiye laikliği, takiyye yapmayan müslümana siyaset yapma hakkını tanımamaktadır.

Çünkü Türkiye’de laiklik, din ve vicdan hürriyetini korumaya değil, İslam’ın hakimiyetini önlemeye yönelik bir Çin seddidir.

Pratikte laiklik, sadece İslam’ın önündeki bir engeldir.

Türkiye’de bir hristiyan din devletinin kurulması ihtimali var mıdır? Yoktur!

Yahudi din devleti kurulması ihtimali var mıdır? Yoktur!

İneğe tapan Hindu din devleti kurulması ihtimali var mıdır? Yoktur!

Demek ki Türkiye’de laiklik abrakadabrası sadece Türkiye’nin bir İslam devleti olmasını önlemeye yöneliktir.

*

Onun için de, Hristiyanların kutsal pazar gününü ve Yahudilerin kutsalı cumartesiyi resmî tatil yaparak Türkiye’de din kurallarını hakim kılan ve böylece savunduğu laikliğe aykırı davranan CHP, kapatılmaz.

Ama Müslümanın kutsal günü cumanın tatil olmasını Erbakan’ın Refah Partisi teklif etseydi, bu rejimin yüzeyseli ve deriniyle bütün kurumlarındaki ataistler ve ateistler gözü dönmüş yamyam gibi ağızlarının suyu akarak gulu gulu dansına başlarlardı.

Başlamazlar mıydı?!

Hayır, Hristiyan ve Yahudi hesabına çalışan CHP'nin pazarı ve cumartesiyi tatil yapmış olması gibi cumayı tatil yapmalarından söz etmiyorum, sadece teklif etmelerinden söz ediyorum.

Erdoğan’ın beğendiği, İslam Şeriati’ne karşı savunduğu laiklik işte bu..

*

Laik olsaydınız, "Türkiye, Hz. Muhammed'in s.a.s.'in devleti gibi İslam devleti olmayacaktır, Fatih Sultan Mehmet'in devleti gibi de İslam devleti olmayacaktır, fakat Vatikan gibi hristiyan din devleti de asla olmayacaktır, İsrail gibi yahudi din devleti de katiyyen olmayacaktır, biz laikler buna izin vermeyeceğiz, o yüzden tatil günümüz ne cumartesi ne de pazardır.. Pazartesi ve salı" derdiniz.

Demediniz.. Üstelik elinizde çarşamba ve perşembe de vardı..

İşte size Atatürk tipi laik devlet!

Yahudi hahamının kıyafetini, fötrünü getirir devlet yöneticilerine dayatır, yani sanki burası bir yahudi din devletiymiş gibi davranılır, fakat Türkiye’nin bir müslüman devlet görevlisi (mesela bir vali, bir bakan, Taliban gibi) sarık saracak olsa laiklik adına dünyayı başımıza yıkarlar.

Laikçilerin dertleri "örtülü" İslam düşmanlığı değil de laiklik olsa önce şu haham fötrüyle hesaplaşmaları ve Türkiye’yi adı konulmamış bir yahudi din devleti haline getirmiş olması suçlamasıyla CHP’yi kapatmaları gerekir.

*

Bu nasıl bir laiklik ki, devletin resmî takviminde sene Hristiyanın Noel’ine göre başlayınca sorun olmuyor, fakat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hicretine göre başlayacak olsa “Vayy Türkiye din devleti oldu” diye kıyamet koparılır!

Ey "bilge" Bilge Kağan’ın “toksa açlığı tokluğu unutan, bir doyarsa açlığı düşünmeyen” saf, uyur gezer, dünyadan ve kendisinden gafil torunu, zaten din devletinde yaşıyorsun, haberin yok..

Bunu yapan da CHP..

Ama CHP’ye herşey mübah.. Çünkü tarihi boyunca hristiyana ve yahudiye hizmet etmiş, Müslüman'la ise mücadele etmiş, İslam’ı aşağılamayı çağdaşlık bellemiş.

Dolayısıyla laiklik adına kapatılmamayı garantilemiş.

Ve şimdi Erdoğan, kraldan fazla kralcı kesilip “Aziz Atatürk”ünün laikliğini bu ülkenin “eski” İslamcılarının yeni ideolojisi haline getiriyor.

Ört ki ölem!


ADALETİN MUTLAĞI VE İZAFÎSİ

 




CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun, 2017 yılında elinde “adalet” pankartıyla Ankara’dan İstanbul’a yürümesi hatırlardadır.

Eski genel başkanlar olsa ancak “laiklik” ya da “çağdaşlık” yazan bir pankart ile yürürdü.

Yahut elinde Atatürk‘ün resmi olur, “Atatürk ilke ve inkılapları” için feryad ü figan koparırdı.

Veya elindeki pankartta “Cumhuriyet” vs. gibi birşey yazıyor olurdu.

Kılıçdaroğlu bunları yapmadı. Sloganı tek kelimeydi: Adalet.

AKPARTİ ya da AKP demeye alıştığımız için unutuyoruz, iktidar partisinin adı, Adalet ve Kalkınma Partisi.

Her cuma, hutbede okunan ayet-i kerime, “Allah adaleti … emreder” diye bildiriyor.

*

Bu noktaya nasıl geldik?

“Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” şeklindeki klişe söz çerçevesinde olaya bakanlar, “CHP biraz değişti” diyebilirler.

Aslında CHP çok fazla değişmedi. Genetik kodları yerinde duruyor.

Fakat, karşısındakiler değişti.

Erdoğan’ın 2014 yerel seçim kampanyasına kongre şehri Sivas‘tan, Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı yad ederek, “yeniden İstiklal Harbi” vs. diyerek başlamış olduğunu unutmayalım.

Aynı yıl cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını da Samsun‘dan başlatmıştı. Yine Atatürk‘ü yad ederek.

Hristiyanlar, din adamı olduğu için Augustinus gibi papazlara saint/aziz unvanını layık görmüşler, Erdoğan’ın Atatürk’ü niçin “Aziz Atatürk” diye andığını ise henüz çözebilmiş değiliz.

Laiklik dersen, Erdoğan tutup Mısır ve Tunus‘taki Şeriat düzeninden bile rahatsız olurken, onlara laiklik tavsiye ederken, tutup ona karşı laiklik davası gütmek biraz abes olurdu.

Garibim Şeriat, Türkiye'de adı anılmayan, kimsenin dönüp bakmadığı, antika niyetine bile değer atfetmediği sahipsiz bir ecdad mirası olarak kalmıştı.

Boynu bükük, yitik ve yetim.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

*

CHP’nin temel ilkeleri, altı ok‘u biliniyor: Laiklik, devrimcilik, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik.

Bir de Erdoğan’ın rabiasına, “dörtlü”süne bakalım: Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet.

Milliyetçilik var mı? Var!

Devletçilik var mı? Var!

Laiklik zaten savunuluyor.

Halkçılık dersen o da yine “tek millet” anlayışına dahil.

Cumhuriyetçilik dersen, “Rejim meselesi 1923’te kapanmıştır” diyen, Erdoğan..

Devrimcilik dersen, “çağdaş uygarlık düzeyi“ne ulaşma da değil, aşmadan söz eden o ve ekibi.

Garip bir denklem: Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin isminde yer alan cumhuriyeti savunuyor, Atatürk’ü “aziz” diye yâd ediyor, Kılıçdaroğlu ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adında yer alan “adalet” kavramına sığınıyor.

CHP’liler, Erdoğan’ın Atatürk, cumhuriyetçilik vs. konularındaki samimiyetine inanıyor olacaklar ki, onu, “Atatürk’ü, cumhuriyet kavramını vs. istismar etmekle” suçlamıyorlar. Suçlamadılar.

Fakat AKPARTİ’liler, Kılıçdaroğlu’nu adalet kavramını istismar etmekle suçladılar.

Adalet galiba tapulu arazileriydi.

*

Kılıçdaroğlu adalet kavramını istismar ediyor olabilir mi?

Olamaz diye bir şey yok, insanoğlu çiğ süt emmiştir, mümkündür. (Aslında CHP’ye yakışırdı da.)

Bu durumda, yürüyüşü nedeniyle Kılıçdaroğlu’nu suçlayanların, adalet kavramına açıklık getirmeleri, ve onun talebinin, adalet değil, adaletsizlik ya da imtiyaz/ayrıcalık istemek anlamına geldiğini anlaşılır bir biçimde izah etmeleri en doğrusuydu.

Bunu yapmaya girişiyor gibi görünenlerden birisi, iktidarın gönüllü fedaisi Hayrettin Karaman’dı.

Ancak, Karaman’ın o günlerde yazdıklarına baktığımızda, onun, Kılıçdaroğlu “adalet” dedi diye, neredeyse adalet kavramına savaş açmaya kalkıştığını fark ettik.

Yeni Şafak gazetesinde “Adalet” başlığı altında yayınlanan 22 Haziran 2017 tarihli yazısında şunları söyledi: 

Gezi’nin bahanesi kesilen birkaç ağaç idi, yürüyüşün bahanesi de adaletsizlik.

Adaleti herkes, her zaman ve her yerde istemeli, gerçekleşmesi için elden gelen gayret meşru yollardan sonuna kadar sarfedilmelidir; bu hususta fikir ayrılığına yer yoktur. Ama başkalarına adil davranılmadığı, haksızlık yapıldığı, başkaları hak ettiğini alamadığı zamanlarda seslerini çıkarmayan, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen, sonra “kendi değerlendirmelerine göre adaletsizliğin” ucu kendilerine dokununca gürültü koparan, toplumu adalet için yardıma çağıran kimselerin samimiyetleri arızalıdır ve davranışları işe yaramaz.

“Kendi değerlendirmelerine göre adaletsizlik ” kaydını niçin koydum?

Çünkü mutlak adaleti de evrensel hukuka göre izafi adaleti de gerçekleştirmek imkânsıza yakın derecede zordur ve nadirdir.

Bir ülkede harici müdahaleler olmadan uygulanan mevzuata göre gerçekleşen hukuki-izafi adaletle yetinmek zorunluluğu vardır.

Yargı kararlarını tartışanlar,  bir davada adaletin gerçekleşmediğini iddia edenler eğer hakimin tarafsız davranmadığı, delilleri doğru değerlendirmediği veya baskı altında kaldığı konusunda sağlam bilgiye ve belgeye sahip iseler haklıdırlar. Kendilerini kanun ve hakim yerine koyar, “bize göre şöyle olmalıydı, olmadığı için adalet yok” diyenler ise haklı sayılamazlar.

Her şeye rağmen bir ülkede, samimi olarak adâlete dikkat çekmek ve haksızlıkları önlemek için yapılacak meşru eylemlerde bulunmak hem gerekli, hem de faydalıdır, ama samimi olmak şartı vardır. Diğer değerler gibi adaleti istismar ederek ülkede fitne ve fesat çıkarmak, toplumun huzur ve istikrarını bozmak kimsenin hakkı olamaz ve böyle bir durum ortaya çıktığında engellenir.

Bu girişten sonra adalet kavramının bizim kültürümüzdeki anlamı, yeri ve değeri hakkında birkaç yazı kaleme almanın faydalı olacağını düşündüm. Bu yazılarda yalnızca hukuki adaleti değil, sosyal ve ahlakî adaleti de ele almaya çalışacağım.

Yargı kurumuna ait olan hukuki adaletin izafi de olsa gerçekleşebilmesi şu şartların varlığına bağlıdır:

* Kuvvetler ayrılığı: Yargıçların ve yargıya ait kurum ve kuruluşların mevzuata kavuşturulması, elemanlarının atanması gibi konularda yasama ve yürütmenin işi ve yetkisi olacaktır ve bu, kuvvetler ayrılığına zarar vermez, ama muhakeme safhasının bütün aşamalarında savcılar ve hakimler mutlak manada hür ve bağımsız olacaklardır. Bu konudaki önemli handikap yargı elemanlarının ahlaklarıyla da ilgilidir. Bir savcıya, bir hakime hariçten siyasi, ekonomik vb. baskı yapılmasa bile onların kendi ideolojilerini ve bağlılıklarını aşamamaları adaletin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Tabii bu konuda da alınan ve alınacak olan tedbirler vardır.

* Ülkede belli iktidar odaklarının menfaatlerini değil, toplumun menfaatini ve evrensel manada hukuki adaleti gerçekleştirmeye yönelik mevzuatın bulunması.

* “Geciken adalet adalet değildir” hükmü doğru olduğundan yargının mümkün olan en kısa sürede sonuçlanabilmesi için gerekli bütün tedbirlerin alınması.

* Yargıda tanıklıklar, deliller, raporlar… önemli olduğu için bunları sağlayan şahıs, kurum ve kuruluşların dürüst, erdemli ve adaleti önceler olmaları.

Bu şartların oluşması için gayret ve himmet yürüyen ve yürümeyen bütün vatandaşların vazifesidir; bu vazifenin tamamını yerine getirmeye talip olmayanların adalet diye pankart taşımalarının bir anlamı ve faydası yoktur.

Karaman’ın olaya nasıl baktığı şu cümlesinden belli:

“… mutlak adaleti de evrensel hukuka göre izafi adaleti de gerçekleştirmek imkânsıza yakın derecede zordur ve nadirdir.”

Yani şunu demek istiyor: “Vıdı vıdı edip kafa şişirmeyin. Zulümse zulüm, öpüp başınıza koyun. Dünyada zaten adalet diye birşey yoktur.”

Temel argümanı bu..

Zulmün, adaletsizlik ve haksızlığın genel kural olduğunu, adaletin ise “gerçekleşmesi imkânsıza yakın derecede zor” olan nadirattan bir zümrüdüanka olduğunu kabul edecekmişiz.

Bu esas ya da temel ilkenin yanındaki “yedek lastik” ise, “samimiyet” ölçümü..

Karaman’a göre, samimiyet herkeste bolca bulunan birşey, nadirattan değil, dolayısıyla o şartı getirmek gerekiyor.

Diyelim ki bir haksızlığa uğradınız, hak aramak için önce “adalet konusunda samimi” olmanız gerekiyormuş.

*

Adalet isteme konusunda samimi olmak başka, adaletsizliğe uğradığını düşündüğünde adalet talebinde bulunmak başka birşeydir.

Kılıçdaroğlu gibilere verilecek cevap bu olmamalıdır.

Adalet isteyen adama “Dünyada zaten adalet yok, hem sen samimi de değilsin” demek, o kişinin gerçekten zulme uğramış olduğunu dolaylı biçimde itiraf etmek anlamına gelir.

Ayrıca, samimiyet gibi sübjektif/öznel bir kıstasla “niyet okuma” tavrı içine girmek, vicdanları baskı altına alma derecesine varan bir zulmün varlığını akla getirir.

*

Başka insanları ancak objektif/nesnel hukukî/şer’î kıstaslara göre değerlendirme konusu yapabilirsiniz. 

Ahlâkî ölçütler ise, kişinin kendi kendisini değerlendirmesi için vardır.

Mesela bir insan kendi eylemlerini daima samimiyeti ve ihlası açısından sorguluyorsa, o kimse ahlâklı bir insan demektir.

Tabiî bunu sessiz sedasız kendi vicdanında yapması gerekir, insanlara duyuruyorsa, bu da bir riyakârlık-gösterişçilik ve ahlâksızlık demek olur.

Günümüz insanı ise, bu ahlâkî sorgulamayı kendisi için yapmak yerine, başkalarına karşı bir silah olarak kullanıyor.

Bu, katmerli ahlâksızlıktır, hatta ahlâksızlığın en acımasız, en zalimce biçimidir.

Başkalarını samimiyet açısından sorgulamak da aslında bu türden bir tutum olmaya çok uzak değildir.

Karşındaki insan samimi olduğunu sana ispat etmek zorunda değil ki!..

Hatta, hakkını araması söz konusu olduğunda, hiç kimsenin samimi olma zorunluluğu bile yoktur, olamaz.

Senin bir başkasında bir hakkın varsa, bunu isteyebilmek veya alabilmek için samimi olman neden gerekli olsun ki?.

Bunun samimiyetle ne ilgisi var?

*

Kılıçdaroğlu’nun adalet vurgusu 15 Temmuz’dan sonra başlayan süreçle ve Enis Berberoğlu’na verilen ceza ile de ilgiliydi.

Verilen cezaların adalet açısından anlamını tartışmak yerine, bizzat adalet kavramını sorgulamak ve itibarsızlaştırmaya çalışmak, akla ziyan bir durumdu.

Kendi ayağına kurşun sıkmaktı.

Akıl, izan, hikmet ve basiret eksikliğiydi.

Daha kötüsü şu:

“Samimi değilseniz adalet istemeyin. Samimiyseniz de, adaletin gerçekleşmesi imkânsız denecek kadar zor birşey olduğunu kabul edip vıdı vıdı etmeyin, fitne fesat çıkarmayın, huzurumuzu bozmayın” şeklindeki bir söylemi, zulmün, zorbalığın, baskının ve haksızlığın “düzen, istikrar ve asayiş” adına savunulması izleyebilir.

İzler.

Yarın milli seçim piyangosunun talihlisi Kılıçdaroğlu gibi biri olursa aynı söylem sizin de şansınıza çıkabilir ve size çakabilir.

*

Hayrettin Karaman, daha önce, 17 Mart 2016 tarihinde, “Yargı bağımsızlığı” başlığı altında şunları yazmıştı:

Mahkemeler, taraflardan birinin beklediği gibi hükmederse alkışlanıyor, işine gelmeyen bir hüküm verirse aleyhte konuşmalar başlıyor; kimi hakimleri suçluyor, kimi onları etki altına alarak adaletten ayıran başka güç odaklarını itham ediyor. Bugünlerde itham edilenlerin başında da iktidar var. İddiaya göre iktidar yaptığı düzenlemelerle ve elindeki imkanları kullanarak hakimleri etki altına almış. Onlar da korku içinde hareket ediyor, hukukun ve vicdanın gereğini yerine getiremiyorlarmış.

Pek çok örnek var ya, yakın tarihlere ait iki örneği hatırlayalım:

İki gazetecinin tahliyesi hükmünü veren mahkeme ve hakimler yerlerinde duruyorlar, iktidar bu hükümden memnun kalmadığı halde kimsenin onlara dokunduğu ve dokunacağı yok. 

Burada bir duralım.

Sözü edilenler 15 Temmuz’dan sonra da yerlerinde duruyorlar mıydı, bilmiyoruz.

Ancak, birçok kişiye sonradan dokunulduğunu biliyoruz.

Yazıya dönelim:

Cumhurbaşkanı’na hakaret edenler eğer gazeteci olursa “ifade özgürlüğünü kullanmış oluyorlar”, “apaçık hakaretleri suç sayılmıyor” buna hükmeden savcılar ve hakimler de yerlerinde duruyorlar. 

15 Temmuz’dan sonra da böyle miydi, bilmiyoruz.

Karaman’ın yazısına dönelim:

Evet hakimler ve savcılar, hükümlerini beğenmeyenler tarafından haklı veya haksız olarak suçlanıyorlar, aleyhlerinde konuşmalar oluyor, yazılar yazılıyor, fakat bu özgürlükçüler bu defa ağız değiştiriyorlar, tenkitleri ifade özgürlüğü sayacak yerde “yargıya müdahale” olarak değerlendiriyorlar, asla hata etmez ve günah işlemez bildikleri (böyle takdim ettikleri) hakimleri savunuyor, tenkit ve ifade özgürlüğü hakkını kullananlara hakaret ediyorlar. 

Tabiî Karaman, Kılıçdaroğlu’nun bir - bir buçuk yıl sonra “tenkit ve ifade özgürlüğünü” kullanmak için yollara düşeceğini bunları yazdığı sırada bilemezdi.

Sözlerine şöyle devam ediyor:

“Kanunları da yargılamayı da beşer yapıyorsa, bunlar peygamber olmadıklarına göre elbette hata edecekler, günaha da gireceklerdirSiyaset adamlarını potansiyel hatalı ve günahkâr, yargı adamlarını ise peygamber gibi ahlaklı ve hatasız kabul etmenin isabet ve adalet neresinde!

Karaman bu ifadeleri Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü sırasında kullansaydı şunu demiş kabul edilecekti: Kılıçdaroğlu gibi siyaset adamlarını potansiyel hatalı ve günahkâr, yargı adamlarını ise peygamber gibi ahlâklı ve hatasız kabul etmenin isabet ve adalet neresinde!

*

Bunları yazmış olan bir adamın artık adalet konusunda söyleyeceği birşey olamaz.

Susması gerekir.

Ancak, şunu söylemek gerekiyor: Yargı adamlarının peygamber gibi ahlâklı ve hatasız kabul edilmemesi gerektiğini söylemek marifet değil.. Türkiye’de “fiilen” (resmen değilse de fiilen) böyle kabul edilen bir kurum var: MİT.

Bunun isabet ve adalet neresinde diye sorabiliyor musun? Yok!

Türkiye’nin âleme öğüt verme, nasihat etme, sözde emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker yapma heveslisi isimleri neden MİT’i hiç eleştirmez?

Kimisi korktuğundan (Ki bunda da haksız sayılmazlar), gücü zayıfa yettiğinden, kimisi de zaten MİT için çalışan sahtekârlar oldukları için.

Devletçi ve içi boşaltılıp laikleştirilmiş bir sahte “Müslüman”lık davası ile, İslamcılık diye bilinen hakiki İslam davasının önünü kesmek isteyenler, tabiî ki MİT’i asla eleştirmezler.

*

Karaman’ın yazısı şöyle devam ediyor:

“Meclis’e bakın, bir kanun tasarı veya teklifi görüşülürken aleyhte konuşanlar neler söylüyorlar, ama sonunda kanun çıkıyor; birilerine göre hıyanet, öbürlerine göre doğrusu bu! Demek ki, hakimleri bağlayan kanunlar da zulme araç olabiliyor.”

O halde bizzat düzeni ve kanunları, hatta parlamento kurumunu tartışmak gerekir.

Karaman’ın yazısına dönelim:

Gelelim hakimlere ve savcılara.

Biz nice hakim ve savcı görüyoruz ki, ya istifa ederek veya emekli olunca sağ veya soldan bir partiye kapak atıyor, militan bir siyasetçi olup çıkıyor. Peki bu kişiler partiye girmeden önce tarafsız, vicdanlı, adil idiler de bir gün içinde kimyaları değişti, tarafgir, partizan, belli bir görüş ve ideolojiye angaje hale mi geldiler! Bir gecede değişmeleri mümkün olmadığına göre bu halleri ve nitelikleri ile hakimlik yaparken onların adaletine nasıl güveneceğiz? 

Karaman’ın bu sorusu için muhtemel cevabı şu olabilir: Eğer “samimi” değilsek, mecbur güveneceğiz.

Karaman’ı okumaya devam edelim:

“Siyasetçinin de iyisi kötüsü vardır, hakimin ve diğerlerinin de. Bir sınıfı mutlak manada kötülemek, diğer sınıfı da mutlak manada aklamak adil ve gerçekçi değildir.”

Karaman’ın bakış açısı çerçevesinde “samimi” olmayanlar bu hükümden muaf gibi görünüyor.

Yazıya dönelim:

Dinimize göre adaletin, iyiliğin, güzelliğin mihengi kesin hüküm içeren naslar ile, içtihada açık alanlarda yapılan içtihatlardır. Beşerin yaptığı yorumlara ve içtihatlara beşeri zaafların karışmaması da mümkün değildir. Şu halde adalet izafidir.

Laik sistemlerde ölçüt kanunlar ve vicdandır. Bunların da nereye kadar hatasız kusursuz olabileceklerini ifadeye çalıştım.

Kanun değil, hukuk diyenler, evrensel kurallardan söz edenler de var; onlara da sormak gerekiyor: Bunlar var ise bu kadar zulüm dünyanın her yerinde niçin var! 

Hasılı adalet izafidir, her hükme itiraz eden olur, hükmü veren de itiraz eden de beşerdir ve beşer şaşar

Karaman’ın bu çok bilinmeyenli denklemini çözmeye bizim zayıf matematiğimiz kâfi gelmez, fakat hükümlere itiraz edenler “samimi” iseler “beşer şaşar” olmaktan muaf oluyorlar, “beşer şaşar”lıktan azade “şaşmaz yanılmaz”larımızın samimi olmadıklarını düşündükleri kişiler ise bu muafiyetten yararlanamıyorlar gibi görünüyor.

Karaman, yazısını şöyle bitiriyor:

“Bir zamanlar milletin sevdiği ve saydığı kişiler konuşmalarına dikkat ederlerse saygınlıkları ile bu fani dünyadan göçüp giderler, dikkat etmezlerse kimse onlara dokunmaz, dokunmuyor, ama dönek olur mide bulandırırlar.”

Karaman’ın bu laflarıyla kime “çaktığını” bilmiyoruz.

İlk anda akla gelen isim Abdullah Gül, fakat liste uzun olmalı.

*

Demek ki adalet isteyip vıdı vıdı etmemek, yöneticilerimizin kafasını şişirmemek gerekiyormuş.

Zaten adalet izafî imiş..

Adalet izafî olunca zulüm de izafî olur ama bu bahse girmeyelim, laf uzar, içinden çıkamayız.  

Ancak, Karaman’ın başka ifadeleri, kendisini yalanlıyor.

Okuyalım:

İslâm Hukûkunun Genel Karakteri

Hukuk insan ile diğer insan ve toplum, insan ile eşya arasındaki ilişkileri, hakları ve tasarruf yetkilerini düzenleme ihtiyacından doğmuştur. Bir yerde insan varsa onun bulunduğu yer ile ve yaşamak için muhtaç bulunduğu eşya ile arasında bir ilişki vardır. İnsan tek başına var olamayacağı ve varlığını devam ettiremeyeceği için bir insanın bulunduğu yerde zarûrî olarak başka insanlar da bulunacak, bunların da benzer ihtiyaçları olacaktır. İki veya daha fazla insan aynı şeye tek başına sahip olmak, aynı şey üzerinde tek başına tasarruf yetkisine sahip bulunmak istediğinde bu insanlar arasında “anlaşmazlık” ilişkisi doğacaktır ve doğmuştur.

Toplum hayatı anlaşmazlık ilişkisi içinde yürüyemeyeceği için insanlar, biri önceden anlaşmazlıkların doğmasını önleyici, diğeri de anlaşmazlık doğduktan sonra yeniden düzeni ve anlaşmayı sağlayıcı kaideler koymak, toplumun gücü ile bu kaideleri yürütmek ihtiyacını hissetmişlerdir. 

Hukuk işte bu kaideler bütünüdür.

Tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir yerde toplumun bütün fertleri, eşit hak ve selâhiyetler içinde bir araya gelerek hukuk kaidelerini koymaya muvaffak olamamışlardır. Kaideler hemen daima belli bir zümre tarafından, yahut onların güdüm ve hâkimiyetinde olanlarca konmuş, bunun tabîî neticesi olarak da hak ve selâhiyetler dengesi onların lehine bozulmuş, bu bozuk dengeye, yanlış ve tersine bir isimlendirme ile “adâlet” denilmiş, hemen bütün beşerî hukuk sistemlerinde hukûkun amacı olan adâlet böylece yörüngesinden saptırılmıştır.

Halbuki Allah Teâlâ’nın elimizde bulunan son vahiy mecmûasında (Kur’ân-ı Kerîm’de) O’nun adâlet demek olan dengeyi vaz’ettiğini ve bunun hayatta gerçekleştirilmesini kullarından istediğini görüyoruz.

Buna göre en azından müslümanlar için hukûkun ana kaynağı ilâhî irâdedir ve bir mutlak adâlet vardır; bu mutlak adâlet Allah Teâlâ’nın koyduğu dengedir (mîzândır), bu dengenin gerçekleştiği yer ve ilişkide mutlak adâlet yakalanmış olur, yakalanmadığı yerde ise iyi niyet ve usûle riâyet şartıyle izâfî adâlete ulaşılmış olunur.

(http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0895.htm)

*

Demek ki Karaman da “beşer şaşar”mış..

Karakolda doğruyu söyler, mahkemede şaşırırmış.

Demek ki, “fikrî” döneklik kimsenin tekelinde olan bir nimet değilmiş.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."