E-KİTAP: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENİN DİNDAR MEDYASI

 

https://www.academia.edu/98188836/Laik_Siyasal_Dinsiz_D%C3%BCzenin_Dindar_Medyas%C4%B1


LAİK (SİYASAL DİNSİZ)

DÜZENİN DİNDAR MEDYASI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM:

RASİM ÖZDENÖREN: PUT DA KIRMADI, POT DA KIRMADI, YUMURTA KIRDI, KEYFİNE BAKTI

TARİKATÇILIKTAN LAİKLİK HAVARİLİĞİNE 7

“ŞERİAT İSTEMEZÜK, LAİK (SİYASAL DİNSİZ) MÜSLÜMANLIK İSTERÜK!” 15

RASİM’İN İSLAMSIZ İSLAMCILIK KATAKULLİSİ 28

İSLAMCI ZANNEDİLEN LAİKÇİ ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI 38

ÖZDENÖREN’İN CEVABINA CEVAP 41

  

İKİNCİ BÖLÜM:

DİLİ, PAK, KALEMİ KAYPAK: ABDURRAHMAN DİLİPAK

ABDURRAHMAN’DAN TARİKATLAR İÇİN TABUT 48

FETÖ’DEN FARKLARI 52

ŞEYTAN SİZİ DİLİPAK’IN ALLAH DEMESİYLE ALDATMASIN! 58

DİLİPAK TAKSİMİ: HRİSTİYAN’A HOŞGÖRÜ VE HÜSNÜZAN, MÜSLÜMAN’A SUİZAN 63

HANGİ LAFINI DÜZELTELİM Kİ! 67

ABDURRAHMAN’IN DİLİ PAK, GÖNLÜ PASAK 70

ABDURRAHMAN SELEFÎLER’E FRANSIZ 77

BİRBİRİNE DÜŞMAN SANDIKLARIN 80

ABDURRAHMAN, ONUN ADI OLIVER DEĞİL, OLIVIER, SOYADI NORTH DEĞİL, ROY 84

ABDURRAHMAN’IN DİN MİLLİYETÇİLİĞİ ALERJİSİNİN SİNSİ LAİK BOYUTU 89

ABDURRAHMAN TİPİ CEHALETLE BAŞETMEK ZOR 100

DİNİ ALLAH’A HAS KILMAK VE TEKFİRCİLİK 104

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

YANDAŞ MEDYA TARLASININ ‘YAĞ’LI GÜNEBAKANLARI

“HANGİ ŞERİAT”MIŞ 110

AHMETLERİN DERVİŞ OLANI, OLMAYANI 115

HAFİYE AHMET CASUS KOVALIYOR 126

YAHUDİ KAFALILIK 132

PUTA SAYGI DUYAN, PUTPERESTLİĞİN GÜVENCESİ "GÜNCELLENMİŞ" TÜRKİYE MÜSLÜMANLIĞI 141

YÜZYILLIK YANLIŞLIK VE BAŞKA ARAÇLARLA DEVAM EDEN 28 ŞUBAT 150

İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN 159

TEKFİRCİLİK (KÂFİR İLAN ETME), TAHAMMÜLSÜZLÜK, DIŞLAMA.. 165

İHSAN ELİAÇIK TİPİ İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK VE AKPARTİLİ YALÇIN AKDOĞAN’IN İTİRAFI 171

İHSAN ELİAÇIK GİBİLER, HEVALARINA UYAN RİVAYETLERİ HEMEN KABUL EDERLER 176

ÇAKMA EBU ZER’İN LAİKLEŞTİRİLMİŞ MÜSLÜMANLIĞI 182

İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, ve siyasî suikastler 188

DÜCANE’NİN “VERESİYE” KAHRAMANLIĞI 199

TEKFİRCİLİKTE ZİRVE 202

ATALAR (OSMANLICILIK) MEZHEBİ 205

GÂVUR EDEBİYATI (DİN İSTİSMARININ, DİNÎ KAVRAM İSTİSMARI BOYUTU) 213

DÜRÜST OL, ADAM OL, ÇARPITMADAN YAZ! 216

SOSYAL MEDYADAKİ NESEBİ GAYRİ SAHİHLER 222

YENİ ŞAFAK’IN KILIÇLI CÜNEYT TARÇIN’I HEM KORKUYOR HEM DE SAVAŞ İLAN EDİYORMUŞ 227

SEN SADECE YEMDEN SAMANDAN BAHSET, BU KONULARA GİRME! 236

GÜNAHKÂRIN AVUKATI  245

NEDEN BU KADAR NUMARACISINIZ? 250

AKPARTİLİ “MUHAFAZAKÂR”LAR NASIL DELİRMİŞ? 258

PEKİ ALPARSLAN’IN HANGİ GÜNAHINI SEVMİYORSUNUZ? 266

İRFAN, HİKMET, BATINÎ BİLGİ VS. 273

EHL-İ SÜNNET, YARIM HOCALAR VE TEKFİR 278

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN “YANDAŞ” AVUKATI 297

SEN BUNU ERDOĞAN’A SÖYLE, ŞAMPİYON DALKAVUK! 304

AKP’DEKİ KRİPTO KEMALİSTLERE ÜÇ SORU 308

İSMAİL’İN TOPLUMSAL CİNSİYETİ 311

ŞEHRİYE MEZHEBİNİN TALİBAN'A KARŞI ÜRETTİĞİ EN TAZE, EN GÜNCEL ŞEHİRLİ İSLAM 322

 “DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ AJANLAR” 339

ATATÜRKÇÜLÜK FETHULLAH’I YİTİRDİYSE NE GAM, CÜBBELİ GİBİLER VAR, “YANDAŞ”LAR VAR 343

YANDAŞTAN AL HABERİ: ERDOĞAN DİNDARLARI SİSTEME NASIL ENTEGRE ETTİ? 351

AZİZ NESİN KADAR BİLE “MÜSLÜMAN” OLAMAMAK 357

ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN İSLAM’I TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR 360

MEHMED ZAHİD KOTKU OLMAK 381

*

NEDEN BU KADAR NUMARACISINIZ?

 

Yeni Şafak‘ın ukalası İsmail Kılıçarslan, bir yazısında “Yangın var yangın!” diye bağırıyordu.

Yangın, alkol kullanımının gençler arasında artmasıymış.

Peki bunun suçlusu kimmiş?

İsmail ukalasına göre, suçlular, ahlâk yerine fıkıhtan bahseden hocalarmış..

Özellikle “toplumsal yaşam hakkında söz almayan; insanların kendilerini ifade etmesine tahammül etmeyen; günahtan değil günahkârdan nefret edilmesini öneren bir anlayış”ın sahipleriymiş..

Bunlar, “toplumu ıslah etmekle ilgilenmek yerine sadece fıkıhla ilgilenen” kişilermiş; “ahlak vazetmek yerine ‘din elden gidiyor’ vaveylası ile prim yapma” peşindelermiş.

Bu zır cahil edebiyatçı bozuntusu, Türkçe bilmeden şairliğe soyunmuş hadsiz, dinî kavramlara aşinalık kesbetmeden din hakkında saçmalama hakkını kendinde bulabiliyor.

Cehaletinin verdiği cesaretle “ahlak vazetmek”ten söz ediyor. 

Kastın vaaz etmek ise, ahlâk, vaaz edilen birşey değildir, ahlâk vaaz etme diye birşey yoktur.

Yok kastın “vaz’ etmek” ise, bunu yapmak senin ne haddine!

*

Bu ukala şunu da yazmış: 

“Daha geçen gün bir arkadaşım ‘oğlumun televizyonda hiçbir hocayı görmeye tahammülü yok. Hoca görür görmez kanal değiştiriyor’ dedi.”

Benim de tahammülüm yok, ama bunu bahane ederek fıkıh düşmanlığı yapanların kötü niyetli olduklarından da şüphem bulunmuyor.

Ayrıca, o örnek çocuğun magazin dünyasının ünlülerini görmeye tahammülü ve hoşgörüsü sanırım fevkalâdedir.

Sanki ahlâk ile şeriat; ateşle su gibi bir araya gelmeyen, birisi olunca diğeri yok olan, birbirlerine zıt şeylermiş gibi bunların arasını ayıran, sözde ahlâk hesabına Şeriat düşmanlığı yapan, fıkıh düşmanlığını ahlâk savunuculuğu maskesiyle kamufle edip şirin göstermeye çalışan “derin” tasmalı riyakârların bu yaptıklarını sadece soytarılık olarak değerlendirmenin saflık olacağının farkındayım.

*

İsmail ukalasının rahatsız olduğu söylemlere gelince.. Şunlarmış:

“Şu filanca aşırı sapık… Bu filanca kâfir… İslam’ın şahitlik hukukuna göre… Nikâh akdi aslında… Hadislerin ele alınış biçimleri… Sakalın ideal uzunluğu… Bunlar zaten ehli bidat… Kampüsler zaten bilmem ne… İlahiyatların hepsini kapatmak lazım… Deve sidiği… Yanmaz kefen…”

Behey ukala, Türkiye’de hiç mi aşırı sapık ve kâfir yok?!.

İslam’ın şahitlik hukuku diye birşey yok mu?!

Mesela senin birtakım günahları işlediğin ileri sürüldüğünde, “Güvenilir şahit var mı?” diye sormayacak mıyız? Hemen kabul mü edeceğiz?

Hadîslerin nasıl ele alınması gerektiği konusu önemsiz mi?! 

Düzenin hoşuna giden “Vatan sevgisi imandandır” ve “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” türünden uydurmaların hadîs diye nakledilmesine, buna karşılık düzenbazların hoşlanmadığı hadîslerin de Kemalist ilahiyatçılar tarafından bir çırpıda uydurma ilan edilmesine herkes seyirci mi kalmalı?

Nikâh akdinin üç beş dakikada anlatılabilecek şartlarını insanların bilmesi yanlış mıdır?

Mesela, erkeklerin ilk eşlerinden ya da akraba ü taaallukatından gizleyerek Ankara’nın Çukurambar‘ı gibi sosyetik semtlerde ikinci sözde eşle sözde nikâh kıymasının caiz olmadığının bilinmesi gerekmez mi?

Senin, yazında, bütün bu önemli konuların üstüne deve sidiği dökmen ve yanmaz kefen ile onları gömmeye çalışman ile, birisinin ekrana deve sidiği getirmesi arasında bir fark var mıdır?

O ekranda gösteriyor, sen, gazete köşesinde.. Farkı ne?!

*

Bu çapsız, ne yapılması gerektiğini de kendince öğretiyor:

Yahu özelde gençler, genelde bütün toplum kendi dillerince feryat ediyorlar. “Yaralıyız” diyorlar. Hocamız da “dur evladım, önce sana hadislerin nasıl ele alınacağını öğreteyim, o olmadan hiçbir şey yapamazsın” diyor. Yahu önce bir alkolizmden kurtar, önce bir değerli olduğunu hissettir, önce bir derdini dinle, önce bir yalan söylememeyi, kul hakkına girmemeyi, gıybet etmemeyi, nezaketi, letafeti öğret. Şu kabalıktan, şu hoşgörüsüzlükten evvela kendini, ardından bütün toplumu kurtar önce. Sonra zaten o toplum hadisleri nasıl ele alacağını o ahlaki düzgünlük içerisinde kendisi bulacaktır emin ol.

Behey palavracı, ekrana çıkmış adam, oradan, sokaktaki genci alkolden nasıl kurtaracak? Ekrandan seyircilere doğru dönüp tılsımlı sözler mi söyleyecek? Tabiî ki orada yapılacak şey birtakım konularda bilgi vermeye çalışmaktan ibarettir.

Fıkıh hocası ilahiyatta ve ekranda fıkıh değil de alkolle mücadeleyi mi öğretecek?

Bari ilahiyatların fıkıh kürsülerini falan da “alkolle mücadele kürsüsü“ne dönüştürsünler, iş kökünden hallolsun..

Madem bu iş bu kadar önemli, bütün suç fıkıhtan bahseden hocalarda mı? Hocalar, televizyon filmlerinde olduğu gibi ekranlarda ellerinde kadehlerle arz-ı endam ederek millete kötü örnek mi oluyorlar?

Hoca olmayanların alkolle mücadele sorumluluğu hiç yok mu? Herşeyden sadece hocalar mı sorumlu?

*

Mesela, o televizyonlar, mücadele etmeseler bile, “alkollü içki bulanan sahneleri göstermeme” türünden “dolaylı biçimde teşvik etmeme” tavrı sergileseler olmaz mı?

Devlet, içki fabrikalarını kapatma, içkinin teşvik edilmesini yasaklama, içki satanları cezalandırma gibi tedbirler alamaz mı?

Alırsa, işin içine ahlâk yerine fıkıh ve Şeriat girdiği için kötü mü oluyor?

Laik devlet ve “Aziz Atatürkçü” laik iktidar alkolizm bataklığı oluştursun, onun vergi rantından yararlansın, “aptal” hocaları da, o bataklıkta türeyen sivrisineklerle uğraşmak yerine “bataklıksız düzen” fıkhından söz ettikleri için dövelim..

İblis’in, “Bu kadarını ben bile düşünemezdim” diyerek hayretten parmaklarını ısırdığını görür gibiyim.

*

Sonra, “Dur evladım, önce sana hadislerin nasıl ele alınacağını öğreteyim, o olmadan hiçbir şey yapamazsın” diyen bir Allah’ın kulu var mı? Böyle işkembeden atmaya utanmıyor musun?

Dilinden düşürmediğin ahlâk buysa, ahlâksızlık nedir? Nasıl birşeydir?

Behey utanmaz, hem yalan söyleyip, hem de “önce bir yalan söylememeyi, kul hakkına girmemeyi, gıybet etmemeyi, nezaketi, letafeti öğret” demeye utanmamayı nereden nasıl öğrendin, bunun için özel eğitim mi aldın?

Ve sen, bu tür yazılarınla, senden farklı düşünen insanların gıybetini yapmış olmuyor musun?

Sen dedikodu yapınca, abartılı ifadelerle başkalarının sözlerini çarpıtınca, deve sidiğini ağzından düşürmeyince, gıybet değil de hizmet mi etmiş oluyorsun?!

Nezaketin batsın!

*

Sonra, o hocalar kul hakkına girmemeyi öğretmiyorlarsa, onlara neyi nasıl öğretecekleri konusunda yol gösteren sen, aynı şeyi kendi köşende niçin yapmıyorsun?

Mesela, 17-25 Aralık ile kul hakkı arasındaki ilişki konusunda neden şimdiye kadar hiçbir şey yazmadın?

Neden kul hakkı denilince sadece gariban insanlar aklınıza geliyor da, ihale yasasını 16 senede 180 küsur defa değiştirmiş olan iktidarı hiç hatırlamıyorsunuz?

Riskli, değil mi?. Risk almaman gerekiyor. Yandaş medyada sırtını iktidara dayayıp hocalara ahlâk öğütleri vermek, irşad talimatnamesi yayınlamak daha “garantili”..

İşte o ekran hocaları da seninle aynı durumda.. Yanmaz kefen satanla sen, aynı familyadansın..

Aranızda bir fark yok.. O, ekrandan laubalilik yapıyor, sen de gazete köşesinden riyakârlık, ucuz “insanseverlik”, sahte ahlâkçılık..

*

İmdi, senin bu yaptığın da kul hakkına girmiyor mu?

Hoca diye eleştirdiğiniz insanların hakkı, yağma Hasan’ın böreği mi?

Ayrıca, “Allah hakkı” diye birşey yok mu?

Allah’ın kulları üzerindeki hakkını neden hiç hatırlamıyorsunuz?

Neden Allahu Teala’ya şirk koşulması sizin hiç umurunuzda değil?

Neden senin gibi düzenbazlar, daha önce yazdığın bazı yazıların ortaya koyduğu gibi, oldukça kurnaz bir biçimde insanlara Mustafa Kemal sevgisi aşılamaya çalışıyor?

Ve, birileri “Allah hakkı” için konuştuğu zaman siz neden hemen suret-i haktan gelme şeytanlığıyla “Şimdi bunları boş verelim, kul hakkına bakalım” anlamına gelecek söylemlerle onların tavırlarını itibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz?

*

Resulullah s.a.s., Mekke‘de, “Önce insanları alkolizmden bir kurtaralım” demedi.

O konulara hiç girmedi.

Önce insanları şirkten kurtarmaya çalıştı.

Ebu Cehil gibi adamların “putlara/heykellere saygı” ile eşdeğer gördükleri toplumsal uzlaşma, barış, birlik ve beraberlik aldatmacasına karşı çıktı.

Ebu Cehil ve adamları Resulullah s.a.s.’e, senin üstadın ve pîrin Hasan Öztürk fırıldağı gibi, şunu söylediler: “Putlara, puta tapma inancına saygı göstereceksin, biz senin Allah’a inanmana saygı gösteriyoruz, sen de bizim puta tapma inancımıza saygı duyacaksın, yoksa çatışma çıkacak, çakışma çıkmamasının tek yolu bu putlarla barışman. Bütün inançlara saygı gösterilmelidir.” 

Resulullah s.a.s. “Önce alkolizmle mücadele edelim” deseydi sorun yoktu. Fakat bu konuya hiç girmedi.

Her inancın saygıya layık olmadığını anlattı. Ayrıca, bu “her inanca saygı” edebiyatından İslam Şeriati’nin, İslam’ın şirkle mücadele tavrının yararlanamamasının şeytanca bir çifte standart olduğunu ortaya koydu..

Ama, başta kimsenin alkolüne laf söylemedi.

Medine’de bile..

Ne zamanki toplumdan şirk kazındı, işte o zaman alkol, bir fıkıh kaidesi, bir Şeriat hükmü olarak, yasaklandı.

*

Behey hokkabaz, önce insanları alkolden kurtarıp sonra dindar hale getirmen mümkün değildir.

Önce insanlara fıkhın ve Şeriat’in önemini anlatacaksın. İnsanlar bunun önemini anlayacak. Sonra da, “Bak, Şeriat alkolü yasaklamış, içme!” diyeceksin.

Sonra, sen neden bu laik-Kemalist devletinden, Tayyip efendinden alkolle ciddi bir biçimde mücadele etmelerini istemiyorsun?

Onlar laiklik adına alkol serbestisini savunsunlar, hocalar da fıkıh ve Şeriat kavramlarını ağızlarına almadan salt alkolle savaş seferberliği başlatsınlar, öyle mi?

*

Fıkıh değil, neyin iman neyin küfür olduğu değil, kul hakkı öğretilmeliymiş..

Peki, müslümanlara gâvur kanunlarının dayatılması kul hakkına girmiyor mu?

Mesela bir müslümana milletvekili vs. olunca Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirilmesi kul hakkının çiğnenmesi değil mi?

Neden bu rejim Allah hakkı diye birşey bilmiyor da, putperestçe bir Atatürk hakkını insanlara dayatıyor, ve siz neden bunu hiç dert etmiyorsunuz?

Senin gibi düzenbazlar neden kul hakkı denilince sadece midelerini hatırlıyorlar? Şeref, haysiyet ve şahsiyet diye birşey neden sizin hiç umurunuzda değil?

Neden bu kadar alçaksınız?


YÜZYILLIK YANLIŞLIK VE BAŞKA ARAÇLARLA DEVAM EDEN 28 ŞUBAT

 











Prusyalı general Carl von Clausewitz’in meşhur cümlesini biraz mürekkep yalamış herkes bilir:

“Savaş, siyasetin/diplomasinin başka araçlarla devamından ibarettir.” (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln.)

Bu sözü ters çevirirsek şunu demek de mümkün olabilir: Siyaset, savaşın başka araçlarla devamından ibarettir.

Her zaman olmasa da bazen böyle olduğu kesin.

Bu dünya sahnesinde birçok şey bitmiş gibi görünür fakat aslında başka araçlarla devam ediyordur.

*

Nitekim Türkiye’de 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor.. Başka araçlarla..

Bu işler bazen “Tavşana kaç, tazıya tut” tarzı dümenlerle sürdürülür.

Mesela İhsan Eliaçık, Mustafa Öztürk, Mehmet Okuyan gibi Kur’an suikastçileri üretilir, bunların palazlanması, tanınıp gündeme gelmesi için gereken zemin hazırlanır, böylece başka birilerinin bunlarla uğraşarak tuzak gündemlerde yollarını şaşırmaları istenir.

Bunlara cevap verirken bırakın başka konuları tartışmayı, başlarını kaşımaya bile vakitleri kalmaz.

Evet, 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor, fakat onun da, tek parti döneminde başlayan “yüzyıllık yanlışlık” sürecinin bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor.

28 Şubat Süreci birçok şekilde ve birçok farklı araçla devam ediyor..

Millî Görüş (İslamcılık) gömleğinin çıkarılmasıyla devam ediyor.

O gömleği üstünde bulunduran Temel Karamollaoğlu gibi isimlerin “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek ona domuz kanı bulaştırmasıyla devam ediyor. (Bu sözde bilge vatandaş “ci, cı” eklerinden hoşlanmadığı için İslam-cı olamıyor, fakat Millî Görüş-çü olabiliyor. Aklını mantık prangalarından kurtarıp özgürleştirme konusunda son derece cesur.)

28 Şubat Süreci, yandaş medya kalemşorlarının “düzen”baz yazılarıyla, sözde dindar edebiyatçı taifesinin “yozlaşmışlık ve çürümüşlüğü parlak laflarla yaldızlama” gevezeliğini edebiyat diye yutturma illüzyonuyla devam ediyor.

*

Bir örnek..

Odatv‘nin bir haberinin başlığı şöyleydi: “28 Şubat’ın ‘kahraman erkekleri’ eşlerini nasıl aldatıyor”.

Spotta ise şu söyleniyordu:

Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından bahsetti.

Haberin metnine gelince.. Şöyle:

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu bir kitaptan bahsetti.

Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından söz etti.

“28 ŞUBAT’IN KAHRAMAN ERKEKLERİNİN…”

Kitapla ilgili şaşkınlığının gizlemeyen Fatma Barbarosoğlu kitapla ilgili şunları söyledi:

“Mustafa Kutlu’nun son kitabı: Sevincini Bulmak

12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı.

Romandaki bütün kadınlar eşleri tarafından ihanete uğruyor.

Hayır dilim sürçmedi. Sevincini bulmak, roman.”

Evet, haber böyle..

İmdi, bu Mustafa Kutlu adlı hikâyeci, neden böyle bir konuyu “28 Şubat‘ın kahraman erkekleri” üzerinden “romanlaştırır” ki?

Bu vicdansız kurnazlığın ardında nasıl bir “hesaplaşma” kaygısı yer alıyor?

28 Şubat’ın “kahraman”larını kimler adına, niçin itibarsızlaştırmaya çalışıyor?

İtibar suikasti yapıyor?

Tetikçiliğe soyunuyor?

*

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin bir röportajında, “Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde” diyordu.

Nasıl bir işlem?” sorusuna şöyle cevap veriyordu:

Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap, ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur.

Evet, 28 Şubat Süreci, en azından psikolojik harekât olarak devam ediyor diyebilir miyiz?

Ve bunun, mütedeyyin (dindar) camia içindeki “beşinci kol” vasıtasıyla yapıldığını kabul etmeli miyiz?.

28 Şubat’ın “kahraman”larını itibarsızlaştırmak, manen öldürmek için solcuları, Kemalistleri vs. devreye koysalar, onlara bu tür uyduruk romanlar, hikâyeler vs. yazdırsalar, etkisi olmaz, hatta ters teper, bunu biliyoruz.

O yüzden, içeriden birilerine bu tür "arkadan vuran, hedefi sırtından hançerleyen" karalamalar yazdırıyorlar demeli miyiz?

*

Mustafa Kutlu bunu hep yapıyordu.

1980’li yıllarda onun bir hikâye kitabını okumuştum.

Sürükleyicilik, edebî zevk, kurgu mükemmeliyeti vs. açısından beş para etmez bir kitaptı.

Mesela, bir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu‘ndaki şiirsellik, Çehov’un hikâyelerindeki derinlik, Kemal Tahir’deki gerçekçilik, Dostoyevski’deki anlatım ustalığı onda yoktu.

Tatsız tuzsuz, yavan birşeydi. Başladığım için bitirdim, ve bir daha da başka bir kitabını elime almadım.

Fakat birileri onun reklamını yapıp duruyordu.

Okuduğum kitabı sözde hikâye kitabıydı, fakat içindeki hikâyeler birbiriyle bağlantılı olduğu için “romanımsı” demek de mümkündü.

Orada, “dava delisi Murat” diye bir tiplemeden bahsediliyordu.

Diğer “dava adamları” köşeyi dönüyor, “dava delisi Murat” ise yok yoksul, bir lokma bir hırka eksenli bir yaşamı sürdürüyor, daha doğrusu sürünüyordu.

Verilmek istenen bilinçaltı mesaj şuydu: Dava diye birşey yok, istismar var (Siz isterseniz adını koyup o zamanın laikçi jargonuyla din istismarı da diyebilirsiniz).

Mesele köşeyi dönmekten ibaret.

Birileri, “dava delileri”nin sırtına basarak köşeyi dönüyorlar.

*

Kitabın yayınlandığı tarih, 1986.

12 Eylül darbesi yaşanmış, Erbakan ve arkadaşları hapse atılıp din istismarı vs. gerekçesiyle yargılanmış, siyasî yasaklı hale getirilmiş, iktidar olma umutları seçim barajı ile yok edilmiş..

Ve böyle bir ortamda Mustafa Kutlu, “dava” diyecek gençlerin kulağına kar suyu kaçırıyor.

Hani ortada iktidar olmuş ve köşeyi dönmüş, yolsuzluklarına tepki gösterilmesini bile “vatana ihanet, darbe teşebbüsü, dış güçlerin operasyonu” vs. lafları ile engelleyen bir gömleksiz “dava dönekleri” güruhu bulunsa, adamın bunları yazması anlaşılabilirdi.

Kitabı yazdığı sıralarda hemen herkes “dava delisi Murat” durumundaydı.

Ve bu hikâyeleri anlatan Mustafa Kutlu, ne ilginçtir ki, kimler tarafından nasıl zenginleştirildiği, hangi ihalelerle zengin edildiği bilinen bir gazetede yıllardır yazıyor. Baş tacı..

Onun 28 Şubat “kahraman”larını manen öldürmek için yazılmış son kitabının (ya da cinayet aletinin) reklamını yapan bayan da aynı “ulufeci” gazetenin gediklisi..

Ortadaki yalın gerçek şu: Bunlar, dava delisi değil, “dava uyanıkları“..

Mustafa Kutlu gibi bir yeteneksizin Cumhurbaşkanlığı 2016 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmesini nasıl yorumlamalıyız?

*

Tezgâhı iyi kurmuşlar..

Biri, hangi akla hizmetse, nerden icab ediyorsa, püfür püfür derin tetikçilik rüzgârları estiren bir kitap yazıyor.

Diğeri, onun reklamını yapıyor.

Malum odağın perde arkasından kontrol edip yönlendirdiği bir başka yayın organı da, bu reklamın reklamını kotarıyor.

Saadet zinciri..

Bu rol dağılımı kendiliğinden mi gerçekleşiyor, yoksa ardında "adsız kahraman" senarist ve rejisörler mi var?

*

Evet, bu kitap, 28 Şubat Süreci‘nin psikolojik harekât boyutunun devam ettiğini belgelemiyorsa, yaşlı başlı bir erkek hikâyecinin böyle bir işgüzarlığa kalkışmasını nasıl yorumlamalıyız?.

Mustafa Kutlu’da zerre kadar dürüstlük, vicdan ve insaf bulunsaydı, 28 Şubat’ın perde arkasını, o süreçte yapılan zulümleri, mağdurların yaşadıklarını anlatırdı.

28 Şubat’ın köşeyi dönen banka hortumcusu darbeci subaylarını, MİT’çilerini konu edinirdi.

17 Ağustos depreminin merkez üssünün tam üstünde yer alan ve depremde yıkılan binada yaşanan rezaletleri, kurulan tezgâhları anlatırdı.

28 Şubat'ın altyapısının nasıl hazırlandığını, Aczmendilik adlı prefabrik tarikatın nasıl imal edildiğini, Müslüm Gündüz adlı ayyaşın nasıl bir şeyhe dönüştürülüp medya yıldızı haline getirildiğini, madrabaz Ali Kalkancı‘nın ardında kimlerin bulunduğunu, Fadime Şahin adlı kadının kimler tarafından Müslüm ile Ali Kalkancı’ya gönderildiğini anlatırdı.

Bunu yapmıyor..

Derdi 28 Şubat’ın mağdurlarının imajı ve itibarı ile..

Katliamdan yaralı kurtulmayı başarmış birileri varsa onların kafasına sıkmak, yaralarına tuz basmak için artçı tetikçi olarak cinayet mahallinde dolaşıyor, son temizliği yapıyor.

*

Gelelim 28 Şubat’ın kahramanlarına..

Aslında, 28 Şubat’ın pek fazla kahramanı yok..

Baş kahramanı, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca idi.. Bedelini, Nisan 1997’de ülkeyi terk edip üç yıl boyunca sığınacak yer arayarak ödedi.

Ve de Avustralya‘ya yerleştikten sonra trafik kazasında ölerek..

Öldürülerek.

İkinci kahraman Hasan Celal Güzel‘di..

Sürece direndiği için tutuklandı, yargılandı ve hapis yattı.

Ve sonrasında nisyana mahkum edildi.

Cüzzamlı muamelesi gördü.

Yalnız bırakıldı.

Ve 2018 yılının serin bir 19 Mart günü hicran içinde sessiz sedasız yalnız öldü.

Ardından ağlayanı bile yoktu.

*

Üçüncü kahraman, “Namlusunu millete çeviren tankı alkışlayamam” diyen, “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır” diyerek kükreyen Muhsin Yazıcıoğlu idi.

2009 yılında şaibeli bir helikopter kazasında öldü.

Öldü mü, öldürüldü mü, anlaşılamadı.

Dördüncü kahraman, Av. Kemal Yavuz Ataman’ın 1997 yılının Eylül ayında İslâm Dergisi’nde yayınlanan bir yazısına göre, Nazlı Ilıcak’tı.

Ilıcak, sonradan müebbet hapis talebiyle yargılandı. Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla..

Bu listeye, dönemin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak da eklenebilir.

Bir de, belki 28 Şubat’ın kahramanı denilemezse de mağduru olanlar var. Mesela Nurettin Şirin.. Yıllarca hapis yattı.

Mustafa Kutlu şayet iyi niyetli ve dürüst bir adam olsaydı, böylesi mağdurların dramını hikâyeleştirirdi.

Uydurma “kahraman”lara atfettiği fuhuş ve zina isnadıyla “gerçek kahraman”ları itibarsızlaştırma şerefsizliğini sergilemezdi.

*

Ne yazık ki ülkemizde çok sinsi, çok alçakça, çok derin ve acımasız bir psikolojik harp olanca şiddetiyle sürdürülüyor.

28 Şubat süreci “yerlileştirilmiş ve millileştirilmiş” olarak başka yol, yöntem ve araçlarla farklı bir düzeyde devam ettiriliyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."