YÜZYILLIK YANLIŞLIK VE BAŞKA ARAÇLARLA DEVAM EDEN 28 ŞUBAT

 











Prusyalı general Carl von Clausewitz’in meşhur cümlesini biraz mürekkep yalamış herkes bilir:

“Savaş, siyasetin/diplomasinin başka araçlarla devamından ibarettir.” (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln.)

Bu sözü ters çevirirsek şunu demek de mümkün olabilir: Siyaset, savaşın başka araçlarla devamından ibarettir.

Her zaman olmasa da bazen böyle olduğu kesin.

Bu dünya sahnesinde birçok şey bitmiş gibi görünür fakat aslında başka araçlarla devam ediyordur.

*

Nitekim Türkiye’de 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor.. Başka araçlarla..

Bu işler bazen “Tavşana kaç, tazıya tut” tarzı dümenlerle sürdürülür.

Mesela İhsan Eliaçık, Mustafa Öztürk, Mehmet Okuyan gibi Kur’an suikastçileri üretilir, bunların palazlanması, tanınıp gündeme gelmesi için gereken zemin hazırlanır, böylece başka birilerinin bunlarla uğraşarak tuzak gündemlerde yollarını şaşırmaları istenir.

Bunlara cevap verirken bırakın başka konuları tartışmayı, başlarını kaşımaya bile vakitleri kalmaz.

Evet, 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor, fakat onun da, tek parti döneminde başlayan “yüzyıllık yanlışlık” sürecinin bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor.

28 Şubat Süreci birçok şekilde ve birçok farklı araçla devam ediyor..

Millî Görüş (İslamcılık) gömleğinin çıkarılmasıyla devam ediyor.

O gömleği üstünde bulunduran Temel Karamollaoğlu gibi isimlerin “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek ona domuz kanı bulaştırmasıyla devam ediyor. (Bu sözde bilge vatandaş “ci, cı” eklerinden hoşlanmadığı için İslam-cı olamıyor, fakat Millî Görüş-çü olabiliyor. Aklını mantık prangalarından kurtarıp özgürleştirme konusunda son derece cesur.)

28 Şubat Süreci, yandaş medya kalemşorlarının “düzen”baz yazılarıyla, sözde dindar edebiyatçı taifesinin “yozlaşmışlık ve çürümüşlüğü parlak laflarla yaldızlama” gevezeliğini edebiyat diye yutturma illüzyonuyla devam ediyor.

*

Bir örnek..

Odatv‘nin bir haberinin başlığı şöyleydi: “28 Şubat’ın ‘kahraman erkekleri’ eşlerini nasıl aldatıyor”.

Spotta ise şu söyleniyordu:

Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından bahsetti.

Haberin metnine gelince.. Şöyle:

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu bir kitaptan bahsetti.

Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından söz etti.

“28 ŞUBAT’IN KAHRAMAN ERKEKLERİNİN…”

Kitapla ilgili şaşkınlığının gizlemeyen Fatma Barbarosoğlu kitapla ilgili şunları söyledi:

“Mustafa Kutlu’nun son kitabı: Sevincini Bulmak

12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı.

Romandaki bütün kadınlar eşleri tarafından ihanete uğruyor.

Hayır dilim sürçmedi. Sevincini bulmak, roman.”

Evet, haber böyle..

İmdi, bu Mustafa Kutlu adlı hikâyeci, neden böyle bir konuyu “28 Şubat‘ın kahraman erkekleri” üzerinden “romanlaştırır” ki?

Bu vicdansız kurnazlığın ardında nasıl bir “hesaplaşma” kaygısı yer alıyor?

28 Şubat’ın “kahraman”larını kimler adına, niçin itibarsızlaştırmaya çalışıyor?

İtibar suikasti yapıyor?

Tetikçiliğe soyunuyor?

*

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin bir röportajında, “Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde” diyordu.

Nasıl bir işlem?” sorusuna şöyle cevap veriyordu:

Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap, ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur.

Evet, 28 Şubat Süreci, en azından psikolojik harekât olarak devam ediyor diyebilir miyiz?

Ve bunun, mütedeyyin (dindar) camia içindeki “beşinci kol” vasıtasıyla yapıldığını kabul etmeli miyiz?.

28 Şubat’ın “kahraman”larını itibarsızlaştırmak, manen öldürmek için solcuları, Kemalistleri vs. devreye koysalar, onlara bu tür uyduruk romanlar, hikâyeler vs. yazdırsalar, etkisi olmaz, hatta ters teper, bunu biliyoruz.

O yüzden, içeriden birilerine bu tür "arkadan vuran, hedefi sırtından hançerleyen" karalamalar yazdırıyorlar demeli miyiz?

*

Mustafa Kutlu bunu hep yapıyordu.

1980’li yıllarda onun bir hikâye kitabını okumuştum.

Sürükleyicilik, edebî zevk, kurgu mükemmeliyeti vs. açısından beş para etmez bir kitaptı.

Mesela, bir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu‘ndaki şiirsellik, Çehov’un hikâyelerindeki derinlik, Kemal Tahir’deki gerçekçilik, Dostoyevski’deki anlatım ustalığı onda yoktu.

Tatsız tuzsuz, yavan birşeydi. Başladığım için bitirdim, ve bir daha da başka bir kitabını elime almadım.

Fakat birileri onun reklamını yapıp duruyordu.

Okuduğum kitabı sözde hikâye kitabıydı, fakat içindeki hikâyeler birbiriyle bağlantılı olduğu için “romanımsı” demek de mümkündü.

Orada, “dava delisi Murat” diye bir tiplemeden bahsediliyordu.

Diğer “dava adamları” köşeyi dönüyor, “dava delisi Murat” ise yok yoksul, bir lokma bir hırka eksenli bir yaşamı sürdürüyor, daha doğrusu sürünüyordu.

Verilmek istenen bilinçaltı mesaj şuydu: Dava diye birşey yok, istismar var (Siz isterseniz adını koyup o zamanın laikçi jargonuyla din istismarı da diyebilirsiniz).

Mesele köşeyi dönmekten ibaret.

Birileri, “dava delileri”nin sırtına basarak köşeyi dönüyorlar.

*

Kitabın yayınlandığı tarih, 1986.

12 Eylül darbesi yaşanmış, Erbakan ve arkadaşları hapse atılıp din istismarı vs. gerekçesiyle yargılanmış, siyasî yasaklı hale getirilmiş, iktidar olma umutları seçim barajı ile yok edilmiş..

Ve böyle bir ortamda Mustafa Kutlu, “dava” diyecek gençlerin kulağına kar suyu kaçırıyor.

Hani ortada iktidar olmuş ve köşeyi dönmüş, yolsuzluklarına tepki gösterilmesini bile “vatana ihanet, darbe teşebbüsü, dış güçlerin operasyonu” vs. lafları ile engelleyen bir gömleksiz “dava dönekleri” güruhu bulunsa, adamın bunları yazması anlaşılabilirdi.

Kitabı yazdığı sıralarda hemen herkes “dava delisi Murat” durumundaydı.

Ve bu hikâyeleri anlatan Mustafa Kutlu, ne ilginçtir ki, kimler tarafından nasıl zenginleştirildiği, hangi ihalelerle zengin edildiği bilinen bir gazetede yıllardır yazıyor. Baş tacı..

Onun 28 Şubat “kahraman”larını manen öldürmek için yazılmış son kitabının (ya da cinayet aletinin) reklamını yapan bayan da aynı “ulufeci” gazetenin gediklisi..

Ortadaki yalın gerçek şu: Bunlar, dava delisi değil, “dava uyanıkları“..

Mustafa Kutlu gibi bir yeteneksizin Cumhurbaşkanlığı 2016 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmesini nasıl yorumlamalıyız?

*

Tezgâhı iyi kurmuşlar..

Biri, hangi akla hizmetse, nerden icab ediyorsa, püfür püfür derin tetikçilik rüzgârları estiren bir kitap yazıyor.

Diğeri, onun reklamını yapıyor.

Malum odağın perde arkasından kontrol edip yönlendirdiği bir başka yayın organı da, bu reklamın reklamını kotarıyor.

Saadet zinciri..

Bu rol dağılımı kendiliğinden mi gerçekleşiyor, yoksa ardında "adsız kahraman" senarist ve rejisörler mi var?

*

Evet, bu kitap, 28 Şubat Süreci‘nin psikolojik harekât boyutunun devam ettiğini belgelemiyorsa, yaşlı başlı bir erkek hikâyecinin böyle bir işgüzarlığa kalkışmasını nasıl yorumlamalıyız?.

Mustafa Kutlu’da zerre kadar dürüstlük, vicdan ve insaf bulunsaydı, 28 Şubat’ın perde arkasını, o süreçte yapılan zulümleri, mağdurların yaşadıklarını anlatırdı.

28 Şubat’ın köşeyi dönen banka hortumcusu darbeci subaylarını, MİT’çilerini konu edinirdi.

17 Ağustos depreminin merkez üssünün tam üstünde yer alan ve depremde yıkılan binada yaşanan rezaletleri, kurulan tezgâhları anlatırdı.

28 Şubat'ın altyapısının nasıl hazırlandığını, Aczmendilik adlı prefabrik tarikatın nasıl imal edildiğini, Müslüm Gündüz adlı ayyaşın nasıl bir şeyhe dönüştürülüp medya yıldızı haline getirildiğini, madrabaz Ali Kalkancı‘nın ardında kimlerin bulunduğunu, Fadime Şahin adlı kadının kimler tarafından Müslüm ile Ali Kalkancı’ya gönderildiğini anlatırdı.

Bunu yapmıyor..

Derdi 28 Şubat’ın mağdurlarının imajı ve itibarı ile..

Katliamdan yaralı kurtulmayı başarmış birileri varsa onların kafasına sıkmak, yaralarına tuz basmak için artçı tetikçi olarak cinayet mahallinde dolaşıyor, son temizliği yapıyor.

*

Gelelim 28 Şubat’ın kahramanlarına..

Aslında, 28 Şubat’ın pek fazla kahramanı yok..

Baş kahramanı, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca idi.. Bedelini, Nisan 1997’de ülkeyi terk edip üç yıl boyunca sığınacak yer arayarak ödedi.

Ve de Avustralya‘ya yerleştikten sonra trafik kazasında ölerek..

Öldürülerek.

İkinci kahraman Hasan Celal Güzel‘di..

Sürece direndiği için tutuklandı, yargılandı ve hapis yattı.

Ve sonrasında nisyana mahkum edildi.

Cüzzamlı muamelesi gördü.

Yalnız bırakıldı.

Ve 2018 yılının serin bir 19 Mart günü hicran içinde sessiz sedasız yalnız öldü.

Ardından ağlayanı bile yoktu.

*

Üçüncü kahraman, “Namlusunu millete çeviren tankı alkışlayamam” diyen, “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır” diyerek kükreyen Muhsin Yazıcıoğlu idi.

2009 yılında şaibeli bir helikopter kazasında öldü.

Öldü mü, öldürüldü mü, anlaşılamadı.

Dördüncü kahraman, Av. Kemal Yavuz Ataman’ın 1997 yılının Eylül ayında İslâm Dergisi’nde yayınlanan bir yazısına göre, Nazlı Ilıcak’tı.

Ilıcak, sonradan müebbet hapis talebiyle yargılandı. Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla..

Bu listeye, dönemin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak da eklenebilir.

Bir de, belki 28 Şubat’ın kahramanı denilemezse de mağduru olanlar var. Mesela Nurettin Şirin.. Yıllarca hapis yattı.

Mustafa Kutlu şayet iyi niyetli ve dürüst bir adam olsaydı, böylesi mağdurların dramını hikâyeleştirirdi.

Uydurma “kahraman”lara atfettiği fuhuş ve zina isnadıyla “gerçek kahraman”ları itibarsızlaştırma şerefsizliğini sergilemezdi.

*

Ne yazık ki ülkemizde çok sinsi, çok alçakça, çok derin ve acımasız bir psikolojik harp olanca şiddetiyle sürdürülüyor.

28 Şubat süreci “yerlileştirilmiş ve millileştirilmiş” olarak başka yol, yöntem ve araçlarla farklı bir düzeyde devam ettiriliyor.


İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...