İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


PUTA SAYGI DUYAN, PUTPERESTLİĞİN GÜVENCESİ "GÜNCELLENMİŞ" TÜRKİYE MÜSLÜMANLIĞI

 



Yeni Şafak‘ın iki yazarı aynı gün aynı mesajı vermişlerdi.

Tarih 18 Kasım 2018’di.

O ikisinden biri, Yusuf Kaplan, şöyle diyordu:

“Önceki yazımda da dikkat çekmiştim: Başkalarının, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsallarına saygı duymak zorundayız. İslâm, başkalarının kutsallarına hakaret etmeyi yasaklar.”

Bu yazar, ne yazık ki İslam’ı tam bilmiyor.. Anlamamış..

Gelenekten de çok söz ediyor, ama onu da bilmiyor..

Şunu öğrenmesi lazım: İslam’ı ve de geleneği "modern Batılı" Heidegger’in, Husserl’in vs. gözlüğüyle anlamaya çalışırsan bir yere varamazsın.

*

Yusuf Kaplan'ın, tarihselci şarlatanların istismarcı Kur’an Müslümanlığı dalaveresine karşı (iyi niyetle) ilmihal müslümanlığı”nı savunduğuna da şahit olmuştuk.

İlmihal müslümanlığını savunması yanlış değil, fakat meselenin bundan ibaret olduğunu zannetmesi yanlış..

İşin gücün, bütün meşgalen okumak yazmak ise, Kur’an‘ı da anlamaya çalışmak, tefsir ve mealleri okumak zorundasın.

İlmihaller, namazını kılıp orucunu tutman, yani ibadetlerini yapabilmen için yeterlidir. Merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocanın Büyük İslam İlmihali gibi kitaplar ayrıca akaid ve ahlâk bahislerine de kısaca yer verir.

Fakat İslam, salt ibadet, ahlâk ve akaid bahislerinden ibaret olan bir din değildir.

*

İslam’ın bir devlet boyutu vardır. Uluslararası (ümmetler arası) ilişkiler boyutu vardır.

İslam, sadece neye inanacağını (akaid) değil, küfre karşı nasıl bir tavır ortaya koyacağını da öğretir.

Barışın nasıl bir barış, savaşın nasıl savaş olması gerektiği konusunda da yol gösterir.

Müşriklerle ve Ehl-i Kitap‘la kurulacak ilişkilerin muhtevasını ve sınırlarını da belirler.

Hangi devlete ne kadar bağlılık gösterileceğini de anlatır..

Ve sen bunları mevcut ilmihallerde bulamazsın..

Fakat, Kur’an‘da vardır.

Belki sadece meal okursan kimi konuları yanlış anlayabilir, veya eksik kavrayabilirsin.

Fakat, yeterli bir tefsiri okursan, meseleleri rahatça anlayabilirsin.

*

İmdi, senin “Başkalarının, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsallarına saygı duymak zorundayız” lafına gelelim.

Bu ifade, som ve pür cehaletten, hatta dalaletten ve küfürden ibarettir.

Saygı duymaktan kastın salt hakaret etmemek ise, bu da, dalalet ve küfür olmasa da, meramını ifade bakımından yetersiz ve yeteneksiz biri olduğunu kabul etmeyi gerektirir.

Müşriklerin ve kâfirlerin kutsallarına saygı duymak zorunda olmamak bir yana, saygı duymamak zorundayız.

Çünkü küfür, ulemanın vurguladığı gibi, “şer’an ta’zimi (saygı gösterilmesi) vacip olanı tahkir (aşağılama), tahkiri vacip olanı ta’zim”den ibarettir”. (Bkz. Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in Nefsin Terbiyesi kitabı.) 

Eğer sen, başkalarının küfür ve şirkten ibaret olan kutsallarına saygı gösterirsen, kâfir olursun.

*

Fakat, başkasının kâfir olma, puta tapma hürriyetine ilişmezsin, bu, başka birşeydir.

Bu, Allahu Teala’nın Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” (Bakara, 2/256) emrine saygıdır, küfre değil.

Kâfire karşı "dinde zorlama" olmaması, kâfirin müslümana "dinde zorlama"da bulunmasına saygı gösterme anlamına gelmiyor.

Şimdi Türkiye müslümanlarının durumuna bakıyoruz, bırakın tâğutu tanımadıklarını ilan etmeyi, bu kavramı ağızlarına almaya bile cesaret edemiyorlar.

Türkiye’de kâfire dinde zorlama yok, fakat müslümana var.

Camide bile var.

Buyursun, Diyanet iki hafta cuma namazında üst üste Şeriat ve de tâğut konulu hutbe okusun, beni yalancı çıkarsın.

*

Türkiye’de Diyanet’e de dinde zorlama var, sıradan müslümana da..

Bunu kabul etmemesi için insanın zekâ özürlü ya da kaşar yalancı olması gerekiyor.

Evet, başkasının kutsalına hakaret etmezsin, bu da yine onların kutsalına duyulan bir saygıdan değil, Allahu Teala’nın “Onların, Allah’ı bırakıp taptıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir (En’am, 6/108) emrine saygıdır.

Sövmemek, saygı göstermek demek değildir.

Allahu Teala, kullarına bir irade vermiş, onlara kâfir olma hürriyetini tanımıştır, fakat kulların küfrüne razı değildir, ve küfürlerini MÜTHİŞ BİR AZAPLA cezalandıracağını bildirmiştir.

*

Bu hakaret etmeme tutumu, tasvip etme ya da saygı gösterme boyutuna ulaşınca, dalalete ve küfre dönüşür.

Onun için, senin o içeriğinde ne olduğunu bilmeden savunduğun geleneğin akaid kitaplarında, mesela Nevruz gibi müşrik bayramlarına saygı göstermenin, onlara değer verip kutlama programı düzenlemenin küfür olduğu belirtilir.

Mesela haça saygı göstermek küfürdür.

Hakaret etmeden, onun Allahu Teala’ya ortak koşma anlamına geldiğini, saygıya layık olmadığını söylemek zorundasın.

Haça saygı duyamazsın.

Resulullah s.a.s., boynundaki haçla kendisini ziyarete gelen Arap reislerinden Adiyy bin Hatem‘e (Hatem-i Taî’nin oğlu), “Çıkar o boynundaki putu!” demişti.

Puta saygı göstermemişti.

Hakaret de etmemişti.

Onun put olduğunu söylemek hakaret değildir.

*

Türkiye'de Atatürk bir puta dönüştürülmüştür. 

Daha onun sağlığında bile böyleydi, “Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya bize yeter!” diyorlardı.

Böylece hem Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa’yı tanrı yapıyorlar, hem de Kâbe’yi aşağılıyorlardı.

Bu kâfirliğe saygı göstermemiz düşünülemez.

Saygı gösterirsen kâfir olursun.

Bunun yanlışlığını anlatacaksın.

*

Gelelim Yeni Şafak’ın diğer (eski) yazarına, Hasan Öztürk'e..

Bu şahsı özellikle Erdoğan’ın uçağındaki sırıtkan yüz ifadesiyle tanıyoruz.

Yazısında şöyle diyordu:

Türk milletinin her bir ferdi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekliyle barışarak yoluna devam etmesinden başkaca bir seçenek yoktur. İç çatışmanın panzehiri budur.

Hiç olmazsa asgari özen, asgari saygı!

Bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekilde barışmaktan kasıtları, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasının, tâğuta dönüştürülmesinin onaylanmasından ibaret.

Bu kurucu iradeyi, asla sorgulanamaz bir put olarak önümüze getiriyorlar.

“Tamam, onlar bu devleti kurdu, iş oldu bitti, biz şimdi geleceğe bakalım” demenize müsaade etmiyorlar.

*

Mesela, anayasa değişikliği tartışmaları söz konusu olunca birileri (Özellikle de CHP ve MHP’liler) hemen, “Kurucu Meclis’in belirlediği temel ilkeler değiştirilemez” diyorlar.

Bu temel ilkelerden anladıkları da İlk Meclis’in kabul ettiği 1921 Anayasası‘ndaki esaslar değil.

İlk Meclis tasfiye edildikten, Anayasa değiştirildikten sonra yapılan dayatmalar..

İşte bu, “Kurucu İrade” denilen iradenin (fiilen Mustafa Kemal'in iradesinin) putlaştırılmasından başka birşey değildir.

Yani Ali Rıza ile Zübeyde'nin oğlu, İstiklal Savaşı'nı yürüten Meclis'i tasfiye edip kendi iradesini kurucu irade diye dayatmışsa, bugünkü kuşaklar neden kendilerini onun iradesiyle ebediyen bağlı hissetsinler?!

Onun iradesi haşa Allah'ın iradesi mi?!

Bu millet de onun azat kabul etmez kulları mı?!

Bizim irademiz yok mu, biz irademizi Ali Rıza'nın ölmüş oğluna teslim etmek zorunda mıyız?!

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma, sadece Zübeyde'nin oğluna ait bir imtiyaz mı?

Şu hale bakın, millete dindarlık öğreten bir gazetenin herkesten müslüman geçinen bir yazarı böyle küfür ve şirkten başka birşey olmayan, hem imana hem de akla aykırı bir kurucu irade masalını anlatabiliyor.

Evet, bu Hasan Öztürk, kıyıda köşede kalmış üç beş "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" müslümana da "bağımsız irade"yi çok görüyor, kurucu iradeyle barışmayı, yani ona teslim olmayı, kendi iradesinden vazgeçmeyi teklif ediyor.

Bu aklı (akılsızlığı) ona kimler veriyor, bu zırvaları ona kim yazdırıyor olabilir?

*

Tabiî ki barışmaktan kastettikleri, "kurucu irade"nin (yani Ali Rıza'nın ölmüş oğlunun iradesinin) putlaştırılmasından, onun kişisel kararlarına kıyamete kadar geçerli, değiştirilemez, reforma tabi tutulamaz vahiy muamelesi yapılmasından ibaret.

Peki, ben de diyorum ki, “Yaratıcı İrade (turşu kurma vezninde kurucu değil, yaratıcı irade, Allahu Teala'nın iradesi), Kur’an ile birtakım hükümler indirmiş, herkes onlarla barışık olmalıdır”.

Ha, benim gibiler bunu söyleyince beyefendilerin söylediği türkünün makamı değişiyor.

Buselik sopalık ve kürdili tehditkâr makamı devreye giriyor.

“Bak, bu dediğimizi yapmazsan iç çatışma olur ha, çatışırız, kemiklerinizi kırarız, sürüm sürüm süründürürüz, çocukken emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririz, ocağınıza incir dikeriz” anlamında aba altından sopa gösteriyorlar.

Hasan efendinin utanmadan yaptığı da bu.

Kurucu iradeniz sizin olsun, turşu mu kuruyorsunuz, bağdaş mı kuruyorsunuz, hayal mi kuruyorsunuz, ne kuruyorsanız kurun, fakat müslümana akıl vermeye kalkışmayın.

Müslüman, ancak Yaratıcı İrade'nin emrinde olur. 

*

Hayır, iç çatışma çıkmaması için karşımızdakiler Kur’an ve Sünnet’le barışmayacak, müslüman, Kurucu İrade denilen iradenin zulümlerini yok sayarak onun vahiy muamelesi görmesi istenilen iradesine teslim olacak.

Şu taksimdeki adalete, güzelliğe (!) bakın!

Hasan tipi iradesizler, bol maaşlı postlar, uçak-ı hümayunda beleş dünya seyahati vs karşılığında bu katakulliyi kabul edebilir.

Bu özgürlükleri var, fakat kendileri gibi düşünmeyenleri bu şekilde tehdit etmeye, korkutmaya hakları yok.

*

Bu şahıs, konu edindiğimiz yazısından bir önceki yazısında, “kurucu irade ile barışık olmayanları” dış güçlerle bağlantılı gibi gösterme densizliği de sergilemişti.

Ortada herhangi bir delil yok, iftira bol..

Tabiî bunu yaparak, kendisinin derin iç güçlerin medyadaki piyonlarından, satılmış ajanlardan biri olduğunun düşünülmesine yol açtı.

Bir gün sonraki yazısında ise, o izlenimi yok etmek için, dış güçler edebiyatı yerine iç güçlerin emrindeki provokatör olma hikâyesine geçiş yapmış durumda.

Bunların basit hile ve kurnazlıklarından biri de budur. Kendileri kullanışlı hizmetkârlar oldukları halde, Müslüm ve Fadime gibi zaten deşifre olmuş ve ıskartaya çıkmış ajanlara güya söverek “samimiyet pozu” verirler.

*

Dış güçlerle bağlantılı olmaya gelince..

Bu devlet laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, İslam devleti (müslüman devlet) olmadığı için, Hindu'nun ineğine ne kadar yakınsa, Allahu Teala'ya da o kadar yakın.

Bu devlet için Allahu Teala, Anayasa dışı bir "dış güç" durumunda.

Sözde iç barış için müslümanın, putlaştırılmış "kurucu irade" lehine kendi iradesinden feragat etmesini, kula kul olmayı kabul etmesini isteyenler şunu unutmasınlar: Yaratıcı İrade'ye savaş açılarak hiçbir barış gerçekleştirilemez.

*

"O inkâr edenler, Beni bırakıp da kullarımı velîler (iradelerini kendilerine bıraktıkları sahipler, yöneticiler, vasîler, koruyucular) edinebileceklerini mi (bunun cezasız kalacağını mı) sandılar?! Şüphesiz ki biz Cehennemi kâfirler için bir konaklama yeri olarak hazırladık!" (Kehf, 18/102)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."