KATİL DERİN DEVLET, NİHAT VASITASIYLA “SARAY”A, “ÖRTÜLÜ İDAMLAR ŞART” MESAJI MI VERİYORDU?

 



Cellatsız saray çok yaşamaz”..

Nihat Genç’in odatv.com’da yayınlanan bir yazısının başlığı böyleydi..

Lafa FETÖ’den girmiş de, bakmayın öyle girdiğine..

Ondan bir önceki yazısında Diyanet’in cemaatler raporunu bahane ederek Türkiye’deki bütün cemaat, dinî grup ve topluluklara (tabiî müslüman olmaları şartıyla) kavgada söylenmeyecek lafları söylüyor, en ağır hakaretleri sıralıyordu.

Bu ipsiz sapsızın asıl derdi İslam’la..

Evet, ikide bir Osmanlı’ya küfreden, Atatürk’ü put haline getirmiş bulunan bu serseri, “Cellatsız saray çok yaşamaz” başlığı altında şunu yazdı: 

“Bugünden bakalım, veziriazam idamları Osmanlı’nın altı yüz yıl gibi uzun yaşamasına bir çok sebepten büyük bir sebep midir?”

Ona göre sebep..

Yani vesile:

“İdamlar çürümeyi önlüyor, rüşveti önlüyor, hırsızlığı önlüyor, devlette ikiliği önlüyor.” 

Önlüyordu da, Osmanlı niye çürüdü?.. 

Niye rüşvet önlenemedi?.. 

Niye hırsızlık aldı başını gitti?..

Niye ayanlar ortaya çıktı, devlette ikilik bile değil, “çoğulculuk” başgösterdi?

*

Bu cellatlı lafların anlamı şu:

Diyelim ki Muhsin Yazıcıoğlu “devlette ikiliğe” yol açıyor, öldürülmesi caiz olmanın da ötesinde vaciptir, gereklidir.

Birilerinin Allahu Teala’ya şirk koşmasını, yani “tanrıda ikiliği” savunmasını “saygıyla karşılamalıyız”, fakat devlette ikilik tehlikesi varsa, öldür gitsin!

Zaten “devlette birlikçilik” devleti; laikliği (siyasal dinsizliği) ile, “tanrıda ikilik” de değil “tanrıda çoğulculuğun” bekçisidir.

Küfrün, Allahu Teala’ya şirk koşulmasının garantisidir, güvencesidir. 

Bunun adını da laiklik (dinler arasında tarafsızlık) koymuşlardır.

*

Savunulan şu:

“Devlette birlik”, Allahu Teala için kılını kıpırdatmamalı, fakat kendisi (yani siyasetçi ve bürokratların “hükmetme tekeli”) söz konusu olduğunda “Muhataplarımın itirazları haklı mı, haksız mı, ben zulmediyor olabilir miyim?” diye kendisini sorgulamak yerine, “devlette birlik” adına cellatlarını ortaya sürmelidir.

Nihat soytarısının dediği bu.

Fakat günümüz cellatları Osmanlı devrindeki cellatlar gibi değil.. Türkiye bu alanda da ilerleme ve gelişme kaydetti.

Günümüzün cellatları saman altından su yürüterek işleri farklı götürüyorlar. Mesela enjeksiyon iğneleriyle geziyorlar.

Mesela muhaliflerinin yiyecek ve içeceklerini tatlandırsın diye ceplerinde zehir şişeciği taşıyorlar.

Mesela trafik kazalaayarlama enstitüsü gibi çalışıyorlar.

*

Bu Nihat soytarısının bu tür gevezelikleri rezil kepaze olma tutkusu yüzünden kendiliğinden yaptığını zannetmeyin.

Birileri ona yazdırıyorlar. Kamuoyunu bu tür canice fikirlere alıştırmak için böylesi zırvaları seslendirmesini sağladılar, sağlıyorlar.

Aynı derin adamlar, “devlette birlik” dedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) putperest kutsallığı adına muhaliflerin öldürülmesi için “siyasal dinsizliğin emrine girmiş sözde dindar” din görevlilerini, hoca zannedilen sahtekârları da devreye koyarlar mı?

Onlar maslahat, mefsedet, kamu yararı, asayiş, laik (siyasal dinsiz) devletin bekası, fitne vs. mavallarının ardına saklanarak, “hakkı söyleyen” insanların öldürülmesine fetva verirler mi?

Asıl fitnenin tam da bu laikçi “devlette birlik” zorbalığı adına “hakkı söyleyen” insanlara zulmedilmesi olduğunu bildikleri halde..

*

Derinlerin cani ruhlu uşağı Nihat’ın yazısına dönelim.

İdamlar, tek başına çürümeyi önlemez.. Şayet idamlar hukuksuzsa, hukuka aykırı bir biçimde haksız yere yapılıyorsa, işte bu, çürümenin ta kendisidir.

İnsana hayatı veren Allahu Teala’dır ve bir insan, ancak Allahu Teala’nın izin verdiği durumlarda ve gerekli şartların mevcut bulunması durumunda öldürülebilir.

Katillerin kısası gibi..

Günümüzde ise devlet, (meşruiyetini Allahu Teala’nın Şeriat’ini uyguluyor olmaktan değil de sözde tanrılaştırılan özde kul köle yapılan milletten aldığını söyleyen devlet) tanrı rolü oynama derdinde..

Tıpkı Nemrut ve Firavun gibi tanrılığa soyunuyor.. “Ben istediğimi yaşatır, istediğimi öldürebilirim” demeye getiriyor.

Bunu Nihat gibi adamlarına söyletiyor.

*

Evet, söz konusu “derin devletçi tetikçi yazar” şöyle diyor:

"Osmanlı yaklaşık 210 veziriazamdan (sadrazam) 44’ünü idam etti. Cumhuriyet Türkiye’si de bir veziriazam idam etti. Fatih’in Çandarlı’yı idam etmesi, meşhur Pargalı İbrahim, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Koca Mustafa Paşa meşhur sadrazamlardan bir kaçı."

Bu, “Veziriazam Adnan Menderes‘in idamı, devlette çürümeyi önleyen birşeydi” demek değilse, nedir?

Adnan Menderes’i kim idam etti, Osmanlı padişahı Celal Bayar mı?

Hayır, Celal Bayar’ı da idamla yargılayan bir cunta.. Çete..

Ve bu çetenin arkasında ABD vardı.. 

Dış güçler.. Dış güçlerin sömürgecilik ağı..

O zamanlar kısa adı MAH olan MİT de (Ki maaşlarını Amerikalılar’dan alıyorlardı, Müsteşar Fuat Doğu’nun itiraf ettiği gibi CIA’in Türkiye’deki şube müdürlüğü gibi çalışıyorlardı) bu çeteye aktif ya da pasif destek vermişti.

*

Bu cani ruhlu tetikçi kalem, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Sarayda cellat ocağı dahi vardı, cellatsız saray olmaz, idam edilen mevki Cellat Çeşmesi vardı, kelle koltuk tabiri, kesilen baş cesedin koltuk altına konurdu.

"Kimi padişahın emrine karşı geldiği için kimi rüşvet aldığı için

"Osmanlı’da 'müsadere' geleneği vardı. Müsadere demek, malına mülküne el konulur, ancak vasilerine (evlatlarına) maaş bağlanırdı."

İmdi, bunlar (siyaseten idam, müsadere vs.) Osmanlı’da reaya/halk için geçerli değildi.

Kapıkulları için (Kapı’nın köleleri; ki önemli bölümü devşirmelerdi) geçerliydi. 

Yani o zamanın devlet memurları. (Kapı burada devleti simgeliyor; Bâbıâli, yüce kapı demek.)

Halktan biri Padişah’ın emriyle idam edilemezdi. Malına el konulamazdı.

Devlet memurlarının (kapıkullarının) durumu farklıydı..

Onlara mal varlıklarının hesabı sorulabiliyordu. (Bunlara birşeyler verilirken de, ellerindekiler geri alınırken de ölçüsüzlük, dengesizlik sergileniyordu.)

*

Günümüze gelelim..

Bu derin devletçi tetikçinin yazısına bakıldığında, devlet memurlarının bile değil, halkın mal varlığının müsadere edilmesini, halktan insanların (yargılanmadan) “siyaseten öldürülmesini” (faili meçhul veya malum şekilde) savunduğu anlaşılıyor.

Yazısından çıkan mantıkî sonuç bu..

Saray var ama cellat yok, devlet var ama hukuk yok” diyor. Aynen böyle.

Hayıflanıyor.

Hukuk dediği, (Osmanlı'da padişahın veya bir başkasının ağzından çıkan) keyfî idam ve müsadere emri..

Fakat derdi tarih bilgisi vermek değil, günümüz için zulüm ve cinayet yol haritası çizmek..

Bunun için Allah’ın kitabından ve Rasulü’nün s.a.s. sünnetinden (Şeriat’ten) delil getirecek değiller tabiî.. Laikler ya!

Bu noktada, başka zaman küfrettikleri Osmanlı’ya sığınıyorlar.

Vay utanmaz cani ruhlular vay!..

*

Evet, bu “derin tetikçi”, “Oysa tarihin hiç bir sarayı cellatsız yaşayamadı” diyordu.

Adamın istediği saraylı "cumhuriyet".. Saraylı ve cellatlı laik cumhuriyet.. (Zaten Atatürk de Dolmabahçe Sarayı'nda yaşayıp ölmemiş miydi?)

Böylece, “Tayyip bey, sana sadece saray yetmez, cellatların da olmalı” mesajını veriyordu.

Daha doğrusu, bu kullanışlı medya tetikçisine bunları dedirttiler.

FETÖ’yü bahane ederek (her laflarına katılmasam da herkes gibi düşünce hürriyetine sahip olmaları gereken) Nurettin Yıldız ve Alparslan Kuytul gibi isimlere bile suçlu muamelesi yapılmasını istediler.

Fakat, FETÖ’den hiç farkı bulunmayan 27 Mayıs darbecilerini alkışlamaya devam ediyorlar. (Alkış olmasa da zararı yok zaten, bu dünyada hesap vermeden öbür dünyaya göçtüler.)

FETÖ Amerikan işbirlikçisi de, o 27 Mayıs darbecileri değil miydi?!

Ya 12 Eylül?

Amerikalılar, 12 Eylül darbecileri için “Bizim çocuklar” dememişler miydi?! (Evet, 1970’li yıllarda CIA’in Türkiye şefi olarak görev yapan Paul Henze, zamanın ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbe haberini “Bizim çocuklar başardı” diyerek vermişti.)

Hele 28 Şubat..

Ardında Amerikan Dışişleri’nin, İsrail’in ve uluslararası Masonluğun bulunduğunu, darbecilerin bunların uşaklığını ve işbirlikçiliğini yaptığını bilmeyen mi var?!

*

Cani ruhlu tetikçi, bunlar için de “cellat” olsun mu?!

Bu (hadi “dışarıya satılmış ajan” nitelemesi yapmayalım) “işbirlikçi” devlet memurlarının (mesela MİT’çilerin) malı mülkü de müsadere edilsin mi?

Mesela 28 Şubat’ın aşırı laikçi (rakıcı) oramirali Güven Erkaya‘nın sıradışı servetine el konulması gerektiğini savunan çıktı mı hiç?

O dönemde içi boşaltılan bankaların mal varlığı hangi vatansever (yerli-milli) devlet memurlarının (bürokratların) cebine gitmişti?

Günümüze gelelim..

Memur maaşıyla elde edilemeyecek servetlere sahip olmuş bürokratlar (MİT’çiler, subaylar, emniyetçiler, hâkimler vs.) kimler?..


ANLATILMASI EMREDİLEN KISSA (TARİHSELLİK KURŞUNUNUN İŞLEMEDİĞİ FORMÜL: HEDİYE HAVUCU, TEHDİT SOPASI, ARTI KADIN)

 

(Pornografik görüntüler zaten varsa, istihbaratçının işi onlara ulaşmaktır. Yoksa, oluşturulması için gereken insan kaynakları harekete geçirilebilir. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.)


*

https://islamansiklopedisi.org.tr/belam-b-baura


BEL‘AM b. BÂÛRÂ

بلعم بن باعوراء

Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilmeksizin, “Onlara şu adamın kıssasını anlat: Ona âyetlerimiz hakkında bilgiler verdik ve o -bunlara önce uyduğu halde- daha sonra bunlardan tamamen sıyrılıp uzaklaştı; şeytan onu peşine taktı ve bu suretle azgınlardan biri haline geldi. Biz dileseydik o kişiyi âyetlerimizle yüceltirdik; fakat o dünyaya sımsıkı sarıldı, ihtiraslarına uydu. -Allah’ın âyetleriyle bilgilendirdiği, fakat tabiatının kötülüğü yüzünden bu bilgileri daima dünya menfaatlerine âlet eden- bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” (el-A‘râf 7/175-176) ifadeleriyle kendisinden söz edilen kişi, müfessirlerin çoğunluğuna göre Bel‘am b. Bâûrâ’dır.

Kaynaklarda bu kişi Bel‘am (بلعم), Bel‘âm (بلعام), Bel‘âm b. Bâurâ (بلعام بن باعرا), Bel‘am b. Eber (بلعم بن أبر) veya Bel‘âm b. Bâûrâ (بلعام بن باعوراء) şeklinde kaydedilir (Taberî, Tefsîr, IX, 82; Kurtubî, VII, 319).

Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçen (Sayılar, 22/5), kâhin (Yeşu, 13/22) ve peygamber (Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15) diye takdim edilen Bel‘am’ın kehanetlerine büyük önem verilmektedir (Sayılar, 22/6). Bel‘am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivayet halinde nakledilir ki bu rivayetler birbirinden farklıdır (Sayılar, 22-24). ...

Tevrat’taki kıssaya göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrâiloğulları’nın çölde Ken‘an diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır. İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel‘am’ı davet eder. Zira Bel‘am’ın mübarek kıldığı mübarek olmakta, lânetlediği ise lânetlenmektedir (Sayılar, 22/6). ...

Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel‘am’ın İsrâil’e düşman olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla zina ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde (bk. TEVRATBel‘am’ın bir hilesi olarak gösterilir (Sayılar, 31/16). Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı kadınlarla zina etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezalandırılacaklarını öğreten Bel‘am’dır (Vahiy, 2/14). 

Bel‘am ile ilgili kıssada bu hususa yer verilmez, ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zina ettikleri, onların ilâhlarına eğildikleri ifade edilir (Sayılar, 25/1-3). Bel‘am İsrâiloğulları tarafından öldürülmüştür (Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22).

İslâm kaynakları genellikle yukarıda meâli verilmiş olan A‘râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin Tevrat’ta da zikredilen Bel‘am b. Bâûrâ olduğunu, söz konusu âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’ndan bahsedilmesinin de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler de vardır (Taberî, Tefsîr, IX, 83; Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 507; Sa‘lebî, s. 182).

İslâm kaynaklarında Bel‘am b. Bâûrâ ile ilgili farklı rivayetler yer almaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı Kerîm’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla savaşmak için hazırlanması üzerine Bel‘am’ın kavmi ona durumu anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için dua etmesini isterler. Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan Bel‘am bu isteği reddeder ve Allah’ın kendisine Mûsâ’ya beddua konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri çevirir. Ancak kavmi onu hediyelerle kandırıp beddua etmesini sağlarlar. 

Bunun üzerine Allah bu bedduayı onun kavmine çevirir ve Allah tarafından bir ceza olmak üzere Bel‘am’ın dili göğsüne doğru sarkar. Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel‘am, hiç olmazsa kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim kadınları süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zina etmiş ve bu yüzden ilâhî bir ceza olmak üzere baş gösteren veba salgınında 70.000 kişi ölmüştür (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 511; Âlûsî, IX, 112).

Bir başka rivayete göre ise Bel‘am Hz. Mûsâ’ya beddua edemeyeceğini, çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a‘zamı okuyarak Hz. Mûsâ’nın şehre girmemesi için dua etmiş, duası kabul olunmuş ve böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ, Bel‘am’dan ism-i a‘zam ile imanın alınması için dua etmiş ve ilgili âyette belirtildiği gibi Bel‘am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır (Âlûsî, IX, 112).

Bel‘am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken‘ânîler’den veya Yemenli olduğu, ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a‘zam”, “suhuf” veya “kitap” olduğu da rivayet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından bu rivayete itibar edilmemektedir (Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 509).

Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel‘am b. Bâûrâ olduğuna dair bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade edilmektedir. 

Mutasavvıflar ise Bel‘am b. Bâûrâ’yı, kibir ve dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak takdim etmektedirler (, I, 1014).

E-KİTAP: İLAHİYATÇILAR SİRKİNİN CANBAZLARI

 

https://www.academia.edu/97350933/%C4%B0lahiyat%C3%A7%C4%B1lar_Sirkinin_Canbazlar%C4%B1


İLAHİYATÇILAR

SİRKİNİN CANBAZLARI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DEVLETÇİLİK ELEŞTİRİSİNDEN DEVLETÇİLİK PUTHANESİ HADEMELİĞİNE… 5

İSMAİLAĞA CEMAATİ, CÜBBELİ AHMET, SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK 10

"GÜNCELLEMECİ" İLAHİYAT ŞOVMENİNİN "AÇIK BÜFE" MEZHEBİ 22

DERİN EŞEK ŞAKASI 31

HALİD-İ BAĞDADÎ, ŞEYH ŞAMİL, VE CÜBBELİ ZAHMET 36

GARİP DENKLEM: SEZEN AKSU ARTI MUSTAFA ÖZTÜRK ÇARPI YASİN AKTAY BÖLÜ DEVLET BAHÇELİ EKSİ ALPARSLAN KUYTUL 40

CÜBBELİ SOYTARININ SAHABEDE ARADIĞI “FAZİLET” 44

SEN HÂLÂ ANLAMADIN MI, MUKTEDİRLER “GÜNCELLENMİŞ” DİN ADAMI İSTİYOR 47

CÜBBELİ TAKKELİ ATATÜRKÇÜLÜK 53

ALLAHU TEALA’YA BAŞ KALDIRDILAR, ATATÜRK’E İSE, PUT YAPIP TAPTILAR 63

NEO KEMALİZM (TAKKELİ ATATÜRKÇÜLÜK) VE DEVLETİN DİNİ 73

ALİ KÖSE, TRT EKRANINDA CEMAATLERİ NASIL LİNÇ ETTİ? 77

CUMHURİYET BAYRAMI’NI KUTLAYAN CÜBBELİ ATATÜRKÇÜLÜK (NEO KEMALİZM) 88

KADERSİZ ABDÜLAZİZ BAYINDIR 103

YOZ TÜRK MUSTAFA ÖZTÜRK’ÜN İCADI: AKILSIZ AKILCILIK 115

BU DEVLET KİMİN? 124

MAĞDURUMSULAŞTIRMA OPERASYONU 134

CÜBBELİ FESAT SİYASETİ 137

MUSTAFA ALDI BAŞINI GİDİYOR: KEMALİSTLİKTEN MARKSİSTLİĞE.. 145

ATATÜRK’ÜN SON MODEL CÜBBELİ MEDDAHI 152

ANNESİNE İLAHİYAT’TA PROF. OLDUĞUNU SÖYLEMEYİN, ÜZÜLMESİN, BAR FEDAİSİ SANIYORDUR 157

CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ 165

SAHNE İLAHİYATÇISI MUSTAFA ÖZTÜRK’ÜN SULUKULE TARZI ŞİRRETLİK VE ARSIZLIĞI 168

CÜBBELİ FESAT’IN “ÖLÇÜ”SÜ 182

MUSTAFA ÇAĞRICI’NIN “KARAR”I: DEVLET İSLAM’A GÖRE GÜNCELLENMESİN; İSLAM, DEVLETE GÖRE GÜNCELLENSİN 189

“HİKMET PAZARLAMA” CÜBBELİ PALYAÇO 193

İLAHİYATÇILAR CEMAATİNİN “LOREL İLE HARDİ”Sİ: TASLAMAN VE OKUYAN 196

CÜBBELİ CEHALET’LE İLGİLİ BİR YAZIMIZ İÇİN DÜZELTME 203

YOZ TÜRK MUSTAFA ÇOĞULCULUĞA KARŞI; ‘BAĞ’DA TEK BAŞINA YAŞAMAK İSTİYOR 205

NURETTİN YILDIZ VS. GİBİ ÜVEY TÜRKLER VE YENİ ŞAFAK’IN ÖZ TÜRK’Ü 213

KADERSİZ ABDÜLAZİZ BAŞINI MUCİZE KAYALIĞINA VURURKEN… 216

YOZ TÜRK MUSTAFA İÇİN ÜCRETSİZ ÖZEL DERS: TUTARLILIK, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE TARTIŞMA ADABI 222

İKTİDAR, CEMAATLER VE EN KARA ANKARA EKOLÜ 225

İLAHİYAT MAFYASININ “ARTİST” JOHN GOTTİ’Sİ 229

İKTİDAR-CÜBBELİ-ODATV DAYANIŞMASI 234

İNGİLİZ İCADI “FAZLUR RAHMANİYYE MEZHEBİ” VE EN KARA ANKARA EKOLÜ 237

BİR ZAMANLAR YOZ TÜRK MUSTAFA… 245

 *


BU DEVLET KİMİN?

  

Cübbeli soytarının bir zamanlar Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış sözleri arasında şöyle bir cümle yer alıyor:

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.”

Bunlar, ne dediğinin farkında olmayan bir zır cahilin zırvaları..

“Bu ülke hepimizin ülkesi, bu vatan hepimizin vatanı” demek mümkün olabilir.. Fakat, “Devlet, hepimizin devleti” ifadesi yanlıştır.

Hiçbir devlet, hiçbir zaman, “herkesin devleti” olmaz.

*

“Demokratik devlet”lerden başlayalım..

Demokratik devlet, herkesin devleti değil, “çoğunlukta olanların devletidir.

Böyle bir devlette, azınlıkta kalanların hiçbir söz hakkı olmaz.

Hiçbir talepleri kanun halini almaz.

Hiçbir zaman yöneten olamazlar.

Yönetilen olarak kalmaya mahkumdurlar.

Kendi hak ve hürriyetleri, hukukları (kaderleri demeyelim) üzerinde “malik/sahip” konumda değildirler.

Bu yüzden, gerçekte hür/özgür de kabul edilemezler.

*

Hürriyet nedir?

Hürriyet, başkalarının (ister çoğunluk, isterse mütegallibe bir azınlık olsunlar) senin hukukun/hakların üzerinde söz sahibi ve belirleyici olmamasıdır.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Fatiha Suresi tefsirinde bunu şöyle ifade etmektedir:

“Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur [Keşf-i Pezdevî], ki bunun zıddı, hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan, hakları bakımından] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir.” 

Sadeleştirilmiş metni de verelim:

“İslâm literatüründe [terminolojisinde] hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir.”

*

Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, Allahu Teala’nın vaz’ ettiği kanunlarla, Şeriat’le yönetilmeyen bir toplum ve fertler, kendi hukukuna/haklarına sahip kabul edilemez.

Şeriat’te, kulun kula egemenliği söz konusu değildir. Çünkü, peygamberler bile, insanlar için “kendiliklerinden, kendi keyiflerine ve arzularına göre” kural koyamazlar.

Diğer insanlar için de, o peygamberler için de bizzat Allahu Teala kural koyar, kanun yapar. Bu kanunların bir kısmı “kitap”la bildirilir, bir kısmı ise peygamberlerin sözleri aracılığıyla..

İslam/Şeriat dışı rejimlerde ise, çoğunluğu ya da gücü bir şekilde ele geçirip iktidar olmuş birey (lider, elebaşı, çete reisi) ya da gruplar (fırkalar, partiler, gruplar, çeteler, örgütler), kendi heva ve heveslerine, çıkarlarına, arzularına ve keyiflerine göre kanun yapar, menfaatleri öyle gerektirdiğinde de bu kanunları derhal değiştirirler.

Rejimin bekasını garantiye alan “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kanunları da vardır tabiî..

Yani Cübbeli soytarının “İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin” lafı, çocuk ruhlu ahmak taifesi için hazırlanmış “uykudan önce” programında beleş ikram edilen bir “masal bahçesi” haşhaşıdır.

*

Böyle Allahu Teala’nın yasalarıyla değil de birilerinin keyfine göre yönetilen bir devlette diğer insanların payına düşen, merhum Elmalılı hocanın belirttiği gibi, yalnız Allah’ın kulu olmayıp, bu tür ayrıcalıklı birey ya da gruplara kul olmaktır.

Hür değil, bir tür esir ya da köle olmaktır.

Bu kölelerin bir kısmı, menfaat saikiyle ya da korktuklarından, kendilerini kul edinip köleleştirmiş, hukukundan mahrum bırakıp bir tür esir edinmiş efendilerine yağ çeker, yalakalık yaparlar.

Birkaç lokma yağlı kemik elde edebilmek, ya da salt aferin alabilmek, “Hoşt!” yerine, “Aferin sana sevimli yaratık!” lafını duyabilmek için “Ben de sizdenim, sizin gibiyim” makamından gazel okumaya başlarlar.

Cübbeli örneğinde olduğu gibi.

*

Türkiye gibi laik ülkelerde müslümanlar kendi hukuklarına/haklarına bile malik değildirler.

“Yalnız Allah’a kulluk etme” hak ve hürriyetinden mahrumdurlar.

Bir ölçüde esir durumdadırlar. Köledirler.

Yani kendi kendilerine, kendi hukuklarına bile sahip değildirler, nerde kaldı ki devletin sahibi olsunlar.

Devletin imtiyazlı, mutlu ve putlu “asıl sahipleri”, bütün bu gerçekler anlaşılmasın diye, Cübbeli gibi “kullanışlı soytarı”ları “piyasaya sürer” ve onlar vasıtasıyla milleti aldatırlar.

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım”mış..

Bu vatan, tarihin kara bağrında sıradağlar gibi duranların“, bu tamam..

Fakat, “Bu devlet, başımızda zebani ve gardiyan gibi durup kimimizi vatansever, kimimizi de vatan haini ilan eden, ve vatan hainlerini (açık ya da gizli yöntemlerle) öldürme hakkını kendilerinde bulanlarındır”.

Çünkü onlar, “Bu devlet hepimizin” masallarıyla aldatılan samimi müslüman halkın aksine, kendileri gibi putperest olmayanların, “yalnız Allah’ın değil, aynı zamanda kendilerinin de kulu” olduğunu, kendilerinin istediği şekilde inanmak zorunda bulunan bir tür esirler/köleler sayılmaları gerektiğini, eğitilip ıslah edilmeleri, ıslahları mümkün değilse zararlı haşerat gibi itlaf edilmeleri icab eden lüzumsuz canlılar olduklarını düşünüyorlar.

Acı gerçek budur.

*

Cübbeli soytarı, söz konusu programda, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsiri Hak Dini Kur’an Dili için şunları söylemiş durumda:

[Atatürk’ün] Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi.. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

Bay yağdanlık, isteyen kadın ABD’de de, Avrupa’da da çarşaf giyiyor. Bu bir lütuf mu?

Elmalılı Hamdi Yazır hoca tefsir yazmış da, peki Avrupa’da olsa, evine kapanıp tefsir yazamaz mıydı?

Yayınlatmak ise, sadece para meselesi..

Şu anda da, isterseniz ABD’de veya Avrupa’da Elmalılı tefsirini aynen basarsınız. Kimse birşey demez.

Atatürk “Şu hadîs ne biçim hadîs?” dememişmiş..

Ancak, Kâzım Karabekir‘in ve Atatürk’le sohbet etmiş başkalarının beyanlarından anlıyoruz ki, Mustafa Kemal, başka birileri “Şu hadîs ne biçim hadîs?” deme imkânına kavuşsun diye, böyle bir tepki vermemiş, hadîslere müdahale etmemiş kabul edilmelidir.

Elmalılı’nın tefsirinin yazdırılmasına gelince..

Atatürk’ün, merak ettiğinden bazı bölümleri okuduğunu biliyoruz, fakat hepsini okumadığı, sadece bazı ayetlerin tefsirini okumakla yetindiği kesindir.

*

Asıl önemli olan şu:

Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamış..

Şapka giymiyor diye adam asmak, çorap giymiyor diye idam etmekle aynı şeydir. İlkçağ ilkelliği, vahşeti ve zorbalığıdır.

İslam’da mesela kadınlar için başörtüsü emri vardır, ayetle sabit..

Peki, başını örtmeyen kadının cezası nedir?

Cezası, uhrevîdir, ahirete bırakılmıştır, bu dünyada Şeriat‘le belirlenmiş (idam, falaka vs. türünden) bir cezası yoktur.

Erkeklerin de, adab-ı muaşereti umursamayıp açılıp saçılsalar bile, vücutlarının göbekten diz kapağının altına kadar olan kısmını örtmeleri farzdır. Örtmezse cezası nedir peki? İdam mı edilir?

Hayır.

Yine, İslam’da “Vayy, bu adam sarık sarmamış, hadi idam edilsin” şeklinde bir olay yaşanmış mıdır?

Yaşanmamıştır..

Böylesi bir ilkellik, geri kafalılık ve vahşet, “Cumhuriyet fazilettir” mottosu mucibince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek parti döneminin fazilet hanesinde kayıtlı..

*

Evet, demiştik ki, Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamıştır.

Cübbeli gibilere gelince..

O vahşet günleri geride kaldığı halde, “Aziz Atatürk’çü” Erdoğan‘ın devr-i dilarasında, onun izinden giderek Atatürkçülük yapıyor, hakkı batıla karıştırıyor.

Ve, Atatürk hakkında şunları söylüyor:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum.”

“Dindar, namazlı abdestli adam” demiyormuş..

Yok bir de deseydin…

Peki, “Şapka için adam astırmıştır, Şeriat düşmanlığı yapmıştır” niye demiyorsun?

Aleyhinde konuşmamak lazımmış, çünkü vatanı kurtarmışmış..

Bu lafınla, merhum Elmalılı’nın ifadelerine göre, şirke düşmüş olduğunun farkında mısın:

Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ilhas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölüleri işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar.

(Neml Suresi tefsiri)

Merhum Elmalılı hocanın şu ifadeleri ise daha açıktır:

Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar.” 

Nitekim Çanakkale, Sakarya, Afyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, “onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır”. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için; haydin yaşayın, zevk edin bakalım, yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır.

(Rum Suresi tefsiri)

*

Evet, bu Cübbeli, “Allah’ın lütfunu başkalarına”, Atatürk’e isnad ediyor.

Allahu Teala’nın lütfunu unutuyor da, Atatürk’ü “kurtarıcı” ilan ediyor, “Vatanın kurtuluşu ondan oldu” diyor, onun için “Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyet’in kurucusu diyorum” diyerek, taparcasına konuşuyor.

Ve, “namazsız abdestsiz olduğunu” söylediği adamın bu (Allahu Teala’nın lütfunu gözardı eden) “vatan kurtarıcılığı”ndan hareketle, onun Allahu Teala’nın yüce kitabı ile son peygamberi Hz. Muhammed s.a.s. hakkındaki yakışıksız sözlerini görmezden gelerek “Aleyhinde konuşmamak lazım” fetvasını veriyor.

Atatürk’ün, Allah’ın Kitabı ve Rasulü hakkında konuşmaması lazım değil, burası önemsiz, fakat, müslümanların Atatürk aleyhinde konuşmaması lazım. Bu önemli..

Vay akılsız vay!

“Onlara şu kimsenin haberini de oku ki, kendisine âyetlerimizi verdik de onlardan sıyrılıp çıktı; bunun üzerine şeytan onu peşine taktı; böylece azgınlardan oldu.

“Hâlbuki dileseydik onu onlarla elbette yükseltirdik; fakat o, dünyaya meyletti ve nefsinin arzusuna uydu. İşte onun misâli, köpeğin misâli gibidir! Üzerine varsan da dilini çıkarıp solur, onu bıraksan da dilini çıkarıp solur! İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin misâli budur! Artık bu kıssayı anlat; tâ ki düşünsünler.”

(A’raf Suresi, 7/175-6)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...