İLAHİYATBANK TOSUNCUĞU AKREDİTE TARİHSELCİLER

 




Tarihselci modernist ilahiyatçılar özellikle bu iktidar döneminde palazlanıp şımardılar.

Önceden bu tipler ancak CHP’den yüz bulabiliyorlardı (Misal Yaşar Nuri).

Akparti iktidarında ise CHP’ye mahkum olmaktan kurtuldular.. Öyle ki, bu iktidarın devr-i dilârâsında, onlar gibi düşünmeyenler, eski CHP ağzıyla söylenmiş “İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” şeklindeki sözlerle azar işitmeye başladılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçü rejiminin artık CHP’ye ve CHP "ruh"una fazla ihtiyacı kalmamıştı, çünkü bütün partiler bir ölçüde CHP’lileşmişlerdi..

*

Bazıları (mesela kafayı başbakanlıkla bozmuş olan Akşener gibiler) “FETÖ gitti METÖ geldi” diyorlar.

METÖ gelmedi, MİTÖ geldi..

Bunlar kimler mi?..

Oldukça kalabalıklar.. Mesela turfanda Atatürkçü, cübbesi kendisinden daha değerli derin Ehlî Sünnetçiler bunlardan..

Yine "Sünnet"siz sonradan görme Kemalist Mustafa İslamoğlu gibiler de bunlar arasında yer alıyor.

Devletçiliği neredeyse imanın yedinci şartı haline getiren lüks otomobilci, köşkçü, konakçı ve de kundakçı (“İtibardan tasarruf olmaz” diye düşünen) sarıklı şımartılmış şovmenleri de unutmamak gerekiyor..

Turpun büyüğü ise heybede: Laiklik hesabına Şeriat’ı tarihe gömen tarihselciler..

1970’li yıllarda Fethullah’a ve benzerlerine verilmiş olan derin ihale şimdi bu gruplara tahsis edilmiş durumda..

Yani MİTÖ’ye.. (M: Mustafa Kemalciliğin M’si; İ: İtibarın İ’si; T: Tarihselciliğin T’si; Ö: “Türk övün çalış güven”deki “övün”ün Ö’sü.)

Mesela, “güncellenmemiş aciz”ler “fırça” yerken Mustafa Öztürk adlı güncel yoz Türk’e iktidar kanadı açıkça destek vermişti..

İktidarın eski yandaşları da ona kucak açmış, ifsadâtına sadece akademide değil medyada da devam etsin diye Karar gazetesinde ona köşe tahsis etmişlerdi.

(Bu ana gövdeden kopan eski yandaşlar, iktidar partisinin türevleri; aslı ya da köküyle kayda değer bir farklılık göstermiyor. Aralarındaki kavga da özü itibariyle makam, mevki, yüksek maaş, imkân ve rant paylaşımı kavgasından ibaret.. Davutoğlu ihale musluğunun başına geçip nemalanmak veya birilerini nemalandırmak için çaba göstermiyordu, ya da gösteremiyordu, onun gözü makam ve mevkide idi, Erdoğan’ı emekli edip yerini almak istiyordu.)

*

Mustafa Yoztürk’e destek verenlerden biri, Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Yasin Aktay’dı..

Aynı zamanda Akparti’de genel başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. Partinin resmî sitesine göre, İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşımakta..

Aktay, Mustafa Yoztürk hakkında şunları yazmıştı:

Şahsen Mustafa Öztürk’ün temsil ettiği düşünceleri veya iddiaları hayatım boyunca eleştirdim, ama hep akademik düzeyde. Söylemek gereksiz umarım, bana göre son derece zayıf ve yanlış bir duruşu vardı, üslubundan zaten hiç bahsetmiyorum. Ancak yine kendine göre mahrem bir ortamda yapılmış ve yıllar sonra malum şekilde sızdırılan bir konuşması üzerine harekete geçen kontrolsüz güç yüzünden onun iddiaları üzerine kalem oynatamaz hale geldim. Bir Müslüman olarak kendi iddialarımı, kendi düşüncelerimi veya eleştirilerimi ifade ederken delillerimin, argümanlarımın gücüne güvenmektense iktidar veya ideolojik establishment güvenliğine yaslanmayı kendi İslam inancıma zül addediyorum çünkü.

Söylediğine göre, Mustafa Öztürk‘ün temsil ettiği düşünceleri hayatı boyunca hep eleştirmişmiş..

Ona göre, Mustafa’nın son derece zayıf ve yanlış bir duruşu varmış..

Üslubunun ise hiç iler tutar tarafı yokmuş.

Ama, ona yönelik tepkileri usulsüz bulduğu için artık ona karşı kalem oynatamıyormuş.

Kalem oynatmasa rahatsız olmayacağız da, ifadelerinin de gösterdiği gibi, Mustafa’nın beleş avukatlığına soyunmuş durumda.

*

Avukat Yasin, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Öztürk’ü bu en ucuz yolla bertaraf edenlerse onun ortaya attığı sorulara makul cevap veya düşünce üretebiliyorlar mı? Üretemiyorlar tabii. Geriye İslam düşüncesini pekâlâ derinleştirebilecek, boyutlandırabilecek en demonik soruların hiçbir tedbirle karşılaşmadan en serbest dolaşım imkanına kavuşması kalıyor.

Bu avukata göre, ilahiyatçı artist Mustafa’nın öyle dehşetengiz soruları varmış ki, karşıtları ona “makul” cevaplar veremiyorlarmış.

Çünkü üretemiyorlarmış..

Bu denklemde üretme, Mustafa’ya has bir haslet oluyor.

Bu kadarını yoz Türk Mustafa bile söyleyemedi.. Böylesi avukata şapka çıkarılır.

*

Sen ki hayatın boyunca “Mustafa’nın temsil ettiği” düşünce ve iddiaları eleştirdiğini söylüyorsun.. O halde, sen neden, evet, insan haklarından sorumsuz ve habersiz Waldo, sen neden üretmedin?

Niye hayatın boyunca kayda değer, dişe dokunur birşey söyleyemedin?

Üstelik adamın duruşunun zayıf ve yanlış olduğunu da görmüşsün.. Yani karşındaki, bir üflesen yıkılacak, ayakta duramayacak bir korkuluk.. Cansız bir vitrin mankeni..

Madem eleştirdin, niye ağzının payını vermedin, veremedin?

*

Bir adamın aklî seviyesi ve ilmî müktesebatı, sözlerinden hemen anlaşılır.

Nasıl bir denizin suyunu tahlil için oradaki suyun tamamını elekten geçirmeye gerek yoksa, yerine göre sadece bir damla bile yeterli olursa, bir adamın da yerine göre birkaç cümlesi, işin erbabının onun seviyesini anlaması için kâfi gelir.

Yoz Türk Mustafa’nın “akıl” durumu ile ilgili olarak burada bir örnek verirsek gerisinin tahmin edilebileceğini sanıyorum.

Youtube‘da yer alan bir konuşmasında şöyle diyor:

Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki. Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki. İman da zaten güven duygusudur.

Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.

Sadece şu cümleler, bu adamın İslâmî bilgi düzeyi bakımından mektep medrese görmemiş bir çobandan daha cahil olduğunu ispatlar.

Ama mesele sadece bu değil.. Bunun asıl sorunu zekâsının yetersizliği.. Mantıklı düşünmeyi becerememesi..

Bu, tahsille, öğrenimle, eğitimle, diplomayla aşılabilecek bir sorun değil.. Çam ağacının vişne ağacı gibi meyve vermesini sağlayamazsınız. Sütçü beygirinden yarış atı olmaz.

Bunu söylerken “ironi” yaptığım ya da mübalağada bulunduğum sanılmasın.

*

“Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki” diyor.

Hem de, ilahiyat prof.u olduğu halde..

“Aslında Allah’a inanmıyorum, ispatı yok ki” der gibi konuşuyor.

Yani ona göre, Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunlu değil, sadece “caiz/mümkün”.. Mümkün kategorisine giriyor.

(Varlıklar, var oluşları bakımından vacip, mümkün ve muhal kategorilerine ayrılır. Allahu Teala’nın varlığı aklen vacip/zorunlu, yaratılmış mahlukatın varlığı “mümkün”, Allahu Teala’nın ortağının bulunması ise “muhal” ya da “mümteni”dir, yani imkânsız. Mahlukatın varlığı mümkün değil de vacip olsaydı, onların varlığının ezelden ebede kesintisiz devam ediyor olması gerekirdi. Yokken var hale gelmek mümkün varlıkların özelliğidir. İmam Matüridî gibi “kelamcı” ulemanın dile getirdiği gibi, bu algıladığımız mevcudat bütünüyle “mümkün varlık” özelliği gösterdiği, “varlığı kendisinden olmadığı ve böylece bir yaratıcıya ihtiyaç duyduğu” için de, “vacip varlık” olarak Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunludur.)

Bu pırasasör, aslında, Resulullah s.a.s.’in peygamberliğine de inanmıyormuş gibi konuşuyor. Adeta öyle demeye getiriyor.

“Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki” diyor.

İmdi, bunu diyen bir adamda, Hz. Süleyman’ın Hüdhüd kuşundaki kadar bile anlayış, idrak, zekâ ve akıl yok demektir.

“Fatih İstanbul’u fethederken ben orada değildim ki” demek gibi birşeydir. İstanbul’u Fatih’in fethettiğini bilmen için, o sırada Fatih’in yanında mı bulunmuş olman gerekiyor?!

(Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: "Hüd-hüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?"

"Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da onu şiddetli bir azaba uğratacağım, yahut boğazlıyacağım!"

Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: "Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru bir haber getirdim.

"Gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım."

"Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar."

"Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmezler."

"(Halbuki) O büyük Arş'ın sahibi olan Allah'tan başka tapılacak yoktur."

(Neml, 27/20-26)

*

Resulullah s.a.s. vahyi alırken yanında bulunanlardan da iman etmeyenler vardı.

Aslında, iman, salt vahyin gelişini müşahede ile de ilgili değildir. Peygamberler de, kendilerine gelen vahyin gerçekten Allahu Teala’dan geldiğine, cinlerin bir oyunu ya da bir tür halüsinasyon vs. olmadığına inanma imtihanı ile yüzyüzeydiler.

Onun için, “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de ” (Bakara, 2/285) buyuruluyor.

Daha bunu bile anlamamış, anlayamamış, öğrenememiş bir ilahiyatçıya neyi nasıl anlatacaksınız?

Evet, bu şahıs, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“İman da zaten güven duygusudur. Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum.”

A “ilahiyatbank“ın azgelişmiş zekâlı antipatik tosuncuğu, sen aslında Resulullah’ın doğru söylediğine değil, Resulullah’ın doğru söylediğini sana söylemiş olanlara itimat ediyorsun.

Hatırlasana, “Resulullah doğruları söylerken sen yanında değildin, ispatı yok ki”.

Sen Hz. Ebubekir r. a. gibi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’le aynı şehirde yaşamış, onun en samimi arkadaşı olarak hep yanında bulunmuş, onun da ilk seni imana davet edeceği kadar güvenini kazanmış biri değilsin ki!..

Konuşmasına bakarsan vatandaş sanki Hz. Ebubekir..

Böylece, Mustafa’nın imanı, kendi sözleri çerçevesinde, ispatı olmayan, hurafecilikten farkı kalmayan bir vehim ve “Çiftlik Bank güveni”ne dönüşüyor.

Uymuş kalabalığa, inanmış..

Bir, Mutezile‘nin ilk dönemlerindeki alimlerinin seviyesine bakın, bir de bu ahir zaman “akılcı” akılsızların laubaliliğine..

O Mutezile âlimleri, bütün hatalarına rağmen, bu Kâğıthane Deresi çukurlarının yanında Himalayalar gibi duruyor.

*

Ki, Mutezile âlimleri, Mustafa’nın anlattığı türden “taklidî iman“ın geçerli olmadığını, imanın mutlaka aklî ve naklî delile ve tahkike (ilmî/aklî inceleme ve araştırmaya) dayalı olması gerektiğini söylemişlerdir.

Böyle “Uydum kalabalığa güvendim, Çiftlik Bank tosuncuğu hiç de sahtekâr gibi görünmüyor” tarzı bir “güven” komedyası ile Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem’e olan akıl eksenli imanı bir tutan anlayışsızlığa prim vermemişlerdir.

Bazen saflıktan başka bir anlama gelmeyecek olan güven nerde, sorgulayan akıl eksenli iman nerde!..

Mutezile böylesi güven eksenli taklidî imanı geçersiz sayar.. Ehl-i Sünnet uleması ise, taklidî iman sahibini tekfir etmemiş, ancak, araştırmayı terk ettiği, aklî ve naklî delilleri öğrenmediği için günahkâr olduğunu söylemişlerdir.

Bu ilahiyatbank tosuncuğuna göre ise, ortada araştırılıp öğrenilecek bir aklî ve naklî delil bile bulunmuyor. 

“İspatı yok ki” diyor.

Evet, aynen böyle diyor.

Yani tahkîkî iman diye birşey yokmuş..

Kendisi delilsiz, ispatsız olarak güveniyormuş.. Peygamber Efendimiz salllallahu aleyhi ve sellem'in güvenilir olduğunu söyleyenlere güveniyor.. Hepsi bu.. İmanının bütün dayanağı bundan ibaret..

Taklidin dibini bulmuş..

Herkesin de böyle olduğunu iddia ediyor..

Çünkü bunun zekâ seviyesi, aklî melekeleri ve ilmî kapasitesi çerçevesinde olay "ispat"sız..

Seviye bu.. Altı yaşındaki bir çocuğa da geometri teoremlerini ezberletebilirsiniz, fakat zekâsı o teoremleri ispatlamaya yetmez. Ancak, büyüklerine güvendiği için kendisine söylenenlerin doğru olduğuna, "aklı"nı devreye koymadan inanır.

*

Evet, imanın güven duygusuyla da bir ilişkisi vardır. Fakat o güvenin de aklî bir temeli mevcuttur:

O güven, körü körüne bir “Çiftlik Bank güveni” değildir: 

“Yine şöyle derler: Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.” (Mülk, 67/19)

İman, son tahlilde bir “aklını kullanma” olayıdır.

Çünkü, imanın başı, temeli, Allahu Teala’ya olan imandır. Bu da, tamamen akılla ilgili bir meseledir.

Allahu Teala’nın varlığına, Hz. Peygamber s.a.s.’e duyulan güven (daha doğrusu, Resulullah s.a.s.’in doğru söylediğini bize rivayet etmiş olan ravîlerin doğru söylediklerine olan itimat/güven) sayesinde iman eden bir adamın imanı olabilir, fakat sağlam ve olgun bir aklının bulunduğunu kabul etmek mümkün olur mu, orası tartışılır.

*

İlahiyatbank tosuncuğu, güven harikası Mustafa’nın sözlerinin devamına gelelim: 

“Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. ‘Beni satmayacak, yolda bırakmayacak’ diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.”

Buyur burdan yak!..

Vatandaş hem “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diye düşündüğü için itimat ediyormuş, hem de hesap yapmıyormuş, içten pazarlıklı değilmiş.

“Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diye düşünmek hesap yapmak değilse, içten pazarlıklı olmak değilse, hesap yapmak, içten pazarlıklı olmak nasıl birşeydir?

İlahiyatbank tosuncuğunun kendisinden ve ne söylediğinden bile haberi yok. Zekâ yaşı altıda kalmış, yedi olamamış.. 

Yunus Emre’nin “Sen kendini bilmezsin” dediği tipler, işte bunlar..

Ne kadar da çoklar!

*

Adamın bütün söylediği üç tane cümle.. Sonuncusu, ilk ikisini yalanlıyor.

Böyle mantıksız, kendi kendisini çürüten lafları sanki dinî ilimlerde çığır açıyormuş, büyük keşiflere imza atıyormuş gibi muazzam ve muhteşem bir özgüvenle, göğsünü gere gere söyleyebilmesi için insandaki IQ denen şeyin kaç olması gerekir, bilmiyorum.

Fakat bu “tosuncuk” IQ’su, mevcut ilahiyatlarda prof. olmayı, bu ülkenin TV ekranlarında artistlik yapmayı, gazete ve dergilerde kalem oynatmayı garanti ediyor.

“Güncellenmiş akılsızlığın son kalesi” ülkemin hal-i pür melâli..

Ve bir başka prof. da, böylesi saçmalıklar için, bozacının şahidi şıracı hesabı, “Öztürk’ü bu en ucuz yolla bertaraf edenlerse onun ortaya attığı sorulara makul cevap veya düşünce üretebiliyorlar mı? Üretemiyorlar tabii” diyebiliyor.

Yukarıda değindiğimiz saçmalıkları söyleyen mi daha acınacak durumdadır, yoksa böylesi bir “zekâ”yı yere göğe sığdıramayan, arkasında duran adamlar mı?


İSVEÇLİ GÂVUR KİTAB’IN SAYFALARINI, TARİHSELCİ İSE MESAJINI YAKMAYA ÇALIŞIYOR

 







Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) anlamına gelir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu tanımlar yer alıyor:

Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir.

Taahhüd ve müteahhid, ahid kelimesiyle aynı kökten türemiştir.

Akid (sözleşme) kelimesi de benzer bir anlama sahip.. Nitekim Mecelle’de akid kelimesi tanımlanırken “taahhüd” kelimesi kullanılmış bulunuyor (madde 103):

“Tarafeynin (iki tarafın) bir hususu iltizam (lazım/gerekli sayma) ve taahhüd etmeleridir ki îcâb (vacib/zorunlu kılma) ve (îcâb’ı) kabul (razı olup onaylama) irtibatından ibarettir.”

*

Evet, Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) ya da akid (sözleşme) anlamına gelir.

Dinin tamamlanması (Maide, 5/3) demek, sözleşmenin tamamlanıp mühürlenmesi ve imzalanması demektir.

Sözleşme (Şeriat) tamamlandığı için Allahu Teala yeni emirler vermez, yeni yükümlülükler getirmez.

Mesela namaz 10 vakit olarak yeniden düzenlenmez.

Zekât oranı kırkta bir'den onda bir'e çıkarılmaz.

Hac ömürde bir defa farz olmaktan çıkarılıp (ulaşımın kolaylaşması vs. gibi etkenlerden dolayı) 5-10 senede bir tekrarlanan bir farz ibadet haline getirilmez.

Oruç, obezite yayıldığı için senede bir ay yerine iki üç ay farz hale gelmez. 

İslam’ın şartları beşken sekize, 10’a çıkarılmaz.

Emirler olduğu gibi kalır..

*

Allahu Teala nasıl emirlerde değişiklik yapmıyorsa, devletlerin yeni vergiler vs. ihdas etmeleri gibi yeni yükümlülükler getirmiyorsa, sözleşme maddelerini değiştirmiyorsa, kullar da sözleşme maddeleriyle (Şeriat hükümleriyle) oynayamazlar, dinlerini "oyun ve eğlence" edinemezler (En'âm, 6/70).

Sözleşmelerde iki tarafın da "sözünde durması" önem taşır, ahde vefa tek taraflı olmaz.

Mesela bir kira sözleşmesini düşünelim.. 

Kiraya veren, sözleşmeye riayet ediyor, şöyle demiyor: "Anlaşmaya göre ayda 10 bin lira ödeyecektiniz. Üç aydır ödemeyi bu miktarda yapıyorsunuz. Fakat ülkenin ekonomik durumu değişti, enflasyon canavarı paranın alım gücünü yiyor, o yüzden bu ay 15, gelecek ay 20 bin lira istiyorum, ondan sonraki ay ise 30 bin olacak, daha sonra da şartlara göre bir rakam söylerim." 

Buna karşılık kiracı şöyle diyor: "Bu sözleşme maddeleri çok önemli değil yav, bunları o kadar kafaya takmayalım, bunlar tarihsel şeyler, gelip geçici. Lafza takılmayalım, önemli olan sözleşmenin ruhu.. Duruma göre güncelleme yapmamız lazım. Ben bu ay 10 değil sekiz bin lira veririm, gelecek ay hiç ödeme yapmam, ondan sonraki ay ise para yerine sana zeytinyağı veririm. Çünkü ben zeytinyağı üreticisiyim, bende zeytinyağı bol. Sana nakit veremem, arabamı yenilemek için nakite ihtiyacım var. Hadi gene iyisin, para değer kaybeder, zeytinyağı kaybetmez, bu kıyağımı da unutma!" 

Böyle birşey olabilir mi?!

Bunun anlamı sözleşme şartlarının çiğnenmesidir. Kiraya veren mahkemeye gider, ve sözleşmede belirtilen meblağ kiracıdan bir şekilde tahsil edilir. Ve böyle bir kiracı eninde sonunda kapının önüne konulur, tard edilip kovulur.

Kiraya veren devletse, o zaman kiracıya “Sen kime maval okuyorsun, herkese lo lo da bize de mi lo lo, devlete de mi lo lo?!” derler.

Ya da kiraya veren mafyaysa, seyreyle sen gümbürtüyü..

Sözleşme sözleşmedir, iki tarafın da başta ne konuşulmuşsa ona riayet etmesi gerekir.

Allahu Teala şartlar değişti diye yeni peygamber ve kitap göndermiyor, mükellefiyetlerde bir fazlalaştırma, artırma yapmıyor, fakat bizim beyzadeler sözleşme şartlarını (Şeriat hükümlerini) kendi zevk ü sefa ve keyiflerine göre değiştiriyorlar.

İşte dini oyun ve eğlence edinmek budur.

Fakat nasıl elektrikle oyun oynamaya gelmezse bu da öyledir.. Hatta daha fazla öyledir. Çarpılırsın..

"O hâlde dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayâtı kendilerini aldatan kimseleri bırak; hem onunla (o Kur'ân ile) nasîhat et ki, kimse kazandığı (günahlar) yüzünden helâke düşürülmesin; (Ki) ona Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır. (Öyle ki) her tür fidyeyi fedâ edecek bile olsa, ondan alınmaz. İşte onlar, kazandıkları yüzünden helâke düşürülmüş kimselerdir. İnkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içecek ve  elemli bir azab vardır." (En'âm, 6/70)

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir. ... İttifak hükümlerini (Tanrı ile İsrâiloğulları arasında yapılan ahdin hükümleri) ihtiva ettiği için, yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk [Tevrat] ve Ahd-i Cedîd [İncil] denilmiş, ...

İslâmiyet’e göre Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve hıristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. Allah, İsrâiloğulları’ndan, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına (faizsiz borç vereceklerine; bk. el-Mâide 5/12), Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (bk. el-Bakara 2/83), birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (bk. el-Bakara 2/84-85) dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir (bk. el-Bakara 2/100; el-Mâide 5/13). Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır (bk. Tâhâ 20/86). Çünkü yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur (bk. el-Bakara 2/100). Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır (bk. el-Mâide 5/14). Bütün önceki ümmetlerden ahid alınmış olmasına rağmen, Hz. Muhammed’den ümmeti adına bir ahid alınmamıştır. Ancak Peygamber’e baş eğip tâbi olanlar övülmüş, sözünden dönenlerse yerilmiştir (bk. el-Feth 48/10).

İkinci paragrafın ilk cümlesi ile son cümleleri çelişkili.. 

Son cümlede sözü edilen "sözünden dönme" olayı da, bir "sözleşme" (söz verme) olmadan mevzubahis olamaz.. 

Aynı maddede şunlar da söyleniyor:

... Bu ahid, genellikle emir veya tâlimat verme şeklinde açıklanmıştır. Yine Kur’an’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden de bahsedilmiş (bk. Yâsîn 36/60) ve Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmiştir (bk. en-Nahl 16/91). Allah’la yaptıkları muahedeye sadık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmiş (bk. el-Feth 48/10), ahdini yerine getirmeyenler bozguncu olarak nitelendirilmiş (bk. el-Bakara 2/27) ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların âhirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir (bk. Âl-i İmrân 3/77). “Siz bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim” (el-Bakara 2/40) meâlindeki âyet değişik şekillerde tefsir edilmiştir. Bir yoruma göre âyette geçen birinci ahid, Allah’ın kullarına olan emir, yasak ve tavsiyeleri, ikinci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfatıdır. Diğer bir görüşe göre birinci ahid Allah’ın ahdi, yani kulları üzerindeki hakkı, ikinci ahid de kulların rableri üzerindeki haklarıdır. ... Semavî dinler Allah’la kulları arasında var olduğuna inanılan bir ahidleşmeye dayanır. Hz. Peygamber dua ederken, “Allahım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum” (Buhârî, “Daʿavât”, 16; Tirmizî, “Daʿavât”, 15) der ve kendini O’na karşı daima sorumlu hissederdi. ...

Sûfîler, ilâhî ve beşerî ahidlere sadakati tasavvufun esası olarak görmüşlerdir. Hatta Bündâr b. Hüseyin’e göre, tasavvuf ahde vefadan ibarettir. Onlar, insanın, “Allah için şunu yapacağım” diye zihninden geçireceği bir fikrin bile bağlı kalınması gereken bir ahid olduğu görüşündedirler. Zihinden geçen şeylere akid, dille ifade edilenlere ahid denir; her ikisini de ahid bilip bağlı kalmak gerekir. Şeriat nasıl din ise ahde vefa da dindir. Allah’ın ahdine bağlılık göstermeyenler şeriatın âdâbına da riayet etmezler. ...

Kur’an’da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil, bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek suretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur’an’a göre ahde vefa, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan müminin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur’an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine ahde vefâ veya ahde riayet denir ki her iki tabir de Kur’an’dan alınmıştır (bk. el-Bakara 2/177; el-Mü’minûn 23/8). “Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan ahde vefa veya kısaca vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir. Ahlâkçılara göre ahde vefayı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.


DEVLETTE DEVAMLILIK ESAS DA, ŞERİAT’TE DEĞİL Mİ?! LAİK DEVLETİN HAKKI BEKA, ŞERİAT'INKİ VEDA MI?!

 




Bir devlet başkanını düşünelim..

Emri altındakilere devlet başkanı sıfatıyla yasal bir emir verdiğinde, onlar bunu yapmak zorundadırlar.

Aynı şekilde bütün vatandaşları ilgilendiren bir kanun çıkardığında veya kararname yayınladığında da bu herkesi bağlar.

Ama aynı devlet başkanı vatandaşlardan birinin işyerine gidip “Niye bu işi yapıyorsun, bu işi bırak, başka iş yap!” diye akıl verdiğinde o, bunu yapmak zorunda değildir. 

İsterse saygı duyduğu ya da “Bu işin içinde bir iş olabilir” diye düşündüğü için yapabilir. Veya kulak ardı eder.

Buradaki serbestlikten hareketle vatandaşların devlet başkanının hiçbir emrine itaat etmekle yükümlü olmadıkları sonucuna varılamaz.

Yetkili olduğu konularda devlet başkanı sıfatıyla verdiği emirler herkesi bağlar.

Kendisi başka bir emir vermediği veya başka biri onun yerine geçip yeni devlet başkanı olarak başka bir emir vermediği sürece onlar yürürlükte kalır.

O yüzden birçoklarının “Devlette devamlılık/süreklilik esastır” dediklerine şahit olunmaktadır.

*

Şeriat’te de devamlılık esastır.

Yukarıda anlattığımız olguya benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı emirleri ve sözleri peygamberlik vazifesi kapsamında söylenmişken, bazıları peygamberlik göreviyle ilgisizdir.

Said Ramazan el-Bûtî’nin şu ifadeleri meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

Resulullah s.a.v, [Bedir Savaşı’nda] konakladığı yerin durumu hakkında Habbab bin Münzir ile arasında geçen konuşma (gördüğüm gibi, o isnadı sahih bir hadîstir) bize gösteriyor ki, Resulullah’ın tasarruflarının hepsi teşrî [kanun koyma, şer’î hüküm koyma] nev’inden değildir. Aksine Resulullah da birçok zamanlarda herkesin düşündüğü gibi düşünen, akıl yürüten bir beşer olması hasebiyle, birtakım tasarruflarda bulunur. Şüphesiz ki, biz bu gibi tasarruflarında ona uymakla yükümlü değiliz. Bu savaşta kendisinin seçtiği yere konaklaması da bu tür bir tasarruftur…. Resulullah’ın [bu tür] siyaset-i şer’iyye grubuna giren tasarrufları çoktur. Resulullah’ın yaptığı bu tasarruflar kendisinin Allah’tan aldıklarını tebliğ eden bir peygamber olması cihetinden değil de, imam ve devlet başkanı olması yönündendir. Onun askerî tedbirleri, [kavimleri tarafından sözleri dinlenen kabile reislerine] bağış ve ihsanları da çoktur. Bu konunun, enine boyuna açıklamasını fukaha yapmıştır. Onları burada sayıp dökmeye imkân yoktur.

(Said Ramazan el-Bûtî, Peygamber Efendimiz ve Hayat – Fıkhu’s-Siyre, çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, t.y., s. 243.)

Evet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in savaşlarda komutan sıfatıyla takip ettiği strateji ve taktik, aldığı tedbirler, şer’î hüküm değildir.

Bunlar hakkında karar verdiğinde o sırada ona itaat vaciptir, fakat o strateji ve taktiğin, genel bir şer’î emir niteliği taşımadığı için, başka savaşlarda aynen taklit edilmesi gerekmez.

Bundan hareketle Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin her emrinin ve sözünün böyle tarihsel olduğu, genel ve ebedî bir geçerliliğinin bulunmadığı söylenemez.

Tam aksine, şer’î hüküm olarak bildirdiği hususlar Kıyamet’e kadar geçerlidir. 

Başka peygamber ve kitap gelmeyeceği için ilelebet payidar olacaklardır.

*

Tarihselciler işte bu noktada farklı iddialarla ortaya çıkıyorlar.

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bu konuda şunları söylüyor:

Onlar peygamberlik hükümlerini sadece âhiret işleriyle alâkalı olan şeyler olarak kabûl etmişler ve dünya işlerinin peygamberlikle hiçbir alâkasının olmadığını iddiâ etmişlerdir.

Böylece kendilerini bu sahada din boyunduruğudan kurtulmuş kimseler yapmışlardır. Hâlbuki nasslar, bütün açıklığı ile bunu yalanlamaktadır.

Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ne mü’min bir erkek, ne de mü’mine bir kadın için Allah ve Resûlü bir şeyi hükmettiği zaman işlerinde hiçbir muhayyerlik hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

Bu âyetin iniş sebebi, sadece ve sadece dünyalık bir iştir [ahiretle ilgili bir konu değildir].

Hakkında meselenin karışık hâle geldiği [hurma ağaçlarını] aşılama hadîsine gelince, onda, re’y [kişisel görüş] ve meşveret [danışma] ile olan birşeyin kayıtlandırılması vardır.

Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in [karşılıklı görüş alışverişi ve danışma olmayıp da] şer’an [yasa koyma niteliğinde] verdiği hüküm [ictihad niteliği taşısa, yani son tahlilde zan bile olsa] böyle değildir [Ki peygamberlerin içtihadında hata olması durumunda mutlaka vahiyle düzeltilirler].

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat, hurma ağaçlarının aşılanması meselesinin anlaşılması için bir not eklemiş bulunuyor.

Şöyle: 

Aşılama hadisi, Müslim rahimehullâhın Sahîh’inde (4/1838) Hadîs No: 2362’de Hazreti Âişe radıyellâhu anhâdan yaptığı şu rivâyettir:

Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem aşı yapmakta olan bir topluluğa uğradı ve buyurdu: “Yapmasanız elbette elverişli olur.” (Râvî şöyle) dedi: Bunun üzerine, kuruduğu zaman kabuk hâline gelen kalitesiz ekşi hurmalar meydana geldi. Sonra [Resulullah s.a.s.] onlara uğradı ve şöyle buyurdu: “Hurma ağaçlarınıza ne oldu?” Onlar da “Siz şöyle şöyle dediniz” dediler. O da; “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” buyurdu.

Bu hadîste anlatılmak istenen [şey] birçok insanlara karışık hâle geldi ve Nebî sallellâhu aleyhi ve selleme sadece hâlis ibâdetlerle alâkalı husûslarda uymanın vâcib olduğunu, muâmelâtta (yani insanlar arası münâsebetlerde) -Allah korusun- uymanın vâcib olmadığını zannettiler.

Hâlbuki aleyhissalâtü vesselâm her bir işte uyulmak ve itâat edilmek üzere gönderilmiştir. Bu işler ister dünya, ister âhiret işleri olsun. Çünki İslâm kâmil bir dindir. İbâdetlerden, muâmelelerden, siyâsetten, iktisattan olan hayatın bütün kesimlerinde O nun yönlendirmeleri ve irşâdları vardır.

Dinin devletten ayrılması [laiklik] ise İslâm’la hiçbir alâkası olmayan bir şeydir.

İş bunlara konu ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâmın “Dünyanızın işini siz daha iyi bilirsiniz” sözü yüzünden karışık gelmiştir. Biz bu hadîs üzerinde bütün [rivayet] tarîkleriyle düşünecek olursak, onun sahîh olan murâdı açıkça ortaya çıkacaktır. İşte ben size hadîsi bütün uzunluğuyla naklediyorum:

Mûsâ İbnu Talha babasından şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem ile ben, hurma ağaçlarının üzerindeki bir topluluğa uğradık. “Bunlar ne yapıyorlar?” buyurdu. Onlar da “Hurmayı aşılıyorlar, erkeği dişiye koyuyorlar, böylece aşılama oluyor” dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Zannetmem bu bir şey kazandırsın.” (Râvî şöyle) dedi: Bu onlara haber verildi ve bu yüzden aşılamayı terk ettiler. Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve selleme bu haber verilince şöyle buyurdu: “Eğer bu onlara fayda verirse yapsınlar onu, ama şübhesiz ki ben sadece bir zanda bulundum. O bakımdan beni zandan dolayı sorgulayıp suçlamayınız. Lâkin ben size Allah’tan bir şey aktardığım zaman onu alınız. Şübhe yok ki, ben, Allah azze ve celle’ye karşı asla yalan söylemem.” (Sahîh-i Müslim, H: 2361)

Bu hadîsten Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onlara kesin bir emir vermediğini, ancak, sadece bir görüş bildirdiğini anladık. Çünki o “Zannetmem ki, bu bir şey kazandırsın” buyurdu.

Bu vâkıayı Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhu efendimiz [de] rivâyet etti: Onun Müslim‘deki rivâyetinde şöyle bir ifâde gelmiştir: “Belki de siz böyle yapmazsanız sizin için daha hayırlı olur.” (Hadîs No:2362)

Müslim‘deki Âişe ve Enes radıyellâhu anhumâ hadîsinde de şöyle gelmiştir: “Siz yapmasaydınız elbette daha elverişli olurdu.”

İbnu Mâce rahimehullâh da Sünen‘inde (2471. hadîste) Âişe radıyellâhu anhâ seyyidemizden de rivâyet etmektedir ve onda şu ifâde bulunmaktadır: “Yapmasaydınız, elbette daha elverişli olurdu.”

Bu rivâyetlerden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onları aşılamaktan kesin bir şekilde yasaklamadığını, ancak, bu husûstaki aşılamanın bir şey kazandırmayacağı, aksine bu işi yapmadan da ağacın meyve vermesinin mümkün olacağı zannını ifâde etmiştir. Sahâbe radıyellâhu anhum [bunu emir zannedip, bu yoldaki] emrine uymanın vâcib olduğu zannıyla Onun görüşüyle amel edince şöyle buyurdu: “Şübhesiz ki ben, ancak bir zanda bulundum. O hâlde beni zan sebebiyle hesaba çekip suçlamayınız; lâkin Allah teâlâdan size bir şey söylediğim zaman onu alınız.”

Bu manâyı Enes efendimiz şu sözüyle rivâyet etti: “Siz, dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” Âişe radıyellâhu anhâ da şu sözüyle rivâyet etti: “Sizin dünya işlerinizden bir şey olursa, bu sizin işiniz, ancak, dininizin bir işi olursa, bu da bana âit bir meseledir.” (İbnu Mâce : 2471)

İkrime, Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhudan şu sözüyle bir rivâyette bulunmuştur. “Ben sadece bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız, ama [kişisel] reyimle bir şey emrettiğim zaman ben sadece bir beşerim.” İkrime [bu konuda] şöyle dedi: “Yâhut [Resulullah s.a.s.] buna benzer bir şey söyledi.”

Bu rivâyet yolları ve rivâyetlerle Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin “Siz dünyanızı en iyi bilensiniz” sözünün ancak hâlis tecrübeye dayanan işlerle alâkalı olduğu ve Şerîatin, hakkında helâllik veya haramlık hükmünü vermediği, aksine mübâh yaptığı meselelerle alâkalı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu sözünden murâdı şudur: Bu işlerden birisi hakkında rey ve zannıyla belki de bu iş fayda verir, yâhud zarar verir demekle söylediği bir şeyin hükmü, teşrî [yasama, yasa koyma] hükmü değildir ki, ona [mutlaka] uymak lâzım gelsin. Çünkü (o) temelde (esas itibariyle) bir emir (ya da yasaklama) değildir (Aşılama yapmayın diye açık bir emir söz konusu değil).

İmâm Nevevî rahimehullâh şöyle dedi: Âlimler şöyle söylemişlerdir; Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin re’y sözü, yani dünya ve maişet işinde teşrî [yasa yapma, Şeriat hükmü koyma] değil demektir. Ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ictihâdiyle ve şer’an re’yi ile olan bir şeyle amel etmek vâcibtir. [İctihad da son tahlilde zan ifade etmekte ve kişisel re’y durumunda bulunmakla birlikte teşrî anlamına geldiği ve emir niteliği taşıdığı için onunla amel vaciptir, yani farzdır.] Hurmanın aşılanması bu neviden değildir. … Bununla beraber İkrime re’y lafzını ancak “mânâyla rivâyet” olarak getirmiştir [Yani Resulullah’ın re’y (kişisel görüş) lafzını kullandığından emin değildir, sözünün o anlama geldiğini düşünmektedir]. Çünki hadîsin sonunda “İkrime şöyle dedi: Veya [Resulullah s.a.s.] bunun gibi [bir ifade kullandı]” ifâdesi yer almaktadır. İşte bu yüzden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin sözünü kesin olarak haber vermedi [“Veya bunun gibi” dedi]. Ulemâ şöyle demişlerdir: Bu söz bir [kesinlik içeren] haber [verme] değil, ancak bir zandır. Nitekim bunu, bu rivâyetler de açıkladı. Şöyle dediler: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin dünya işlerindeki re’yi ve zannı başkalarınınki gibidir. Bu gibi şeylerin vâki olması imkânsız değildir. Bunda [Resulullah s.a.s. için] hiçbir noksanlık da yoktur. Bunun sebebi himmetlerinin âhirete ve âhiret marifetlerine taalluk etmesidir [Resulullah s.a.s.’in dünyevî sanatları bilmemesi bir kusur değildir, çünkü dikkatini bu konular üzerine yöneltmiyor]. (Şerh-i Nevevî alâ Sahîh-i Müslim, 2/264)

Bu bahsin hulâsası şudur: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” sözü ancak, helâlle, haramla ve kulların haklarıyla alâkası olmayan, hatta sırf tecrübeye dayalı --topraktan alınan mahsûlü çoğaltma, tarla ve ziraat usulleri, arazinin temizlenmesi ve hazırlanması yolları, hangi hayvan başkalarından daha çok binilmeye elverişlidir, falancanın hastalığı için hangi ilaç daha elverişlidir, beden için en fâideli olan hangi şeydir ve benzeri-- meseleler hakkındadır. Bütün bunlar peygamberliğin tebliği ile alâkalı olmayan şeylerdir. İşte bu yüzden Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu gibi işlerdeki sözleri zann ve re’y gibi olup, teşrî [kanun koyma, Şeriat hükmü getirme] değildir.

*

Daha önce başka bir yazımızda geçtiği gibi, bir hususun şer’î hüküm olmasının ölçütü, onunla ilgili bir sevap vaadinin ya da azap vaîdinin bulunmasıdır.

Kendisine sevap ve azap terettüb etmeyen şeyler şer’î hüküm kapsamına girmezler.

Söz konusu olayda da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir sevap veya günahtan söz etmiyor, salt yapılan işlemin (aşılamanın), o işlemden (aşılamadan) umulan faydayı verip vermeyeceğine dair tahminini söylüyor.

Bunu yapmayın diye açık bir emir de vermiyor.

Dolayısıyla mesele şer’î bir hüküm olma vasfına haiz değil.

Ama mesela faiz, hırsızlık, zina, kumar, içki, cinayet vs. gibi konularda gelen nasslar böyle değildir. Onlar hem sübut hem de delalet bakımından kat’îdirler, yasaklama ve azap vaîdi içermektedirler.

Bunlara ilişkin emirler ilelebet geçerlilik taşıyan şer’î hükümlerdir. Tarihseldir denilerek görmezden gelinemezler.

Görmezden gelip inkâr edenler, yok sayanlar, tarihsel olmadıklarını, azabı yaşarken anlayacaklardır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."