YÜZ YILLIK "İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ" İHALESİNİN YOLSUZLUK VİRTÜÖZÜ YENİ YERLİ-MİLLİ TAŞERONLARI

 






Batı’da laiklik, devletin (siyasal otoritenin), Kilise teşkilatının (ruhban örgütünün) vesayetinden kurtulması anlamına geliyordu.

Dinin baskı altına alınması değil..

Ve bu, Kilise teşkilatının (Türkiye’de medrese ve tekkelere yapılanın aksine) kapatılması, yasaklanması, baskı altına alınması ve yağmalanması demek değildi.

Kilise’ye (ruhban sınıfına), “Sen istediğini savunabilir, istediğin faaliyeti yapabilir, istediğin gibi örgütlenebilir, devleti istediğin gibi eleştirebilirsin, siyasete karışma demiyoruz, devlete akıl da verebilirsin, fakat emir veremezsin, onun üstündeki bir güç gibi otorite sahibi olamazsın” denildi.

Türkiye’de siyasetin (devletin) Diyanet İşleri Başkanlığı’na “Şu konuları öne çıkaracaksın, şu konulara hiç girmeyeceksin, şu türden vaaz ve nasihatlerde bulunacaksın, şöyle hutbeler okuyacaksın, siyasete karışmayacaksın, onun emrinde olacaksın, onun emirberliğini yapacaksın” diye emir vermesine, "Aksi takdirde ağızını burnunu kırar, anandan doğduğuna seni pişman ederim, anladın mı lan! İskilipli Atıf'ı unutma!" diye hal diliyle tehdit etmesine, gözlerini belertip parmak sallamasına benzer bir durum Batı’da yaşanmadı.

Kilise kendi yoluna, devlet kendi yoluna gitti.

Siyaset, Kilise’nin (dinin değil, din adamları zümresinin) emirberi olmaktan kurtuldu.

*

Bu, zamanla Batı'da siyasetçilerin sadece din adamlarını değil, dini de “takmaması”na yol açtı.

Takmamak zorundaydılar, çünkü tahrif edilmiş dinin, bilimin teori düzeyinde kalan zannî-tahminî verilerinin ötesinde kesin gerçeklerle çatışır durumda olduğu bilinir hale gelmişti. 

Bu gelişme yüzünden din adamlarının bizzat kendileri de dini “takmamaya” başladılar. Buna mecbur kaldılar.

Ancak, bindikleri dalı kesmemek için minareye bir kılıf uydurmaları gerekiyordu.

Yaptılar.

“Tarihsel”lik (tarihîlik) ve sembolizm kavramlarını kullanmaya başladılar.

Dinin emirlerini lafız düzeyinde “takmak” gerekmiyordu, önemli olan "ruh"tu ve ruha bağlı olan "anlam"dı, ve anlam yoruma (dolayısıyla yorumlayana) bağlıydı. 

"Ruh"u yakalamayı becerebilen "aydınlanmışlar" (bağnazlık ve yobazlıktan kurtulmuş, "dini günceleme"yi sağlayacak formasyona sahip olduğuna inanan irfan sahipleri ve entelektüeller) için lafzın kendisi “tarih”te kalmış (tarihsel) şeyler olabilirdi, olmalıydı.

Bilimin (gözlem ve deneyin, akıl ve mantığın) verileri ile çelişen (tahrif edilmiş) dinî metinlerdeki ifadeler de sembolik anlamları üzerinden değerlendirilmeli, böylece reddetmeye (ve metinlerin tahrif edilmiş olduğunu itiraf etmeye) gerek kalmadan yeni bir yoruma tabi tutulabilecek ifadeler olarak anlaşılmalıydı.

*

Batı’da laiklik, devletin tahakkümüne ve zorbalığına karşı bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasını da sağladı.

Çünkü, Kilise’nin desteğini alarak (onun vesayeti altında) din adına devleti yönetenler, kendilerine muhalefet edilmesini sadece “pozitif (mevcut) hukuk” çerçevesinde suç değil, aynı zamanda Tanrı’ya başkaldırma ve affedilmeyecek bir günah olarak gösteriyorlardı.

Din ise, gerek Katolikler gerekse Protestanlar tarafından kendi heva ve heveslerine göre şekillendirilip tahrif edildiği için, dini yorumlama, daha doğrusu güncelleyip (konjonktüre uydurup) tahrif etme tekelini ya da gücünü elinde bulunduranlar, her halükârda haklı çıkıyorlardı.

Böylece, Allahu Teala’nın Kur’an’da açıkladığı gibi (Tevbe Suresi, 31’inci ayet), hristiyan Batı toplumlarında papazlar “rabler” haline getirilmekte, halk da o rablere kulluk eden putperestlere dönüşmekteydi.

*

Batı’da laiklik, işte bu zulme son verilmesinin önünü açtı. (Ancak, büyük âlim Muhammed Hamdi Yazır rh. a.'in Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde ilgili ayeti açıklarken belirttiği gibi, rab edinilen ruhban sınıfının yerini yeni rabler aldı: Parlamenterler/milletvekilleri; insanlara parlak gelecek pazarlayan siyaset esnafı.)

Batılı düşünürler, devlet kurumunun varlık gerekçesini ve meşruiyet zeminini (dinden bağımsız biçimde) "akıl"a bağlı olarak inşa etmek için, “toplumsal sözleşme” (social contract) diye bir teori ortaya attılar.

Buna göre, devlet yöneticilerinin toplumu yönetme yetki ya da hakları tanrısal bir nitelik taşımıyordu. 

Bir siyasal otoritenin bulunmadığı (Ki buna “doğa hali” diyorlardı) bir ortamda “anarşi” ve “kaos” ortaya çıkacağı, hiç kimse güvende olamayacağı için, halk, toplumda “adalet”i ve güvenliği sağlasınlar diye, hak ve özgürlüklerinden bir kısmını, yönetme yetkisi verilen kişilere devretmekte ve aralarındaki bu (zımnî, açıkça telaffuz edilmese de zımnen varolan) “toplumsal sözleşme” çerçevesinde onlara itaat etmekteydiler.

Bu “sözleşme” çerçevesinde ortaya çıkmış siyasal bütüne “devlet” adı veriliyordu.

Sadece yöneticiler değil, halk da, devletin bir parçasıydı. Hatta, asıl kurucu unsurdu. Yönetici yetkiyi Tanrı'dan değil halktan alıyordu.

Yöneticilik pozisyonu Tanrı'nın bir mevhibesi, lütfu, bağışı değil, halkın, "kendisine karşı sorumluluk"la birlikte emaneten verdiği bir yetkilendirme idi.

*

Ve devletin herhangi bir kutsallığı bulunmuyordu. 

Pratik zorunluluklardan doğmuş, daha kötüden koruyan kötü bir arızaydı.

Bir başka deyişle, devlet, meşruiyetini, kaynağı halkın kendi iradesinden (korku ve endişelerinden) ibaret olan zımnî bir sözleşmeden alıyordu, Tanrı’dan değil.

Ve bu sözleşmeyi çiğnediğinde devlet (kendilerini devlet diye adlandıran siyasetçi ve bürokrat/memur taifesi) meşruiyetini, yönetme hakkını kaybediyordu. 

Devrim (padişahları, diktatörleri devirmek) meşru bir hak haline gelebiliyordu.

Aynı şekilde halk da, bu sözleşmeyi durduk yere çiğneyip "meşru" yönetime itaat etmediğinde suçlu hale geliyor, yöneticiler tarafından cezalandırılabiliyordu.

Yöneticilerle yönetenler arasında, bu sözleşmeden doğan “karşılıklı hak ve sorumluluklar” bulunuyordu.

Bu düşünce Batı’da, 30 Yıl Savaşları’na son veren 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması’ndan sonra giderek güç kazanmış ve zamanla “toplumsal sözleşme” fikrini temel alan anayasa”lar meydana getirilmiştir.

Anayasa Hukuku denilen, birtakım adamların prof. unvanıyla öğrettikleri disiplinin hikâyesi bundan ibarettir.

*

Ancak Batı’da, devleti Tanrısal nitelikten soyutlamakla birlikte, ona “laik” bir kutsallık ve yücelik atfedenler de ortaya çıkmıştır.

Bunun en uç örneği Faşizm’dir. Faşizme göre, devlet en yüce ve kutsal değerdir. Birey, her halükârda devlete itaat etmelidir.

İslam’a gelince.. İslam, insanın şahsiyetini, hak ve hürriyetlerini en kâmil manada teminat altına aldığı için, daha baştan, yönetme hakkını ve itaat sorumluluğunu “sözleşme”ye bağlamıştır.

Bu, farazî/varsayımsal (zımnen var olduğu düşünülen) bir sözleşme de değildir.

Fiilen yapılması istenen bir sözleşmedir.

Biat (bey’at) budur.

*

Biat eden kişi, yöneticiye, adil olması, kendi heva ve hevesine değil, Allahu Teala’nın hem kendisi hem de yönetilenler için koyduğu kurallara (Şerîat'e) uyması şartıyla biat eder.

Yönetici de, yönetilenin canını, malını, ırzını ve namusunu korumayı taahhüt ederek, ayrıca Allah’a isyan anlamına gelen taleplerde bulunmamak şartıyla, emirlerine itaat edilmesi hakkını kazanır.

İslam’da, yönetici (devlet) ile yönetilen arasındaki “sözleşme”, farazî bir sözleşme değil, gerçek bir sözleşmedir.

Bu gerçek sözleşmenin ortaya çıkma şartları ortadan kalktığı için, hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi, hilafet rejimi Rasulullah s.a.s.’den sonra sadece 30 yıl devam etmiştir.

Ondan sonrası (Emevî, Abbasî ve Osmanlı dönemlerindeki) (hadîs-i şerifte geçen kavramlarla) “ısırıcı meliklik/padişahlık” ve  ardından gelen (günümüzdeki) “cebâbire/zorbalar (diktatörlük)" dönemleridir.

O 30 yıldan sonra da, yöneticilere her ne kadar halife denilmiş idiyse de, gerçekte onlar, saltanat sahibi hükümdarlardı; şeklen halifeydiler, fakat Rasulullah Efendimiz s.a.s.’e gerçek anlamda vekâlet ediyor değillerdi.

*

İslam, müslüman bireylerin biati ve rızası mevzubahis olmaksızın, bu biatten (sözleşmeden) bağımsız olarak itaat edilecek devlet adı verilen "itibarî" (isimlendirmeden ibaret mevhum) bir varlığın (Ki pratikte/gerçeklikte siyasetçiler ile onlara bağlı memurlar taifesinden ibarettir), o bireyler üzerinde hükmetme yetkisinin bulunmasını kabul etmemektedir.

Ne var ki, devlete laik (dinden bağımsız) bir kutsallık atfedenlere göre, insanlar her halükârda devlete (bu itibarî/zihnî, isimden ibaret varlığa) saygı duymak ve bağlı olmak zorundadırlar, bu noktada biatin bulunup bulunmaması önem taşımamaktadır. 

Ancak bu sözleşmesiz/biatsiz bağlılık "itibarî" kalmamakta, gölgesi gerçekliğin üzerine düşüp fiilen var olan devletluların (siyasetçi ve bürokratların, devleti temsil iddiasındaki memurların) bir kazanımına dönüşmektedir.

Devlet adı verilen bu masalsı varlığın (Hobbes'un tabiriyle Leviathan'ın, yani Tevrat ve İncil'de geçen kötülük temsilcisi deniz canavarının) insan zihninin ürünü olan bir vehim/kuruntu değil, (Allahu Teala gibi haşa) "varlığı kendinden olup kendi başına var olan" bir şeye dönüştürülmesinin ballı kaymağını, fiilen var olan yönetici sınıf (parlamentolar, laik hükümetler) yemekte, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca'nın (rh. a.) dile getirdiği gibi, bunlar, "yeni rabler sınıfı" (tapınılan laik ruhbanlar zümresi) haline gelmektedirler.

Ve bu rabliğin keyfini süren taife (siyasetçiler ve bürokratlar), bu putçu zihniyetin bekası için, elleri altındaki besleme laik papaz ve vaizlerine (kendilerini aydın ve entelektüel olarak adlandıran kapıkullarına), her halükârda devlete bağlı kalmak, yerli milli olmak gerektiğini anlattırmaktadırlar.

*

Bu anlayış çerçevesinde söz konusu saygı ve bağlılık mükellefiyeti/yükümlülüğü (laiklik gereği) Tanrı'dan (devletin Tanrı'nın emrinde olmasından) değil, devletin bizzat kendi varlığından gelmektedir.

Böylece devlet, (Hegel'in de savunduğu) bu faşist devletçi zihniyet çerçevesinde, kutsal kitapların Tanrı'sına rakip bir tanrı haline getirilmektedir. Getirilmiştir.

Cemal Bali Akal'ın tabiriyle "Sivil Toplumun Tanrısı".

Yönetilenler, bu masalsı tanrıya her halükârda saygılı olmak, böylece  Leviathan'ın yeryüzündeki gölgesi olan mevcut siyasetçi, bürokrat ve memurlara kulluk etmek durumundadırlar. 

Fakat bu, ne saf/pür laik zihniyette olduğu gibi "zımnî sözleşme"den kaynaklanmaktadır, ne de kutsal kitapların Tanrı'sının ona (Şeriat'le) verdiği (ve halkın kabulü/biati/onayı şartına bağlı, açık bir sözleşmeyle oluşan) bir haktan. 

Çünkü o, kendi zatı itibariyle saygıyı ve itaati hak eden bir tanrıdır. Yeryüzü tanrısı.

Kutsal kitapların Tanrı'sını "takmayan", kendisini onun emir ve yasaklarının (Şeriat'inin) üstünde gören, kendi şeriatini (yasalarını) kendisi koyan bir tanrımsı: Leviathan (kötülük canavarı)..

*

Bu şirk (küfür) zihniyeti bugün Türkiye'de özellikle kendilerini milliyetçi olarak nitelendirenler arasında revaçtadır. 

SSCB çökünce "ulusalcı-Atatürkçü" olduğunu farketme felaketiyle karşılaşan eski komünistler de onların izindedir.

Bu putçuluk, dünyevî getirisi olduğu için, eski İslamcılar arasında da "yerlilik millilik" mavalları etrafında müşteri buluyor.

Fakat bu zihniyetin en büyük destekçileri, iktidar olmanın nimetlerinden yararlanan bir kısım siyasetçiler ile bürokraside bir post kapmış olmanın keyfini süren (ya da kapmayı uman) tufeylîler ile onlardan nemalanan yağdanlıklardır.

(Allahu Teala'ya şirk koşmaktan sakınan muvahhid bürokrat ve siyasetçilere sözümüz yok.) 

*

İslam açısından bakıldığında, bugünün demokrasileri de gerçekte saltanattan ibarettir

Birçok Batılı siyaset bilimciye göre de durum budur.

Prof. Maurice Duverger’nin bir kitabı “Seçimle Gelen Krallar” adını taşır.

Hatta, ilgili hadîs-i şerîf çerçevesinde düşünüldüğünde bugünün demokrasileri despot ve zorba (cebrde/zorlamada bulunan) rejimlerdir (cebâbire)

Diktatörlüklerdir.

*

Bunları yazmamızın nedeni, Yeni Şafak’ın edebiyat paralamayı ilim zanneden boşboğaz yazarı Ömer Lekesiz’in son iki yazısındaki zırvalar..

Devlet hakkında şairane düşünceler” başlıklı 5 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önceki yazımızı “Güçlü Müslüman otoriteler sayesinde, bu olmadığında bile Kur’an yoluyla duyguda ve pratikte kendilerini sürekli olarak bir devlete nispet edebilen büyüklerimiz, devleti koruma ve kollamada yani hamiyet esasında sabit olmuşlar, ancak sistemden kaynaklanan problemler nedeniyle devlete değil muktedirlere (siyasîlere) karşı muhalefet etmeyi seçmişlerdir.” diyerek, Mehmet Akif’in de bu anlayışta olduğunu, ancak önemli kimi nedenlere bağlı olarak konunun sadece bundan ibaret olmadığını belirtmiştik.

“Kendini sürekli olarak bir devlete nispet etmek” ne demektir?

Mesela "mübarek büyüğümüz" Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kendisini hangi devlete nispet etmişti?

Ve Zahidü'l-Kevserî hangi devlete?

Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne mi, Mısır’a mı?

Hiç birine..

Fatih’in haksız bulduğu bir fermanını yırtıp Memluk Devleti’nin elindeki Kahire’ye giden Molla Güranî kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? (Okuduğunu anlamaktan aciz kişiler, hemen Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Fatih’le ilgili müjdesini hatırlayacaktır. Efendimiz s.a.s. sadece “Ne güzel komutandır!” buyurmuyor, hadîsin “Ne güzel askerdir!” kısmı da var. Yani “güzellik” bakımından Fatih ile o günkü Osmanlı ordusunun basit bir neferi arasında bir fark yok. Fatih, o günkü “güzel”lerden bir güzel.)

Büyük ilim adamı vatansız (heimatlos) Muhammed Hamidullah kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Ali Kemal gibi yargısız linç edilmemek için yanına beş kuruş bile almadan ülkesini terk eden Sultan Vahideddin kendisini hangi devlete nisbet etmekteydi?

İmam-ı Azam rh. a. kendisini hangi devlete nisbet etmişti, Emevî Devleti’ne mi, Abbasî Devleti’ne mi?

İbn Haldun kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? Ki, zamanın Tunus devletinden yakayı kurtarmak için o günkü hükümdardan hacca gitme bahanesiyle izin alıp Mısır'a gitmiş ve orada kalmıştı. Hükümdar, ailesini, çoluk çocuğunu götürmediğine göre dönüp gelecektir diye izin vermiş, fakat İbn Haldun dönmemişti. Orada ölmüştü.

O, kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Hacı Bayram-ı Velî'nin mürşidi Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

"Biz ol uşşâk-ı serbâzüz /Akl ü fikir bize yâr olmaz / Karanularda kalmayız / Bize leyl ü nehâr olmaz" diyen Şeyh Hamid k. s., Osmanlı'nın başkenti Bursa'yı terk edip Karamanoğulları'nın elindeki Aksaray'a yerleşmişti. 

O kendisini hangi devlete nisbet ediyordu, Osmanlı'ya mı, yoksa onu arkadan vurmayı dış politikasının değişmez esası ve devlet olarak adeta varlık gerekçesi haline getirmiş bulunan Karamanoğulları Beyliği'ne mi?

Hangisine?

Kemalist Türkiye'de yaşamak istemediği için Medine'ye gidip yerleşen ve orada ölen (Ali Ulvi Kurucu'nun babası) Hacı Veyiszade İbrahim Efendi kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

*

İslam’da kendini “devlet”e (hem de laik, yani siyasal dinsiz olup olmadığına bakmaksızın devlete) nisbet etme değil, “cemaat”e nisbet etme vardır.

Ve bu cemaat, günümüz Türkiye’sinde cemaat diye adlandırılan ve hocalarını yahut liderlerini “hocaefendi” diyerek yüceltmeyi en büyük meziyet bilen gruplar, topluluklar, örgütler, vakıflar, çeteler gibi fırkalar değildir, “hak üzere topluluk” anlamında (hakka tabi olan, Allahu Teala'ya şirk koşmayan, muvahhid) genel müslüman kitledir.

Evet, bu cemaat, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat terkibindeki cemaattir.

(Bir taraftan da Atatürkçülük yapan şöhret budalası soytarı ve komedyenlerin "çakma" Ehl-i Sünnet'inden değil, gerçek Ehl-i Sünnet'ten söz ediyoruz.)

*

Yeni Şafak'ta yazan söz konusu kurnaz şehir edebiyatçısı, yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği üzere laik devlete bağlılığı “büyüklerimizin yolu” haline getirdikten sonra, laiklik (siyasal dinsizlik) körüğünün ateşiyle su verdiği bıçağını Brütüs marka bir hainlikle İslam Devleti kavramının sırtına saplıyor.

Sözleri şöyle:

… bilahare Ak Parti iktidarının yönetiminde de yer alan bu kuşaklar, Mehmet Akif’in … yeni siyasete (iktidara) karşı muhalefetini, onun şanlı mazideki devlet(ler)e olan özlemini had olarak alıp, bunu da içi boş bir ithal tanımdan ibaret olan “İslam Devleti” tanımı içine çekerek birbirlerine karıştırmışlar ve doğal olarak yanlış yönlere savrulmuşlardır.

Bu kafasının içi akıl ve fikir bakımından boş, fakat faşist tortular bakımından dolu şarlatan, böylece, bir yandan İslam Devleti kavramını hem içi boş bir şey olarak göstererek hem de ithal diye nitelendirerek aşağılıyor.

Değersizleştiriyor.. Tahkir ediyor.

İçi boş olan İslam Devleti kavramı değil, içi (değersizlik anlamında) boş olan, bu bozguncu müfsidin kafası..

İthal olan İslam Devleti’nin tanımı değil, ithal olan, bu şahıs gibilerin İslam Devleti kavramına yönelik tutumları..

*

Atatürk’ün Batı’dan ithal ettiği “devlet anlayışı” ve bu doğrultuda şekillendirdiği devlet yapısı, bunların zihniyetinin temelini oluşturuyor.

Bu yüzden, İslam Devleti idealinin yaşatılıyor olmasından rahatsızlar.

Yeni Şafak'ın edebiyatçısı bu ideali benimsemeyi “yanlış yönlere savrulma” olarak nitelendiriyor. Zihniyet bu!

Böyle düşünen ve bu gayri İslamî zihniyeti savunan "dindar" görünümlü tek kafasız da bu adam değil.. Sürüyle..

Bunlar, ne yazık ki, dış güçlerden ve 28 Şubatçılardan icazet alarak iktidar olan Akparti'nin iktidar döneminin getirdiği zihniyet kirliliğinin çerçöpü durumundalar.

Akparti'nin bu ülkeye en büyük zararı zihniyet alanında oldu. 

Daha doğrusu, birileri Akparti iktidarıyla önlerine gelmiş olan imtihanda kaybettiler. 

Gönülleri zaten bozuk olmasaydı, kaybetmezlerdi. 

İmtihan, hayatımızın kanunu. Hayatın anlamı.

Böyle bir imtihan önlerine gelmeseydi, mazrufları açığa çıkmazdı. "Kalıbı yerinde pehlivan"ların içinin kof olduğu anlaşılamazdı.

Dünya hayatı denilen imtihan, kimsenin kenarından dolaşmayı başaramadığı, herkesin ipliğini pazara çıkaran, içyüzünü ortaya seren bir panayır durumunda.

Bir gün olur herkes bu panayırı terk edip gider.

Kiminin geride Necip Fazıl gibi şarkısı kalır, kiminin şarlatanlığı.

 

E-KİTAP: TÜRKİYE'DE DİN İSTİSMARININ DEVLETLEŞTİRİLMESİ (LAİK 'ALLAH İLE ALDATMA' REJİMİ)

 

https://www.academia.edu/94414163/T%C3%BCrkiyede_Din_%C4%B0stismar%C4%B1n%C4%B1n_Devletle%C5%9Ftirilmesi_Laik_Allah_ile_Aldatma_Rejimi_

 

TÜRKİYE’DE DİN İSTİSMARININ

DEVLETLEŞTİRİLMESİ

 

(LAİK ‘ALLAH İLE ALDATMA’ REJİMİ)

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ALLAH İLE ALDATMA” REJİMİ 6

LAİKLİK, DİNİN AFYONLAŞTIRILMIŞINI İSTER 8

MİSYONERLİKLE SÖZDE MÜCADELE YA DA “CANBAZA BAK, CANBAZA!” 11

TALİBAN’A KARŞI TÜRKİYE’DE “TASAVVUF EHLİ” YETİŞTİRMEK 20

KARAMAN’IN İLAHİYATÇISININ IŞIĞI VE SÖVGÜSÜ 26

YERLİ-MİLLİ DEVLETÇİLERİN LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) HİZMETİNDEKİ DİN İSTİSMARI 35

REJİMPERESTSEN, DİNÎ DUYGULARI KULLANMAK MÜBAH 46

KADİR MISIROĞLU DİNCİLİK KARŞITI REJİMİN DİNDARLIĞINI ANLATIYOR 48

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) ZULME MEŞRUİYET KAZANDIRMAK 57

SANKİ LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET DEĞİL DE, ASR-I SAADET’İN DEVLETİ 62

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, CİHADI YASAKLADIĞI İNSANLARA ŞEHİTLİK DAĞITIYOR 73

 LAİK (SİYASAL DİNSİZ) ŞEHİTLİK 81

DEPREM, İMTİHAN, TESLİMİYET VE DE ERDOĞAN 84

DİNİN LAİK REJİM İÇİN İSTİSMARI, TAHRİFİNİ DE BERABERİNDE GETİRİYOR 89

ANAYASAL TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HARİCÎLİĞİ 101

FARUK BEŞER’İN ŞEHİTLERİ 113

TÜRKİYE SEVGİSİ İMANDAN DEĞİLDİR, FAKAT İSTİSMARCI SEVGİ EDEBİYATI NİFAKTAN (MÜNAFIKLIKTAN) OLABİLİR 121

FETÖ, DEVLET TARAFINDAN DENETLENMEDİĞİ İÇİN DEĞİL, DESTEKLENDİĞİ İÇİN BÖYLE OLDU 125

FAKAT’LI, AMA’LI DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ 135

TÜRKİYE CUMHURİYET’İ (LAİK / SİYASAL DİNSİZ OLDUĞUNU İDDİA EDEN) ŞERİAT’LA İLGİSİZ BİR DİN DEVLETİDİR, DİNÎ DEVLETTİR 139

İNSANLAR LAİK OLMAZMIŞ DA, DEVLET OLURMUŞ MASALI 142

LAİKLİKLE UĞRAŞILMASINMIŞ, ŞERİAT’LE UĞRAŞILINSINMIŞ 143

DERİN (ÇUKUR) DEVLET İLE FETHULLAHÇILIĞIN (FETÖ’NÜN) BULUŞTUĞU NOKTA 147

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, DİN İSTİSMARINDAN VAZGEÇMEZ, VAZGEÇEMEZ 149

ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.. BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR 151

İSLAM’I İNKÂR ETMEMEK, TAHRİF ETMEK 161

LAİK DÜZENCİLİĞİN KANA SUSAMIŞ VAMPİRLİĞİ 164

MUTLAK GÜÇ, MUTLAK YOZLAŞMA; MUTLAK LAİK DEMOKRASİ, MUTLAK ŞİRK 168

ÇAĞDAŞ DEVLET, İŞKENCE, VE GÜNCELLENMESİ İSTENEN İSLAM’A (ŞERİAT’E) GÖRE İŞKENCENİN HÜKMÜ 174

BAYRAK VE VATAN 180

BİZANS İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BENZERLİKLERİ 181

“SON KALE” (LAİKLİĞİN KALESİ) TÜRKİYE, ÇARLIK RUSYASI KADAR BİLE “İSLAM KALESİ” DEĞİL.. 190

İSLAM’IN İDEALİ SENİN LAİK “TEK DEVLET”İN DEĞİLDİR 193

TÜRK MÜSLÜMANLIĞI, TÜRK KÜFRÜ VE TÜRK MÜNAFIKLIĞI 196

LAİK “RESMÎ TOPLUM”UN, DİNE SADAKA KABİLİNDEN BAĞIŞLADIĞI “SİVİL TOPLUM” 203

LAİKLİK, İSLAMÎ HAREKET, NECİP FAZIL VE ERBAKAN 204

İMAM HATİPLİ “DÜZEN”BAZLIK 207

LAİKÇİ DİN İSTİSMARINDAN MEZHEB İSTİSMARINA (EHL-İ SÜNNET İSTİSMARI) 212

KAMALİZM'E KARŞI KEMALİZM'İ SAVUNMAK (ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK) 219

*

 “SON KALE” (LAİKLİĞİN KALESİ) TÜRKİYE, ÇARLIK RUSYASI KADAR BİLE “İSLAM KALESİ” DEĞİL..


Evet, İslam kalesi değil..

"İslam kalesi" derseniz anayasal düzeni tanımamış, laiklik ilkesini çiğnemiş olursunuz.

Fakat mesele bu kadarla kalmıyor.

Bizde laiklik, inançlar arasındaki nasıl bir tarafsızlıksa, dinsiz imansızın hemen her istediği olur, Müslümanın istediği ise kolay kolay olmaz.

Olduğu zaman da sanki bir lütufmuş gibi başa kakılır.

Eğer laiklik din hürriyeti ise, hiç değilse herkesi kendi inancına göre yaşamada serbest bırakırsınız.

Mesela Osmanlı’da böyleydi.

Hristiyanlar medenî hukuk bakımından kendi dinlerine göre yaşıyor ve aralarındaki bu türden ihtilafları mahkemelerde kendi dinlerine göre hallediyorlardı.

Şimdi ise Türkiye’de, Hristiyanlığın ve Roma Hukuku’nun etkisiyle şekillenmiş Batı’dan alınma Medenî Kanun Müslümanlara dayatılıyor.

Laiksen, mesela dersin ki, “Herkes kendi inancına göre kılık kıyafete bürünebilir”. Fakat zamanında yahudinin fötr şapkasına kutsal devrim meşalesi muamelesi yapılırken, Müslümanın başörtüsü “tehlikeli simge” kabul edildi.

Durum buyken Cumhuriyet’le birlikte hürriyete kavuştuğumuz, laiklik sayesinde din ve vicdan hürriyetine eriştiğimiz iddia ediliyordu.

Yakın dönemlerde ise bu palavraların yerini “son kale” masalları aldı.

*

Şu anda Türkiye’de, İkinci Katerina dönemi Rusyası’ndaki Müslümanlar kadar bile kaale alınmıyoruz.

İkinci Katerina, kendi hristiyan devletinde Müslümanlar için Şeriat mahkemesi (Orenburg Şer’î Mahkemesi) kurarken, bizim “dünya lideri”miz gidip Mısır ve Tunus’ta Şeriat yerine laiklik tavsiye ediyor.

Türkiye’de ne yapacağı buradan tahmin edilebilir.

Üstelik memleketin diğer siyasetçileri bunu da aratır.

İşte Türkiye Müslümanları olarak hal-i pür melalimiz..

* 

Merhum Abdurreşid İbrahim, Orenburg Şer’î Mahkemesi hakkında şu bilgileri veriyor:

 (…) Mezkur mahkeme 1787 senesinde İkinci Katerina hükümdarlığı esnasında kurulmuş bir şer’î mahkemedir…. siyasî bir desise [olarak kurulmuş] iken sonradan bu mahkeme İslamiyet’e hizmet etmiştir.

(…) Bununla beraber, kopmaz bağ olan şeriata manen bağlı bulunan Müslümanlar, bu mahkemenin açılışını müteakip aralarında ne gibi müşkülat çıktıysa hemen mezkur mahkemeye müracaat etmişler yahut hükümet bir şey teklif edecek olursa, Müslümanlar bu mahkemeden fetva almadıkça kabul etmemişlerdir.

Şimdi ise hükümetin maksadı bu mahkemeyi kapatarak, Müslümanların bütün yuvasını dağıtmaktır….

(Abdürreşid İbrahim, Âlem-i İslâm, haz. Mehmed Paksu, 2. b., İstanbul: Nesil, 2013, s. 101-3.)

*

Müslümanların yuvasının dağıtıldığı, şiarlarının çiğnendiği, ocağına incir dikilen tek yer Rusya değildi.


LOZAN: GİZLİ MADDE Mİ, GİZLİ CELSE Mİ? (LOZAN'IN GİZLİ ÖZÜ: MİLLETE İSLAM'I UNUTTURMAK)

 

Ali İhsan Çelikkan

Makale yazarı: Ali İhsan Çelikkan (Yıl: 1, Sayı: 4, 1 Ekim 1952, yayıncı: 
Türkiye Milli Talebe Federasyonu)

Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin 1928 yılında verdiği ilk mezunlar öğretim elemanlarıyla birlikte.. Önde soldan sağa beşinci sırada oturan kişi Nusret Metya‘dır. 

Nusret Metya, Devletler Hususi Hukuku Ders Notları, Ankara: Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, 1939.

Nusret, Hukuk-i Hususiye-i Düvel, İstanbul: Hukuk Medresesi Talebe Cemiyeti, 1336.







SÜLEYMAN ARİF EMRE, LOZAN’DAKİ GİZLİ CELSEYİ VE LAİKLİĞİN TÜRKİYE’DEKİ İŞLEVİNİ ANLATIYOR

 

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş : 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

 

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

Şimdi, gerçekten Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, bütün bu davalar nasıl oldu? Darbelerin meydana getirdiği yamukluk sebebiyle siyasi parti hak ve hürriyetleri nasıl ortadan kaldırıldı, onu anlatmak istiyorum. Şu şekilde: Gene belgelere hemen el konuluyor, bir yere, çuvala muvala saklanıyor. Ondan sonra, Başsavcı birçok kendi yakını olan yazarlara, gazetecilere delil ihdas etmek için makale yazdırıyor, o makaleyi Anayasa Mahkemesine götürüp veriyorlar…. Ondan sonra, belge yok, Partinin her şeyi kapalı, bir de üstelik partilerin hukukunu garantiye, istikrara kavuşturmak için Siyasi Partiler Kanunu tedvin edilmiş o sırada, 648 sayılı Kanun ve ondan sonra da onu takip eden kanunlar. Bu kanunları nasıl aşıyorlar? Despotluk yapmak için yani bir nevi darbe içgüdüsünden kaynaklanıyor.

Biz Anayasa Mahkemesine diyoruz ki: “Efendim, birkaç şahsın sözüyle milyonlarca oy almış bir parti kapatılamaz." Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekten isabetli bir hüküm var. Ne diyor o, "Evvela, o kişiler ait olduğu mahkemede yargılanır, siyasi yasakları çiğnediğine dair mahkeme karar verir. O kararı, Anayasa Mahkemesi Savcısı partiye gönderir, bir ay içerisinde o şahıslar ihraç edilmezse, parti kabullenmiş olur o yasak fiilleri, ondan sonra dava açılır." 

Anayasa Mahkemesi oturuyor, diyor ki: “Ben, o şahıslarla ilgili 3-5 kişinin mahkemeye sevk edilmesini edilmemesini ciddiye almıyorum. Ondan dolayı, sizin dayandığınız o savunma maddesini, biz hem Anayasa Mahkemesiyiz hem de kanunları yargılayan mahkemeyiz, iptal ettik. Başka diyeceğiniz var mı?” 

İnceliyoruz, bir madde daha buluyoruz, “Peki, öyleyse inceleyelim.” diyorlar. 

Ertesi gün, biri çağırıyor “Evvela bu davalara duruşmalı bakılır” dediği hâlde o zamanki 648 sayılı Kanun’da, “Peki, duruşmalı bakalım” dediler, sonra dediler ki “Yanılmışız, duruşmasız bakacağız.” 

Daha sonra 2’inci maddeyi de öne sürdük, “Bu varken de kapatamazsınız dediler. Biz onu da inceledik, onu da iptal ettik” dediler.

Hadi bakalım ne diyeceksin! [Erbakan] Hoca da o zaman Genel Başkan, dedi ki: “Ormanda bir fil çamları devire devire geliyor, hiç kurtuluş yok.” 

Refah Partisinin davası da o şekilde, aynı prosedürde, partilerin savunmasını sağlayan maddeler iptal edilmek suretiyle, Fazilet Partisi de o şekilde kapatılmıştır. 

Yani, Türkiye’de ne demek oluyor bu: Siyasi hak ve hürriyetler mahkemelerin darbe içgüdüsüne kapılmaları dolayısıyla işlemez hâle gelmiş bulunuyor. Mesela o zaman şeyle ilgili “kayıp trilyonlar davası” var. Makbuzları, belgeleri ortaya koyacağız, altmış sekiz çuvala doldurulmuş, üstü mühürlenmiş, onu çıkartıp okuyamıyor, kullanamıyorsunuz. Ondan sonra, hadi bakalım, sen hamasi bir nutuk çek de parti kurtulsun!…

Bildiğiniz gibi 1’inci, 2’inci Meşrutiyeti Abdülhamit Han ilan etmişti fakat Abdülhamit Han, darbeyle, darbe-i hükûmetle tahttan indirildi. İlk defa orada başladı böyle bir zorbalık diyelim. 

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki: “Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: “Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.]

Bizim parti, Millî Nizam Partisi, [Milli] Selamet olarak ortaya çıktıktan sonra daha, henüz, tam manasıyla teşkilatlanmadan şöyle bir komployla karşılaştık: Orhan Birgit bana rast geldi -Hazineden geliyorum, ben hem avukatım hem Genel Başkanım o sırada- dedi ki: “Arif Bey, niye o kadar rahat adamsın sen? Bu Demirel ne yapmış? Demirel Selamet Partisinin kapatılması için bir dosya hazırlattırmış, bu dosyayı da Millî Güvenlik Kuruluna göndermiş, iki gün sonra Millî Güvenlik Kurulunun toplantısında kapatılmalıdır derse derhâl siz kapatılacaksınız” deyince tabii, ben çok üzüldüm, başımdan aşağı kaynar su döküldü….

Ne yapmışlar, biliyor musunuz? Kadir Mısıroğlu’nun harf inkılabı aleyhinde, Atatürk aleyhinde, getirilen Ceza, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu hepsi gâvur kanunudur diye yazdığı makalelerin üstüne şimdi Genel Başkan Süleyman Arif Emre konuşuyor diye bir sahte giriş eklemişler. Bunları banda çevirip bu bantları da paşalara göndermişler ki paşalar onu okuyacak, ertesi gün partiyi şey edecek….

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

BAŞKAN – Rahmetli Erbakan Hoca, bir televizyon programında Amerikan kriptolarınıgöstererek Amerika’nın Refah Partisi Hükûmetinden rahatsız olduğunu ve bu iktidarın düşmesine dair bir kriptodan bahsetti. Siz gördünüz mü onu?

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben onu gördüm, okudum, Hoca’ya tekrar verdim. Tamamen CIA’nin öyle bir raporu var, o da bizim elimize geçmiştir. Bilhassa Hoca’nın D-8’leri kurmuş olması Amerika’yı son derece kızdırmış ve “Mutlaka bu Hükûmet bertaraf edilmelidir.” kanaati hasıl olmuş….

*


“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”


Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...