ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.. BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR

 



Özellikle Odatv’nin sürekli gündeme getirdiği bir konu var: Atatürk, cuma hutbelerinde neden anılmıyormuş?

Sanki namaz kılıyor, cumaları iple çekiyorlarmış gibi..

Bu çılgın Türklüğün, Türk çılgınlığının nedeni ne?

İkide bir işi yüzsüzlük ve şirretliğe vurup bağırıyorlar: Atatürk hutbelerde niye anılmıyor?

Atatürk dinî bir konu mu?

Atatürk’ü anmak, İslam’a göre farz, vacip ya da sünnet olan bir ibadet mi?!

Atatürk, Kur’an’da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da, istikbalde ortaya çıkacağı hadîslerde haber verilen Mehdî gibi salih (Allahu Teala’ya itaatkâr) bir zat mı?!

*

Odatv’nin böylesi sözde haberlerinden biri şöyleydi:

Diyanet hutbelerinde dikkat çeken ayrıntı

Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

15.03.2019 17:19

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü Cuma hutbesi bir tartışmayı tekrar başlattı.

Diyanet İşleri Başkanlığı her hafta Cuma hutbelerini belirliyor ve Türkiye’deki tüm camilerde bu hutbe okunuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı hutbeleri belirlerken, o hafta yaşanmış tarihi bir olaya, dini veya resmi bir bayrama ya da Türkiye için kritik önemdeki anlara da atıf yapıyor. Hutbelerde bu olaylardan söz ediliyor ve tüm Türkiye’deki camilerde bu hutbeler okutuluyor.

Ancak uzun süredir, Diyanet İşleri Başkanlığı Mustafa Kemal Atatürk’ün adından bahsetmemesi dikkat çekiyor. Diyanet’in bugünkü Cuma Hutbesi’nin konu başlığı, “Çanakkale Zaferive Birlik Ruhu” idi. Ancak hutbede, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu, Çanakkale Anafartalar komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün adından hiç söz edilmedi. Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı bunu ilk kez yapmadı. 3 Mart 1924 yılında Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na da, 10 Kasım’da Atatürk’ün hayata veda edişinin 80’inci yıl dönümüne de Cuma hutbelerinde yer vermemişti.

*

Anlaşılıyor ki devlet (kendilerini devlet zanneden bazı bürokratlar ve memur taifesi), devlet için önemli saydıkları olayların yıldönümlerinin cuma hutbelerinde anılmasını istiyor.

Mesela 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını, camide de görmek istiyorlar.

Bunun için Diyanet'e talimat verildiği anlaşılıyor.

Her ne kadar Osmanlı dönemi rejimin pek fazla umurunda olmasa da, Atatürk hasbelkader içinde bulunmuş olduğu için Çanakkale Zaferi de hutbelerin demirbaş konularından biri haline gelmiş durumda. 

*

Ancak, Odatv gibi arkadan kurmalı mecraların sistematik ve ısrarlı yayınları, sadece zaferlerden bahsedilmesinin yeterli görülmediğini, hutbelerde Atatürk’ün adının da geçmesi için birilerinin psikolojik savaş taktikleriyle algı operasyonu yürüttüklerini düşündürüyor. 

Ayrıca 10 Kasım’larda camide de ağıt yakılmasını arzuladıkları anlaşılıyor.

Odatv gibi kullanışlı aparatların yeniçeri geleneğini sürdürerek hep bir ağızdan anlamsız ve saçma gulu gulu dansı yapmalarının, "Atatürk niye hutbede yok, Atatürk isterük!" diye feryad u figan koparmalarının başka bir açıklamasını bulmak zor. 

*

Çanakkale Savaşı'ndan bahsedilmesi neyine yetmiyor da bir de Atatürk istiyorsun!

Çanakkale’de cephede bir tek Atatürk mü savaştı?

Atatürk’ün konumunda onlarca, belki yüzlerce komutan vardı.

Üstelik Atatürk savaşın sonuna kadar da Çanakkale'de durmadı, kendi isteğiyle başka yere naklini yaptırdı.

Sonra, Atatürk’ün hayatında bir tek Çanakkale mi var?!

Sakarya Savaşı'nın kazanılmasına asıl vesile olan kişi de, Kâzım Karabekir'in yazdığı gibi, Fevzi Çakmak'tı.. Atatürk ricat emri vermişken bunu geri aldırmış, bu arada Yunan çekilmeye başlamıştı.

*

Diyanet eğer hutbelerde Atatürk'ten bahsedecekse, bu, onun dinî konulardaki bilgisizce ve yanlış sözlerini düzeltme şeklinde olmalıdır.

Onun bu yanlış sözlerini hemen herkes bir şekilde duyuyor, öğreniyor.

Malum, Atatürk bir din bilgini, bir İslam âlimi değildi. Dinî konularla ilgili bilgisi yetersiz ve yüzeyseldi.

Diyanet’in bu konularda, “Ey cemaat, dinde esas olan Kur’an ve Sünnet’tir, Fethullah Gülen ya da Atatürk gibi şahısları putlaştırıp onların kafalarından uydurdukları yanlış laflarına sorgulanamaz ayet ya da hadîs muamelesi yapmayın!” diye hutbe okutmasını niye istemiyorsunuz?

*

Bunları da geçtik, aslında Diyanet’in hutbelerde Çanakkale Savaşı, Sakarya Savaşı vs. gibi devlet için önemli günler çetelesi tutması gerekmez. Sadece dinî hakikatleri anlatmalı, dini öğretmelidir.

Peygamber Efendimiz s.a.s. ve Dört Halife r. a., yıldönümleri münasebetiyle Bedir Savaşı hutbesi, Uhud Savaşı hutbesi, Hendek Savaşı hutbesi, Mute Harbi hutbesi, Tebük Seferi hutbesi, Mekke’nin Fethi hutbesi, Huneyn Savaşı hutbesi vs. mi okuyordu?

Müslümanlar da aralarında şöyle tartışmalar mı yapıyorlardı: “Bu haftaki cuma hutbesinde niye komutanlardan Abdullah ibni Revaha r. a.’in adı geçmedi?”

Dört Halife döneminde Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefat yıldönümlerinde özel hutbe mi okutuluyordu?

*

Şu çılgın Türk manyaklığına bakın ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. için bile yapılmayan birşeyin camide putlaştırdıkları Atatürk için yapılmasını istiyorlar.

"Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter!" makamından "Hz. Peygamberleri (s.a.s.) Arab'a kalsın, Türkiye'deki camilerde Atatürk'ümüz olsun" demeye getiriyorlar.

Her resmî bayramda, her 10 Kasım’da devlet olarak yurt sathında, okullarda şurada burada Atatürk’ünüz için bir sürü tantanalı tören yapıyorsunuz, bütün bunlar yetmiyor, bir de olayı camiye taşımak istiyorsunuz..

Her resmî kurumun önüne, her şehir meydanına bir Atatürk heykeli dikmişsiniz, memleket heykelistan olmuş, onun için değil Türkiye'nin belki dünyanın en büyük türbesini Anıtkabir adı altında inşa etmişsiniz, her resmî daireye Atatürk resmi asıyorsunuz, her öğretim kurumunda her sınıfa Atatürk'ün bir resmini yerleştiriyorsunuz, ders kitaplarının başına Atatürk'ü oturtuyorsunuz, madenî yahut kâğıt fark etmiyor her paranın üstüne Atatürk resmi nakşediyorsunuz, Atatürk'ün adını devlet işlerinde besmeleniz haline getirmişsiniz, bir de tutup resmî görevlere atamada Atatürk'lü yemin ettiriyorsunuz, yatıp kalkıp yaptığınız Atatürk zikri ile putperestlik özentisi bir Atatürkçülük tarikatının meczûb (Atatürk'e cezbelenmiş) bağlıları haline gelmişsiniz, bütün bunlar yetmiyormuş gibi camilere de göz koymuşsunuz.

Şu cezbenin şiddetine bakın ki, ateşin üstündeki mısır taneleri gibi patlıyor, çaydanlıktaki sıcak su gibi fokur fokur kaynıyor, "Hutbelerde Atatürk isterük!" diye yakalarını bağırlarını yırtıyorlar. Neredeyse Atatürk'leri için camilerin kubbelerini cemaatin başına yıkacaklar.

İnsan meczup olur da bu kadar mı olur!

Dine bu kadar lâkayt laik adamların cuma hutbelerini (Ki, namazın bir parçasıdır) bile dillerine dolayabilmeleri için utanmazlık ve arsızlık katsayılarının kaç olması gerekir?.

Kendilerini neden yüzsüzlük ve şirretlik alanlarında bir daha egale edilemeyecek şekilde rekor kırmak zorunda hissediyorlar?

Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi,

Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.

*

Üstelik Atatürk’ünüz, Kâzım Karabekir gibi muhaliflerinin aktardığı gibi, imanı olan bir adam değildi. 

Ezanda kulağı, camide yüzü yoktu.

Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret ediyordu. İnançsızdı.

Bu yüzden merhum Necip Fazıl onun için "Allahsız" başlıklı bir yazı kaleme almış bulunuyordu.

Atatürk’ün, (İslam'a göre) kâfir hükmünde olduğu açıktır. Murat Bardakçı bunu şöyle ifade etmişti:

“Mustafa Kemal İslam dinine ‘Beyni sulanmış hafızların dinidir’ diyor. Yani bunu niye saklıyoruz ya hu? Bunu kıvırmayalım artık. Senelerdir böyle yapılıyor. Atatürk’ün sözleri açıkça dine reddiyedir. Bunları demek düşmanlık değil. Adamcağızın kendi yazdıklarını söylemek düşmanlık oluyor ya hu.”

*

Atatürk’ün durumu budur. Lafı uzatmaya gerek yok.

Adam ilhamlarını yaşadığı kendi Batı tipi çağdaş hayatından alıyordu..

Yakıtsız, kendi kendine çalışan motor gibi, yaşadığı hayattan ilham alıyor, aldığı ilhamlara göre de hayatını yaşıyordu. Con Ahmet'in devridaim makinası gibi..

Allahu Teala’nın kitapları için de “gökten indiği sanılan” diyerek yalanlama ve aşağılama yoluna gidiyordu.

Ali Rıza ile Zübeyde'den olma bir kul olarak haddini bilip susmak yerine Allahu Teala'nın kitaplarına dil uzatıyordu. 

Bunu Atatürkçüler de, onun çağdaşlık ve ilericiliğini, irtica ile mücadelesinin keskinliğini dile getirme sadedinde söylüyorlar.

*

Atatürk konulu hutbe okunursa öncelikle bunların dile getirilmesi ve onun hayatındaki yanlışlara ve sözlerindeki hatalara dikkat çekilip cemaatin uyarılması gerekir.

Bunu yapmayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyerek hutbelerde Atatürk için rahmet okumak, İslam’a göre haramdır. 

Caiz değildir.

Bunu yapan, İslam’a göre haram olan bir işi yapmış olur.

Bunu helal gören ise, harama helal dediği için küfre düşer.

*

Niçin haramdır?.

Buna da cevap vermek faydalı olur.

Çünkü, dinî bilgisi Yunus Emre şiirlerinin ötesine geçmeyen kuruntu müslümanları, “Niye haram olsun ki, İslam sevgi dinidir, hoşgörü dinidir, Allah’ın rahmeti geniştir” diyebilirler.

Doğru, Allah’ın rahmeti geniştir, fakat azabı da şiddetlidir. Elîmdir. Bu dünyada işkence içinde de yaşasan sonunda ölür kurtulursun, fakat ölümden sonraki azapta bir kurtuluş yolu yok. Ölüm de yok.

Allahu Teala şöyle buyuruyor (Elmalılı meali):

Ve içlerinde ölen birinin ebedâ namazını kılma ve kabrinin üzerinde durma, çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar ve kâfir olarak can verdiler. (Tevbe, 9/84)

Bu ayet-i kerime, müslümanların arasına müslümanmış gibi giren, işi düştüğünde onlarla beraber namaz kılıp dua da eden, fakat bir taraftan da özel arkadaşlık çevresi içinde küfür sözler söyleyen münafıklar için inmiştir.

Yani, değil küfrü açık olanların, böylesi gösteriş müslümanlarının bile (münafık olduklarını bilmen durumunda) cenaze namazını kılmak (Ki cenaze namazı, ölü için dua edilmesi, rahmet niyazında bulunulması anlamına gelmektedir) caiz olmamaktadır.

Ayrıca, kabirlerinin, mezarlarının, türbelerinin, yatırlarının başında durulması da yasaklanmıştır. 

Haramdır.

İsterse bunlar anıt mezar ve anıt kabirler, türbe ve yatırlar olsun.

Onların kabirlerini ziyaret, kabirlerinin başında durmak, saygı duruşu yapmak haramdır, haram.

Bunu helal kabul etmek ise, ayeti reddetmek olduğu için, küfürdür. 

İmansızlıktır.

*

Aynı surenin 113’üncü ayetinde ise şöyle buyurulmaktadır:

"(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek (rahmet niyazında bulunmak) ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.”

Evet, iman etmiş bir insana bu yakışmaz.

Camide hiç yakışmaz.

Allahu Teala bu yakışıksız davranışı yasaklamıştır.

Şimdi bazı kişiler saf ayağına yatarak bizi kandırmak için şöyle demeye kalkışabilirler: Atatürk belki küfür sözlerinden tevbe etmiştir.

İmdi, gizli günahın tevbesi gizli, aşikâre günahınki aşikâre olur. (Allahu Teala’nın örtüp gizlediği günahını açığa vurmak ayrı bir günahtır.)

Bizler, insanların kalbinin bekçisi ve okuyucusu değiliz, zahire göre hüküm verme durumundayız. Atatürk, bu kuralın istisnası değildir.

Açık deliller, varsayımlarla hükümsüz hale getirilemez. “Şek (şüphe) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz.”

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, Odatv'ciler gibi cahil densizlere artık hak ettikleri cevabı vermelidir.

Hutbelerden birinde bu konuya açıklık getirilmelidir. 

Kafalardaki soru işaretleri cevapsız bırakılmamalıdır.

Eğer Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti varsa, bunun yapılmaması için bir neden yoktur.

Üstelik bu, Diyanet'in hem hakkı hem de sorumluluğudur. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, sadece Nurettin Yıldız gibi isimleri dövmek istediğinde değil, böylesi densizler için de şunu demelidir:

"Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir."

*

“Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerden ‘Onu (kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ diye sağlam söz almıştı. Fakat (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir karşılık (menfaat) satın aldılar. İşte, satın almakta oldukları şey ne kötüdür!

(Âl-i İmrân, 3/187)

LAİK DÜZENCİLİĞİN KANA SUSAMIŞ VAMPİRLİĞİ

 


Mayıs 2016’da CHP Grup Başkanvekili Engin Altay “Laikliği korumak için kan da dökülür” diye konuşmuştu.

“Ne dediğimi bilerek konuşuyorum” demeyi de ihmal etmemişti.

Laiklik yabancı bir kelime, Türkçesi “siyasal dinsizlik” oluyor.

Siyasal dinsizliği (siyasal sıfatını bırakırsak yalın dinsizliği) korumak için kan da dökerlermiş.

Hayır, bunu kendi evinde çocuklarıyla sohbet ederken söylemiş değildi.

CNN TÜRK canlı yayınında söylemişti..

Odatv gibi mecralar da bunu haber yapmışlardı.  

“Skandal!.. İç savaş çağrısı..” filan diyerek değil..

“Dökeriz haaa!” kıvamında.

*

İslam’ı korumak için, değil kan dökmek, sesinizi yükseltmeniz bile suç olabilir.

“İrtica azdı, gercilik tehlikesi büyüdü, laiklik tehlikede” denilebilir.

Ama laiklik için kan dökmek serbest..

Laiklik için kan dökeriz diye konuşmak da serbest..

Adamlar bu öldürme, kan dökme işini sevdiler.

Geçmişte bunu açıkça yapıyorlardı, sonraları ise işi trafik kazaları, zehirlemeler vs. ile örtülü yapmaya başladılar.

Böylesi daha sorunsuz ve keyifli oluyordu zahir.

*

Evet, böylesi adamlarla aynı ülkede yaşıyoruz.

Üstelik onların kan dökücü, kana susamış laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hükmü altında.

Ancak Türkiye, 1927’ye kadar, Anayasasına göre bir İslam devletiydi..

O yıl dinsiz (siyasal dinsiz) hale geldi, fakat açıkça “Dinsiz imansızım” demedi.

Resmen laik (siyasal dinsiz) olması 1937 yılına kaldı.

O yıllarda devletin İslamîliğini korumak için de kan dökülür müydü?

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) için kan da dökerlermiş.

Ne dediğini bilerek konuşuyormuş.

Zihniyet, kafa, işte bu!

Laikliği (siyasal dinsizliği) kan dökerek getirdiler, kan dökerek de koruyacaklarmış.

Hani ülkede laikliğin kaldırılması yönünde ciddi bir teşebbüs olsa, hadi neyse!

CHP’linin böyle konuştuğu yıl TBMM Başkanı İsmail Kahraman bile, tepki çeken konuşmasında laikliğin kendisine karşı çıkmamış, kavramın tanımlanmamış olmasından yakınmıştı.

Bunu bile hazmedememiş, Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli ortalığı birbirine katmışlardı.

Putlarına sövülmüş putperestler gibi hırçınlaşmışlardı.

Ardından da Erdoğan, Kahraman’a ayar vermişti.

Hayır, Kahraman “Şeriat gelsin!” filan demiyordu. “Zaten Anayasamız dindar sayılır” filan gibi yalan yanlış birşeyler demiş, “Laik kelimesi Batı’da olduğu gibi Anayasa'da geçmese de zararı olmaz” anlamına gelen sözler sarfetmişti.

Bu kadarı, kan dökme seansları için senaryolar yazmalarına yetti.

Meğer kan içici laik (siyasal dinsiz) vampirlerle aynı ülkede yaşıyormuşuz.

*

CHP adına konuşan Grup Başkanvekili, önce kimin kanını dökmeyi düşünüyordu acaba?

İsmail Kahraman’ın mı?

Kan dökme aracı olarak neyi uygun bulmuşlardı?

Hayallerindeki alet kör testere miydi, yoksa balta mı?

Zatıalilerine hangisi uyardı?

*

Gökleri ve yeryüzünü yaratan Allahu Teala katında bir müminin hayatı, senin laikliğini (siyasal dinsizliğini) geçtik, vatanın da dahil tüm dünyadan daha değerlidir.

Allah’ın Rasulü s.a.s. şöyle buyurmuştur:

Müslüman bir insanın öldürülmesindense, (insansız) bir dünyanın yok olması Allah katında daha ehvendir.” (Tirmizî, Diyat 5; İbn-i Mace, Diyat,1)

Laik devletçi faşist zihniyet ise, putlaştırdığı laiklik (siyasal dinsizlik) için adam öldürmeyi övünülecek bir şey olarak görür.

Onlara göre, bu helaldir, mübahtır, iyidir, fakat Allah yolunda cihad, (siyasal dinsizliği kendilerinden aldıkları) Batılı efendileri öyle gördüğü için, terördür, kötüdür, suçtur.

Derini ve yüzeyseliyle devletin on yıllarca destekleyip palazlandırdığı diyalogcu Fethullahçılık için de, Mavi Marmara’da ölenlerin, yahudi otoriteye itaat etmedikleri için, kanının değeri yoktu.

*

“Kim de bir mü'mini kasden öldürürse, artık cezâsı, içinde ebediyen kalıcı olarak Cehennem’dir; Allah ona gazab etmiş, ona lâ'net etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır! (Nisâ, 4/93)


E-KİTAP: SÜNNETSİZ TARİHSELCİ MODERNİSTLER, EHLİYETSİZ SÜNNETÇİLER

 

https://www.academia.edu/93420244/S%C3%BCnnetsiz_Tarihselci_Modernistler_Ehliyetsiz_S%C3%BCnnet%C3%A7iler

 

SÜNNETSİZ TARİHSELCİ

MODERNİSTLER,

EHLİYETSİZ SÜNNETÇİLER

  

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

BİRİNCİ BÖLÜM: İSLAM’I GÜNCELLETİP KURTARAN (!) ADAM: ERDOĞAN

DİLSİZ ŞEYTAN OLMAMAK İÇİN 6

SENİN İKNA OLMAN DİNDE ÖLÇÜ DEĞİLDİR 12

DİN MİLLİYETÇİLİĞİNE KARŞI OLMAK 18

ERDOĞAN’IN DEVİRDİĞİ ÇAMLAR 22

EY YEŞİL SARIKLI ULU HOCALAR, ERDOĞAN’A BUNU SÖYLEMEDİNİZ! 29

DİNDE REFORMDAN GÜNCELLEMEYE: TÜRKİYE VE MISIR ÖRNEKLERİ 38

ERDOĞAN’IN OYUNU 48

 

İKİNCİ BÖLÜM: TÜRKİYE’DEKİ LUTHER ENFLASYONU: TARİHSELCİ MODERNİSTLER, GÜNCELLEMECİLER

“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİ”YE İMİŞ 58

“YENİ BİR İSLAM” ANLAYIŞI FURYASI 61

          AHMET DAVUTOĞLU VE “ZAMANIN RUHU” 72

SÜNNETSİZ KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI 75

SÖZDE KUR’AN MÜSLÜMANI TARİHSELCİ İLAHİYAT SOYTARILARININ GÖRMEK İSTEMEDİKLERİ AYET-İ KERÎME 79

KUR’AN İSLAMI VE PROTESTANLAŞMA 86

TARİHSELCİLİK, KÖR KÜTÜK HERMENÖTİK VE LAİK YASALAR 93

M. SABRİ EFENDİ’NİN KADIN VE AİLE KONUSUNDA MODERNİSTLERE CEVABI 98

BİLGE OLMADIĞI KESİN DE, SORU ŞU: AHMAK MI, MÜNAFIK MI, MÜRTED Mİ? 113

YANDAŞ MÜZİSYEN PROF. YASİN AKTAY’DAN ÇOK SESLİ BİR TARİHSELCİLİK PERFORMANSI 117

          “SON KALE”NİN KIBLESİ: SEZEN AKSU GİBİ HANENDELER 127

FAZLUR RAHMAN VE FAŞİST DEVLET DESPOTİZMİ 132

ŞERİAT VE LİBERALİZM 145

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:  ÇOKBİLMİŞLER KERVANI

BİD’AT, KUTLU DOĞUM VE “KÂİNATIN EFENDİSİ” 173

KARAMAN’IN BİDATLERLE MÜCADELES(İZLİĞ)İ 180

LEKESİZ, KUSURSUZ CEHALET 186

ARAP, ARNAVUT, BOŞNAK, MALAY, PEŞTU, HİNT, BERBERÎ, FARS, KÜRT, ÇERKEZ, AFRİKALI VS. MÜSLÜMANLIĞINDA İŞ YOKMUŞ 197

PROTESTANLAŞMA MESELESİ VE WEBER 201

NE BATI’YI BİLİYORSUN, NE DE DOĞU’YU! 207

KİME ÇALIM ATTIĞIN DEĞİL, GÖLÜ HANGİ KALEYE ATTIĞIN ÖNEMLİ 212

NEWROZ 217

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: THE CEMAAT (FETÖ) ZİHNİYETİ VE TÜREVLERİ

DİNLER ARASI DİYALOG 273

İBRAHİMÎ DİNLER ALDATMACASI 230

İBRAHİMÎ DİNLER ÇELİŞKİSİ 232

ÇOK HUKUKLU TOPLUM PROJESİ 238

ALİ BULAÇ İSLÂMCILIĞI 246

MEDİNE SÖZLEŞMESİ'Nİ TARTIŞMAK 255

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAYAMAMAK 258

FETÖ’NÜN REENKARNASYONU 271

YAHUDİ KAFALILIK 274

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: DİN VE MEZHEB

“PEYGAMBERİMİZ’İN MEZHEBİ Mİ VARDI?” 278

DİN-MEZHEB İLİŞKİSİ NEREDE BAŞLAR, NEREDE BİTER? 282

SENİN, İSLAM'IN İÇİNİ BOŞALTMAYA HAKKIN YOK! 288

AHMET HAKAN, DİNİN İÇİNİ BOŞALTAN TAYYİP’E “GAZ” VERİRKEN 291

İÇTİHADIN BEŞERÎLİĞİ TARTIŞMASI 295

MEZHEPSİZLİK VE MEZHEPÇİLİK 303

*

SENİN İKNA OLMAN DİNDE ÖLÇÜ DEĞİLDİR

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip Şeriat’e karşı laikliği savunduğu sırada şunları söylemişti:

“Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laiklik tanımı şudur: Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur. Müslüman’a da Hristiyan’a da Musevi’ye de ateiste de. Ve bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Eğer burada aykırı düştüğümüz bir nokta varsa bunu her fırsatta herkesle müzakere ederiz. Eğer bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin.”

*

Birincisi, laikliğin dinsizlik ya da din karşıtlığı olup olmaması, senin öyle kabul edip etmemene bağlı değildir.

İkincisi, senin partinin laiklik tanımı, İslam’a göre yapılmış bir tanım değildir.

Üçüncüsü, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü saçmadır. Çünkü, isterlerse kişiler de laik olabilirler. Bireylerin laik olmama gibi bir mecburiyetleri yoktur. Devlet de, istenirse, 1924 Anayasası’nda olduğu gibi, “Devletin dini, din-i İslam’dır” diyebilir.

(Aslında Batı’da laik kelimesi ruhban olmayanlar için kullanılıyordu, hristiyan olmayan ya da dinsiz olanlar için değil. Mosca şöyle demektedir: “M. S. VII. yüzyılda … Arap-Müslüman İmparatorluğu kuruldu…. Devlet dinsel bir temele dayanmakla beraber, yapısında Devletten ayrı (Papalık gibi) bir din teşekkülü ve bir teokrasi yoktu. Çünkü Müslüman toplumunda laik [ruhbanların yönetmediği] Devletten ayrı bir rahipler [ruhban] topluluğu bulunmuyordu ve halen de bulunmamaktadır.” Bkz. Gaetano Mosca, Siyasî Doktrinler Tarihi, çev. Samih Tiryakioğlu, 2. b., İstanbul: Varlık Y., 1968, s. 20.)

Dördüncüsü, bu sözden kastınız, devletin laik olması fakat bireyin laik (yani dinsiz, dinler arasında tarafsız) olmaya zorlanmaması ise, bu durumda, “laik olmayan kişi”, devletin laikliğini inancı gereği kabul etmiyorsa, ne olacaktır? İnancının gereğinden vazgeçmeye zorlanacak mıdır, zorlanmayacak mıdır? Sen, kendi inancına ya da kanaatine göre, “Devlet laik olur (ruhbanlar tarafından yönetilmeme anlamında değil, dinsiz olma anlamında)” deyip yoluna devam ediyorsun, peki ya devletin laik olmasına inancı ve vicdanî kanaati gereği razı olmayanlar?..

Beşincisi, “Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur” sözü de saçmadır. Devleti yöneten kişi hem müslüman oluyor, hem de bütün inanç gruplarına eşit mesafede.. Müslümansan, bütün inanç gruplarına eşit mesafede değilsin demektir. Bütün inanç gruplarına eşit mesafede isen, bu takdirde de müslüman değilsin demektir.

Altıncısı, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü, zımnen, bir insanın aynı zamanda hem laik, hem de müslüman olamayacağının kabul edildiğini gösterir. Kişi müslümansa laik olmuyorsa, devlet de, müslüman devletiyse şayet, laik (dinler arasında tarafsız) olamaz.

Yedincisi, “bütün inanç gruplarının inancının devlet güvencesi” altında olması, laik (dinsiz) bir devletin ideali olabilir, fakat müslümanların devleti için böyle birşey yoktur. Peygamber Efendimiz s.a.s., hakimiyeti altına giren topraklarda putperestliği, şirki güvence altına mı almıştı?! İnsanların müslüman olmaya zorlanmaması başka birşey, devletin her dine eşit mesafede olması ve şirki-küfrü de güvence altında tutması başka birşeydir. (“Mekke’nin fethedilmesinden sonra Resulullah, yakın bazı yörelerde mevcut putları yıkmak ve putların içinde dikili olduğu tapınakları yerle bir etmek üzere çok sayıda özel askerî birlikler göndermiştir.” Bkz. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2, çev. Salih Tuğ, Ankara: Yeni Şafak Gazetesi, 2003, s. 835.)

Sekizincisi, İslam müslümana, “Devlet tarafından yönetilirken müslümanca hareket et, Allah’ın emirlerine uy, devleti yönetirkense dinler arasında tarafsız kalabilir, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını bir tarafa atabilirsin, atmalısın” şeklinde bir yol haritası sunmamıştır.

Dokuzuncusu, İslam bütün insanlara, “Allah’a ve peygamberlerine itaat edin, Şeytan’a uymayın” mesajını verir. “Devleti yönetirken Allahu Teala ile Şeytan arasında tarafsız kalabilir, Allah’ın yolu ile ateizm/Allahsızlık yoluna (Şeytan’ın yoluna) eşit mesafede durabilirsiniz” dememiştir.

Onuncusu, İslam, müslümanlara, “sizden (müslüman) olan ulu’l-emre / emir sahiplerine itaat” emrini vermiş, kâfirleri velî (yönetici) edinmeyi yasaklamıştır. “Devletin (emir sahiplerinin) sizden olup olmaması önemli değildir” dememiştir. (Erdoğan’ın laik devleti de, devlette bırakın yönetici olmayı, memur [ki memur, anlamı itibariyle, “emir alan, kendisine emredilen” demektir]  olmayı bile, Atatürkçü olduğunu yeminle ifade etme kaydına bağlıyor; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin etmeyene, bırakın yönetici olmayı, devlet kadrolarında memuriyet görevi bile vermiyor. İslam da diyor ki, “Müslümanın yöneticisi, kulların değil, ancak Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı kalacağına yemin eden adam olabilir”. Kim daha doğru yoldadır: Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı olan mı, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına bağlı olan mı? Sorum, kendisini müslüman kabul edenlere, ateistlere değil.. Bu ikisi çeliştiği halde, bir müslümana, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirmeniz, din ve vicdan hürriyeti ile ne kadar bağdaşmaktadır? Türkiye’de, din ve vicdan hürriyeti var mıdır? Hem fikri hür, vicdanı hür olmak, ve hem de vatandaşlık haklarından yararlanmak mümkün müdür? İslam, dürüsttür, takiyye yapmaz, aldatmaca bir hak ve hürriyet söylemi ile kitleleri kandırmaz. Olduğu gibi görünür, sahtekârlığa tevessül etmez.)

Onbirincisi, İslam “İtaat (devlet başta olmak üzere her tür otoriyete itaat) ancak maruftadır (Şeriat’e ve Şeriat’le çelişmemek kaydıyla akla göre iyi, doğru ve güzel olan hususlardadır)” hükmünü getirmiş, müslümanlara münkerle elle, dille ve (güç yetmiyorsa) kalple mücadele sorumluluğu yüklemiştir.

Onikincisi, müslümanın İslam devleti diye bir derdi olmayacaksa, laik devlet yönetiminin İslam’a bir aykırılığı yoksa, FETÖ’nün, laikliği icat edip patentini elinde tutan ve Türkiye’ye de ihraç eden hristiyan devletlerle işbirlikçiliğine söyleyecek bir sözünüz de olamaz.

Onüçüncüsü “Bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin” şeklindeki ifadeye verilecek cevap şudur: “Bu söylediklerinde İslam’a uygun bir taraf, bize ait bir değer var mı! Varsa göster! Bizi ikna et!”

Ondördüncüsü, kendi kafandan birtakım kanaat ve iddiaları sıralıyor, Kitap ve Sünnet’ten tek bir cümle ile bile delil getiremiyorsun.. İddia başka, ispat başkadır.. Sen sadece iddiada bulunuyorsun.. Evrensel bir kaide olarak, iddiayı ispat, müddeîye (iddia sahibine) düşer.. “İddiam doğru, yanlışsa göster” şeklindeki bir mantık(sızlık), geçersizdir.

*

Vatandaş İslam’a aykırı lafları sıralıyor, sonra da karşısındakilere, bunların İslam’a aykırı olduğu yönünde kendisini ikna etme görevi veriyor.

Senin ikna olman, dinde bir ölçü, kıstas değildir.

Savunduğun laiklik, ateiste verdiği özgürlüğü müslümana da tanıdığı iddiasında.. Yani ne yapacaktı, “Ateist olabilirsin, müslüman olamazsın!” mı diyecekti?

Müslümana, “İslam inancının, devlet nezdinde küfürle, şirkle eşit olmasını kabul et.. Allahu Teala’ya kulluk ile Şeytan’a tapınmaya devlet eşit mesafededir, her iki inancı da güvence altına almıştır. Buna razı ol!” diyorsun. Bu, müslümana yapılmış bir iyilik midir?!

Şimdi bunun, İslam’a ters olduğu konusunda Tayyip Erdoğan’ı ikna etmemiz gerekiyormuş.

Ona göre bu, İslam’a ters değilmiş..

Adamın kafasındaki İslam bu.. Sonra da çıkıp, Sünnî de Şiî de olmadığını, İslam’ı benimsediğini söylüyor.

*

Kafasındaki İslam’ın Sünnîlik de, Şiîlik de olmadığı açık.. Böyle bir İslam Sünnî de olamaz, Şiî de.. Böyle bir İslam’ı “Hah, işte İslam bu!” diyerek kabul edecekler kimler olabilir, tahmin etmek zor değil.

Vatandaşın kafasındaki İslam, devlet düzeyinde, Batı’nın bize ihraç ettiği laiklikten ibaret.. (Hatta o kadar bile değil. Batı için, Hristiyanlığın kutsal günü pazarın tatil olması laikliğe zarar vermez, Türkiye’de ise cuma gününün tatil olması laikliğin yerle bir edilmesidir.)

Allahu Teala’nın ve Resulü’nün değil, Batı’nın batıl yolu…

Ama, isteyen kişilere laik (dinler arasında tarafsız) olmama, müslüman olma hakkı da tanıyormuş.

Ne büyük lütuf!..

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."