RASİM ÖZDENÖREN'İ BÖYLE HATIRLAYACAĞIM



(YILLAR ÖNCESİNDEN BİR YAZI)





RASİM ÖZDENÖREN, DEMOKRASİ VE İSLAMCI PARTİ


Dr. Seyfi Say

 

Rasim Özdenören, 9 Mart 2014 tarihli yazısında, demokratik bir sistemde İslamî/İslamcı parti kurulması konusunu ele almış.

Şayet kişisel bir sorununu ya da İslam’la ilgisiz bir meseleyi tartışmış olsaydı, burada onunla muhatap olmayı düşünmezdim, muhatap olmak istemezdim.

Ancak, dinî bir konuda bir “molla” edasıyla ahkâm kestiğini, “hüküm” verdiğini görüyoruz.

Din, onun “tekel”inde olmadığı, babasından kalmış kişisel mirası sayılamayacağı halde, aynı zamanda bize de ait olan (daha doğrusu bizim de aidiyetimizin bulunduğu) “din”in yorumu konusunda, ehil olmamasına rağmen, yalan yanlış değerlendirmeler yapmakla, bizleri de zor duruma düşürmektedir.

Çünkü, ifadelerinin düzeltilmesi, bir farz-ı kifaye olarak, konuyu bilenleri sorumlu hale getirmektedir.

Bir, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi ilmi, şahsiyeti ve ahlâkı ile dünyaya örnek olmuş müstesna bir İslâm âliminin değerlendirmelerine bakınız, bir de, İslamî ilimler bakımından bomboş olduğu, edebiyat paralama ve kelime oyunu yapma dışında bir meziyetinin bulunmadığı görülen Rasim Özdenören’in yazdıklarına.

*

Ona cevap vermeden önce, yazısının tamamını okurların dikkatine sunmak istiyorum. (Maalesef ülkemizde yazarların fikir tartışmaları sırasında genelde muhataplarının ifadelerini çarpıttıklarını görüyoruz. Yazılarımın uzaması pahasına, tartıştığım yazıları aynen aktarıyorum ki, okurlar muhataplarımın ve benim ne demek istediğimizi tam anlasınlar ve kimin haklı olduğuna kendileri karar versinler.)

 

İslamdışı düzlemde İslami parti kurmanın mantığı var mı?

İçinde yaşadığımız toplumda İslamî siyasal partiler kurulmak suretiyle İslamî bir hedefe ulaşılabileceğini düşünenlerin bulunduğunu biliyoruz.

Dahası İslamî siyasal partilerin kurulmasının yolunu açmadığı için Demokrat Parti, Adalet Partisi ve ANAP’ın tasfiye edildiği görüşünü savunanlar da var. Bu istikamette reformları gerçekleştirmediği takdirde AK Parti’nin önceki partilerin akıbetine uğrayacağı (yani kapatılacağı veya devirileceği) görüşünü ileri sürenler de bulunmaktadır.

Bu görüşler acaba ne kertede geçerlidir?

Zahiren ve soyut planda doğru gibi duran bu mülahazaların pratikte tekabül ettiği bir gerçeklik var mı, sorusu önem kazanıyor.

Demokrat Parti’nin, Adalet Partisi’nin Anavatan Partisi’nin, hatta bunlara ek olarak Milli Selamet Partisi’nin (ve onun ardından başka adlarla kurulan partilerin) benzer nedenle tasfiye edildiği kolayca kabul edilebilir mi? Tüm bu partilerin paydaş karakterinin farklı dozajlarda muhafazakâr, dahası bazılarının radikal görüşleri benimsemeleri onların ortak paydası olsa da…

Bu partiler aynı zamanda belli bir anayasanın ortak ilkesine bağlı olarak hayat bulmuşlardır. Dolayısıyla bu partilerden ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, üzerine ayak basarak kuruldukları düzenin ilkesine ters düşerdi. Başka bir söyleyişle, isteseler de onlardan ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, kendilerinin de bağlı olduğu ilkeye ters düşerdi. Kaldı ki, reform kelimesiyle ifade edilen bir değişiklik eksik kalırdı; amaçlanan değişiklik belki ancak metamorfoz (başkalaşma) kelimesiyle ifade edilebilecek bir dönüşümü, yani ihtilali tazammun ederdi.

Kurulu düzenin partilerinden İslamî bir dönüşümü beklemek onun yapısal özelliğine aykırıdır. Üzerine ayak basılan zemin eğer demokratik bir ortamı ifade ediyorsa, demokratik bir ortamın iyileştirilmesinden doğacak sonuç ancak demokrasinin iyileştirilmesini sonuçlar. Onun mülahazat hanesine kayıt geçer.

Eğer İslamî bir ortamın oluşturulması amaçlanıyorsa, bu, İslam’ın öngördüğü yöntemle gerçekleştirilebilir. Demokrasinin kolaylıklarından yararlanarak ulaşılabilecek her sonuç demokrasinin mülahazat hanesine bir artı olarak kaydolur. Buradaki inceliğin kavranmasını önemle ve özellikle talep ediyorum.

Kaldı ki, kurulu düzen, diyelim ki, İslamî partilerin kurulmasına izin verdi. Müslümanlar bu izinden istifade etme sadedinde pragmatizme iltifat etmeli mi? İltifat ettiği takdirde oportünizmin ortasına yuvarlanmış olmazlar mı? Öngörülen yöntemin amaçlanmadan doğacak başka sonuçları da ortaya çıkacaktır, çıkar.

Bu ülkede kurulabilecek İslamî partiler, Batı Hristiyan dünyasındaki Hristiyan Demokrat partilere tekabül etmez. Batı’da Hristiyan demokrat partiler, belli bir sınıfın (ruhbanın) partisi olarak hayata geçirilirken, İslam dünyasında ruhban sınıfı olmadığından, reel hayatta bir karşılık bulmaları da söz konusu olmayacaktır. Olsa olsa, hâlihazırdaki komünist partilerin darısına çıkarlar. Yani, binde sıfır bilmem kaç oranında oy almaya hükümlü marjinal parti durumuna düşerler. Bu, bu ülkedeki Müslümanların sayısı ile orantılı bir durumu yansıtmaz, o başka.

İslam’ı, başkalarının lütuf ve ihsanıyla gerçekleştirilebilecek bir hedef olarak hayal etme yerine, onun kendi asal yöntemiyle gerçekleştirilmesini hedef almak İslam’ın ruhuna uygun düşer, diyorum. Ve bu konudaki yöntemin olağanüstü önemine işaret etmekle yetiniyorum.

 

Evet, Özdenören’in ifadeleri böyle..

Gelelim hatalarına.. Çarpıtma ve mugalatalarına..

Birincisi, Özdenören, mevcut sistemi sorgulaması gerekirken, Müslümanları hesaba çekiyor. Böylece, resmî ideolojiyi ve sistemi “tartışma üstü” ya da “tartışma dışı” hale getirirken, müslümanları yargılıyor ve mahkûm ediyor.

Türkiye’de, rejimi olduğu gibi sürdürme hedefi taşıyan “derin” unsurların bütün hedefinin bu olduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla, Özdenören’in, tam da derin çevrelerin hoşuna gidecek bir kulvarda yürüdüğünü (moda tabirle) görmezden gelmek gibi bir lüksümüz olamaz.

İfadeleri aynen şöyle:

 

“Bu partiler aynı zamanda belli bir anayasanın ortak ilkesine bağlı olarak hayat bulmuşlardır. Dolayısıyla bu partilerden ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, üzerine ayak basarak kuruldukları düzenin ilkesine ters düşerdi.”

 

Rasim Bey, “belli bir anayasanın ortak ilkesi” dediğin şey nedir senin?.. Bazılarının doğa yasası diye adlandırdığı, Güneş’in hep doğudan doğuşu gibi bir doğal düzenlilik mi?

Sen, “belli bir anayasa” dediğin kurallar manzumesinin adeta yaz-boz tahtası olduğunun farkında değil misin?! Ya tümden, ya da kısmen, sürekli değiştirildiklerini bilmiyor musun?!

Dolayısıyla, “düzenin değişmeyen bir ilkesi” gerçekte yok.

O halde, neden “düzenin ilkesine ters düşme” edebiyatı yapıyorsun?!

Düzenin ilkesi seni neden bu kadar dertlendiriyor?!

*

Mesela Türkiye’de uygulamaya konulan son “demokratikleşme paketleri” ile, “düzenin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerinin bile aşındırıldığının farkında değil misin?

Avrupa Birliği’ne kabul edildiğin zaman, devlet olarak asıl “üstün” bayrağın, hristiyanların bayrağı olmayacak mı?!

Nerde kalacak senin “millî irade”n?!

Dürüst olalım, birbirimizi aldatmaya çalışmayalım, Rasim Bey!

Evet, Rasim Bey sözlerini şöyle sürdürüyor:

 

“Başka bir söyleyişle, isteseler de onlardan ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, kendilerinin de bağlı olduğu ilkeye ters düşerdi.”

 

Böylece, söz konusu ilkeye bağlı olmak, sözü edilen partiler için, bir “veri” haline geliyor.

Anayasalar değişebildiğine göre, bu demokratik sistemlerde, gerçekte, “mutlak” biçimde bağlı olunan ilkeler yok demektir.

Çünkü, bugün “İlkem budur” derken, yarın, parlamentoda parmak hesabıyla, “Artık ilkeyi değiştirdim” diyebiliyorsun.

Bağlı olunan değişmez ilke, sadece İslam’a özgüdür. Allah’ın ve Rasulü’nün koyduğu kesin ilkeler insanlar tarafından değiştirilemez.

Demokrasilerde ise, ilkeler, yönetilenler içindir. Yönetenler, parmak hesabıyla, istedikleri ilkeyi istedikleri sürece benimser, sonra da, birilerinin acıkınca helvadan putlarını oturup yemeleri gibi, o ilkeleri kaldırıp çöpe atarlar, yenilerini benimserler.

*

Bu anlamda, gerçekte demokrasiler, “Ağzımdan çıkan kanundur” rejimleridir.

Demokrasiler, son tahlilde keyfî rejimlerdir.

İlkesizdirler.

Ancak, burada asıl sorun, Özdenören’in, demokrasilerdeki yap-boz ilkelere bağlılığı, sözünü ettiği partiler için, temel bir ilke haline getiriyor oluşudur.

İşte bu, tam anlamıyla bir çarpıtmadır.

Mugalatadır.

Demagojidir.

Tam da derin çevrelerin kabul ettirmek istediği zihniyettir.

Normalde değişebilen, değiştirilebilir nitelikte olması demokrasinin gereği olan ilkeleri, müslümanlar için bile, dinlerine aykırı olup olmadığına bakılmaksızın, mutlaka sadakatle bağlı kalınması gereken ilkeler haline getirmek, nasıl bir derin aklın, derin tefekkürün ürünüdür?

İslamcı düşünür olmak, ya da öyle görünmek, bu mudur, bu mu olmalıdır?!

*

Devam ediyor Özdenören:

 

“Kurulu düzenin partilerinden İslamî bir dönüşümü beklemek onun yapısal özelliğine aykırıdır.”

 

Onun yapısal özelliğinden bize ne ki! Biz, kendi işimize bakarız.

Yani kurulu düzenin yapısal özelliği seni neden bu kadar enterese ediyor Rasim Bey!

Bu ne “kurulu düzen” merakıdır sendeki!

Sen kurulu düzenin “yapısal” bekçisi misin?

Sana, zihniyet düzeyinde “yapısal” bekçilik görevi mi verildi?

Verilmediyse, niye bunu dert ediyorsun?

Varsın, “yapısal özelliğine aykırı” olsun, ne çıkar!

Bize ne ki!..

*

Hem sen neden, aynı yapısal özellik hassasiyetini İslam ve Şeriat sözkonusu olduğunda göstermiyorsun?..

Ayıp olmuyor mu?..

Evet, bunun ardından Rasim Bey, şu “hikmetleri” sıralıyor:

 

“Üzerine ayak basılan zemin eğer demokratik bir ortamı ifade ediyorsa, demokratik bir ortamın iyileştirilmesinden doğacak sonuç ancak demokrasinin iyileştirilmesini sonuçlar. Onun mülahazat hanesine kayıt geçer.”

 

Geçerse geçsin, ne olacak ki!

Mesela, Asr-ı Saadet’te Habeşistan’a, Necaşi’nin ülkesine giden Müslümanların daha rahat bir ortamda yaşamaları, hristiyanî bir ortamın mülahazat hanesine kayıt ediliyordu diye, “Aman böyle olmasın!” demek mi gerekiyordu?

Rasim Bey, yazdıklarını tekrar okuyor, mantıklı mı mantıksız mı diye hiç düşünüyor musun?

Ya da, söylediklerini kulağın duyuyor mu?

Bütün bu ifadelerinin ardından Rasim Bey, demagoji ve mugalata sanatının zirvesine tüy dikiyor:

 

“Eğer İslamî bir ortamın oluşturulması amaçlanıyorsa, bu, İslam’ın öngördüğü yöntemle gerçekleştirilebilir. Demokrasinin kolaylıklarından yararlanarak ulaşılabilecek her sonuç demokrasinin mülahazat hanesine bir artı olarak kaydolur. Buradaki inceliğin kavranmasını önemle ve özellikle talep ediyorum.”

 

Şu “İslam’ın öngördüğü yöntem”den niçin söz etmiyorsun Rasim Bey?

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., Habeşistan’ın “kolaylıklar”ından yararlanmayı hiç düşünmemeliydi, öyle mi?!

Ya da, Medine’deki ortamın kolaylıklarını elde etmek için Akabe biatlarını hiç yapmamalı, Mekke’de eski usulde devam etmeli, zulüm altında ezilmeliydi; bunu mu demek istiyorsun?!

İslam’ın öngördüğü yöntemi senden mi öğreneceğiz, yoksa Rasulullah s.a.s.’den mi?!

İslam’ın öngördüğü yöntem edebiyatı yapıyor, fakat “Türkiye derinlerinin yöntemi” ile akıl yürütüyor ve yazıyorsun ne yazık ki!

*

Bu kadar mı?.. Hayır!.. Rasim Bey tüy dikmeye devam ediyor:

 

“Kaldı ki, kurulu düzen, diyelim ki, İslamî partilerin kurulmasına izin verdi. Müslümanlar bu izinden istifade etme sadedinde pragmatizme iltifat etmeli mi? İltifat ettiği takdirde oportünizmin ortasına yuvarlanmış olmazlar mı?”

 

İşte bu kadarına pes denir!

Rasim Bey, nedense, müslümanların, kurulu düzenin tesisine izin verdiği İslam dışı partileri kurmalarını, onlara oy vermelerini, desteklemelerini dert etmiyor, bunu pragmatizm ve oportünizm olarak lanetlemiyor, fakat İslamî parti kurulmasından rahatsız.

Asıl pragmatizm ve oportünizmle bir sorunu yok Özdenören’in..

Neden?

Acaba, Türkiye’deki “derin çevreler”, müslümanlardan böylesi bir pragmatizm ve oportünizm istedikleri için mi?

Sen kimler hesabına konuşuyorsun Rasim Bey?

Bence Rasim Bey bu soruyu ciddiye almalı.

*

Evet, Rasim Bey, bir yandan “İslam’ın öngördüğü yöntem” edebiyatı yapıyor, pragmatizm ve oportünizmi lanetliyor, diğer yandan da, “Bu ülkede kurulabilecek İslamî partiler, …, reel hayatta bir karşılık bulmaları da söz konusu olmayacaktır. Olsa olsa, hâlihazırdaki komünist partilerin darısına çıkarlar. Yani, binde sıfır bilmem kaç oranında oy almaya hükümlü marjinal parti durumuna düşerler” diyerek, pragmatizm ve oportünizmin dibini buluyor.

Çünkü, düşünmeden yazıyor.

Daha doğrusu, düşündürtmemek için yazıyor.

Rasim Bey, şayet sen demagoji ve mugalata yapmak yerine hakkı söylemeyi hedef alsaydın, demokratik bir sistemde İslamî/İslamcı partilerin kurulmasının müslümanları en azından itikadî olarak ve psikolojik bakımdan kurtaracağını anlardın.

*

Sorun, Türkiye’de İslamî bir düzenin kurulmasından önce, müslümanların İslamî kimliklerini koruyabilme imkânına sahip olmalarıdır.

Yani ben, yasalar tarafından, inanmadığım bir rejimi sürdürmeye ya da korumaya çalışan bir parti kurmaya zorlanmamalıyım. Ya da, böylesi partilere oy vermek zorunda kalmamalıyım.

İnanmadığım ilkeleri savunmaya ya da savunanlara destek vermeye mecbur bırakılmamalıyım.

Bir müslüman, milletvekili olduğunda, İslam dışı ilkelere bağlılık yemini etmek zorunda olmamalı.

Öncelikli mesele, itikadımızı, şahsiyetimizi, imanımızı, kimliğimizi korumak olmalıdır.

Bunun da asgarî şartlarından biri, bu ülkede İslamî parti kurulmasına izin verilmesi olabilir.

Yani asıl mesele, senin gibi pragmatist ve oportünistlerin (Evet sen, su katılmamış bir pragmatist ve oportünistsin) zannettiği şekilde, iktidar olma meselesi değildir. Şahsiyetini ve kimliğini koruyabilme meselesidir.

Ve sen, bunu anlamaktan, ne kadar uzaksın!



TANRILAŞTIRILMIŞCILARDANLAŞTIRAMADIKLARINIZDAN MILAR?









Mustafa Özcan'ın "Sufi şatahatları, siyasetçi şatahatları" başlıklı yazısında aktardığına göre, Said Alpsoy adlı araştırmacı, Atatürk ile Celal Bayar arasında içki masasında geçen bir konuşmayı ortaya çıkarmış.

Orada Atatürk, Celal Bayar'ın bankacılık alanındaki becerisini övüyor.

İnsanlar, önceki yazılarımızdan birinde geçen hadîs-i şerîfte dile getirildiği gibi, övgüde aşırılık sergileyebiliyorlar.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisini ziyarete gelen bir heyetin "Sen bizim efendimizsin" demeleri üzerine, "Efendi Allah'tır. ... Şeytan sizi koşturmasın!" buyurmuştu.

Atatürk, Bayar'a, yüzüklerin efendisi vezninde "Sen bankacılığın efendisisin" mi demiş?

Hayır!

Edeb şişesini taşa çalmış, "Sen bankacılığın Allah'ısın" deme cahilliğini ve hadsizliğini sergilemiş.

Celal Bayar bunun altında kalır mı, o da, "Sen de bizzat Allah'sın!" diye cevap vermiş.

Şeytan bu adamları nasıl da koşturmuş!

*

Atatürk, Türkiye'de tanrılaştırıldı.

Daha dört yıl önce odatv.com, sözümona Atatürk'ün büyüklüğüne dikkat çekmek için Türk milletini küçülten, aşağılayan, rezil kepaze eden bir haber yayınladı.

Haberin başlığı şuydu: 

“Türkler onu bir tanrı gibi sevdi onun tek aşkı ülkesiydi”.

Demek ki, 1935 yılından bu yana Türkiye'de değişen fazla birşey yok.

O yılın 5 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesi nüshasının sekiz sütuna manşet haber başlığı şöyle:

"Atatürk yarım bir ilahtır, Türkler'in babasıdır."

Türklerin anaları bahsine girmeyelim.

*

Daha önceki yazılarımızın birinde Erdoğan'ın şu sözlerini aktarmıştık:

"Şimdi çıkıyorlar sıkılmadan utanmadan o bize şah damarından daha yakın diyor, bre dangalak, şarlatan Allah ayetinde buyuruyor ben size şah damarınızdan bile yakınım diye. Bu bir şirktir. Bu bir küfürdür. Pensilvanya'yı tanrılaştırıyorsun. FETÖ mensupları sadece ve sadece Pensilvanya'daki şarlatana inanıp ona göre yaşıyor. Dünyaları ile beraber ahiretlerini de yaktıklarının farkında değiller. Kitaplar yazıyormuş, sözde eserleri varmış. Diyanet işleri Başkanı'mıza da söyledim. Bunun sözde eserlerini Din İşleri Kurulu'na verin, bir incelesinler. Bu kitapların içinde bizim dinimizle bağdaşmayan bir çok tanım var. Ondan sonra'da 'FETÖ'nün günah galerisi' diye bir kitap yayınlayın."

Fethullah'ı dövmek kolay..

Turpun büyüğü o değil, turpun demirbaş büyüğü heybede..

Sen Atatürk için de "Bunun Nutuk'unu, laflarını Din İşleri Kurulu'na verin, bir incelesinler" diyebiliyor musun?

Sonra da, "Atatürk'ün Günah Galerisi" diye bir kitap yayınlamalarını isteyebiliyor musun?

Hayır!

Yoksa sen, "Atatürk'ün haşa günahı olabilir mi, tam aksine, neyin günah neyin sevap olduğuna Atatürk karar verir" diye mi inanıyorsun?

Celal Bayar'ın izinden mi gidiyorsun?

*

Hayır, Celal Bayar'ın izinden gittiğini hiçbir zaman söylemedin.

Fakat doğrudan Atatürk'ün izinden gitme iddiasında bulundun.

CHP'yi, İsmet İnönü döneminde Atatürk'ün resimlerini devlet dairelerinden ve paralardan kaldırmakla suçladın.

Sana mı kalmıştı bunun derdine düşmek!.. İsmet'in en büyük günahı bu muydu?!

Ankara'dan İstanbul'a "adalet yürüyüşü" yapan Kılıçdaroğlu'nun atletli fotoğrafını "Atatürk'ün böyle fotoğrafı var mı?!" diye eleştirdin.

Sanki adamın plaj fotoğrafları yokmuş gibi.

Aklınca Atatürk'ün CHP'liler tarafından istismarına engel olmak için onlardan fazla Atatürkçülük yapman mı gerekiyordu?!

Atatürkçülere bunları söylemen farz mıydı, vacip miydi?!

*

CHP'nin ne olduğu ortada..

Onların vird-i zebanı Atatürk..

Bakmayın siz Kılıçdaroğlu'nun helalleşme vaatlerine, teorik olarak güzel, fakat pratikte kayda değer bir kıymeti yok.

Şunu diyemedikçe helalleşme vaatleri çocuk ninnisi olmaktan öteye gitmez:

"Atatürk tabu değildir, o da meziyetleriyle kusurlarıyla bir insandır. İlah değildir. Her insan gibi o da eleştirilebilir. Dinde zorlama olmadığı gibi Atatürkçülükte de zorlama olmamalıdır. Kimse Atatürkçü olmaya, Atatürk ilke ve devrimlerine iman etmeye zorlanmamalıdır. Herkes fikri hür, vicdanı hür olma hakkına sahiptir. Kimse, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık şeklindeki rejim kelime-i şehadetini söylemek zorunda bırakılmamalı, bu laik kelime-i şehadeti söylemeyenlerin milletvekili, devlet memuru vs. olma gibi vatandaşlık haklarından mahrum bırakılıp parya haline getirilmesi zulmünden vazgeçilmelidir." 

TBMM kürsüsünde bunlar söylenemedikçe, bu ülkede gerçek bir din ve vicdan hürriyetinden, fikir özgürlüğünden bahsedilemez.

Meclis'te kim söyleyecek bunları?

Temel Karamollaoğlu mu?

Ne gezer, o da Atatürkçülük yarışına girmiş durumda.

Meğer Atatürkçülüklerini açıklamak için Erbakan'ın ölmesini bekliyorlarmış.

*

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

De ki: "Ey Kitap ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na bir şeyi eş koşmamak, Allah'ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin". Eğer yüz çevirirlerse: "Bizim müslüman olduğumuza şahid olun" deyin. (Âl-i İmran, 3/64)

Evet, yerli ve milli, Selefîlik düşmanlığını fazilet zanneden "son kale"ci cahil dindar taslakları, Ehl-i Kitab'a "Biz bütün inançlara saygı duyuyoruz" deme, şirke ve küfre saygı duyma dalaletini bırakıp, onları tevhide davet etmelidirler.

Bu arada Atatürkçüleri de unutmamalıdırlar.

Onlara şöyle seslenmelidirler:

"Ey ehl-i ulus, ey vatan ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na Atatürk'ü veya bir başkasını eş koşmamak, Allah'ı bırakıp aramızdan birilerini tanrılaştırmamak üzere, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin. Allah'ın ayetlerini bırakıp Atatürk'ün sözlerine gökten inmiş, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez kutsal söz muamelesi yapmayalım."

Evet, ey milli ve yerli zatlar, Atatürkçülere böyle seslenin.

Yüz çevirirlerse de, "Bizim müslüman olduğumuza şahit olun!" deyin.

*

Zor mu geldi?

O zaman, bari İslamcılığı (Şeriatçılığı) dövmek için "İslamcı değilim, müslümanım" diyerek Atatürkçülerden aferin alma yarışına girmekten utanın!

İnanın, biraz dürüstlük ve samimiyet size de iyi gelecektir.


BAŞTA ÜLKEMİZİN KAYITLI DERİN ÇİÇEĞİ CEMİL OLMAK ÜZERE BÜTÜN SELEFÎLİK BİLGİÇLERİNE TEKFİR KONULU EV ÖDEVİ

 





Erdoğan Arap Baharı sırasında Mısır ve Tunus’a gidip Şeriat yerine laiklik tavsiye etmişti.

Bu, Müslüman Kardeşler Teşkilatı'na/Partisi'ne, "Kâğıt üstünde de kalsa, devrik devlet başkanı Hüsnü Mübarek döneminde bile anayasasında Şeriat kaydı yer alan devletinizi laikleştirin, dinler arasında tarafsız (yani dinsiz) hale getirin" demek oluyordu.

Hangi akılla bunu yapabildi, ona kimler bu aklı verdi, anlamak zor.

*

Tarih 29 Eylül 2018.

Yer Almanya.. Köln şehri.

Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği'ne (DİTİB) bağlı Merkez Camii'nin açılışı yapılıyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoglu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan da katılımcılar arasında.

Erdoğan orada şöyle konuşuyor:

Camimiz aynı zamanda, Almanya genelinde yaşayan milyonlarca Müslümanın da gurur abidesidir…. İşte burada ve buradan özellikle feyzini, nasibini alan teröre karışmaz. Buradan nasibini alan İslam’ın mefhum olarak kökü silm, yani barıştan geliyor. İslam barış dinidir. Terörün yeri yoktur. DEAŞ, MEAŞ falan bunların İslam’la yakından uzaktan alakası yoktur.

Evet, İslam barış dinidir, fakat aynı zamanda savaş dinidir.

Kötülükle, şeytanlıkla, cani ruhlulukla, ahlâksızlıkla, haksızlıkla, zulümle savaş dini..

İslam’ın kendine ait bir terminolojisi ve kavramları vardır. Onda, Batı’nın bir ideolojik-kültürel-siyasal savaş aleti olarak ürettiği ideoloji yüklü terör kavramının yeri yoktur.

Fesat (bozgunculuk) ve bağy kavramları vardır.

Beyefendi, İslam’ı, Batı’nın terör kavramı çerçevesinde güncelliyor.

Batı’nın siyasal projesine uyduruyor.

*

DEAŞ’ın durumuna gelince..

Ortada iki ihtimal vardır:

DEAŞ’ın yaptıkları ya doğrudur, ya da yanlıştır.

Doğruysa, sen onları İslam’la uzaktan yakından ilgisiz görmekle, helale (belki de farz ve vacibeharam demiş ve müslümanı tekfir etmiş olduğun için kâfir olursun.

Yaptıkları yanlışsa, o takdirde de, onların “günahkâr, suçlu, cezayı hak etmiş müslümanlar” olduklarını söyleyebilirsin ancak.

İslam’la uzaktan yakından bir ilgilerinin bulunmadığını söylemek ise, Haricî kafalılıktır.

Ehl-i Sünnet yolunu terk etmektir.

*

Haricîlerin itikadına göre, büyük günah işleyen küfre düşer, İslam’la uzaktan yakından bir ilgisi kalmaz.

Ancak, “sahih İslam”a (Ehl-i Sünnet'e) göre, günah insanı küfre düşürmez. İnkâr küfre düşürür.

Ve, (hadîslerden çıkan hüküm gereğince) müslümanı salt günahından dolayı tekfir eden, kâfir sayan kişi, kâfir olur.

Çünkü bu, şarî’ (şeriat vaz' edici, kanun koyucu) rolü oynamak, tanrılık taslamak, kendi kafasından din icat etmek, iman ve küfür tanımı yapmaktır.

*

Her halükârda “Bunların İslam’la alâkası yoktur” diyemezsin.

Mesela, açık bir haramı alenen işleyen müslümanı ele alalım. 

Başını açan bir kadını.. 

Kadehini yudumlayan bir akşamcıyı..

Yolsuzluk yapan ve rüşvet alan bir bürokratı..

Hırsızlık yapan bir gaspçıyı..

Böyle bir kişiye, “Senin bu yaptığının İslam’la alâkası yoktur” diyebilirsin, fakat “Senin İslâm’la alâkan yoktur” diyerek aforoz edemez, papaz rolü oynayamazsın. 

*

Mezhebî ihtilaflara gelelim..

Yani içtihat farklılıklarına..

İçtihadî, yani kesinlik taşımayıp zan içeren meselelerde, karşındaki müslümanın değil şahsı, kanaati ve eylemi için bile “Bu yaptığının İslam’la alâkası yoktur” diye konuşma hakkın bulunmaz.

Mesela İmam Zeyd'in (rh. a.) isyanını, ayaklanmasını ele alalım.

O, zalim olmaları gerekçesiyle devlete, devlet yöneticilerine baş kaldırmıştı.

İmam-ı Azam rh. a. bu isyana iştirak etmedi.

Fakat İmam Zeyd için “Bu yaptığının İslam’la alâkası yoktur” diye de konuşmadı.

Onu fıskla, günahla bile suçlamadı.

*

Erdoğan'a tavsiyem şudur:

Diyanet‘e, saf köylü rolü oynayan bir adamını gönder, şu soruyu sordur (Sen sorarsan oradaki kapıkulların yüzüne gerçeği söylemekten çekinirler):

Şeriat’in ve laikliğin ne olduğunu bilerek “Bu devirde Şeriat’e gerek yoktur, devletler laik olmalıdır” diyen kişinin imanı kalır mı?

Sordur bunu!..


SELEFÎYE TALKIN VERENLER.. KENDİ SALKIM YUTANLAR

 




Medyadan öğrendiğimize göre, Suudi Arabistan’da altı yıl öncesine kadar öğrencilere ezberletilen Kur’an-ı Kerim sureleri ile şimdi ezberletilenler arasında fark varmış.

Yeni ezberlenen sûre ve sayfalarda Yahudiler’den, Hıristiyanlar’dan, ehl-i kitaptan bahsedilmiyormuş.

Türkiye’de de aynı şey yapılmış.

Öğrencilere Yüksek İslam Enstitüsü’nde ezberletilen sûre va ayetlerin hiçbirinde Yahudi, Hıristiyan ve ehl-i kitaptan söz edilmemiş. Beyyine sûresi hariç.

*

Peki Kur’an‘da münafıklardan hiç söz edilmiyor mu?!

Münafıklarla ilgili hiç ayet ve sûre yok mu?!

Ders kitaplarından önce şu cuma hutbeleri üzerinde durmakta fayda var. 

Evet, cuma hutbeleri..

Bu hutbelerde siz hiç münafıkların özellikleri ile ilgili birşeyler dinlediniz mi?

Hatırlayanınız var mı?

*

Ve gelelim Şeriat konusuna..

Siz hiç, Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?

“Şeriat şudur, şu demektir... ‘Şeriat’e karşı olduğunuzu’ söylüyorsanız dinden imandan çıkıyorsunuz, müslüman değilsiniz demektir....

Bilmeden söylüyorduysanız artık biliyorsunuz, tevbe edip bir daha böyle densizlikler yapmamalısınız..."

Denildiğine hiç şahit oldunuz mu?!

*

Tekfir konusuna gelelim..

Kur’an‘da, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”le ilgili ayet de var.

Ve bu ayetlerden biri, tamamen tekfirden ibaret: 

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir oldukları bildiriliyor.

Evet, kâfir, ne sandın ya!..

Siz bu ayetin cuma hutbelerinde okunduğuna hiç şahit oldunuz mu?

Ayetlerin camide bile sansür edildiği bir ülkede siz hangi din ve vicdan hürriyetinden söz ediyorsunuz?!

*

Selefîlerden bazı grupların aşırılık sergileyip itikadı düzgün müslümanları da tekfir ettikleri biliniyor.

Ama bu, tekfir ettikleri herkesin gerçekten müslüman olması anlamına gelmiyor. 

Tekfir ettikleri bazı kesimler hakkındaki ifadeleri doğru.

Öte yandan, “ana akım” (Matüridî ve Eş'arî) Ehl-i Sünnet’in de kendisine özgü bir tekfir anlayışı vardır. 

Bunlar, ilgili kitaplarda mevcut. 

Ehl-i Sünnet'ten olmak, kâfire kâfir dememek, küfre iman adını vermek, küfür sözü zararsız söz kabul etmek değildir.

*

Selefîlerin tekfirciliğinden şikayetçi beyzadelerin, Kur’an ve Sünnet açısından mahzurlu ifadeler konusunda alabildiğine hoşgörülü olduklarını... 

Fakat iş “laik devlet” tarafından hedefe konulmaya sıra gelince birden bire tekfirci hale gelmekten hiç kaçınmadıklarını görüyoruz.

Mesela FETÖ..

FETÖ için, “Bunlar, devlete karşı suç işlediler. Cezalarını adalet çerçevesinde çekmeliler, fakat müslüman olduklarını söylediklerine göre, onları tekfir etmeyelim. Onlar da bizim müslüman kardeşlerimiz, din kimsenin tekelinde değil diye konuşmuyorlar.

Böyle konuşmama bir tarafa, bu tür sözleri söyleyenleri “kripto FETÖ’cü” ilan etmeleri işten bile değil.

Misal, Erdoğan..

7 Ocak 2018 günü aynen şunu demiş: 

“Zihnini Amerika’da yaşayan şarlatana adayan mankurtlardan bilim adamı da müslüman da olmaz.”

*

Geçelim..

"Şimdi çıkıyorlar sıkılmadan utanmadan o bize şah damarından daha yakın diyor, bre dangalak, şarlatan, Allah ayetinde buyuruyor ben size şah damarınızdan bile yakınım diye. Bu bir şirktir. Bu bir küfürdür. Pensilvanya’yı tanrılaştırıyorsun. FETÖ mensupları sadece ve sadece Pensilvanya’daki şarlatana inanıp ona göre yaşıyor. Dünyaları ile beraber ahiretlerini de yaktıklarının farkında değiller."

Bunları söyleyerek Fethullah Gülen'in peşinden gidenleri tekfir eden kim?

Selefîler mi?

Hayır!

Erdoğan..

O Erdoğan ki, "Erdoğan Allah'ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider" diye konuşan Düzce Milletvekili Fevai Arslan'ı uyarmak bir tarafa, tekrar aday gösterip milletvekili yapmıştı.

Anlaşıldığı kadarıyla FETÖ'cüler Allah'ın bir vasfını Fethullah hainine izafe etmişler.

Fevai ise bütün vasıflarını Erdoğan'a bahşediyor.

Bu kavgaya nasıl bir ad vermeliyiz?

"Tanrılaştırılanların yarışı" mı demeliyiz?..

*

Bir başka tekfircimiz Devlet Bahçeli..

2 Nisan 2013 tarihli şu vecize ona ait:

“Başbakan [Erdoğan] bilmez midir Cumhuriyet’i yıkmak, Türkiye’yi etnik coğrafi bölgelere ayırmak küfürdür ve azgınlıkla eşdeğerdir.”

Diyelim ki birisi Cumhuriyet'i yıktı..

Bu, "devlete karşı" işlenmiş bir suç olur. Dinle alâkalı değildir.

Veya Türkiye'yi etnik coğrafî bölgelere ayırdı..

Bu da, sonuçta bir tarz-ı siyasettir, iman veya küfürle alâkalı değildir.

Sadece İslam nokta-i nazarından değil, laiklik açısından da bu böyledir, çünkü din ile devlet işleri ayrılmıştır ve devlete karşı işlenen suçun din ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Aksini savunmak (yani devlet ile din işini birleştirmek), laikliği (en azından düşünce düzeyinde) yıkmak olur.

Bazılarına göre cumhuriyet ile laiklik özdeş olduğu için de, bu aynı zamanda Cumhuriyet'in yıkılması anlamına gelir.

Yani, Bahçeli'nin bu kendi içinde tutarsız ve çelişkili akıl yürütüşü zaten Cumhuriyet'in yıkılması sonucunu veriyor.

Fakat kendisinden habersiz olduğu için farkında değil.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler.. Fazla uyanıklık ve kurnazlık çocuksu bir saflığa dönüşüyor.

*

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır."

Bu sözün anlamı nedir?

Şudur: Karşımızdaki adam camiden söz ediyor, müslüman olduğunu söylüyor, fakat içinden hristiyan..

Müslüman değil..

Peki delil?

O, yok..

"Adamın şu sözünden, dilinden çıkan şu ifadelerden anlaşılıyor ki, aslında müslüman değil" denilmesini gerektiren bir durum yok. 

Çünkü, dilde cami var.

Fakat, tekfircimiz, insanın kalbinden geçenleri okuyan bir röntgen cihazı geliştirmiş, bundan hareketle tekfir oklarını hedefe yağdırıyor.

Bunu yapan kim dersiniz?

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır" diyen kim?

Selefîler mi?

Hayır, yine Devlet Bahçeli.

*

Karşındaki adama, müslüman olduğunu söylediği halde “Müslüman değilsin” diyorsan, ayet ve hadîslerden açık ve net, tevile ve yoruma kapalı delil getireceksin.

Bu babda yerlilik ve millilik mavallarının, cumhuriyetin ya da saltanatın i’rabda mahalli yoktur. 

Kur’an ve Sünnet’ten yani Şeriat’ten delil getirmen gerekiyor.

Hayır, vatandaşlar bunu yapmaya tenezzül etmiyorlar.

Başka birşey yapıyorlar, FETÖ’yü filan unuttukları zaman, ayet ve hadîslerden hareketle mecburen tekfirde bulunanları bile dövmeye kalkışıyorlar: “Müslümanları müslümanlıktan çıkarıyorsunuz!”

Yerli ve milli Türkiye sosyetesinin Selefîleri dövmeye meraklı kibar mollaları, aynı şeyi Erdoğan ve Bahçeli gibilere niye söylemiyorsunuz!

*

Müslümanların “yerlilik ve millilik” saçmalıkları ve ucu müşrikliğe uzanan kriterlerle değil, fakat ayet ve hadîsler çerçevesinde tekfir konusunda uyarılmaları lâzım.

Mesela FETÖ’cüler, 17-25 Aralık‘ta Erdoğan’ın gül hatırını incittikleri, koltuğunu ve cebini riske attıkları için değil, çok daha önce, İslamî hakikatleri sulandırdıkları için tenkit konusu yapılmalıydılar.

O yapılsaydı, bu kadar insan FETÖ’nün cazibesine kapılıp savrulmaz, bugünkü dünyevî sıkıntıları da muhtemelen yaşamazlardı.

O yapılmadı..

Arkadaş, sizin bazı laflarınız itikaden tehlikeli, belki farkında değilsiniz ama, Abant’ta filan söylediklerinizin bir kısmı küfür, bir bölümü bid’atçılık, bir nicesi de münafıklık anlamına geliyor. Arada söylediğiniz doğruların bir kıymeti kalmıyor” demeye kalkışanlar...

“Müslümanları tekfir edici ifadeler kullanmayalım, suizanda bulunmayalım, fitne çıkarmayalım” şeklindeki eleştirilerle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Böyleydi, çünkü ölçü İslam’ın hakikatleri (Şeriat) değil, “laik devletin politikası”ydı.

Şimdi de öyle.. Değişen birşey yok..

Mevcut siyasetçilerin mahzurlu lafları sanki Fethullah’ınkinden ve FETÖ’nünkinden daha mı az?

Neden onları uyarmıyorsunuz?

*

Tamam, Selefîler tekfir konusunda genellikle aşırılık sergiliyorlar.

Peki siz, Selefîler söz konusu olduğunda aşırılık sergilemiyor musunuz?

Siz de onların hepsini bir çuvala koyup toptan adeta tekfir etmiyor musunuz?!

Mesela Erdoğan 25 Kasım 2017 tarihinde DAEŞ için şunu söylemişti: “Bunlara nasıl Müslüman deriz? Bunlar katil.”

Katildirler, fakat katil olmalarından hareketle tekfir edilemez, müslüman olmadıkları söylenemez. “Günahkâr, zalim müslüman” oldukları söylenir.

Müslüman olmadıklarını söylemek için ayrıca delil gerekir. 

Mesela...

“Biz Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetine dayanan Şeriat’in miadını doldurduğunu kabul ediyoruz. Din devletinin modası geçmiştir. Din milliyetçiliği de ayaklarımızın altındadır. İslam’ı güncelledik, aziz liderimiz Gazi Ebubekir Bağdadî paşanın çağdaş ilke ve inkılaplarını benimsedik. Hedefimiz muasır medeniyet seviyesini aşıp geçmek” diyorlarsa...

Bunlarla da yetinmeyip Şeriatçı olduklarını söyleyenleri hak ve hürriyetlerinden mahrum etmek için yasa adını verdikleri zorbaca dayatmalarda bulunuyorlarsa..

Şeriatçıları kumpaslar, tehditler vs. ile susturuyor veya zehirleme, trafik kazası vs. gibi yöntemlerle öldürüyorlarsa, İslam düşmanı olduklarına hükmedilir.

*

Ehl-i Sünnet’in temel ilkelerinden biri şudur: Müslüman, günahından dolayı tekfir edilmez.

“Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil!” diyen kişinin suçladığı kesimler gerçekten müslümanlıktan çıkmış olsalar bile, bu akıl yürütüş biçimi yanlıştır, Ehl-i Sünnet'in itikat anlayışına uygun değildir.

Bu, Haricî zihniyetidir.

İmansızlık başka, günah başkadır. 

Tekfir, günahtan hareketle yapılmaz. (Günahın bazısı küfre düşürür, o başka birşey. Mesela bile isteye puta secde eden, tazimde bulunan kâfir olur.)


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...