UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 78
Evet, Selanikli defolu dahi, Anadolu’ya gönderiliş
hikayesini anlatırken şöyle diyor:
“Kâzım Paşa Harbiye Nazırı’nı
(Savunma Bakanı’nı) gördü, kendisinden aldığı direktif şu idi:
"- Maksat Samsun
havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri tedib etmek (yola getirmek),
sonra Anadolu'da birtakım milli teşekküller beliriyormuş, onları da ortadan
kaldırmak! Mustafa Kemal’i bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam (Damat
Ferit) Paşa ile beraber bir salahiyetname vereceğiz!"
(Falih
Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz.
Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs
1999, s. 144.)
Talep, İngilizler’den..
Vazife, Samsun havalisinde Rumlar’a (sözde) tecavüz
edip saldıran Türkler’in cezalandırılması.
Ayrıca, Anadolu’da birtakım milli oluşumlar
beliriyormuş da, onları da ortadan kaldırmak gerekiyormuş.
Böylesi bir görev, “ihanet”le eş anlamlı..
Peki, Selanikli böyle bir görevi nasıl kabul
edebiliyor?
Birkaç ihtimalden söz edilebilir:
Birincisi, Selanikli’nin ihanete razı ve talip olması.
İkincisi, Osmanlı Hükümeti’ne karşı takiyye yapıyor
olması.
Üçüncü ihtimal ise, Osmanlı Hükümeti’nin, Mondros
Mütarekesi ve işgal yüzünden o gün için hayır cevabı veremedikleri İngilizler’i
oyalamak ve baştan savmak için, güvendikleri bir adamı görevlendiriyor olmaları.
*
Selanikli’nin olayı anlatış biçimi tamamen saçma,
tutarsız ve aptalca..
Bir taraftan Osmanlı Hükümeti’ne sözde oyun oynamış
oluyor, gerçek niyetini güya onlardan saklıyor, diğer taraftan, Genelkurmay
İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya bütün düşüncelerini (kapıyı da kapattırarak)
anlatıyor.
E, Kâzım Paşa bunu, “samimi vatansever” bildiği en az
bir kişiye anlatmayacak mıdır? O anlattığı da bir başka samimi dostuna derken,
bunu herkes duymayacak mıdır?!
Bir kişiye söylenmiş olan sır, artık sır değildir.
Sır tutmayı çok iyi bilen Selanikli sahtekârın,
saklamak istediği hususları (bırakın kapıları kapatıp birine söylemek)
günlüğüne bile yazmadığını, Afet İnan’ın hazırlamış olduğu Karlsbad günlüğü
kitabından öğrenmiştik.
Dolayısıyla aslında ortada Selanikli’nin Osmanlı Hükümeti’ne (İngilizler'in talebine aykırı şekilde) oyun oynaması diye birşey gerçekte yok.
*
Olayın aslı şu:
Osmanlı
Hükümeti Selanikli zamparaya, “İngiliz keferesi Samsun havalisindeki hristiyanlar
için bir adam görevlendirmemizi istiyor, bunu kullanarak seni oraya
göndereceğiz, fakat asıl görevin başka. Gidip orada vatanın selameti için
çalışacaksın. Bunun için de seni Van’dan Ankara’ya kadar bütün illerde hem
askerî hem de mülkî erkâna amir tayin ediyoruz. Hem bütün askerî personele hem
de bütün vali ve kaymakamlara emir verebileceksin” diyorlar.
Olay açık.. Fakat Selanikli’nin, cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulduğu sırada, kendisini "vatanı kurtarmak için kolları sıvamış kahraman", Osmanlı Hükümeti’ni de "İngiliz işbirlikçisi hain" göstermeye ihtiyacı var.
Onun için masal anlatıyor.
Aslında kendisini madara ediyor, fakat bunları Falih Rıfkı’ya anlattığı sırada ali kıran baş kesen olduğu için kimse buna “Sen ne saçmalıyorsun?” diyemiyor. Diyememiş. İnsana "kelle" lazım ve de can tatlı..
Sonraki dönemlerde de bu tatlı
yalanlar, ders kitaplarının sorgulanmadan öğrenilen ezberleri haline getirilmiş ve onları sorgulamak “Atatürk’ü
koruma kanunu” ucubesinin lanetini üzerine çekmekle eşdeğer olmuş.
Mesele aslında daha derin.. Bütün bunlar, İngilizler’in Osmanlı’ya oynadıkları oyunun bir parçasıydı. Selanikli’nin Anadolu’ya olağanüstü yetkili olarak gidip (Lord Curzon’un planladığı) yeni devletin temellerini atabilmesi için Samsun meselesini ortaya atmış durumdaydılar.
Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti İngilizler’i oyuna getirmek isterken
gerçekte onların oyununa gelmekteydiler.
Selanikli zampara, İngiliz gizli servisinin Türkiye
şefi Robert Frew ile defalarca gizli saklı başbaşa boşuna görüşmemişti.
*
Bunları aktaran Falih Rıfkı, “Samsun'da Rumları tazyik
eden Türkleri tedib etmek üzere Anadolu'ya gönderilmek istenen Mustafa Kemal,
böylece bütün şark vilayetleri için ordu müfettişliği salahiyetini almıştır”
diyor ve Selanikli’nin şu sözlerini naklediyor:
“Ne âlâ şey... Ben o gün bütün bunları
bilmiyordum. Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki kendimi
onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem.
Nezaretten (Savunma Bakanlığı’ndan) çıkarken heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önde geniş bir âlem, kanatlarını
çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.” (Atay, s. 147.)
Şaşkın
zampara, “Ben o gün bütün bunları bilmiyordum” diyor.
Neyi
bilmiyordun?
Lafa
bak, bütün bunları bilmiyormuş.. Neyi kastettiği bile belli değil.
Adama
müsait şartları hazırlayan aslında Padişah Vahideddin.. Fakat zampara onu “hain”
ilan ettiği için, “Padişah bana öyle müsait şartlar hazırladı ki, anlatamam,
tadından yenmezdi..” demiyor, diyemiyor, onun için de “müsait şartlar”ı, “talih
tanrısının tesadüf peygamberi”nin lütfuna bağlıyor.
Cemi
cümlemiz aptalız ya, biz de yedik!..
“İngilizler’le
anlaştım, Padişah’a kazık attım, onun hesabına çalışacak gibi yapıp bana olan
güvenini suistimal ettim” demiyor.
*
Diyelim
ki olay, bu yalancı sahtekârın anlattığı gibi..
Yani
bir tek kendisi vatansever, Osmanlı Hükümeti, düpedüz ihanet içinde ve İngilizler
istediği için (bunu fırsat bilerek aksi yönde “gizli” görev vermeden) Selanikli’yi
Samsun civarına (hristiyanları rahatsız eden) Türkler’i ezmek üzere gönderiyor,
öyle olsa bile, bütün bir Osmanlı bürokrasisinin, Genelkurmay’ının (Ki o sırada
Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, yardımcısı da Kâzım Paşa’dır) bu ihanetin
içinde yer alması mümkün müdür?!
Hadi
İngilizler istediği için bu “ihanet”in içinde yer aldılar, “İngilizler’in
istediği ihanet biraz az, çok yetersiz, bunu biraz çoğaltalım, o yüzden
Selanikli zamparaya olağanüstü yetkiler verelim, Türkler’i ezmek için taa Van’dan
Ankara’ya kadar bütün Anadolu’ya hükmetsin, bütün vali, kaymakam ve subaylara
emir verebilsin, ihanet şatosunu mükemmel bir şekilde inşa etsin” diye ona bu
boyutlarda yetki verebilirler mi?!
Bu,
mümkün müdür?!
Tam
aksine, hain olsalar bile, öyle görünmemek için rol yaparlar ve Selanikli’nin “ihanet”
görevinin yetki ve imkân çemberini olabildiğince dar tutmaya çalışırlar.
Halbuki
tam tersi yönde hareket etmiş durumdalar.
Bunun
tek bir açıklaması vardır: Selanikli’ye, (sözde) İngilizler’i ürkütmeden bir “direniş
hareketi” organize etme görevi vermiş ve bunun için de yetki ağını geniş tutmuş
durumdalar.
Yaveri
sahtekâra güvenen Padişah öyle istediği için..
Ve
de verilen bu yetkileri (İngilizler’le anlaştığı için) istismar eden,
kendisinin önünü açanların kuyusunu (kişisel saltanatı için) kazan Selanikli, bir
zaman sonra, herkesi hain göstermek için böyle akla ziyan masallar anlatıyor,
akla ve mantığa aykırı hikayeler uyduruyor, bunlara itiraz edenlere de
(Karabekir’e yaptığı gibi) konuşma ve yazma fırsatı vermiyor, susturuyor, sonra
da utanmadan hür fikirden, hir irfandan filan bahsediyor.
Bundan
daha büyük utanmazlık olabilir mi?!
Asıl büyük utanç ise, bu sahtekârın masallarının hâlâ kanunla korunmaya çalışılıyor olması.
*
Düşünün,
memleket işgal altında, Mondros Mütarekesi gereği ordular dağıtılmış, bu
vatandaş da (görünüşe göre) İngilizler’in menfur emellerine hizmet için (Samsun
civarında Türkler’i pataklamak üzere) Anadolu’ya gönderiliyor, ve de bu
zampara, “müsait şartlar”dan söz
ediyor.
Demek
ki, Karlsbad günlüklerinde itiraf ettiği “birtakım şeyleri gizleme” huyu yine devrede.. Hem
de azmanlamış şekilde.. Şartlar onun için müsait, o bunun farkında, fakat başkaları farkında değil,
onun, görünüşte “ihanet” tanımı
içine giren, fakat özü itibariyle “İngiliz’i oyuna getirme” amaçlı çok zor bir
görevi üstlenmiş olduğunu düşünüyorlar. Öyle zannediyorlar ve onun adına
kederleniyorlar.
Fakat
Selanikli heyecanlı.. Önünde geniş bir alem görüyor.. Kafes açılmış.. Osmanlı’nın
ocağına incir dikmek için harekete geçebilir.. Uçmaya hazırlanan bir kuş gibi..
Ve şartlar müsait..
Müsait,
ve de adam rahat, çünkü, İngiliz’in desteğini arkasına almış, devletine ihanet etmiş, ve bu arada zavallı Osmanlı
Padişahı ile Hükümeti’ni de oyuna getirmiş. O sevinmesin de kim sevinsin?!
İsmet
İnönü şu cümleyi boş yere kurmuş değil:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)