ÖNCE TEKKELER BOZULDU (1970'LERDE CIA'İN, 1990'LARDA MOSSAD'IN YERLİ-MİLLİ ŞUBESİ GİBİ ÇALIŞAN MİT İLE GENELKURMAY'IN BÇG'Lİ İSTİHBARATI BOZDU)

 


ONCE UPON A TIME IN İSKENDERPAŞA

 





Bundan 15 yıl önce, 2009 yılında (şimdilerde prof. unvanını taşıyan) bir arkadaşımız, bize gönderdiği bir mesajında şunları söylüyordu:

“[Mahmud Esad Coşan] Rh.A Hocamızdan sonra; Rh.A’in cenazesinde de ilan edildiği üzere Nureddin hocamıza bey’at etmiş olduk.. (Ben şahsen Nureddin hocamız demeyi tercih ediyorum, gerçi Nureddin hocamız demişler ki bana hocam değil, Nureddin bey deyin demiş,  elimi de öpmeyin vs. demiş, fakat ben hocaefendi demeyi tercih ediyorum) (Rh.A’den sonra hiç tereddütsüz olarak Nureddin hocamıza bey’at ettik, çünkü Abdülaziz [Bekkine] Efendi (ks)’den sonra nasıl bir takım kimseler MZK [Mehmed Zahid Kotku] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişler, yine MZK (ks) hocamızdan sonra bir takım kimseler MEC [Mahmud Esad Coşan] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişlerse, bende aynı duruma düşmekten çok korktuğum için hemen Nureddin hocamıza intisab ettim…. 

“Nureddin hocamızın konuşmalarını,yazılarını takip etmeye çalışıyorum, iskenderpaşa, akradyo, zinde, çeküd, sağduyu, server iletişim vb. internet sitelerini takip ediyorum, cemaatimizle ilgili ve alakalı mail gruplarına da üyeyim, bu yolla da mailleri takip etmeye çalışıyorum; çünkü ben Rh.A MEC hocamızı çok seviyorum.. 

Temmuz 2007 seçimlerinde büyük bir bocalama yaşadım, yapılan ve altında nureddin coşan yazan açıklamaya hiçbir mana veremedim, bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmamıştır diyerekten kendimi avutmaya çalıştım, 21.Temmuz gecesi tanıdığım sevdiğim güvendiğim ağabeyleri aradım, açıklamanın ne manaya geldiğini, neden böyle bir açıklama yapıldığını, bu açıklamayı gerçekten de Nureddin hocamızın mı yaptığını elimden geldiğince sordum araştırdım, görüştüğüm ağabeyler çeşitli cevaplar verdiler, fakat ortak nokta ak partiye oy verecek olmalarıydı, bende oyumu ak partiye verecektim zaten, fakat açıklama üzerine tereddütler yaşadım, … ve sonradan kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamızın kendisi yapmış..

“Yine Hollanda büyükelçisine verilen cevabı ilk okuduğumda da büyük bir bocalama yaşamış, yapılan açıklamaya hiçbir anlam verememiş, Hocamız nasıl böyle bir açıklama yapar ve üslup kullanır diye düşünmüştüm…. 

“Yad2002, Yad2003, çeşitli zamanlarda yapılan basın açıklamaları, Kuşadasında yapılan açılış konuşması, Hollanda büyükelçisine cevap,13.Mart.2006 yad konuşması ve en nihayet Temmuz2007 seçim açıklaması.. Ben sürekli olarak hüsn-ü zan ettim, bu açıklamaları Nureddin hocamız yapmamıştır dedim, onun yaptığını kabullenemedim, hatta 21.Temmuz.2007 akşamı sizi de aramış ve fikrinizi sormuştum, siz bu konuda konuşmak istememiştiniz bunun üzerine bu açıklamayı gerçekten Nureddin hocamız yapmış mıdır diye size sormuştum, daha sonra ağustos ayında van’da kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmış.. (şimdi kesin olarak öğrendim ve anladım ki aslında olup-biten herşey Nureddin hocamızın kontrolünde, genel merkezin yaptığı faliyetler, proğramlar, çalışmalar hep Nureddin hocamızın yönlendirmesiyle, teşvikiyle, mesela Kur’an-ı Kerim’in mealini güzel okuma yarışması vs.. anlıyorum ki belki en başından beri olup-biten her şey Nureddin hocamızın arzusu üzere gerçekleştirilmiş ve yapılmış, organize edilmiş..)  

“Evrad-ı Şerif konusunda; benim ihvanımın ve benim, dedem kadar vakti yok, Evrad-ı Şerif’te küfre götüren ifadeler var gibi söylemler, dedemle Tasavvufi konularda tartışırdım, çatışırdım gibi ifadaler, [Robert Frager’in] kalp nefs ruh kitabının okunması, okutulması, satılması, yaygınlaştırılması … kab, kad [kritik analitik düşünme], doğal beslenme ve sivil savunma uzmanı olmak, Ramuz El-Ehadisi kütüphanenin en gizli yerine koymak, Rh.A’den gördüğümüz şekilde olan intisabı ortadan kaldırmak vs vs.. gibi tavsiye ve sözlerde aslında hep Nureddin hocamızın ağzından çıkıyormuş, ben ise hep hüsn-ü zan ediyormuşum..

“Yazılarınızın hemen hemen tamamını okudum, hepsini okudum desem doğru olmayabilir, şu sonuca vardım; yazdıklarınıza katılıyorum, hakikati yazmışsınız, fakat şunu çok merak ediyorum; 

“Acaba bu vazife Nureddin hocamıza verildi mi? verilmedi mi?

Ben, Rh.A Mahmud Es’ad Coşan (ks) hocamıza bey’at/intisab edip bağlanmıştım, eğer Rh.A hocamız bu vazifeyi Nureddin hocamıza gerçekten verdi ise şimdi ne yapamamız lazım?

“Sizin hazırladığınız bu siteyi bilmeden önce de bu konuları sürekli konuşuyor ve düşünüyordum. Yine zinde.info’da çıkan ibrahim ilhan’ın kaleme aldığı iki güzel insan başlıklı yazıdan da çok etkilenmiştim, düşündüm acaba neden çok etkilendim diye, sonra anladım ki; (çünkü bu yazıda Rh.A kendinden sonra Nureddin hocamızın vazife yapacağını, rahmetli Mehmed Ali İyibükücü ağabeye bizzat söylemişler, doğan karaoğlan rivayetiyle anlatılıyor) ben içimden tabi farkında da değilim ama, kendi kendime öyle düşünmüşüm öyle bir kanıya varmışım ki Nureddin hocamıza acaba bu vazife gerçektende verildi mi verilmedi mi diye şüpheye kapılmış, tereddütler geçiriyor olduğumu anlamış oldum. 9.Şubat.2001 günü Fatih camiinde Rh.A hocamızın cenazesi esnasında bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiği genele ilan edildi ve bizde hüsn-ü zan ederek tereddütsüz olarak hemen kabul ettik.. Fakat gelinen nokta ortada….

“Rh.A’e intisab etmiş biri olarak şuan ne yapmamı tavsiye ediyorsunuz, bu konuda nasıl düşünmem gerekiyor bilemiyorum, eğer Nureddin hocamıza gerçekten de vazife verilmiş ise benim durumum ne olur, yoksa mürid-i mürted mi olmuş oluyorum, vazife verilimiş ise şuan ki durum da ortada, o halde ben ne yapmalı nasıl davranmalıyım, ne tavsiye edersiniz bana?.... 

“Bildiğim kadarıyla, duyduğum kadarıyla da bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiğini zannediyor ve Rh.A hocalarımızı üzmek ve onlara asi gelmiş olmaktan korkuyorum..

Oku emriyle kastedilen sadece arapçasından mı okumaktır vb. reklam bandı hala kuranimiz.net sitesinde yayınlanmaya devam ediyor, yani henüz hatadan dönülmüş değil..

“Zinde.info’da yayınlanan kavramları yeniden anlamak adlı yazıyı okumuş ve bazı yanlış noktalar hemen dikkatimi çekmişti, zaten sizde sitenizde gerekli değerlendirmelerde bulunmuşsunuz, fakat buna rağmen o yazı hala zinde.info sitesinde anasayfa üzerinde durmakta, keza yine yeniden düşünmek adlı yazı (Nevzat Yiğit) hala aynı sitede anasayfada durmakta..

“Rh.A hocamız yabancı kelime kullanmamaya büyük özen gösterirdi, hatta radyoya da ünaldı diyordu galiba, yabancı kelime kullananlara para cezası kesiyordu, fakat başta kritik-analitik kelimesi olmak üzere Nureddin hocaefendinin kullandığı kelimeler hep yabancı..

Ankad.org diye bir site hazırlamışlar, aKADemi ismiyle Ankara kad grubu hazırlamış galiba, bu sitede; hakiki doğal liderin özellikleri, liderlik haritanızı çıkartın gibi yazılar var, sizin yazmış olduğunuz doğal liderlik yazısını okuduğumda durumu daha iyi anlıyorum, ….

Sagduyu.org’tan bahsedecektim fakat siteye bağlanıldığı halde sitenin içerisindeki hiçbir şeye ulaşılamıyor, hosta bağlanılamadı diyor, belki de yanlışlarını düzeltecekler, hatalarından vazgeçeceklerdir….

“…. yapayalnız kaldık, ne yapacağımızı bilmez olduk, bütün bunların üstüne birde bugün gelinen nokta ortada, zaten durumu sitenizde özetlemişsiniz, şimdi ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyızRh.A Hocamız şehid edildi, fakat yerine vazifeyi devam ettirecek bir şeyh, tebliğ ve irşad çalışmalarını devam edip yürütecek bir postnişin bırakmadı mı? Yoksa Rh.A Hocamız da birçok örneklerde olduğu gibi kendisinden sonraya kimseye vazife vermedi mi? …. Fakat vazife eğer Nureddin hocamıza verilmişse, Rh.A bu emaneti Nureddin hocamıza vermişse, MZK ks hocamızın ve Necati amcamızın rh.a torunu, MEC hocamızın oğlu, yüz hatlarıyla fizikiyle hocalarımızı bize hatırlatan, şimdiye kadar vazifenin kendisine verilmemiş olmasıyla ilgili hiçbirşey duymadığımız Nureddin hocamıza karşı gelmekle hata etmiş olmaz mıyız?

“Bu konularda gerçekten çok zorlandım ve sizinle istişare etmek istedim, yazmış olduğum bu yazıyı ilk defa sizinle paylaşıyorum, size açıyorum.. Nasihat, görüş ve tavsiyelerinizi, uyarı ve tenbihlerinizi bekliyorum….”

*

Yıllar önce bize sorulmuş olan bütün bu soruları şu şekilde basitleştirmek mümkündür:

1. Merhum Es’ad Efendi, Nureddin Coşan’ı yerine bıraktı mı, bırakmadı mı?

2. Bıraktıysa, yaptığı bu makul olmayan açıklamalar karşısında tutumumuz ne olmalıdır? Sorgulamadan tâbi mi olmalıyız?

3. Şayet Es’ad Efendi Nureddin Coşan’ı yerine bıraktıysa, onu terk etmemiz durumunda vebalde kalır mıyız? 

*

Bu sorulara sırasıyla şu şekilde cevap verilebilir:

Birinci soru: Merhum Es’ad Efendi’nin Nureddin Coşan’ı yerine bırakıp bırakmadığı konusunda bende kesin ve açık bir bilgi yok..

Ancak, sözü edilen (İbrahim İlhan’a ait) yazıda iki kişinin Es’ad Efendi’yi ziyaret ettiği ve onun şöyle dediği aktarılıyor:

“Nureddin sadece Server’in başına getirilmedi ki, o aynı zamanda benden sonra vazifeyi devam ettirecek kişidir, ama ben bunu kendi reyimle yapıyor değilim, yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim. Birçok kişi gelip rüyalarını anlatıyorlar, sahih rüyalar, onlar da bunu işaret ediyor.”

Bu konuda iki kişinin şahitliği (şayet şahitliklerine itibar edilmemesini gerektiren bir durumları yoksa, “adil” iseler) yeterli olabilir.

Fakat yukarıdaki söz, şahitlerin sayısı bakımından (“adil”, yani sözüne inanılabilecek kişiler oldukları varsayımı çerçevesinde) kuvvetli olmamakla birlikte (Ortada “mütevatir haber” yok) yeterli ise de, aktarılan sözün muhtevası bakımından sorunlu..

Yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim” sözünden neyin kastedildiği belli değil..

Bununla yaşayanlar mı, yaşamayanlar mı kast ediliyor?

İstişare, yaşayanlarla olur; yaşamayanlar için ancak işaretten söz edilebilir.

Şahsen, Esad Efendi’nin böyle birşey demiş olabileceğine inanmıyorum.

Ahirete intikal etmiş olan zatlarla istişare olmaz, onlar size bazı şeyleri bildirebilir, sizi ikaz edebilir, ya da teselli edebilirler.

*

Ayrıca, bu istişare lafının yanı sıra rüyaların delil olarak gösterilmesine ihtiyaç duyulması kafa karıştırıyor.

Bunlar nasıl rüyalardı, bilmiyoruz..

Ayrıca, herkesin kendine göre rüyası olabilir.

Rüyanın, bir durumun meşruiyetine mi, yoksa onun fiilen gerçekleşeceğine mi delalet ettiği de her zaman kestirilemez.

Yani rüya bazen ihbarî olur.. İnşaî değil..

Mesela, Yezid’in hilafetinden yıllar önce birisinin onu halife olarak görmüş olduğunu düşünelim. Bu, onun fiilen halife olacağını gösteriyor olabilir, fakat hilafeti hak etmiş olduğunu, halifelik makamının onun hakkı olduğunu göstermez.

İhbarî (haber verici) bir rüyaya inşaî (kurucu) anlam yüklenemez.

Rüya ile gerçek hayatı birbirine karıştırmamak gerekir.

Rüyada olan olaylar, gerçek hayatta olan olaylar gibi, yani gerçekten yaşanmış gibi kabul edildiğinde yanlış yorumlanmış olur.

Bir rüyanın nasıl tabir edileceği gören kişiye ve içinde bulunduğu şartlara göre değişebilir.

Birçok rüya, gören kişinin müslüman veya gayrimüslim, genç ya da yaşlı, alim veya cahil, salih veya fasık, erkek veya kadın, zengin veya fakir, sağlıklı ya da hasta, şehirli veya köylü, şu veya bu meslekten olmasına göre farklı anlam taşıyabilir.

Bu tür konularda bizce önemli olan insanların uyanıkken ne söylediği, ne yaptığıdır.

Ama, eğer bir rüya anlatmak gerekiyorsa, 2002 veya 2003 yılında gördüğümüz birini, yorumsuz olarak aktaralım:

Açık bir arazide, merhum Mehmed Zahid Efendi ile Es’ad Efendi’nin kabirleri… Her ikisinin üzerinde de, yaklaşık 70 cm yüksekliğinde sandık biçimli sanduka.. Bu sandukaların dört köşesinde yarım metre yüksekliğinde ağaç direkler var ve bu direklerin üst noktaları arasında floresan lambalar mevcut. Fakat lambaların hepsi yanmış, patlamış; sandukaların üstü ve bu direkler adeta bir yangın sonrasını andırırcasına isli ve kararmış.. Kabirlerin üç beş metre kenarında da, cemaatten biri ayakta duruyor. Rüyama göre, MİT’ten..

O şahsın MİT’ten olduğunu gösteren bir başka rüya daha görmüştüm. (Bu şahıs vefat etti, bugüne kadar ismini hiç kimseye söylemedim. Memleketi Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde.)

*

Ancak, bu istişare ve rüya mevzuu bir tarafa bırakılarak meselenin salt Es’ad Efendi’nin tensibi, yaptığı bir atama olarak görülmesi mümkündür.

Yukarıdaki şahitlik bu açıdan bir sorun taşımıyor.

Söz konusu kişilerin şahitliklerini düşüren bir özellikleri bilinmedikçe, bu şahitliği geçerli kabul edebiliriz.

Bununla birlikte, Türkiye gibi ülkelerdeki “derin” tezgâhlar dikkate alınırsa, söz konusu kişilerin “tehdit, şantaj veya satın alınma” yoluyla böylesi uydurma şahitlikler yapmayacaklarından veya yapmak zorunda kalmayacaklarından emin de olunamaz.

Nitekim, merhum Esad Efendi’den naklettikleri “istişare” lafı mantıklı değil.

Saçmalığın zirvesi.

*

Ancak, mesele sadece bu değil..

Bu toplulukta (cemaat diyelim) bu konularda yaygın bazı hatalar yapıldığını görüyoruz.

Birincisi, şeyhlik ile velîliğin karıştırılması..

Şeyhlik başka, velîlik başkadır. Nitekim Mehmed Zahid Efendi rh. a., son konuşmasında, “Şeyhlik de boş, dervişlik de.. Mühim olan iyi bir kul olabilmektir” demiştir.

Şeyhlik boş olabilir, fakat velîlik (Allah’ın razı olduğu kul olmak) boş değildir.

Ayrıca, her şeyhin velî olması, her velînin de şeyh olması gibi bir durum yoktur; bunun bilinmesi gerekiyor.

İkinci olarak, şeyhlikle mürşid-i kâmillik karıştırılıyor.

Her şeyhin kâmil bir mürşid olmadığı, Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz gibi örneklerden bellidir.

*

Ancak, şeyhlikleri kendilerinden menkul bu şahısların yanı sıra, gerçekten icazetli şeyhlerin de kâmil bir mürşid olmaları gerçekte nadir rastlanan bir durumdur.

İmam-ı Rabbanî şöyle der:

“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere icazet verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için Hak yoluna delil (yol gösterici) olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil vehmine düşüren ve esas maksattan olan birşey değildir.”

(Mektubat, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467)

*

Burada sorun olarak ortaya çıkan bir başka konu, merhum Es’ad Efendi’nin ve Nureddin Coşan’ın “şeyhlik” kurumuna yaklaşım biçimleriyle ilgilidir.

Başta İmam Gazalî olmak üzere ulema nezdinde şeyhliğin hükmü “muallimlik”tir (öğretmenlik, hocalık). Es’ad Efendi’ye göre ise, şeyhe yapılan biat, siyasal anlamda halifeye yapılan biatle aynı şeydir.

İşte bu görüş çerçevesinde Es’ad Efendi’nin yerine bıraktığı kişiye intisap etmek gibi bir zorunluluk ve sorumluluktan fıkhî açıdan söz edilemez.

Dolayısıyla, bu noktada şu söylenebilir: Es’ad Efendi gerçekten yerine Nureddin Coşan’ı bırakmış olabilir, fakat insanların salt bu nedenle Nureddin Coşan’a intisap etmek gibi bir yükümlülükleri mevcut değildir.

*

Nureddin Coşan’ın konuya yaklaşım biçimi de bir başka soruna yol açmaktadır.

2003 yılında, kendisiyle ilgili “algı, tarif ve beklentileri yeniden yorumlama”ya tâbi tutmak suretiyle, gerçekte kendisine yapılan biat ve sözleşmeyi fesh etmiştir.

Bu açıdan da, onun “doğal liderlik” tanımı ve yaklaşımını kabul etmeyen, yani “yeni tarif”ini benimsemeyenler için onun şeyhliğini kabul etmek gibi bir sorumluluk mevcut değildir.

Bu sorumluluğun ortadan kalkmasının nedeni de bizzat Nureddin Coşan’ın kendi “yeniden yorum”udur.

*

Bu topluluktaki daha ciddi bir hatayı, Şiîlerinkine benzer bir “zamanın imamı” anlayışının savunulmaya başlanmış olması oluşturuyor.

Aslında bu tekkede, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Ömer Ziyaeddin Dağıstanî rh. a.’in Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar kitabının gösterdiği gibi, halifeye biatle şeyhe intisabı ayıran bir anlayış mevcuttu.

Bu anlayış, Halid-i Bağdadî hazretlerinin mektuplarında da kendisini göstermektedir.

Ayrıca Ehl-i Sünnet ulemasının bu konudaki yaklaşımı bellidir.

Durum buyken, evimize kadar gelip bizi “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini söyleyerek “Nureddin’in zamanın imamlığı” konusunda güya irşad etmeye çalışanlar bile çıktı.

Bunu kamuoyu önünde de dile getirdiler.

Mesela zinde.info adlı sitede yayınlanan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda Ehl-i Sünnet’le telifi mümkün olmayan bir anlayış savunuldu:

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir.”

(http://www.zinde.info/zduyurular.php?subaction=showfull&id=1261645139&archive=&start_from=&ucat=3,18)

*

İkinci soruya gelince…

Nureddin’e tâbi olmayanlar için onun açıklamalarını dikkate almak gibi bir sorumluluk düşünülemez.

Tâbi olanların da, “Halik’a isyan olan yerde mahluka itaat edilmeyeceğini” akıllarında tutmaları gerekiyor.

Nureddin’in şer’î delilini gösteremediği görüşlerini kimsenin kabul etmesi gerekmediği gibi, Şeriat’e aykırı olan görüşlerini reddetmek de, özellikle onu destekleyenler üzerindeki bir mükellefiyettir.

Sağduyu Partisi’nin açıklamaları açıkça Şeriat’e aykırıdır.

Hatta orada, dinî yani İslamî değerler açıkça tahkir edildi, aşağılandı. Reddedildi.

Aynı tutumlarını bugün de sürdürüyorlar.

Ayrıca Nureddin’in doğal liderlik iddiasının da hiçbir şer’î delili mevcut değildir.

Keyfî ve indî, heva ve hevese dayanan bir yaklaşımdır.

Kullandığı “doğal liderlik” kavramı, “İnsan Kullanım El Kitabı” ifadesi için “user manual”ın referans gösterilmesinde olduğu gibi, Batı’dan ithaldir.

Yani bu konuda Şeriat’e değil, hristiyan Batılılar’ın söylem ve yaklaşımlarına tâbi olunmaktadır.

*

Solduyulu Sağduyu Partisi faciasına gelince..

Vikipedi’de “Sağduyu Partisi” maddesinde şunlar söyleniyor:

“Sağduyu Partisi (SAGDUYU), 4 Eylül 2002 tarihinde Muharrem Nureddin Coşan liderliğinde kurulan, Türk siyasi partisidir. …

“İsmini; içinde barındırdığı evrensel değerlerle, her iyiliğin özünde bulunan; varlığında gerçek mutluluk, eksikliğinde zulüm zuhur eden; her şart ve zamanda vazgeçilmez olan; hem hedeflerini, hem yöntemlerini tek kelimeyle özetleyen bir olgu olan SAGDUYU'dan aldığı ifade edilmiştir. SAGDUYU; özellikle hikmet, adalet ve yüksek ahlâk değerleri üzerinde yükselen bir erdemler bütünü olarak tanımlanmış, SAGDUYU hâkimiyetinin ise yalnızca bağımsızlık şartı ile mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu ifade aynı zamanda ‘SAGDUYU = Bağımsızlık x (Hikmet + Adalet + Yüksek Ahlâk)’ şeklinde formüle edilmiştir.”

Saçmalık..

Bu denklem çerçevesinde “bağımsızlık”a sıfır değerini verdiğimizde “sagduyu” denilen “olgu” sıfıra karşılık geliyor. Bağımsızlık sonsuz olduğunda ise “sagduyu” da sonsuz oluyor. (Olgu değil kavram demeleri gerekiyor ya, neyse..)

İmdi, sen parti olarak devlete bağımlısın.. Devletin Anayasa’sı ve Siyasal Partiler Kanunu seni bağlıyor.. Onlardan bağımsız olduğunu söyleme imkânına sahip değilsin.. O halde hangi bağımsızlıktan söz ediyorsun?!..

Laik (siyasal dinsiz) devletin otoritesi karşısında senin bağımsızlığın yok hükmünde.. Sıfır.. Dolayısıyla “sagduyu”n da sıfır.

*

Vikipedi’deki ifadelerin devamı şöyle:

“Sağduyu Partisi … Diğer tüm kişi, kurum ve oluşumlardan bağımsız olduğunu; ancak değerlerine uygun konularda iş birliği yapabileceğini ifade etmiştir.

Demek ki balık hafızası ve balık zekâsı ile parti de kurulabiliyormuş.. “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” Sen İçişleri Bakanlığı kurumundan bağımsız mısın?!.. Devletin seni denetleyen kurumları yok mu?!.. Onlarla “değerlerine uygun konularda işbirliği” yapmakla mı yetiniyorsun?! Değerlerine uymayan konularda onlara “Hadi lan get!” mi diyorsun?!

Vikipedi ayrıca “İdeoloji” başlığı altında partinin ideolojisi hakkında şu bilgileri veriyor:

“Sağduyu Partisi'ne göre klasik teorilerde siyasi konumlar; devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Türkiye'de ise siyasi konumlamanın şimdiye dek; üzerinden ‘millet’ tanımlamasının yapıldığı iki unsura, yani dini değerlere (İslâm) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliğine) nasıl baktıklarına göre yapıldığı ifade edilmiştir. Sağduyu Partisi; siyasi partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sağ veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşündüğünü; bunlardan ilkinin bağımsızlıkları, ikincisinin ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sağduyulu oldukları olduğunu belirtmiştir.

Evet, partinin internet sitesinde yer alan bu saçmalıklarla söylenmek istenen şu: Biz insanların siyasî konumları hakkında değerlendirme yaparken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemiyoruz.. Bizim için önemli olan, birincisi, onların (son tahlilde bir masaldan ibaret olan) bağımsızlıkları..

İkinci olarak da onların “kendi düşünce eksenleri” içerisinde (Ki bu düşünce ekseni İslamî değerleri hiçe sayan ateizm de olabilir, dinsizlik de olabilir, bütün milliyetçilikleri yadsıyan kozmopolitizm de olabilir) ne kadar sağduyulu olduklarını önemsiyoruz.

Dedikleri bu.

Şimdi diyeceksiniz ki bunlar “sağduyulu olmak”tan bahsetmekle işi getirip adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerlerine bağlamış oluyorlar, ve bunlar İslamî değerler demek.. İşte, Sağduyu Partililer (onların ardındaki, bağlı ve bağımlı oldukları “üst akıl”) bunu baştan düşünmüş, bu hataya düşmememiz için, daha baştan, insanları değerlendirirken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemediklerini bilmemizi sağlayacak şekilde bu şerhi itina ile kayda geçirmişler.

Yani bunların sözünü ettiği adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerleri İslam’ın öngürdüğü değerler değil; evrensel (bir laikin, bir dinsizin, yahut evrensel düşünen bir Budistin de kabul edeceği, İslam’ın malı olarak görmeyeceği) adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerleri.. (Nasıl bir evrensellikse?.. Evrensellik babalarının tapulu malı, baba mirası.. Birileri ne yapsa evrensel ve çağdaştır, sen ne yapsan çağdışıdır.)

Bu saçmalıklara karşı “İslamsız adalet, İslamsız hikmet, İslamsız yüksek ahlâk değerleri olmaz” derseniz, Sağduyu Partisi’nin size söyleyeceği şu: Türkiye’de şimdiye dek böyle düşünenler vardı, fakat biz onlardan farklıyız, biz bağımsızlığı ve “kendi düşünce ekseni içinde” sağduyulu olmayı keşfettik..

*

Burada mesele, parti olarak programlarında Şeriatçi olduklarını söyleme meselesi değil, Şeriat’e aykırı beyanda bulunmama meselesi..

Şüpheli ve sanıklara bile sorgu sırasında “susma hakkı” tanınıyor.

İlla da konuşmak, yanlış şeyler söylemek zorunda değilsiniz..

Sağduyu Partisi’nin tutup sitesinde yayınladığı saçmalıklar, söylemek zorunda olduğu şeyler değildi.. Yuvarlak, tevile müsait laflarla işi geçiştirebilirlerdi.

Ortadaki rezaletin makul bir açıklaması yok..

Derinlerde neler döndüğünü, hangi rüzgârların estiğini, hangi dalgaların sahilleri selamladığını ise bilebilecek durumda değiliz.

*

Nureddin’in Hollanda Büyükelçisi’ne yaptığı açıklama da, fıkıhla tasavvuf, Şeriat’le tarikat, hukukla ahlâk arasındaki farkı bilmediğini ve daha kötüsü Şeriat’in önemini kavrayamadığını, ya da önemsiz gördüğünü ispatlamaktadır.

*

Üçüncü soruya gelince..

Nureddin, şapkasından el çabukluğuyla çıkardığı doğal liderlik tavşanına eşlik eden “yeniden yorum”u ile bütün intisapları/biatları fesh etmiş bulunmaktadır.

Olayın takva ile ilgili boyutu bakımından kendisini “aciz bir kardeş” olarak göstermektedir.

Doğal liderliğinin şer’î bir dayanağı bulunmuyor; takvaya çağırma görevi çerçevesindeki “aciz bir kardeş” olma durumu ise, başkalarını sorumlu hale getirmez.

“Aciz bir kardeş” olduğu unutulmamalıdır.

*

Söz konusu arkadaşın mesajında Ramuz el-Ehadîs’e, Evrad’a (dua ve virdler kitabına) ve Robert Frager’in “Kalp, Nefs ve Ruh” kitabına da atıfta bulunuluyor.

Nurettin’in Ramuz ve Evrad hakkındaki sözleri tuhaf..

Üç kişilik bir heyete (Yanlış hatırlamıyorsam Mikdat Kutlu, Zühtü Ünal ve Hür Mahmut Yücer’den oluşuyordu) yeni bir evrad siparişi verdiğini de duymuştum. Sonunun ne olduğunu bilmiyorum.

Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.’in hazırladığı hadis kitabı ile Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in tertip ettiği Evrad’ı beğenmeyen Nurettin’in beğendiği, cemaate hararetle tavsiye ettiği, övdüğü kitap, Frager’in Kalp, Nefs ve Ruh’uydu.

Tavsiye ile yetinmediler, cemaat olarak bu kitabın satış ve dağıtımını bir kampanyaya dönüştürdüler.

Halbuki bu kitap itikadî hatalar içeriyordu.

Her ne kadar Allah’ın kelamı dışında kusursuz kitap bulunmasa da, itikadî hatalar ile mesela tarihî bilgilerle ilgili hatalar ve dünyevî bilgi yanlışları aynı kefeye konamaz.

Üstelik bu tip kitaplara eleştiri yöneltildiğinde şöyle bir tepki alınmaktadır: “Ama o kitabı Hocamız tavsiye etti”.

Frager’in kitabı hakkındaki değerlendirmelerimiz “Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf” adlı kitabımızda (https://archive.org/details/haramilerce-yagmalanan-tasavvuf) “Modern Batılı Tasavvuf” başlığı altında dercedilmiştir.

Ramuz için gösterilen hassasiyetin daha fazlasının Frager’in kitabına karşı gösterilmesi gerekmez miydi?!

 

(İlk yayın tarihi: 31 Mart 2024)


ALİ BULAÇ HZ. MUAVİYE'YE KARŞI

 


Ali Bulaç, 15 Temmuz sonrasında içeriye girip çıkanlardan..

Ancak onun için FETÖ’cü (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nden) denilemez.. Kendince “ilkeleri” olan bir adam.. Batmakta olan gemiyi (Zaman gazetesini) fırsatçılık ve döneklik yapmama adına terk etmedi ve bedel ödedi.

Fakat zamanında (1980’li yıllarda) aynı gazeteyi terk etmişti.

Zaman gazetesi ilk çıktığında daha çok Millî Gazete’ye rakip bir gazete görünümündeydi. Çıkaran ekipte Prof. Nabi Avcı ve Ahmet Kot gibi isimler de yer alıyordu. Genel yayın yönetmeni ise Fehmi Koru’ydu.

Koru, bu gazeteyi çıkarmadan önce Millî Gazete’nin başına getirilmişti. Fakat bu hikâye kısa sürdü (yanlış hatırlamıyorsam üç ay). Koru, oradan ayrıldı ve Zaman gazetesini çıkarmaya başladı.

Bu yeni macerasında, Millî Gazete’nin (ve Erbakan’ın siyasî hareketinin) altını oymak isteyen “derin”lerin de katkısı var mıydı, orasını bilemem.

Ancak, bu yeni gazetenin, Millî Gazete’nin entelektüel okurlarını peşinden sürüklediği kesin.. Çünkü o camiaya hitap eden tanınmış isimleri bünyesinde toplamıştı.

Fakat daha sonra gazete yönetimi ile bazı yazarlar arasında ihtilaf çıktı (Nedenini hatırlayamıyorum, belki de gazetenin sahipleri değişmişti). Ali Bulaç’ın da aralarında bulunduğu bir grup yazar, Zaman gazetesini terk ettiler.

Fehmi Koru gitmedi, kaldı.. Yazar olarak devam etti..

Gazetenin başına bir ara Mehmet Şevket Eygi bile getirildi.. Daha sonra gazete FETÖ’cüler tarafından satın alındı.

Böylece, bir zamanlar Millî Gazete okuru olan ve Erbakan’ın peşinden giden entelektüel bir kitle, Fethullah Gülen’in “gazete okuru” kontenjanından “şakirtleri” veya “sempatizanları” haline getirilmiş oldular.

Sabırla ve sühuletle gerçekleştirilmiş iyi bir operasyondu.

*

Aradan yıllar ve yıllar geçti, Fehmi Koru Zaman’dan ayrıldı, Yeni Şafak’a demir attı.

Ve Ali Bulaç Zaman’a döndü.

Duygusal” nedenlerle olduğunu tahmin ediyorum.. Neylersin ki hayat duygularla kaim.. Duygusuz yaşanmıyor. Yaşanamıyor.

Fikrî çizgisine gelince..

Kendine göre (bağımsız denilebilecek) bir yol tutturmuş gidiyordu.. Şucu bucu değildi.. İlla da bir “ci, cı” eklemek gerekirse onun için ancak “Ali Bulaçcı” denilebilirdi.

Fakat “duygusal” bağımlılığı sonuçta onun FETÖ’cü muamelesi görmesine yol açtı.

Bu noktadaki duygusallık artık “parasal” değildi, kendisine kucak açmış insanlara vefasızlık yapmış biri olarak görülmek istemedi. 

Veya belki, daha iyi bir teklif alınca hemen kulvar değiştiren bir fırsatçı, menfaatçi ya da iktidarın tehditlerinden korkarak pes eden bir ödlek dönek olarak bilinmekten çekindi.

Her neyse, işin içyüzünü Allahu Teala biliyor.

(1980’li yıllarda üç isim “İslamcı düşünür” havalarında revaçtaydı: İsmet Özel, Ali Bulaç, ve Rasim Özdenören. 

Bunlardan ciddiye alınacak bir İslamî bilgi birikimi olan sadece Ali Bulaç’tı, diğer ikisi edebiyatçı taifesinden laf ebesiydi.

İsmet’in havası eski solculuğundan kaynaklanıyordu, “İslamcı” gençlerdeki aşağılık kompleksine iyi geliyordu. Bir de lüzumsuz yere abartılan şairliği vardı. Gerçekte şiir diye yazdıkları, kulağa hoş gelen üç beş mısra dışında hava cıvaydı.

 “Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı?” gibi meseleleri dert edinmiş olan lüzumsuz hikâyeler yazarı Özdenören ise belki İsmet’ten de boştu. 

İsmet hiç değilse yazdıklarının “Faydasız Yazılar” olduğunu biliyordu. Rasim’de o da yoktu, yumurta kırmayı bile bilmeyen bir beceriksizdi. 

Boş adamdı, yeri doldurulamaz türden gerçek bir boşluktu.)

*

Bunları hatırlamamızın nedeni, Ali Bulaç’ın Hz. Muaviye konulu son yazıları.

Muaviye’nin Amel Defteri” diye bir yazı kaleme almış, kendince bütün kusur ve günahlarını sıralamış (https://www.mirathaber.com/muaviyenin-amel-defteri/).

Fazilet olarak bilinen hasletlerine de tutup birer kulp takmış.

Kendi amel defteriyle uğraşsa daha iyi ederdi, fakat o akıl fikir Ali Bulaç’ta yok gibi görünüyor.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye’de Hz. Muaviye ile uğraşmak kolay.. O kadar hakperestsen, ülkenin resmî putu Atatürk’ü eleştir.

Bu ülkede daha birkaç sene önce, üniversite öğrencisi bir kızcağız “Atatürk ilah değildir” dedi diye gözaltına alınabildi.

İlkokul öğrencilerinin Selanikli’nin fotoğrafı ve büstü önünde secde etmeye zorlandığı, teşvik edildiği bir ülkeyiz.

Çalışacaksan "Atatürk’ün amel defteri” üzerinde çalış.. Türkiye insanının asıl bunu bilmeye ihtiyacı var.

*

Evet, Ali Bulaç’ın hayatı boyunca yazıp çizdiklerine baktığımızda gördüğümüz şey (son tahlilde) bir yığın lüzumsuz tartışma.

Ya risksiz, suya sabuna dokunmayan konularda yazıyor ya da tribünlere oynuyor.

Devlet için ajanlık, muhbirlik vs. yapmayı kabul etmemiş olmak gibi bir meziyeti var, fakat bu, FETÖ tarafından kullanılmayı kabul etmiş olması gerçeğini görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Onun Zaman’da yazdığı sıralarda Fethullah Gülen’den bir sürü yanlış ve lüzumsuz eylem, söz ve yazı sadır oldu, fakat Ali Bulaç bunların hiçbirini tartışma konusu yapmadı.

Zaman’da yazıyor olmakla birlikte Fethullahçı çizgide olmadığını göstermek adına, onun katılmadığı eylem ve söylemlerine kavl-i leyyin ile dostane itirazlarda bulunabilirdi.

Ali Bulaç belki şöyle birşey diyecektir: “The Cemaat ile AK Parti arasında kavga çıkmadan önce bunu Zaman’da değil Yeni Şafak’ta yazan Prof. Hayrettin Karaman bile yapmadı, bunu benden nasıl bekleyebilirsiniz? Ben Prof. Faruk Beşer gibi onu müçtehit de yapmadım.”

Ancak, söz konusu isimlerin kusuru kendisi için mazeret olamaz.

Evet, Ali Bulaç Fethullah Gülen hakkında dilini tutuyorsa, tutabiliyorsa, Hz. Muaviye hakkında da tutabilirdi, tutmalıydı.

*

Ali Bulaç’ın söz konusu yazısına gelelim..

Muaviye’nin 15 cürmü”nden söz ediyor.

İlki şu:

“1. Saray ve debdebe: Muaviye aristokrat bir aileden gelmeydi, zenginliği, gösterişi, yani Kur’an-ı Kerim’in kınadığı tefahuru ve tekasürü (Hadid, 20; Tekasür, 1) severdi. Daha Hz. Ömer zamanında bile gösteriş ve debdebeli hayatı dikkat çekmişti, hatta bir keresinde Şam’ı ziyaret eden Hz. Ömer, “Bakıyorum, Bizans meliklerine benzemişsin” deyince, “Ey Mü’minlerin Emiri, ben sınırda görev yapıyorum, Bizans’a karşı itibarımızı koruyorum,” mealinde savunma yapmıştı. Saray kültürünü Bizans’tan ilk ithal eden Muaviye olmuştur, sonraları Abbasiler, Safeviler, Osmanlılar İran ve Mısır saraylarını ekleyip bu kültürü devam ettirdiler.”

Hz. Ömer r. a.’in bunu bir cürüm olarak görmediği anlaşılıyor. 

Neyi ispat etmeye çalışıyorsun, Hz. Ömer’den daha şuurlu bir müslüman olduğunu mu?

Bulaç dolaylı olarak Hz. Ömer’i de suçlamış durumda.

*

İkincisine geçelim:

2. Ebuzer el Gıfari’nin muhalefeti: Bu durum tahmin edileceği gibi ilk nesil Müslümanların hoşuna gitmez ve içlerinde bu konularda tavizsiz Ebuzer el Gifari’nin yüksek sesle itirazına ve muhalefetine yol açar. Ebuzer, Muaviye’ye iki noktada itiraz eder:

a) Asırlar sonra ortaya çıkacak kapitalizmin ilk nüvesi olan “Kenz”e karşı çıkması. Kenz altın ve gümüşün üst üste biriktirilmesi, servet ve tekasür sevgisi. Muaviye, ilgili ayetin (Tevbe, 34-35)  gayrımüslimler için indiğini söylese de Ebuzer bunun Müslümanlar için de hüküm taşıdığını söyler. (Geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, III, 513-517; Ali Bulaç, “Modern İktisadın Ruhu Kenz”, The Turkish Post 1-2, 01-04. 06. 2025)

b) Ebuzer Muaviye’nin saray inşa etmesine karşı çıkar ve yüzüne şöyle der: “Sarayda yaşamak haramdır. Eğer sarayı Beytülmal’den yaptırmışsan haram iş işlemişsin, kendi cebinden yaptırmışsan yine israf olduğundan haramdır.”

Muhalefet ve itirazlar durmayınca Muaviye, Ebuzer’i Hz. Osman’a şikayet eder. Bunun üzerine Halife Osman, Ebuzer’i başkente çağırır, onu Rebeze denen çöle sürgün eder. Hz. Osman’ın yapması gereken şey, Ebuzer gibi dev bir sahabiyi haklı bulup saray ve gösteriş kültürünü İslam’a sokan Muaviye’yi uyarması veya  en doğrusu görevden almasıydı. Ebuzer, sürgün yeri çölde karısıyla yalnız başına vefat eder, cenazesini kaldıracak kimse bulunmaz, tesadüfen geçen bir kervan onu tanır, hayıflanarak defnederler.

Bir defa, “asırlar sonra ortaya çıkacak kapitalizmin ilk nüvesi”, “kenz” değildir. Kenz her zaman vardı ama kapitalizm yoktu.

Tevbe Suresi’nin 34 ve 35’inci ayetleri şöyle:

Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!  

(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): «İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!»”

Burası içtihat mahalli olduğu için, doğrudan cürüm olarak nitelemek doğru olmaz gibi görünüyor. Devlet hazinesi ya da beytü’l-mal zaten topluma aittir. Burada farklı içtihatlar devreye girebilir. Dolayısıyla hemen cürüm isnadında bulunmaktan kaçınmak daha uygun olur.

Aynı şey saray için de geçerli. Yani tartışmaya açık bir konudur.

Ebu Zer r. a. haklı olabilir, ya da değerlendirmelerinde haklılık payı bulunabilir, fakat onun içtihadına raşid halife Hz. Osman r. a.’in katılmadığı görülüyor. Bunu yabana atamayız.

Evet, Bulaç dolaylı olarak Hz. Osman’ı da cürümle suçlamış durumda.

Bence bu, Bulaç’ın bir cürümü.. 

Haddini bilmezliği.

Olaya Ebu Zer r. a.’in “yalnız” ölümünü katması belagat/retorik açısından iyi bir numara, fakat gereksiz.

Hz. Osman'ın ölümü daha "yalnız"dı.

*

Gelelim üçüncü “cürüm”e:

3. Kan davası peşinde koşması – Cahili kabile asabiyeti: Hz. Peygamber, İslamiyet’i bir sosyo-politik model olarak hayata geçirmek isterken Arapların kadim kabile geleneği ve “mevali” kurumundan istifade etti. Kabile geleneği çift kutuplu bir sosyal yapıdır. Hz. Peygamber, kabilelerin nesep asabiyetini terk edip sebep asabiyeti (yüksek ahlaki hayat, adalet ve iyilik amaçlı dayanışma) üzerinde bir araya gelmelerini istiyordu. Kabile pratiğinde;

a) Suçlular korunur, kan bedelleri ödenir,

b) Kan davası güdülür,

c) Çapulculuk, yağma, baskın kabile gelirinin belli başla kaynakları arasında yer alırdı.

Hz. Peygamber (s.a.), bunları toplumsal hayattan işlevsiz hale getirmek istiyordu. “Suçlular korunmaz” ilkesini getirdi ama diyet ödemeyi devam ettirdi, kan davalarını, çapulculuğu ve yağmayı yasakladı.

Ama pek de kolay olmayacaktı. Çünkü derin bir geçmişe ve köklü duygu ve hatıralara dayalı kabile asabiyetinin tekrar uyanması, birliği ve ekonomik/maddi kaynakların belli ölçüler dahilinde adaletlice bölüştürülmesi ilkesinin terkedilip tekrar yağma ve çapulculuğa, kan davalarına dönülmesi tehdidi bütünüyle sona ermiş değildi.

Hz. Peygamber, muazzam bir iş başarmıştı, kabileleri isimleri ve unvanlarıyla tek tek zikrederek Medine Sözleşmesi’nin kurucu aktörleri kıldı (Md. 1-24), merkezi bir kamu otoritesi oluşturdu, çöl hayatı yaşayan insanları Medinetü’n Nebi’de medenileştirmeye çalıştı.

Hz. Osman’ın katliyle Muaviye, “Ali katilleri koruyor”, hatta kendisi asli faillerdendir imasında bulunarak kabile hamiyetine kalkıştı. Osman’ın kanlı gömleğini mızraklara asarak şehir şehir dolaştırdı, aşiret ve topluluklarda cahiliyeden kalma kan davası duygularını tahrik edip intikam duygularını alevlendirdi.

Bu yazdıkları da lüzumsuz afra tafra..

Boş laf salatası..

O kan davasını Hz. Aişe de gütmüştü, “cennetle müjdelenmiş” Talha bin Ubeydullah ile Zübeyr bin Avvam r. a. de..

E peki Şiîler hâlâ Hz. Hüseyin’in kan davasının peşindeler, buna ne diyorsun?.. 

Ortada ne Hz. Muaviye kalmış, ne Yezid, ne Emevîler, bunlar hâlâ Hz. Hüseyin’in kanının peşindeler.

Üstelik Emevî Devleti (daha doğrusu, saltanatı, rejimi) yıkıldığında Emevî sülalesi katliama tabi tutuldu, ölülerinin mezarları bile tahrip edildi.

Siz hiç şu anda Hz. Osman’ın kan davasını güden bir sünnî biliyor musunuz?

Mesela bugünkü Şiîleri “Hz. Osman’ın katilleri.. Katillerinin yardakçıları” olarak görüyor muyuz?

Hayır!

Ama birçok şiîye göre (mutedil olanları hariç) Sünnîler Yezid’in ta kendisi.. Hz. Hüseyin’in yaşayan katilleri sayılabilecek insanlar..

Bulaç dilini tutsa iyi olurdu..

*

Dördüncü “cürüm”:

“4. Haksız suçlamalar: Geliştirdiği söyleme göre Ali, Osman’ın katillerini koruyor, kısas hükmünü yerine getirmiyordu. Muaviye, Osman’ın kanına sahip çıkmak suretiyle artık “lider benim” mesajını veriyordu. Kadim kabile geleneğine göre, birinin kanına sahip çıkıp kan davası güden o kabilenin liderliğine aday olmuş demektir, kabile bileşenlerinin tümü onun etrafında toplanmalıdır. Ali’nin  yönetiminde –Hz. Osman’ınınki gibi- diledikleri tasarrufta bulunmayacağını düşünen eşrafa, görevden alınma korkusu içindeki valilere mektuplar yazarak kendisi halife olursa onları taltif edeceğini vadinde bulunuyor, onları satın alıyordu.  Hz. Ali’nin kardeşi Akil’i bu amaçla ordu komutanı yaptı”

Hz. Muaviye’nin siyaset tarzını onaylamayabiliriz. Fakat Hz. Ali r. a.’e yönelttiği bazı suçlamaları cennetle müjdelenen sahabîler de yapmışlardı.

Bu konuyu bu kadar kaşımaya lüzum yok.

*

Beşinci “cürüm”:

“5. Meşru kamu otoritesine isyan (baği): Şüphesiz meşru halife Hz. Ali’ydi. Seçimle iş başına gelmiş, biat almıştı. Muaviye ise Ali’nin valisiydi, Ali’nin halifeliğini tanımıyordu. Bizim tarihte gelişen fıkhımıza göre, meşru halifeye başkaldıran, silah kullanan kişi ve kişiler bağiydir. İmam Şafii’ye göre de Muaviye bağiy idi. Bağî fıkıhta mücerret bir hüküm değildir, bağyedenin Müslüman ve gayrımüslim olması fark etmez. Hz. Ebu Bekir’e göre, merkezi otoriteye silahla başkaldıranlar, Müslüman olduklarını beyan ettikleri halde zekat (vergi) vermeyi reddedenler de mürteddirler, mürtedlere karşı savaşılır. Hz. Ömer “La-lilahe illallah deseler de mi”, diye itiraz etmişse de Hz.  Ebubekir’in içtihadına uymuştur. Kişisel din değiştirene silah (şiddet ve terör) kullanmadığı müddetçe dokunulmaz, temel hakları ihlal edilmez. Bağinin meşru Halifeye silah kullanıp başkaldırması büyük hukuk ihlali olduğundan, Halifenin onunla savaşması görevidir. Bu hükme göre, meşru otoriteye silahla baş kaldırdığından Muaviye bağiy idi. Eğer Şeyheyn zamanında isyan etseydi, her ikisi ona karşı mürted olarak savaş açarlardı.”

Bağî kabul edilmesi gerektiği doğrudur. Ancak, aynı “bağy” cennetle müjdelenmiş ashabdan da sadır oldu.

Üstelik, Talha bin Ubeydullah ile Zübeyr bin Avvam r. a, Hz. Ali k. v.’ya biat etmiş durumdalardı.

Buna rağmen Hz. Osman’ın kanını dava ederek karşı çıktılar ve onunla savaştılar.

Hz. Muaviye ise baştan beri biat etmemişti.

Bulaç, “cennetle müjdelenmiş” ashabın cürümlerinin çetelesini tutacağına kendi cürümleriyle uğraşsa daha iyi olur. (Bu, hepimiz için geçerli.)

*

Altıncı “cürüm”:

“6. Kur’an ayetlerinin istismarı: Sıffin savaşının en kritik anında Arap dâhilerinden  Amr bin As’ın önerisiyle Muaviye Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırdı, böylelikle tam yenilecekken, durumu lehine çevirdi. Amr bin As, dahi seviyesinde zeki idi ama akıllı değildi, akıllı olsaydı seçimle işbaşına gelen Ali’ye itaat eder, bir baği ve isyancıya hizmet etmezdi. Bu, tarihte Kur’an-ı Kerim’in, gayrımeşru siyasi amaçlarla istismar edildiği ilk örnektir.”

E, bunu yapınca küfre mi düşmüş?!

Yapmasalar iyiymiş, Allah afvetsin.

Şia’nın takiyyesi bundan daha kötüdür. Daha büyük istismardır.

*

Yedinci “cürüm”:

“7. Ammar bin Yasir’in ölümünden sorumlu tutulması: Ammar bin Yasir, Sıffin savaşında hayatını kaybetti, hakkında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ammar’ı asi ve baği bir topluluk öldürecek”. (Mustafa Fayda, Ammar bin Yasir, DİA.) Bu hadis kendisine hatırlatıldığında Muaviye’nin savunması şöyle olur: “Biz Ammar’ı öldürmedik, öldüren Ali’dir. O bize karşı savaşmasaydı Ammar öldürülmezdi. Ali, Ammar’ı getirip kılıçlarımızın önüne attı.” Bu boş polemiğe Hz. Ali şöyle cevap verir: “Bu muhakemeye göre Hamza’yı da Peygamber mi öldürdü?” Muaviye, daha savaş başlamadan önce Şebes’in “Ey Muaviye, eline imkan geçse Ammar’ı da öldürecek misin?” sorması üzerine şöyle der: “Neden öldürmeyeyim, Vallahi değil Osman için, Osman’ın kölesi Natil için bile öldürürüm.” (Taberi, Tarih, V, 12.) Muaviye’ye göre Osman’ın kölesi bile Ammar’dan değerlidir. Ammar, ilk Müslümanlardan olup annesi (Sümeyye binti Hayat) ve babası (Yasir) şehit olan (m. 615) önemli bir sahabedir. 93 yaşında iken şehit edilmiştir.”

Ortada bir savaş var ve ölen sadece Ammar bin Yasir r. a. değil.

Bu sadece, Hz. Muaviye ile taraftarlarının o an için bağî olduklarını gösterir. 

Tabiî ki Hz. Muaviye’nin yaptığı tevil yanlıştır.

Ancak, Bulaç bağîlik konusunu zaten beşinci cürüm olarak saymıştı, bunu ayrıca tekrarlaması gereksiz olmuş.

Bu gösteriyor ki Ali Bulaç (yeterli düzeyde) zeki de değil, akıllı da değil.

*

Sekizinci “cürüm”:

“8. Hilafet’ten Saltanat’a: Rızaya ve seçime dayalı sistemin Hilafetten saltanata kalbedilmesi İslam tarihinin maruz kaldığı en büyük musibettir. 1850’den beri İslamcılar, İslam’da ilk büyük sapmanın siyasi sistemdeki bu sapma olduğunu savunurlar. Bu büyük günah ve sapmanın faili hiç şüphesiz  Muaviye’dir.”

Evet, burada bir hilafetten saltanata (mülk) geçiş var.

Ancak bunu, ilgili hadîs-i şerîfe dayanarak söylüyoruz. Yoksa, Hz. Muaviye açısından bakıldığında, oğlu Yezid “rıza”ya dayalı olarak “seçim”le gelmiş oluyordu. Hz. Ebu Bekir r. a. nasıl Hz. Ömer’i tavsiye etmiş idiyse o da oğlu Yezid’i tavsiye etmiş bulunuyordu.. Nitekim Hz. Ömer’e de, “Yerine oğlun Abdullah’ı tavsiye et” demişler, o, caiz olmadığını söylememekle birlikte, bunu kabul etmemişti.

Hz. Muaviye’nin Yezid için biat alamadığı üç beş kişi vardı.. Yanlış hatırlamıyorsam bunlar Hz. Hüseyin, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah ve Muhammed bin Hanefiyye idi.. Belki Abdullah bin Abbas r. a. de bunlar arasındadır. Şu anda hatırlayamıyorum.

Yani Hz. Muaviye’ye göre rıza ve seçim işi tamamdı.

O günün dünyasında (hatta bugünün dünyasında) böyle bir “babadan oğula”lık “toplumsal realite”si var maalesef.. Hz. Ali vefat edince yerini Hz. Hasan aldı, şayet onun halifeliği devam etseydi muhtemelen öldüğünde de yerini oğullarından biri alırdı. (Günümüzde Türkiye’de de kimi tekkelerde böyle bir durum var. Şeyhlik babadan oğula, toruna geçiyor.)

Bu iş “siyasal kültür” meselesidir. Mesela Timur’un Osmanlı Devleti’ni yıktığı fetret dönemine bakalım.. İnsanlar “Devlet yıkıldı, hadi seçim yapalım” demediler. Yine tutup Yıldırım Bayezid’in oğullarının etrafında kümelendiler.

Selanikli Mustafa Atatürk Osmanlı hanedanının saltanatını yıkıp cumhurbaşkanı adı altında padişah olmak istediğinde, en yakın arkadaşlarından olan ve TBMM’nin ilk başbakanı konumunda bulunan Rauf Orbay bile buna sıcak bakmamış, Osmanlı hanedanına sadakat göstermişti. 

Selanikli insanları "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" diyerek "razı" etmişti.

*

Dokuzuncu “cürüm”:

“9. Muaviye siyaseti: Zer-o zor o tezvir: Muaviye’ye göre rakibin her ne suret, yol ve araçla bertaraf edilmesi esas olduğundan, siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mübahtır. Yöntem şudur: Sözün geçtiği yerde söz (yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat), paranın geçtiği yerde para (zer/altın), her ikisinin geçmediği yerde kılıç (zor). Muaviye her üç yolu da ‘başarıyla’ kullanmış, bu yöntemle h. 41-60/m.661-680 arası 19 yıl 3 ay hüküm sürmüştür.”

Bu laflar da abartılı.. Hz. Muaviye’yi “ibahiyeci” ilan etmiş.. “Siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mubahtır” diye inanıyormuşmuş..

“Bazı caiz olmayan işleri de var” desen olabilir, fakat onu tutup kopkoyu Makyavelist yapmak da ne oluyor?

“Sözün geçtiği yerde söz” diyor, “yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat” diye saydırıyor.. Sanki bütün hayatı böyle..

Zer (para) ve zor’a (kılıç) gelince.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in siyasetinde de bu vardı: Müellefe-i kulub meselesi işin “zer” tarafıdır.

Bu “zer” siyasetini FETÖ de uyguluyordu.. Mesela Ali Bulaç’a gazetelerinin sayfalarını açmaları onu yazılarından istifade edilecek bir “mürşid” olarak görmelerinden kaynaklanmadığını bilebilecek durumdayız.

Böylece Ali Bulaç’ı “bir nevi” satın almışlardı.

Ha, bunu FETÖ’cü olmayanlar da yapmıyorlar mı?

Hiç yapmıyorlar ya da yapmazlar demiyorum.

*

Onuncu “cürüm”:

“10. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde azmettirici olması: Baskın bir kanaate göre, Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymadığından Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş, karısı Ca’de bintü’l Eş’as el Kays el Kindi’yi kullanarak onu zehirlemiştir. Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir.”

Bence bu ifadeler Hz. Muaviye’ye yönelik “yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama ve tezvirat” olarak görülebilir.

Bulaç lafa “baskın bir kanaate göre” diyerek başlamış.

Sonuçta bir kanaat.. Ya da iddia.. Ortada kesinlik yok.

Kanaatin “baskın” olması da ayrı bir iddia..

Kesinlikle “baskın” kanaat olamaz..

Bir defa o günkü şartlarda Hz. Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymamış olsaydı bile (Ki bu da ayrıca bir “kanaat”), Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş olamaz.

Hz. Hasan’ın kişiliği buna müsait değil.. Hem bundan sonuç alamayacağını, boşuna yorulacağını bilecek durumda, hem de fitne çıkmasını ve kan dökülmesini istemez.

Bir isyan ancak kriz zamanlarında patlak verir, mesela yönetici ölür, birileri bunu fırsat bilir, birtakım hesaplar içine girip ayaklanır. Fakat bir defa otorite tesis edildiğinde, kolay kolay kimse isyan etmeye cesaret edemez. Bunu Hz. Hasan da bilir, Hz. Muaviye de..

Hz. Hasan zehirlenerek mi ölmüştür, zehirlendiyse karısı mı zehirlemiştir?.. Olabilir, mümkündür, hayatta herşey olabiliyor, fakat kesin birşey söylemek mümkün değil.. Durduk yere kimsenin günahını almamalıyız.

Bulaç, “Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir” diyor.

“Zehirleyen kadın” değil, “zehirlediği iddia edilen kadın”.. 

İmdi, Hz. Muaviye’nin söz konusu dul kadını oğlu Yezid ile evlendirmiş olması, (böyle bir zehirleme olayı olduysa bile) Hz. Muaviye’nin bundan haberinin olmadığını ispatlar.

Yani iddiayı kuvvetlendirmez, çürütür.

Birincisi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sevgili torunu Hz. Hasan r. a.’i zehirletecek kadar cani ruhlu bir Makyavelistin, cinayetin izlerini kapatmak için hemen arkasından kadını da öldürtmesi beklenir.

Günümüzde istihbarat örgütlerinin büyük, önemli ve kritik suikastlarda kullandıkları taşeron tetikçileri bu yüzden ortadan kaldırdıkları oluyor. İhbar ediyor ve çatışma çıkartıp konuşma fırsatı vermeden öldürtüyorlar.

Hz. Muaviye, söz konusu kadını Yezid ile evlendirmek suretiyle “İşte Yezid, Hz. Hasan’a denk bir adam.. Hasan’ın zavallı dul eşine sahip çıkıyoruz, onurlandırıyoruz” mesajını vermiş olmaktadır.

Bir adamın, "kocasını zehirleyerek öldürebilecek tıynette bir canavar cadı" ile oğlunu evlendirebilmesi, böyle birine güvenebilmesi için, aklını peynir ekmekle yemiş süzme salak olması gerekir. Hz. Muaviye'nin salak olmadığı ise kesindir.

Diğer taraftan, şayet söz konusu olayın bir suikast olduğu yönünde elde ciddi deliller bulunsaydı, Hz. Hüseyin ve diğer Haşimoğulları bunu sükunetle karşılamazlar, olayın soruşturulmasını isterler, ayrıca Hz. Hüseyin’in hurucu sırasında da bu konu gündeme getirilirdi.

İkincisi, Hz. Muaviye ölmeden önce Yezid’e Hz. Hüseyin ile Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah hakkında uyarılarda bulunmuş durumda.. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın hilafet makamı için hırs taşımadığını, fakat Abdullah bin Zübeyr’e dikkat etmesi gerektiğini söylemiş bulunuyor.. Hz. Hüseyin’in ise heyecanlı bir karaktere sahip olduğunu, şayet sorun çıkarırsa ona karşı afvedici olmasını, çünkü hem kendileriyle arasında bir akrabalığın bulunduğunu, hem de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in torunu olduğunu ifade etmiştir.

Hz. Hasan’ı öldürtmüş olan bir adam böyle vasiyette bulunmaz.

*

Onbirinci “cürüm”:

“11. Hz. Ali’ye ve Ehl-i beyt’e hutbelerde lanet okutturması: Bu tarihen sabit bir cürümdür. Muaviye, her Cuma hutbesinde Hz. Ali’ye lanet okutturuyor, okumayanları cezalandırıyordu. Aşağıda aktaracağımız Hucr bin Adi olayı bunun somut, dramatik delilidir.”

Evet, bu bir hata..

Fakat bugün bakıyoruz bazı şiîler sadece Yezid’e de değil, Hz. Muaviye’ye de değil, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da dahil olmak üzere Hz. Ali’nin şiası (taraftarı) olmayan bütün ashaba lanet okuyorlar.

Tekfir edenleri de var.

Elan bu devam ediyor.

Hz. Ali hakkındaki lanetleme olayı ise son bulmuş durumda.. Üstelik Emevîler döneminde.. Ömer bin Abdülaziz ölünce tekrar lanete dönmemişler. 

Ali Bulaç’ın yapması gereken, “şu anda” yapılmakta olan lanetleme ile mücadele etmesidir.

Kazmayı yanlış yere vuruyor ve karizmasına yazık ediyor.

*

Onikinci “cürüm”:

“3. Hucr bin Adiy’e verdiği ölüm cezası: Hutbelerde Hz. Ali’ye lanet okutmayı reddettiği için Muaviye’nin Hucr bin Adiy’in ölüm emrini verdi. Kefe’den Şam’a elleri ve ayakları zincirli olarak Muaviye’nin huzuruna getirtilen Hucr, iki rekat namaz kılmak istemiş, ama öldürülürken elleri ve ayaklarının çözülmesini istememiştir. Aslında Hucr, Muaviye’nin hilafetini kabul etmişti, ancak hutbelerde Ali’ye lanet edilmesine karşı çıkıyor, bunu yapanlara bazan küçük çakıl taşları atıyordu. (Taberi, Muaviye’nin emriyle gerçekleştirilen bu trajik olayı geniş olarak anlatır. Bkz. Taberi, Tarih, V, 268-274.) Bu elim cinayetleri tolere edenler, “Zarar-ı ammı def’etmek için zarar-ı has tercih edilir” ilkesine sığınırlar. Bu yetmiyormuş gibi Osmanlı’daki kardeş katlini, kundaktaki bebeği katletmeyi de tecviz ederler.”

Olayın ayrıntılarını bilmiyorum. Taberî’nin Tarih’ini okudum ama okuduğum herşeyi aklımda tutma gibi bir becerim maalesef yok. Şimdi dönüp bakmak da istemiyorum. Fakat aslında bakmak lazım, çünkü Bulaç gibi yazarların okuduklarını yanlış anlama ve yorumlama gibi tuhaf bir meziyetleri var.

Olay tam da Bulaç’ın anlattığı gibiyse, Hucr bin Adiy’in (şer’an idamı gerektiren) başka bir kusuru yoktuysa, büyük günah..

*

Onüçüncü “cürüm”:

“3. Semure bin Cendeb olayı: Tarih kitaplarında yer alan bazı iddialara göre, Muaviye, Semure bin Cendeb’e Bakara suresi 204, 205, 206. ayetleri Ali aleyhide yorumlasın diye 400 bin dirhem vermiştir. Bu Kur’ani anlamın tahrifatına göre 204, 205 ve 206. ayetler Ali, 207. ayet ise onu şehid eden İbn Mülcem hakkındadır. İbn Ebi’l Hadid, bunu Ebu Ca’fer el İskafi’den nakleder. Şii eğilimleri güçlü İbn Ebi’l Hadid, muteber Sünni kaynaklarda güvenilir bulunmadığından söz konusu nakil şüpheyle karşılanmıştır. Referans verdiği Bağdat ekolüne mensup Mutezili Ebu Ca’fer el İskafi ise Şii olmadığı halde Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir. (Hikmet Gültekin-Abdullah Çimen, “Semure bin Cendeb ve Hakkındaki Eleştiriler”, İnsan ve Topum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 3, 2018, s. 2080-2102). Semure, sonraları pişman olup şunları söyler: “Allah Muaviye’ye lanet etsin, ona 4 bin dinara yaptığım hizmeti Allah’a yapsaydım beni cennetine koyardı.”

Bunlar dedikodu kabilinden suçlamalar..

Semure bin Cendeb (Cündeb olabilir) ile ilgili hikâyeyi rivayet eden kişi bir şiî.. Şiî İbn Ebi’l Hadid diye bir adam, bunu (yine Ehl-i Sünnet’ten olmayan) Ebu Ca’fer el İskafi diye birinden rivayet etmiş..

Sünnî kaynaklar güvenilmez diyor fakat Ali Bulaç (sünnî olmasa gerek ki) güvenilir bulup buraya alıyor.

Kılavuzu şiî olan için Hz. Muaviye’nin eti lezzetli olsa gerek..

“Mutezili Ebu Ca’fer el İskafi Şii olmadığı halde Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir”miş.

Tamam da adam Ehl-i Sünnet’ten de değil.

Ehl-i Sünnet’in bu kadar muteber alimi (mesela Abdullah ibni Mübarek) Hz. Muaviye’nin rivayetlerini güvenilir bulurken, onu hadis uydurmakla suçlamazken, Bulaç efendi onları bırakıyor bir Mutezilî’nin peşine takılıyor.

Ve böylece Hz. Muaviye’yi direk cehenneme atıyor.

Hadiîs uyduranların cehenneme atılacağı malum.

*

Ondördüncü “cürüm”:

“14. Yezid’in veliaht tayin edilmesi: Muaviye, Bizans ve Sasanileri takip ederek, sarhoş, binamaz, ilkesiz, sefih oğlu Yezid’i veliaht tayin etti, İslami sistemi tersine çevirdi. Yezid’i yöneten de kendi aklı değil, hırslarını ve korkularını iyi kullanan “Beni Ümeyye derin devleti”ydi.”

Namaz kıldığı, cihat ettiği zamanlar da vardı.. Babası onu İstanbul’u fetih için göndermişti.. Orduda Ebu Eyyub el-Ensarî de vardı, mezarı onun için Eyüp’te..

Kendisinden sonra tümden zıvanadan çıkacağını bilemezdi.. Aslında bu yönetimin devri işinin kansız hallolmasını istiyordu. Aksi takdirde bir kavganın çıkacağını, çok kan döküleceğini biliyordu.

Şayet yerine Yezid’i bırakmasa gene benzer bir senaryo yaşanırdı. Suriye’deki kurumsal yapı Yezid’e biat ederdi. Muhtemelen kazanan yine Yezid olurdu, çünkü emri altında organize ve düzenli bir devlet yapılanması bulunuyor olurdu. 

Hz. Hüseyin ise işe sıfırdan başlamak durumundaydı.

*

Onbeşinci “cürüm”:

15. Şeytani zekanın Rahmani takvaya galibiyeti: Muaviye iktidar hırsı ve kabile asabiyetinin derin etkisinde Hz. Ali gibi mümtaz bir sahabeye isyan etti, haksız yere ve bir baği olarak kan dökülmesine sebep oldu. Oysa Hz. Ali’nin ne kadar değerli bir zat olduğunu biliyordu.

a) Hz. Ömer, onun hakkında, “Ali en faziletlimizdir” demişti. Başkalarıyla ihtilafa düştüğünde Ali’yi hakem-hakim kabul eder, ona müracaat ederdi. Ömer nazarında Ali, Şeriat’tı.

b) Ahlaki normlara ve hukuka sıkı sıkıya bağlı olan Ali’ye taraftarları “Sen de biraz zeki şeyler-siyasetler takip etsene!” dediklerinde, şu meşhur sözü sarfetmiştir: “Levle’t tuka, le-küntu edha’l Arab.” (Takva yani ‘ahlaki norm ve hukuk kurallarına sadakat olmasaydı’ Arapların en dâhisi ben olurdum.)

Evet, Hz. Ali’nin takvasına söz söylenemez, fakat Hz. Muaviye’yi tutup “şeytanî”likle vasıflandırmak da hiç hoş değil.

Hz. Ömer, Hz. Ali’nin faziletini kabul ediyordu ama Hz. Muaviye’yi de yöneticilik/valilik ve ordu komutanlığı için ehliyet ve liyakat sahibi görüyordu. 

Bunu da unutmayalım.  

*

Ali Bulaç’ın, Hz. Muaviye için “hazreti” ifadesinin kullanılmasını istemediğini görüyoruz.

Bir zamanlar zatıalileri Ecevit ile de görüşüyorlar, hatta ona bazı konularda “danışmanlık” anlamına gelen katkılarda bulunuyorlardı.

Ona acaba nasıl hitap ediyordu?.. “Sayın Ecevit” diyor muydu, demiyor muydu?

Hazreti kelimesi işte bu “sayın”a karşılık geliyor.

Osmanlı’nın son dönemlerinde neredeyse herkes kibarlık adına birbirini “hazreti” ilan etmeye başlamış bulunuyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Selanikli için daima Gazi Hazretleri filan diyorlardı.. Birinci Meclis’teki konuşmalarda da birbirleri için “filan hazretleri” gibisinden ifadeleri kullanmış oldukları görülüyor.

Bence Sayın Muaviye demekle birşey kaybetmeyiz, Sayın Bulaç!


GÜNLERİN HİKÂYESİ / ARİF NİHAT ASYA

    Balkonlar seyrimize baktı: Kimimiz ateşleyip yaktı, Gözler önünde yandı kimimiz!   Gücü yeterdi şerri yenmeye: Benziyordu erkeğe, Kalıbı...