Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman'ın (12 Nisan 2026 tarihli) son yazısında açıkladığına göre, 1977 yılında bir silahlı saldırı ile öldürülmek istenmiş.
Niçin öldürülmek istenmiş?..
Bunu anlamak için evvela bir önceki yazısına bakmak gerekiyor. 5 Nisan tarihli o yazısına şöyle başlamış:
"Konuları ve sözleri bağlamından çıkararak, dahası apaçık iftira ederek aleyhimde yazan ve konuşanlara yıllardan beri ben de konuşarak, makale ve kitap yazarak gerekli cevapları verdim. Bunların bir özetini www.hayrettinkaraman.net adresli sitemde görmek mümkündür."
Burada biraz mübalağa var..
Onu eleştiren herkes için "konuları ve sözleri bağlamından çıkarma" ve "iftira etme" suçlamasında bulunmak haksızlık olur.
*
İşin açıkçası, Karaman'ın yazılarını yıllarca tenkit konusu yaptım. Ve bu yazılarımı 2023 yılında iki kitap halinde internete koymuş bulunuyorum. İsteyen oradan okuyup indirebilir.
Birinin başlığı şu: "Cumhuriyet İlahiyatçılığı: Tefakkuhsuz Fıkıh". (https://archive.org/details/cumhuriyet-ilahiyatciligi-tefakkuhsuz-fikih/page/1/mode/2up)
İkincisi ise şu başlığı tayıyor: "İslam'ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) 'Düzen'i". (https://archive.org/details/islamin-seriati-laikligin-siyasal-dinsizligin-duzeni/mode/2up)
Bu iki kitap, tamamen Karaman'ın iddialarına verilen cevaplardan oluşuyor.
Karaman, yazdıklarıma henüz (yukarıya aldığım suçlamalarını cevap saymazsak) cevap vermiş değil.
Karaman kafası çalışan bir adam, dili düzgün, eli kalem tutuyor, meramını maharetle anlatabiliyor. Üslubu da iyi, tartışmalarda seviyeyi düşürmüyor, ağırbaşlılığını koruyor, fakat, nasıl söylesem, onun tarzını biraz "zikzaklı" ve "kaypak" buluyorum.
Bazen oluyor ki doğruları en açık ve yalın biçimde yazıyor, bazen de hakikati biraz "büktüğünü", "hakikat bükücü" olarak arz-ı endam ettiğini görüyoruz.
Bu özellik, İslamî ilimler söz konusu olduğunda büyük bir kusur. (Ne demek istediğimi tam anlamak isteyenler söz konusu kitaplarıma bakabilirler.)
Onu her halükârda Cübbeli Ahmet, Mustafa İslamoğlu ve Mehmet Okuyan gibilerle aynı kategoride değerlendiremeyiz, fakat tümden pir ü pak da değil.
*
Karaman, yukarıya aldığımız sözlerinin ardından şunları diyor:
Şimdi bu konuda birkaç yazı daha yazma ihtiyacı duydum; çünkü sosyal medyada bir ilahiyat hocası, aşağıda tanıtacağım “Mezhepsizlik” isimli kitaba atfen beni Ehl-i Sünet dışına itivermiş. Kendisine kısaca işin doğrusunu yazdığım halde yine de fikrini değiştirmedi. (...)
Önce, tercüme ettiği bir kitapta benimle mezhepsizlik arasında bağ kuran (hâlâ kullanılıyor) ve onun sebep olduğu fitne hakkında uzunca kaçacak ve hatıra kıvamında bazı şeyler yazacağım:
Kitabın adı: İslam Dinini Tehdit Eden En Korkunç Fitne Mezhepsizlik.
Yazan: Said Ramazan el-Bûtî,
Çeviren: Durmuş Ali Kayapınar, Konya, 1976.
Evet, Karaman'ın sözünü ettiği ilahiyatçı, Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar. Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:
"... Bu kitabın içindekiler okunduğunda benimle Bûtî’nin içtihat ve taklît hakkında aynı görüşte olduğumuz anlaşılıyor. Fakat çeşitli sebeplerle bana ve hizmet arkadaşlarıma karşı çıkan “hasta adam” D.A.K., bu kitaba çok uzun bir önsöz yazıyor ve kitabın arka kapağını da bana yönelik itham ve iftiralarla dolduruyor. Bunları okuyanlar kitabın aslının da bana karşı olduğunu sanıyorlar. Bu kitap İslâmî kesime mal edilen ve “ülkemizde İslâmlaşma usulünde anlaşamadığımız” bir parti ve bazı sivil kuruluşlar tarafından paralı parasız dağıtılıyor. Kitabın arka kapağındaki sözler yenilir yutulur cinsten değil ve bunların, Bûtî’nin kitabında asla yeri yok."
Kitabı ben de okudum, fakat okurken Karaman hiç aklıma gelmedi. Kayapınar'ın yazmış olduğu giriş bölümüne şöyle hızlıca bir bakıp geçmiş bulunuyorum.
Karaman'ın burada sözünü ettiği partinin, Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi olduğu anlaşılıyor. (Bu parti sonradan Refah, Fazilet ve nihayet Saadet adlarıyla varlığını sürdürdü, ve bu arada kısmen dönüştü.)
Karaman, kitabın yazarı merhum Bûtî ile aynı görüşte olduğuna göre, kitabın "paralı parasız" dağıtılmasına memnun olmalıydı. (Parasız dağıtıldığını zannetmiyorum.)
*
Peki "hasta adam" D.A.K. ne yazmış?..
Karaman'ın aktardığına göre, şunu:
"Bakın neler diyor: “Mezhepsizler diyor ki: Müslümanlar bir din devrimine şiddetle muhtaçtır… İslam hükumetleri din ile siyaseti birbirinden ayırmaya mecbur kalacaklardır…Dört imamı taklid etmek küfürdür… Mezhepliler Allah’ı bırakıp da… mezhep imamlarını kendilerine ilah ve rab edinmişlerdir… İctihad yapmak gayet basittir…Salâ vermek sapıklıktır. Salâ veren müezzin müşriktir… Eli tesbihliler sefihtir, alçaktır, sapıktır, bid’atçıdır…”
"Hasta adam", burada "mezhepsizler" adını verdiği bir kitleden söz ediyor, Karaman'ın ismi geçmiyor.
Karaman "Bu din, ahlâk, ilim dışı sözleri söylemekten Allah’a sığınırım" dediğine göre, mesele yok.
Bu görüşlerin hepsini birden bir mezhepsizden duymak mümkün olmayabilir, fakat hepsinin de müşterisi ve bayisinin bulunduğu biliniyor.
Nitekim Karaman'ın kendisi de yazılarında ikide bir "tekfirci"lerden şikayet ediyor.
Dinde devrim/reform yapmak, dini "güncellemek" isteyenlerin, mezheplerden rahatsız oldukları biliniyor.
Aynı durum selefî geçiren (gerçekte selefe değil, heva ve hevesine tabi olan) "bazı" cahil ve ahmak kişiler için de geçerli.
(Bu açıdan, Erdoğan'ın geçmişte sarfettiği "Bizim Sünnilik, Şiilik gibi bir dinimiz yok, tek dinimiz İslam'dır" şeklindeki sözü, elastikî yorumlandığında "Mezhepler İslam dışıdır, İslam değildir" şeklinde de anlaşılabilir. Bu tür yanlış yorumlanmaya açık ifadeleri kullanmamak gerekir. Tesadüfe bakın ki Erdoğan, hangi sivri zekâlardan akıl aldıysa, bir ara "İslam'ın güncellenmesi"nden de söz etmişti.)
*
Karaman ikinci (yeni) yazısında ise söze şöyle başlamış:
"Bûtî, önceki yazımda tanıttığım kitabı, taklidi caiz görmeyen ve mezhepleri reddeden Elbânî ve benzerleri için yazmıştı. Benim böyle bir düşüncem olmadığına göre kitabın bana karşı olması mümkün değildi, ama kitabı çeviren D.A.K. böyle gösterdi, yazdığı çok uzun (neredeyse kitap kadar) girişte bana etmediği hakaret ve iftirayı bırakmadı."
Fazla abartmış.. Söz konusu giriş, kitap kadar değil, kitabın yarısı kadar da değil, yedide biri kadar (Kitaba şuradan ulaşabilirsiniz: https://dn710100.ca.archive.org/0/items/mezhepsizlik_kitap_yd/mezhepsizlik_kitap_yd.pdf)
*
Artık, yazımızın başlığında sözünü ettiğimiz suikast meselesine gelebiliriz.
Önce Karaman'ın yazdıklarını okuyalım:
"Konya’daki arkadaşlar bir fitneyi söndürmek için Kayapınar’a, “Benimle birlikte konuyu tartışma” teklifi götürdüler, kabul etti, beni de davet ettiler, toplantı başladı ama Kayapınar ortalarda yok. Ben konuşmaya başladım, taraftarları onu arayıp bir terzi dükkanında bulmuşlar, hayli zorlamışlar ama yine de gelmemişti. Meğer işin içinde başka bir plan varmış, bunu yıllarca sonra öğrendim.
"Buraya, merhum dostum, dava arkadaşım Ahmed Gürtaş’ın “Mezhepsizlik Yaygarası isimli kitabından bir aktarma yapacağım:
“22 Ocak 1977 Cumartesi günü Konya’da, Konya İmam-Hatip Okulu Mezunları Derneği’nin yıllık mutad toplantısı yapılacaktı. Bu vesile ile, Dernek, Konya İmam-Hatip Okulu mezunu olan Muhterem Hayreddin Karaman’ı hem kongreye hem de bir konferansa davet etti. Muhterem Karaman, daveti kabul etti ve 21 Ocak 1977 günü Konya’yı teşrif etti. O gün cuma namazından evvel Konya’nın en büyük camilerinde Kapı Camii’nde büyük bir huşû içinde dinlenen çok müessir bir va’z verdi. Cuma günü akşamı da Konya İl Müftülük Salonunda, din eğitimcisi ve din görevlisi meslektaşların ve din eğitimi öğrencilerinin katılacağı bir sohbet toplantısı tertip edildi. Sohbetin konusu, daha çok mezhepsizlik meselesi idi. Şahısların arkasından önceleri dedikodu şeklinde yürütülen, Mezhepsizlik kitabı ile de alenî hale getirilen bu propaganda, öğretmen, öğrenci ve halk arasında huzursuzluk kaynağı olmaya başlamıştı. Binaenaleyh meseleyi açıkça ve ilmî ölçüler içerisinde, bu konuda yapılan isnatların en büyük hedefi olan Muhterem Hayreddin Karaman’ın da iştirak edeceği bu toplantıda konuşmanın büyük faydası vardı.
"Fakat sohbetin huzur ve sükûn içinde devam etmesi halinde gerçeklerin ortaya çıkacağından endişe eden bazı kimseler, bir kısım gençleri kandırıp inandırarak, bu sohbeti sabote edip yaptırmamak üzere tertibat almışlar. Bu gençler evvela sigortaları söküp salonu karanlıkta bırakarak işe başladılar. Bu ârıza hemen giderildikten sonra fasılasız 5 saate yakın bir müddet devam eden bu sohbet esnasında, sık sık sorular soruldu. Bu soruların büyük bir kısmı da, cevap arayıcı olmaktan ziyade ittiham edici mahiyette idi. Hatta hakaretâmiz tarzda sorulanlar da eksik değildi. Buna rağmen Muhterem Karaman’ın sabır ve dirayeti sayesinde hiçbir soru cevapsız kalmadığı gibi, hiçbir olay da çıkmadan, sohbet sona erdirilebildi.”
"... Aklımda yanlış kalmadıysa 28 Şubat postmodern darbesinden sonra beni bir konferans için Konya’ya davet ettiler. ...
"Aynı gün yemek yerken yanıma, kadim dostum, hem hocam hem de talebem olan Hafız Hasan Hüseyin Varol (1934-2023) oturmuştu. “Size yıllardır bende sır olarak kalan bir bilgiyi aktarmak istiyorum” diyerek söze başladı ve şunları söyledi:
“Siz o tartışmalı toplantıya geldiğinizde, toplantının yapılacağı gecenin gündüzünde bana bir genç geldi. “Hocam sizinle yalnız görüşmek istiyorum” dedi, bir odaya çekildik. Benden söyleyeceklerinin gizli kalması için söz aldı ve şunları söyledi: ‘Hocam, bana bu gece Hayreddin Karaman’ı vurma vazifesi verildi, o konuşurken birisi sigortayı sökecek, ortalık karanlık olunca ben kürsünün hemen yanında olup onu vuracağım, sonra karanlıktan istifade ederek ortalıktan kaybolacağım. Önce bu vazifeyi cihat bilerek kabul ettim, sonra içime bir kurt düştü, ‘Acaba yapacağım iş meşru mu, caiz mi sorusu aklıma takıldı, sormak için de sizi seçtim, bana ne dersiniz?’ Gençten bunları duyunca içim ürperdi, korktum, fakat belli etmemeye çalıştım. Kendisine şu cevabı verdim: ‘Bu Hayreddin Karaman’ı ben yıllardan beri tanırım. Hem İmam-Hatip Okulunda Kur’an öğretmeni olduğum için onun derslerine de girdim hem de aynı tarihte bir gurup arkadaş ile sabah namazlarından sonra ondan bazı medrese ilimlerini okuduk. Şimdi bu bilgime dayanarak onun mümin olduğuna şahitlik ediyorum ve Allah Kur’an-ı Kerim’de, Bir mümini kasten öldürenin cezası devamlı kalmak üzere cehennemdir buyuruyor. Artık gerisini sen bilirsin!’ Genç beni dikkatle dinledikten sonra ‘Hocam ben şu tabancayı bir yere atıp Konya’dan uzaklaşacağım, bu işten vazgeçtim, konuştuklarımızı kimse duymasın’ diyerek yanımdan ayrılıp gitti.”
"O gece, ışığı söndürme vazifesini üzerine alan kişi bunu yaptı, bir süre karanlıkta kaldık, ama diğer vazifeli vazgeçtiği için biz hayatta kalmış olduk."
Söz konusu olayda Kayapınar'ın tavrı hoş olmamış.. Gidip iddialarını savunması gerekirdi. Ya da "Karaman'ı yanlış anlamışım, özür diliyorum" demeliydi.
*
Karaman'ın yazdıkları ilginç ve önemli, üzerinde durulmayı hak ediyor.
Dönen dolabı iyi anlamamız için önce merhum Hasan Hüseyin Varol'u tanımak gerekiyor.
Bir hafız, fakat sıradan bir hafız değil.. İsmail Biçer'in ikinci olduğu bir yarışmada Türkiye birincisi olmuş bir hafız.
Hayat hikâyesini "Yaşadıklarım ve Gördüklerim" adıyla kitaplaştırmış bulunuyor. Okudum. (Şuradan ulaşabilirsiniz: https://hasanhuseyinvarol.com/uploads/kitaplar/yasadiklarim3.pdf)
Bir başka özelliği, meşhur alim (eski Konya müftüsü) Tahir Büyükkörükçü'nün bacanağı olması..
Mahmud Sami Ramazanoğlu rh. a.'in önde gelen bir müridi olan Büyükkörükçü, Karaman'ın beğenmediği siyasî partiye yakındı.
Nitekim, 1977 yılının 5 Haziran günü yapılan genel seçimlerde o partiden milletvekili olacaktı.
*
Soru şu: Söz konusu "katil adayı" genç, neden başka bir hocaya değil de Hasan Hüseyin Varol'a gidiyor?
Gencin merhum Hasan Hüseyin Hoca ile temas kuruş biçimi tam da "istihbaratçı"lara yakışan türden: Söyleyeceklerinin "gizli kalması için söz" alıyor.
İstihbaratçılar size bir teklifte bulunacaklarsa ya da size (açıklamanızı istemedikleri) birşey söyleyeceklerse, önce sizden, kimseye söylememe yönünde "söz" alırlar.
(Böylece, tekliflerini reddettiğinizde, "Bana şöyle bir teklifte bulundular, kabul etmedim" demenizin önüne geçerler.
Zu'mlarına göre, karşılarındaki "söz"ünü çiğnediğinde onu cezalandırma hakları doğmaktadır.
Bana da böyle yaklaştıkları oldu. Mesela şu anda prof. unvanını taşıyan bir eski tanıdığım "Seyfi Abi, sana birşey söyleyeceğim, fakat kimseye açıklamayacağına söz vermeni istiyorum" şeklinde bir e-mail göndermişti.
Ona, "Başkalarının bilmesini istemediğin şeyi bana da söyleme" diye cevap yazdım.)
*
Karaman'ın, kitabından alıntı yaptığı Ahmet Gürtaş'ın sözlerinin de abartılı olduğu görülüyor.
Gürtaş, "Fakat sohbetin huzur ve sükûn içinde devam etmesi halinde gerçeklerin ortaya çıkacağından endişe eden bazı kimseler, bir kısım gençleri kandırıp inandırarak, bu sohbeti sabote edip yaptırmamak üzere tertibat almışlar. Bu gençler evvela sigortaları söküp salonu karanlıkta bırakarak işe başladılar" diyor.
Karaman ise tek kişiden söz ediyor: "O gece, ışığı söndürme vazifesini üzerine alan kişi bunu yaptı" diyor.
Demek, ki sohbet esnasında, Gürtaş'ın iddiasının aksine, huzur ve sükunu bozucu, toplantıyı sabote amaçlı davranış sergileyenler olmamış. (Şairin "Bir zamanlar biz de millet hem nasıl milletmişiz" dediği gibi, bir zamanlar ben de kalabalıklara hitap eden biriydim. Sohbeti sabote etmek için gelenlerle de karşılaşıyordum. Aynı şekilde, üniversite hocalığım sırasında da bu tür "görevli sabötör" öğrencilerle karşılaştım.)
Gürtaş, "Muhterem Karaman’ın sabır ve dirayeti sayesinde hiçbir soru cevapsız kalmadığı gibi, hiçbir olay da çıkmadan, sohbet sona erdirilebildi” diyor.
Gençler olay çıkarmamış, taşkınlık yapmamışlar.. Soru da mı sormamalıydılar?!
*
Karaman'ın anlattıklarından, onun üzerinden Konya'nın MSP'li hocaları ile Milli Selamet Partisi aleyhine bir kumpas tezgâhlanmış olduğu anlaşılıyor.
Birileri, kolay aldatılacak (ve atlama taşı olarak kullanılmaya müsait) "saftirik" olarak Hasan Hüseyin Varol'u bulmuşlar.
Söz konusu "katil adayı genc"i merhum hocanın tanımadığı anlaşılıyor. Bu, "Gençten bunları duyunca içim ürperdi, korktum, fakat belli etmemeye çalıştım" şeklindeki sözlerinden anlaşılıyor.
Tanıdığı bir genç olsaydı, korkmazdı, tam aksine öfkelenir, azarlardı. Tanımadığınız kişiden ise ürkmeniz normaldır, azılı bir katil de olabilir, psikopat da..
İnsanların patır patır vurulup düştüğü 1977 yılındayız.. Aynı silah sabah solcuların, öğleden sonra ise ülkücülerin elinde cinayet aleti olarak kullanılıyor. Daha sonra olaylar iyice çığırından çıkacak, Maraş, Sivas ve Çorum katliamları yaşanacaktır. Memlekette CIA ajanları cirit atmaktadır. Vatansever MİT de, eski bir müsteşarının (başkanının) itiraf ettiği gibi, CIA'in şubesi gibi çalışmaktadır.
Öyle bir zamandır ki, eli silah tutmaya alışmış birileri nasıl oluyorsa kolayca hapishaneden kaçabilmekte, silahlı hobilerine tekrar gönüllerince devam edebilmektedirler.
*
Hasan Hüseyin Varol o gün, söz konusu gence "Olabilir, umumun menfaati için şahıslar feda edilebilir, Hayrettin davamıza destek olmuyor, parazit yapıyor" gibisinden birşey deseydi, Karaman muhtemelen ölmüştü.
Daha sonra söz konusu genç, dostlar alışverişte görsün kabilinden tutuklanır, bu arada "MSP'nin hocası Tahir Büyükkörükçü'nün bacanağı meşhur hafız Hasan Hüseyin Varol bana 'Hayrettin Karaman'ı öldür' dedi" şeklinde ifade verir, daha sonra şansı yaver gider bir şekilde hapisten kaçar, Abdullah Çatlı gibi sahte isim ve pasaportla dünyayı gezer, fırsat düştükçe vatana uğramayı da ihmal etmezdi.
O arada "MİT güdümlü" gazeteciler de boş durmaz, "Karaman cinayetinde şüpheler MSP genel merkezine ve Erbakan'a uzanıyor" türünden derin haberler yaparlardı.
Ve MSP, üzerine atılan bu çamuru asla temizleyemezdi. Ne Tursil, ne Bingo, hiçbiri fayda etmezdi.
Bugün bile, (tıpkı Prof. Dr. Mahmut Esad Coşan Hoca ve Muhsin Yazıcıoğlu için söylendiği gibi) Karaman için "Suikast hâlâ aydınlatılamadı" denilirdi.
Olan Hasan Hüseyin Varol'a olur, muhtemelen içerde "itirafçı" olup "MSP'nin Konya teşkilatının önde gelenleri ve Tahir Hoca ile bu yönde bir karar almıştık" şeklinde ifade vermeyi kabul etmez, girdiği hapishaneden uzun yıllar sonra solmuş ve çökmüş olarak çıkardı.
(Devletimizin derinlikleri bu konularda tecrübelidir.. Menemen'i bahane ederek nice alimi tutuklayıp astılar.. Hüseyin Üzmez'in Ahmet Emin Yalman'a yönelik suikast teşebbüsü de "irtica"ya karşı bir fırsata dönüştürülmüş, Necip Fazıl'ın da aralarında bulunduğu 13 kişi tutuklanmıştı.)
Tezgâhın merkezinde Varol Hoca'nın olduğunu, akşam sohbetin hemen başında, tetikçi ortalarda görünmediği halde ışıkların söndürülmesi de gösteriyor. Böylece hocanın söz konusu gençten şüphelenmesinin, kendisine tuzak kurulmuş olduğunu düşünmesinin önüne geçilmiş.
(Böylesi bir olayda tetikçi yalnız gelmez, dışarıda onu bekleyen bir araba ve şoför olur. İçeride de işlerin ters gitmesi ihtimaline karşı gerektiğinde gürültü çıkarıp dikkatleri üzerine çekecek, tetikçiye zaman kazandıracak biri bulunur. Ayrıca tetikçi ile "ışıkçı" arasında işaretler vs. yoluyla bir irtibat ve eşgüdüm sağlanır.)
*
Söz konusu gencin (istihbaratçının) Konya'ya dışarıdan gelmiş olduğu anlaşılıyor.
Konyalı olsa, "Hocam ben şu tabancayı bir yere atıp Konya’dan uzaklaşacağım" demez. diyemez.
İşlemediğin bir cinayetten dolayı yerini yurdunu, evini yuvanı niye terk edesin?!
Sonra, tabancayı atmak da ne oluyor?.. Niye atasın?
Ha, verilen "görev"i yerine getirmediği için kendisinin öldürülmesinden korkuyorsa, işte o zaman, çekip gitmesi anlaşılır birşey olur.
Peki, Türkiye'deki "cihatçılar", 1977 yılında bu tür eylemler yapıyor ve "cinayet işlemekten vazgeçen" üyelerini infaz ediyorlar mıydı?
Hayır!.. Sadece (kısık sesle) slogan atıyorlardı.. Cihattan anladıkları buydu..
Böylesi kanlı-canlı cihatçıların ortaya çıkması için köprülerin altından çok sular akması, JİTEM'in ortaya çıkması, Genelkurmay'ın Özel Harpçilerinin "Lübnan'da Hizbullah var da, Türkiye'de niye yok?.. Türkiye'de de Kürtler'e bir Hizbullah kurduralım, bizim hesabımıza PKK'lıları öldürsünler. İti ite kırdıralım" diyecekleri günlerin gelmesi gerekiyordu.
Fakat Hizbullahçıların da cinayet işlemekten vazgeçen üyelerini öldürdüklerini zannetmiyorum.
Bizim cihatçılarda böyle bir "pratik" ya da "kültür" yok.
Bizimkilerden Bülent Tokgöz, Bosna, Keşmir, Afganistan ve Pakistan'da yaşadıklarını ayrıntılı biçimde yazarak "cihatçı örgütler"in bütün ayıp ve kusurlarını ortaya dökmüş durumda.. Gençliğimi Şahitliğe Çağırıyorum, Veziristan Sevgilim Elveda, Yorgun Yabancı Savaşçı, Rüyalar Mevsimler Gölgeler ve Ahir Zaman Mücahidleri adlı kitaplarını okudum.
Batılıların ve Batıcıların terörist dediği, kendilerini cihatçı olarak nitelendiren bu gruplarda belki her ayıp ve kusur var, fakat üyelerini "savaşmaktan vazgeçtiği, kendilerini terk ettiği, verilen emri yerine getirmediği" için öldüren yok.
*
Gencin Hasan Hüseyin Varol hocaya anlattığı masala bak!.. Buna Hayreddin Karaman’ı vurma vazifesi verilmişmiş, ve o da cihat bilerek kabul etmişmiş..
Cihada bak cihada!..
Sanki memlekette cihad için emirler veren bir yapı ve merci var..
Ve de sanki dünyada hiç kızıl kâfir, İslam düşmanı azılı müşrik, dine diyanete, Allah'a Peygamber'e, Şeriat'e hakaret eden, kin kusan kimse kalmamış da cihat için öldürülecek düşman olarak bir tek ilahiyatçı Hayrettin Karaman kalmış.
Gel de inan!
Olay bir örgüt işi.. "Cihat emri" verenleri haydi saymayalım, ortada bir "katil adayı genç", bir de işbirlikçisi "elektriği kesen" eleman var. Üçüncü kişi olarak da Hasan Hüseyin Varol bulaştırılmak istenmiş.
Ortada bir planlama var..
Böyle birşeyin arkasında (Karaman'ın sevmediği) particilerin olması imkânsızdır.
Çünkü böylesi eylemler particiliğin doğasına aykırıdır.. Hedefe zarar verir.. Ayrıca, Karaman'ın ortadan kaldırılmasının onlara sağlayacağı bir fayda da yok.
Bu tür eylemleri istihbarat teşkilatları ya da (istihbarat örgütlerinin taşeron olarak kullandıkları) terör örgütleri yaparlar.
*
Karaman'ın anlattığı olayın bir istihbaratçı tezgâhı olduğu açık..
Olaya daha geniş perspektiften bakılırsa, Kayapınar'ın söz konusu tercümenin başına tutup ilgisiz biçimde Karaman'ı eklemesi de "şüpheli" birşey haline gelir. Kullanılmış olabilir, ona birileri bu yönde akıl vermiş olabilirler.
Aynı şekilde, Karaman ile Kayapınar'ın sözde "fitnenin söndürülmesi" için bir tartışma platformunda biraraya getirilmesi fikrinin arkasında da "derinler" olabilir.
Bu tartışmaya tam da Konya İmam-Hatip Okulu Mezunları Derneği’nin yıllık toplantısı denk getiriliyor. Bu da tuhaf..
Üstelik aylardan Ocak.. Soğuk kış günü.. Normalde bu tür yıllık toplantılar için bahar ve yaz beklenir.
Evet, söz konusu konferans, fitnenin söndürülmesi değil, palazlandırılması için düzenlenmiş gibi görünüyor.
Bu tür suikast kararları bir günde alınmaz ve elemanlar bir günde belirlenmez.
Belli ki aylar öncesinden bir fikir jimnastiği yapılmış, konferans ayarlanmış, katil adayı ve elektiriği söndürecek kişi belirlenmiş, oltaya düşürülmek istenen "saftirik" hoca olarak da Hasan Hüseyin Varol ismi üzerinde karar kılınmış.
*
İstihbarat teşkilatlarının (gizli servislerin) "devlet içinde devlet" haline geldikleri, siyasî partilerin ve sivil toplum örgütlerinin nefes alışlarını bile takip ettikleri bir çağda yaşıyoruz.
Devletler, istihbarat teşkilatlarıyla bırakın ülke içini, sınırları dışındaki beldeleri bile takip etmekle övünüyorlar. Mesela Erdoğan, 24 Haziran 2014'te "Irak'ta kılcal damarlara kadar girdik" diye konuşabilmişti.
Bahsettiği yer güneydoğumuz değil, Irak.
Irak'ta (atardamarları geçtik) kılcal damarlara bile girenlerin ülke içinde nerelere gireceklerini varın siz hesab edin..
Gizli servisler kılcal damarlara ve toplumun gözeneklerine iş olsun diye sızmıyorlar.
Böyle bir dünyada ve böyle bir devlet yapısı içinde Hayrettin Karaman'ın istihbarat teşkilatlarını yok sayarak belli bir parti ve ardındaki kitleyi bu şekilde töhmet ve şaibe altında bırakan naif ve safça beyanlarda bulunması ne kadar doğrudur?
Neden kendisini "derin" cihetten ve istihbarat teşkilatları yönünden bu kadar güvende hissediyor?