İbn Arabî’nin
saçma kitaplarından birini Tedbîrât-ı İlâhiyye oluşturuyor. Ahmed Avni Konuk, bu küçük kitapçığı
şerh adını verdiği lüzumsuz gevezeliklerle şişirmiş ve Prof. Mustafa Tahralı da Latin harflerine aktarmış. Ortaya tuğla
büyüklüğünde bir muzır kitap çıkmış.
Kitabın özgün adı Tedbîrâtü’l-İlâhiyye
fî Islahı Memleketi’l-İnsaniyye.. “İnsan ülkesinin ıslahı için ilahî
tedbirler” demek oluyor.
Şarlatanın bu kitabı yazmasının
sebebi, Aristo’ya öykünmüş olması..
Prof. Tahralı, yazmış olduğu “Takdim”de
şunu diyor:
“İbn Arabî’nin
bu kitabı … bizzat kendi ifadesine göre, hikemî [felsefe, fen bilimleri ve
sosyal bilimler çerçevesinde] ve tasavvufî olmak üzere karışık bir üslub ve beyan ile hem ‘avam’ın [sıradan insanların] hem
‘havas’ın [maneviyat alanının seçkinlerinin] istifadesi düşünülerek kaleme
alınmış, ‘tasavvufun özü’ dile getirilmiş, ‘salik’ [tasavvuf yolcusu] ve ‘vasıl’ların
[tasavvufta hedefe ulaşmış olanların] faydalanacağı pekçok şeye temas
edilmiştir.”
Sadece bu değil, adamın bütün kitapları karışık.. Karman çorman türrehat ve hezeyan yumağı..
Hepsi de üslub ve beyan bakımından rezalet..
Fakat bu kusur, kendilerini havass zanneden “avamdan beter” geri
zekalıların “aklını alma” bakımından bir avantaja dönüşüyor.. “Benim maneviyat bakımından boş olduğum, ‘vasıl’
olamadığım düşünülmesin” diye dertlenen aptallar “Kral çıplak!” demek
yerine, boş ve lüzumsuz laflarda hikmet arıyorlar.
(Bu, şarlatanın her lafının
yanlış olması anlamına gelmiyor.. Hak ile batılı karıştırıyor, sözlerindeki hak
olan öğeler ile batılı da yutturuyor.)
*
“Hikemî ve tasavvufîayrımı" yapan bir dangalak, ne “hikmet”i
ne de “tasavvuf”u anlamış olabilir.
Hikemî, “hikmetlerle ilgili olan”
demek (Hikem, hikmet kelimesinin
çoğuludur). Burada “hikmet”ten (ya da hikemden) kasıt “eski felsefe”.. O
dönemde felsefe (yani hikem) denilince, bugün sosyal bilimler ve fen bilimleri
olarak bilinen alanlar da dahil olmak üzere bütün entelektüel faaliyetler
anlaşılıyordu.
Bu ayrım, herşeyden önce, tasavvufun “hikmet”ten
(bilirlik ve bilgelikten) soyutlanması anlamına geliyor. O dönemde, Eski Yunan’ın düşünürleri ile onların takipçisi durumundaki “İslam filozofları”
diye bilinen (filozof/hakîm görünme meraklısı) akılsız ukala tarafından
savunulan aptalca metafizik zırvalara bile “hikmet” nazarıyla bakılırken, söz konusu ayrımda tasavvuf, “hikemî olmayan bir alan” olarak tanımlanmış oluyor.
(Ki bu İbn Arabî
soytarısının keşf diye pazarladığı zırvaların önemli bir bölümü o filozoflardan
araklanmış şeyler.. Özellikle de Plotinus’tan..)
*
Burada esas sorun şu: Karışık bir üslup ve beyanla böyle bir
kitap yazmak, iki farklı paradigmayı
ayıramamak, birbirine karıştırmak demektir.
Usulsüzlüktür.. Usul bilmemektir.
Kem âlât ile kemâlât olmayacağı gibi,
usulsüz vusul de olmaz.
Yöntem ve kavramsal çerçeve olarak
birbirine indirgenemeyecek iki farklı disiplini birbirine karıştıran bir adamın
yazdıklarının bir zırvalar koleksiyonu olması kaçınılmazdır.
Bu tür eklektik ukalalıkların
tasavvufu tasavvuf olmaktan çıkarıp metafizik “atmasyon” ve zırvalara
dönüştürmesi, felsefeyi de felsefe (insan düşüncesinin, muhayyilesinin ve
tahminlerinin ürünü yani kul yapımı bir faaliyet) olmaktan çıkarıp
kutsallaştırması önlenemez.
Nitekim İbn Arabî’nin kitapları, Eski
Yunan’ın bazı metafizik zırvalarını “ilahî keşf”e dönüştürüp tasavvufa yamamış
durumda.
Nasrettin Hoca'ya sormuşlar: "Hocam, icat yapmış birçok insan var, peki ya sen, sen hiç icat yaptın mı?" "Yaptım" demiş, "kar ile soğan yemeyi icat ettim ama ben de beğenmedim".
Bu dangalak da aklınca felsefe ile tasavvufu karıştırmış, sonuç olarak millet öyle bir sindirim fesadına uğradı ki, ortaya dökülen pislik hâlâ mide bulandırmaya ve İngiliz keferesinin dalalet operasyonları için malzeme olmaya devam ediyor.
*
Şarlatan soytarı, dediğine göre,
kitabında , ‘salik’ [tasavvuf yolcusu] ve ‘vasıl’ların [tasavvufta hedefe
ulaşmış olanların] faydalanacağı pekçok şeye temas etmişmiş.
Lan dangalak, adam “vasıl” ise, senin
yazdıklarını neylesin?!.. Görünen köy kılavuz ister mi, aptal!.. Vasıl olmuş bulunana yol gösterilir mi?!.
Geri zekâlı zampara angut daha bunu bile anlayamamış, arifim diye artistlik yapıyor.. (Bunu görmezden gelen “kralın mahir terzisi” dalkavukları ondan da geri zekâlı..)
Lafa bak, vasıl olanlar da faydalanırmış.. Kurnaz soytarı, çaktırmadan kendisinin "vasıl"lardan olduğunun müjdesini veriyor.. Vasıl olmak bir tarafa, kendisini vasıllara akıl verme konumunda görüyor, gösteriyor..
İslam tarihinin bu büyük şarlatanı, “vasıl”lara
ders vermeye kalkışmak yerine Mekînüddin’in güzel kızı Nizam için yazdığı aşk
kitabının (Arzuların Tercümanı) benzerlerini üretmekle meşgul olsaydı daha az zararlı bir iş yapmış
olurdu.
Dr. Nurullah Çakmaktaş, Orta Doğu Ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde görev yapan bir öğretim üyesi.
Yüksek lisans tezi “İslami Hareketlerin Sosyolojisi: Mısır'da Selefi hareket” başlığını taşıyor.
Doktora tezinin adı ise “Cihâdi Selefiliğin İdeolojik Oluşumu”.
Bu yazıda onun “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1, Nisan 2021)başlıklı makalesini konu edineceğiz.
Ana akım İslamcılardan kastı ise Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) gibi hareketler.
Çakmaktaş, bu konularda ezbere gevezelik edenlerin aksine konusuna hakim.
Makalesi (ve yazdığı tezler) önemli.
*
Türkiye’de cihat ve selefîlik kavramlarından nefret edenler var.
Özellikle laik rejim nefret ediyor.
Laik (siyasal dinsiz) devletin yüzeysel ayağı (Atatürk soyadını alarak kendisini Türkler’in atası ilan eden) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın izinde olduğunu söylerken, derin ayağı da Cübbeli gibi tiplere sözde tasavvuf (maneviyat, irfan ve ahlâk) ve Ehl-i Sünnet adına selefîlik düşmanlığı yaptırıyor.
Fakat selefîliğe düşman olan sadece Cübbeli şaklaban değil.. Onunla cebelleşen tarihselci ve reformist tipler de selefîlik ve cihatçılık düşmanı.
Cübbeli gibi sahtekâr tasavvufçular da sahaya sürülüyor ki tasavvuf sempatizanları onlara bakarak cihatçılara ve selefîlere soğuk baksınlar.
Tabiî başka hileler de var.. Bunlardan birini, enerji ve potansiyeli lüzumsuz mecralarda heder ettirmek için “medeniyet” gibi kavramlar etrafında yaptırılan (bir gram bal için keçiboynuzu çiğneme türünden) lüzumsuz lafazanlıklar oluşturuyor.
Sanki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Biz bir medeniyet inşası için yola çıktık” demişti.
Hayır, mesele Allahu Teala’nın sözünün yüceltilmesi (îlâ-yı kelimetillah) ve şirkin (tağutlara, firavunlara, putlaştırılan şahıslara ve nesnelere tapmanın) ortadan kaldırılmasından, yeryüzünde Allahu Teala’nın ahkâmıyla (Şeriat’le) hükmedilmesinden ibarettir.
Bu da, cihatsız gerçekleşmez..
“Kanla irfanla” diyerek size parmak sallayan katillerin karşısına içi boş “irfan” davasıyla çıkmanız durumunda bundan pek memnun olacakları, bıyık altından gülerek size “Siz ne iyi müslümanlarsınız yav, keşke herkes sizin gibi olsa” diyecekleri, sırtınızı sıvazlayacakları kesindir.
Sonra da size, “cihatçı selefîler”le mücadele ederek “İslam’ı kurtarma” ev ödevi vereceklerdir.
Gerçekte kurtarmakta olduğunuz şey laiklikten (siyasal dinsizlikten) başka birşey değildir.
*
Seyyid Şerif Cürcanî’nin belirttiği gibi, selefîlik de Ehl-i Sünnet çatısı altında yer alır, çünkü selefîlik (selef kavramının tanımı gereği) Sünnet ehli (ehl-i Sünnet) olmayı gerekli kılar.
Unutmamak gerekir ki Türkiye’deki Nakşibendîlerin cümlesinin pîri olan Halid-i Bağdadî k. s. da itikaden selefi idi..
Şimdi soralım: İmam Matüridî kendisi için ne diyordu?.. “Ben Matüridî mezhebindenim” mi diyordu?
İmam Eş’arî “Ben Eş’arî mezhebindenim” diye mi konuşuyordu?
Hayır, selefe tabi olduklarını (selefî olduklarını) söylüyorlardı.
Aslında Ehl-i Sünnet’in tümü (son tahlilde) selefidir. Selefin yolu üzerinde olmak zorundadır.
Selefî olmayan, Ehl-i Sünnet’ten de değildir.
*
Çakmaktaş’ın makalesine dönelim..
Başlangıçta yer alan özet şöyle:
Bu araştırma, ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşüncenin, İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılık düşüncesine ve İslamcılara yönelttiği tenkitleri incelemektedir. Her iki ekolün İslam dünyasını ve Müslüman toplumu ilgilendiren sorunlara teo-politik hassasiyetle reaksiyon gösteriyor olmaları, bu iki ekolün zaman zaman “siyasal İslam” tanımlaması altında aynı kategoriye dâhil edilmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı; dini radikalizmin birincil metinlerini inceleyip analiz etmek suretiyle her iki ekolün pek çok meselede tam bir karşıtlık içinde olduğunu, Ömer Abdurrahman, Eymen ez-Zevâhiri, Ebû Muhammed el-Makdîsî, Ebû Mus’ab es-Sûrî ve Ebû Yahya el-Lîbî gibi öncü cihâdî selefi ideologların ana akım İslamcılara yönelttiği tenkitler üzerinden göstermeye çalışmaktır. Bu çalışmada söz konusu bu tenkitler; “Din-Siyaset İlişkisi Bağlamında”, “Din-Hukuk İlişkisi Bağlamında” ve “İslamlaşma Yöntemi Sorunsalı ve Ötekiyle İlişki Bağlamında” olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir.
Çakmaktaş’ın “ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşünce” diyerek bir “sapma”dan söz etmesi önyargılı bir tanımlama olmuş.
Bir başkası bunu sapma değil de “sapma ve yozlaşmalara tepki” diye adlandırabilir.
Bununla birlikte yazarın “radikal” diye adlandırdığı isimlerin görüşlerini olduğu gibi aktarması takdire değer bir tutum.
*
Çakmaktaş’ın makalesinin ilk paragrafları şöyle:
On sekizinci yüzyılın sonlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar sömürge ve işgal tecrübesi yaşamış Müslüman devletler, yirminci yüzyılın ilk yarısında istiklal savaşları vermek suretiyle batılı güçleri topraklarından uzaklaştırmayı başarabilmişlerdir. Fakat bağımsızlıklarının akabinde, Batı’nın fikrî teklifleri Müslüman ülkelerde karşılık bulmuş ve modern siyasal ideolojiler yeni ulus devletlerin dayanağı olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda sömürgeciliğe ve batının söz konusu fikrî tekliflerine reaksiyon olarak şekillenen İslamcılık, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren batılılaşmayı savunan yeni ulus devletlere karşı düşünce üretimi içine girmiş ve dini-siyasi bir hareket hüviyetine de bürünerek aksiyon kazanmıştır. Öyle ki bu süreç içerisinde İslamcılık entelektüel meşgale sınırını aşmış, aksiyon kazanmış ve böylece İslami hareket zuhur etmiştir.
Kurulan yeni ulus devletlerin benimsediği seküler politikalara karşı İslami hareket müntesipleri, devletin ve toplumun İslamlaşması için takip edilmesi gereken yöntem hususunda zaman içinde anlaşmazlık içine düşmüş ve bu durum İslami hareketin çeşitli fraksiyonlara ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Öyle ki ıslah, terbiye, irşat ve davet ilkelerini yozlaşmayla mücadele ve İslamlaşma yöntemi olarak savunan bir kesim kendilerini siyaset dışı olarak konumlandırmıştır. Bireylerin davranış eğitimini önceleyen sûfî gruplar, dini inançları saflaştırmayı ve hadis eksenli din eğitimini merkeze alan geleneksel selefi gruplar ve ülke ülke dolaşarak İslam’ı anlatmaya çalışan gezgin tebliğ ve davet cemaatleri bu grubun en önemli temsilcileri kabul edilmektedir.
Başka bir kesim ise Müslüman toplumların içinde bulunduğu krizin temelde siyasi kaynaklı olduğunu düşünmüş, krize çözüm üretmenin ve İslamlaşmanın ise ancak siyasal mücadele içine girmekle mümkün olabileceğini savunmuştur. “Siyasetin içinde kalarak İslamlaşma” şeklinde tarif edilmesi mümkün bu ekol aslında İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin ana eksenini oluşturmuş ve “ana akım İslamcılık düşüncesi ve İslami hareket” olarak tanımlanmıştır.
Görüldüğü gibi Çakmaktaş, “ana akım İslamcılık” ile İslam ülkelerindeki İslamcı siyasî oluşumları (ya da siyaset yapan hareketleri) kastediyor.
Siyasetle uğraşmadan İslamî eğitim faaliyetleri yapan grupları (Ki bunlar arasında sufîler de, selefiler de var) ayrı bir kategoride ele alıyor.
*
Çakmaktaş’ın ifadelerinin devamı şöyle:
“Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslimin ile Pakistan’da kurulan Cemaat-i İslami grupları bu ekolün ilk temsilcileridir. Moderniteye karşı onun içinde kalarak çözüm üretmeye çalışan bu ekolün ortaya koyduğu düşünce biçimi, benzer sorunları yaşayan Müslüman topraklarda da makes bulmuş, kısa süre içinde bu metodu benimseyen gruplar muhtelif ülkelerde neşvünema bulmuştur.”
Ancak, Mısır ve Pakistan ile Türkiye’yi birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Mısır’da ve Pakistan’da Türkiye’de olan türden bir tepeden inmeci ve dayatmacı Batılılaşma yaşanmadı.
Yani o ülkelerde açık bir Şeriat karşıtlığı yapılmadı ve Şeriatçılık (en azından söylem düzeyinde) devlet için bir tehdit olarak görülmedi.
Fakat Şeriatçılar tehdit olarak görüldüler.. Çünkü onların (bir grup olarak) iktidar olmaları, mevcut (Batılılaşma yanlısı) iktidar sahiplerinin ellerindeki “nimet”lerin kaybolması anlamına gelecekti.
Bu yüzden de Şeriatçılara ellerinden gelen her zulmü yapmaktan geri kalmadılar.
*
Çakmaktaş, sözlerini şöyle sürdürüyor:
Din temelli alternatif bir siyasal söyleme sahip ana akım İslami hareketin yeni ulus devletler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanması, buna bağlı olarak yargılama, mahkûmiyet, işkence, idam ve faaliyetlerin yasaklanması gibi sert baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılması ve ana akım İslami hareketin de buna mukabil siyasetin içinde kalma ve “İslamlaşmanın tedriciliği” yöntemini savunmaya devam etmesi, hareket içinde özellikle sert hapishane atmosferini tecrübe etmiş ve öfkelenmiş bazı üyelerden itirazların yükselmesine zemin hazırlamıştır. Bu kimseler maruz kaldıkları sert politikalara karşı aynı sertlikle cevap vermeyi teklif etmiş, İslamlaşmanın tedrici bir yolla değil de ancak silahlı devrim yoluyla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Ana akım İslami hareket içindeki söz konusu yöntem ihtilafı ilk olarak tam anlamıyla altmışlı yıllarda yaşanmış, bu ihtilaf neticesinde ana akım İslamcılık düşüncesinin bir sapması (anomali) olarak dini radikal düşünce teşekkül etmeye başlamış ve bu gelişmeler dini-radikal yeni fraksiyonların oluşumuyla sonuçlanmıştır. Söz konusu ayrışmanın yaşandığı altmışlı yıllardan günümüze dek, cihâdîlik, cihâdî selefilik veya İslamî Radikalizm gibi isimlerle adlandırılan teo-politik düşünce ve bu düşüncenin ideologları olarak kabul edilen kimseler, yine dini-siyasi bir hareket olan ana akım İslamcılık düşüncesine ve bu düşüncenin ideologlarına ihtilafa konu olan belli başlı temalarda eleştiriler yöneltmiştir.
Burada sözü edilen “silahlı devrim” alternatifini bir “iç savaş” olarak düşünmemek gerekir. Daha çok, Türkiye gibi ülkelerde yaşanan “askerî darbeler”e benzemektedir.
*
Malum olduğu üzere Türkiye’de “devrimcilik” İslamcılar söz konusu olduğunda lanet bir şey, buna karşılık Atatürkçüler/Kemalistler, solcular, dinsizler, ateistler mevzubahis olduğunda ise bir meziyet olarak kabul ediliyor.
Kemalistler Atatürk ilke ve devrimleri lafını dillerinden düşürmüyorlar.
Buna karşılık bir müslüman “İslam devrimi”nden söz ettiği zaman tüyleri diken diken oluyor.
Atatürk’lerine devrim helal, müslümana ise haram.
Daha doğrusu devrimcilik laikin (siyasal dinsizin), solcunun, ateistin tapulu malı..
Her işi “devrim”le halletmeye alıştıkları için bugün bile (alışmış kudurmuştan beterdir hesabı) bazen “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuşmaktan geri kalmıyorlar.
*
Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin iktidarı eline geçirmesi böyle bir “silahlı devrim”le oldu.
Aralarında (son zamanlarda birilerinin parlatmaya çalıştığı beyinsiz) Enver’in de bulunduğu bazı subaylar Babıali’yi (Sadrazamlık makamını, Başbakanlığı) bastılar, bir bakanı (nazırı) öldürdüler, iktidara el koydular.
Benzer birşeyi (henüz Atatürk soyadını kullanmadığı sıralarda) Mustafa Kemal de yaptı, millet iradesini (milli egemenliği) temsil eden milletvekillerinin saltanattan (Osmanlı Devleti’nin devamından) yana olduklarını görünce onları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye tehdit etti, böylece bir “devrim” yaptı. (O gün bazı kafalar kesilmedi, fakat devrime daha sonra tepki gösteren Şeyh Sait gibiler kafalarını kaybettiler. Onlarınki Kürtçü bir isyan değildi, rejim değişikliğine tepkiydi. Şayet dertleri Kürtçülük olsaydı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günler onlar açısından daha müsaitti. Mustafa Kemal’e o dönemde Çapanoğu vs. gibi “padişahçı Türkler” isyan ettiler, Kürtler’den ise ses çıkmadı.)
Türkiye’de devrimciliği tekeline almış bulunan laikler ve Kemalistler daha sonra da bazı devrimler yaptılar.
Biri, Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı asan 27 Mayıs 1960 devrimi (Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde bayram olarak kutlanıyordu).
*
Çakmaktaş’ın yazısına dönersek, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerdeki zulüm gören müslümanlar, “Devrimcilik yükünü tümden Batılılaşma yanlılarının sırtına yükleme kurnazlığı ve kolaycılığı bize yakışmaz, ucundan kıyısından da olsa biz de el atıp azıcık devrimci olalım” demişler.
Devrimcilikten anladıkları da “Batılılaşmacı devrimciler”in devrimden anladıklarına benziyordu: “Madem onlar kalleşçe suikastler yapıyorlar (Mesela İhvan-ı Müslimîn’in kurucusu Hasan el-Benna bu şekilde şehit edildi) biz de fırsat bulduğumuzda suikast yapalım” demeye başladılar (Mesela Enver Sedat’ı öldürdüler.)
Ancak, devrimcilikte Batıcılara yetişmeleri mümkün değildi.
(Batıcıların “silahlı devrim” portföyü hayli zengin: Bin yıl sürecek devrimler yapmaya, binlerce faili meçhul cinayet gerçekleştirmeye, zehirleme ve trafik kazası gibi “sessiz devrim”ler gerçekleştirmeye bayılıyorlar.
Laik devrimcilerin yaptıklarına İslamcı devrimcilerin hayalleri bile yetişemez.
“İslamcı devrimciler”, genelde, Çakmaktaş’ın yazısında ele aldığı türden “cihatçı makale ve kitaplar” yazmakla meşguller.
Ortada devrim yok.. Hele birilerini zehirleme gibi çakallıklar akıllarının ucundan bile geçmez.
İşin en acı tarafı ise, o makale ve kitapları yazanları ya Batılılar’ın yerli ve milli acenta ve işbirlikçileri bir şekilde süründürüyor ve öldürüyor, ya da bizzat ABD yani CIA vs. devreye girip onları katlediyor.
Nitekim Çakmaktaş’ın makalesinde fikirlerini konu edindiği bazı isimler CIA tarafından öldürüldü.)
*
Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.
Osmanlı Devleti,
Birinci Dünya Savaşı’nda herşeye rağmen direnmeye devam ediyordu. İngiliz,
Fransız ve İtalyan ittifakı Çanakkale’yi
geçmeyi başaramamıştı. İngilizler Kûtü’Amare’de
de mağlup olmuşlar, General Charles Townshend
esir düşmüştü.
Mağlubiyeti getiren
isim, sonradan Atatürk soyadını alacak olan Selanikli zampara Mustafa Kemal’di.
Eylül 1918’de Filistin-Nablus’ta, başında bulunduğu
Yedinci Ordu’ya (eski “sofra” arkadaşı, İngiliz casus Aubrey Herbert’le ortak dostları General Allenby komutasındaki) İngilizler karşısında ricat (kaçış)
emri vermiş, bu yüzden hazırlıksız yakalanan diğer orduların da çöküp tarumar
olmasına neden olmuştu.
Taa Halep’in kuzeyine
kadar (İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafeyi) müthiş bir cesaret, direnç, azim
ve kararlılıkla kaçtı.
*
Zampara Kemal’in bu
başarısı, Osmanlı iç siyaset denklemindeki değişikliğin bir ürünüydü.. İki ay
önce, 4 Temmuz günü Padişah Mehmet Reşat
vefat etmiş, yerine, zamparanın “kafaya almış” bulunduğu Vahideddin padişah olmuştu.
Zampara Atatürk o
sırada hastalık kontenjanından Avusturya-Karlsbad’da
kaplıcalarda şifa arama harekâtı yürütüyor, her akşam üniformasını giyip
nişanlarını takarak lüks otellerde akşam yemeği yiyor ve kadınlarla dans edip yarenlik
ediyordu.
Bir de, günlüğüne
yazmaktan özenle kaçındığı “gizli kapaklı” işler çeviriyordu.
“Adamı Vahideddin”in
padişah olduğunu duyunca hastalığına paydos deyip hemen İstanbul’a koştu ve
Ağustos ayında (daha önce istifa edip bırakmış olduğu) Yedinci Ordu
komutanlığına (padişah yaverliği
unvanını da cebine koyarak) atanmasını sağladı.
Bir ay sonra da General Allenby’nin önünden kaçarak
Filistin cephesinin çöküşünü sağlama bağladı.
Herşey iki ayda olup
bitmişti.
İngilizler açısından temiz işti.. Zahmetsizce, ayaklarına taş değmeden, piknik gezisi yapar gibi Halep'e kadar "Hurraa" diyerek yürümüşlerdi.
Bu arada, Atatürk'ün emriyle önlerinde kaçmakta olan askerlerimizi de keklik sürüsü gibi avlamışlardı.
*
Selanikli zampara,
Halep’in kuzeyine kadar kaçtıktan sonra, operasyonun ikinci aşaması için kolları sıvadı.
Osmanlı sarayına
gönderdiği bir telgrafla Padişah Vahideddin’e İngilizler’le “behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh (barış)” yapılması
talebini iletti.
Askerî yenilgi
psikolojik hezimet ile taçlandırılmalı, Saray’ın morali çökertilmeliydi.
Saray, İngilizler karşısında ellerini kaldırıp teslim olmayı kabul etmeliydi.. Behemahal.. Direnmeyi aklından bile geçirmemeliydi.
Selanikli, teslimiyetin adını barış yapmış bulunuyordu.
Gerçekte zamparanın
muhteşem firarı da, bu barış havariliği de sürpriz değildi.
Çünkü, Kâzım Karabekir’in (Yapı Kredi Yayınları
tarafından basılmış olan) “Günlükler”inde (ikisi paşa) dört
subaydan aktardığı bilgiye göre, hain zampara Filistin’e gidince emri altındaki
subayları İngilizler’e teslim olmaları için ikna etmeye çalışmış bulunuyordu.
Böylece subayların
maneviyatını sarsmış ve onları yenilgiye hazır hale getirmişti.
Fakat, isminin lekelenmemesi ve itibarının zedelenmemesi için sözde teslim olmamış, orduya ricat emri
vererek kaçmıştı. Bahanesi hazırdı, düşman çok güçlüydü.
Karabekir gibi Avni Paşa da (Osman Öndeş tarafından
yayınlanan hatıratında) Selanikli’nin bölgeye gidince direniş ruhunu kırmaya
çalıştığını, bunun için subaylara “Padişah’ın İngilizler’le barış istediğini,
kendisinin de bu amaçla geldiğini” söylemiş bulunuyordu.
Yalan söylüyordu. “Gizli
saklı” misyonunu ifa ediyordu.
*
Filistin cephesindeki
bir Osmanlı yenilgisi, İngilizler’in daha önceden kafalarına koymuş oldukları
bir hedefti. Mehmet Hasan Bulut
şunları yazmış bulunuyor:
“… 1917 Şubat’ında, Türkiye’de yatırımları
bulunan ve İttihâtçı liderleri yakından tanıyan İngiliz bir işadamı, Başvekil (İngiltere
başbakanı) Lloyd George’un izniyle İsviçre’ye
giderek Bern’de (Osmanlı
büyükelçisi) Fuad Selim ile buluşmuş ve Talât Paşa’ya yazarak görüşmeleri
tekrar başlatmıştı. Aubrey ve Prens
Sabahaddin böylece tekrar harekete geçmişti. Talât’ın ekibindeki, İngiltere ile
süregiden bu harbi bitirmek isteyen eski Sofya elçisi Ali Fethi ve en yakın arkadaşı Mustafa
Kemal de Prens’in (Sabahaddin’in) münferit sulh (Almanya’dan ayrı olarak
tek başına barış) grubuna dâhillerdi. …
“Uzayan savaştan bunalan sadece Talât Paşa
ve ekibi değildi. (Talat Paşa’nın yanındaki) Muhaliflerinden önce davranarak bu
tezgâhı kendi lehine çevirmek isteyen Enver
Paşa, Haziran ayında Abdülkerim adında bir adamı vasıtasıyla silah tüccârı
Basil Zaharoff ile Cenevre’de görüştü. Abdülkerim, Sultan Abdülhamid’in
mabeyncisiydi, daha sonra Viyana Büyükelçisi olmuştu. Zamanında Zaharoff’tan
yüklü miktarda rüşvet almıştı, bu yüzden Zaharoff ona güveniyordu. Enver Paşa,
bu görüşmenin neticesini Romanya-Macaristan hududundaki Herkulesbad
Kaplıcalarında bekliyordu. Adamı Abdülkerim, Zaharoff’tan New York’ta Morgan’s
Bank’a 2 milyon dolar avans yatırılmasını talep etti. 500 bin dolarını kendi
alıp, kalanını (bir buçuk milyon doları) Enver ve Câvid gibi arkadaşları
arasında dağıtacaktı. Para yattıktan sonra Mezopotamya ve Filistin Cephesindeki Türk ordusunu kendi tespit edecekleri bir
hatta kadar peyderpey çekeceklerdi, ardından Çanakkale Boğazındaki birlikleri
çekecekler ve Müttefiklerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) çıkmasına izin
vereceklerdi. Nihâî olarak, İngiliz donanması Boğaz’dan geçtikten ve mütareke (ateşkes)
imzalandıktan sonra kalan ödemeyi alacaklardı. Avansın dışında, toplamda 10 milyon dolar istiyorlardı.”
(Mehmet
Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert,
4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 324-5.)
On
milyon dolara Mehmetçiğin kanını, vatan toprağını, devletin haysiyetini ve
şerefini, bir savaşı satmaya razı olmuşlar.
Ancak,
Enver zirzopu ihanet bayrağını göndere çekmeyi başaramadı.. Bu onur, Black
Jumbo olma becerisi gösteren zampara Atatürk sibopuna nasip oldu:
“Zaharoff İngiltere’yi bu teklife razı etmişti ama yeni
kurulan orduyla beraber Türklerin Bağdat’a saldırıp harbi kazanma umudu
doğduğundan bu teşebbüs bir müddet uykuya yattı. Enver’in istediği rüşvet Kasım
1917’de hesabına yatırılacak, fakat tereddüte düşen Enver, birtakım
görüşmelerden sonra 1918 yılı başında parayı
iade ederek bu hıyanetten vazgeçecekti.” (s. 325)
İngilizler’le anlaşmayı Selanikli zampara başaracaktı.. Türkiye’nin ikinci
cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu
ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin
ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, zamparanın büyük
başarısını şöyle ifşa edecekti:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Aynı
gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:
“Yeni
Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar
var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa
Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de
geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum
Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli
Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan]
Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi
kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)
Selanikli'nin İngilizler'den 10 milyon dolar alması söz konusu değil.. Dolayısıyla İngilizler açısından daha "ucuzcu" bir müşteri.
Ancak, böylesi bir alışveriş Enver için başkalarıyla paylaşmak zorunda olduğu bir meblağa karşılık gelirken, zampara için dünya piyangosundaki büyük ikramiye anlamı taşıyordu.
Çünkü alışverişin sonunda Selanikli (Enver'in aksine) resmen ve ismen değilse de fiilen padişah haline geliyordu.. Hatta padişahtan bile fazla birşey oluyor, nerdeyse (yiyip içen ve tuvalete gitmek zorunda kalma gibi kusurları bulunan) bir tanrı konumuna getiriliyordu.
Enver'in, şartların değişmesi durumunda hesap verme konumuna düşmesi muhtemeldi, Selanikli'nin ise, İngiliz yapımı ("Made in England" damgalı) "milli mücadele" sayesinde memlekette ali kıran baş kesen haline gelmesi, hesap sorulamaz adama dönüşmesi, bırakın şahsının, paslı tenekeden heykellerinin bile "dokunulmaz" hale getirilmesi söz konusuydu.
*
Mehmet
Hasan Bulut, yukarıda alıntı yapmış olduğumuz kitabında, Selanikli’nin dostu
(İngiliz casusu) Aubrey Herbert’in faaliyetlerini ayrıntılı bir şekilde
anlatıyor. Onun, devleti için hazırladığı raporlarında yer alan ifadeleri,
İngiliz politikasının bazı inceliklerini de (ya da sırlarını da) ortaya
koyuyor.
Bunlardan
biri, bazı büyük işleri “gizlice” yapmaları:
“Aubrey, raporlarda … sonuna da kendi fikrini ilave etmişti; ‘Eğer Türkiye münferit (Almanya’dan ayrı) bir
sulh yaparsa, yükten kurtuluruz, orduları serbest bırakırız, Avusturya ve
Bulgaristan’ın vaziyetini son derece istikrarsız kılarız, fakat bunu elde etmek
için Türkiye ve Anadolu’daki hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesi haliyle
mecburî. Eğer açık bir şekilde yapmak imkânsızsa, gizlice yapılabilir….’
“29 Temmuz târihli ikinci raporda Aubrey, kendisine
anlatılanları ve kendi fikirlerini güzelce toparlamıştı. İstanbul’u daha evvel Ruslara söz vermişlerdi ama Rus İhtilâlinin
ardından artık Bolşeviklerin böyle bir talepleri kalmamıştı. Yani, şehir Türklere verilebilirdi. … Aubrey
raporuna, Tapınakçıların ve Türklerin farklı dünya görüşünü anlatan ve târihe
geçecek şu sözleri yazdı:
“ ‘Bu tip herhangi bir
planda, hatırlanması en çok lazım olan şey şudur ki; Türk ve İngiliz değerleri
çok farklı. Türkler her zaman kelime ve gölgelere, aşırı ve bize absürt gelen
bir kıymet veriyorlar. Bir (bağımsızlık görüntüsü veren) bayrak, hiçbir gücü bulunmayan bir vâlinin tâyini, askerleri
olmayan bir subayın namzet gösterilmesi bize abes gelebilir ama onlar için
hayatî bir ehemmiyet taşıyabilir... Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) kendi
şartlarını dikte ettirebildiler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir kısmını
bölebildiler diyelim, netice ne olacak? Bana öyle geliyor ki Balkan kavgalarını
daha Doğuya taşıyacağız, müdâfaa etmemiz
gereken devasa toprak hududumuz olacak ve muazzam bir militarizm (askerî
yönetim) sistemine kendimizi feda edeceğiz... Bavulu biz aldıktan sonra Türklerin etiketi alması çok da mühim
değil….’.” (Bulut, s. 329-330.)
İngilizler
(ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar) Osmanlı Devleti’ni yıktılar ve
Selanikli zamparaya onun harabesi üzerinde böyle bir devlet kurdurdular.
Osmanlı
topraklarını tümden işgal etmelerinin bir faydası yoktu.. Bu, “savunmaları gereken devasa toprak sınırları”nın
olması anlamına gelecekti.
Ayrıca,
söz konusu toprakları yönetmek için ağır
askerî harcamalar yapmaları ve insan kaynağını (asker olarak) sahada
tutmaları gerekecekti.
Sırf bir
“etiket” için bu kadar zahmete
değmezdi.
*
Bavulun içi (başta laiklik yani siyasal
dinsizlik olmak üzere) İngiliz ilke ve
inkılapları ile doldurulunca etiketin üzerinde “Türk” isminin yer alması önem taşımıyordu.
Osmanlı’nın
torunlarının gericilik-irtica vs.
gibi kavramlar altında İslam’a bol bol küfredip hakaret etmelerinin sağlanması
durumunda bunun İngiliz ya da Türk etiketi altında yapılması önem
taşımıyordu.
Hatta
bunun Türk etiketi altında yapılması daha iyiydi.. Çünkü İngiliz etiketi
altında yapılması durumunda Osmanlı’nın torunlarının izzet-i nefsine
dokunabilir ve gücüne gidebilirdi. Kendilerini hakarete uğramış, aşağılanmış
hissedebilirlerdi.
Halbuki Türklük
etiketi altında kendi tarih, kültür ve atalarına sövmeleri durumunda “Biz de
çağdaşlaştık, özeleştiri yapabilen uygar insanlar olduk lo, çok geliştik çok,
hadi hep beraber bir sövme seansı daha…” diyerek kendilerini İngilizler’in gönüllü
maskarası haline getirebilirlerdi.
Soyadında “Türk” kelimesi geçtiği için, “Atatürk niçin kâfir oldu?” kıvamında bir soru, fakat bu “Şen-Türk”ü tanımadığımız için biraz sakil duruyor.
Ancak, yarım Kemalist yazar için bu Erem Şentürk’ün, Atatürk kadar önemli biri olduğu anlaşılıyor.
Onun şahsında bir zihniyeti, resmî ideolojiyi (devlet/devletçilik dinini) savunma ve müslümanlara da “yutturma” misyonu için “kurşun” kaleminin ucunu sivriltmiş.
Yazısına şöyle başlamış:
Ne yazık ki bizim Erem Şentürk, durup dururken, öyle ortada hiçbir neden yokken, gül gibi dininden oldu. Üzüldüm mü? Elbette çok üzüldüm. Birinin durup dururken gül gibi dininden olması her zaman çok üzer beni.
Çünkü Erem, affedilmez bir hata yaptı ve giydiği şort yüzünden sözlü tacize uğrayan bir kız üzerinden tam tamına şöyle bir tweet attı: “Kadınların kıyafetlerine karışan erkeklere ‘SANA NE LAN’ demek yetmez. Bir sapık sürüsü var. ‘Sen başını örttün, sen şort giydin, sen niye çarşaflısın, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar. Bunları aynı hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım.”
Görüldüğü gibi, Erem Şentürk adlı şahıs, salt başörtüsü düşmanları için hiçbir zaman “Bunları hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım” dememişken, diyemezken, evet salt başörtüsü düşmanları için asla bunu söyleyemeyecekken, hiç alâkası yokken işin içine başörtüsünü de dahil ederek müstehcenlik karşıtlarına kin ve nefret kusuyor.
*
Evet, medyaya bir şortlu kız meselesinin yansıdığını, bunun etrafında gürültü koparıldığını biliyorum.. Sadece haber başlıklarından.. Ayrıntıları okumuş değilim..
Ancak, şunu da biliyorum ki, “Sen şort giydin, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar” şeklindeki bir ifadede yer alan “taciz” suçlamasının sınırı belirsiz.
Çünkü, böylesi bir ifade, “Kadınlar istedikleri yerde istedikleri gibi giyinsinler, aksi yönde uyarıda bulunmak tacizdir” demek anlamına gelir.
*
Seyfi Say’ın “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı yazı dizisini yıllar önce okumuştum.
Bir tarikatın/cemaatin zihniyet olarak nasıl laikleştirildiğini anlatıyordu.
Kimden akıl ya da talimat aldılarsa bir parti kurmuşlar ve “Önce ahlâk ve maneviyat, millî ve manevî değerlere bağlılık” demeleri gerekirken, sanki üstlerine vazifeymiş ve memlekette bir bu eksikmiş gibi mini etek özgürlükçüğünü “dava” olarak benimsemeye başlamışlardı.
Böylece, sinsi ya da kurnazca bir taktikle, mini etek avukatlığı yapılıyordu. Eskilerin istifham-ı inkârî dedikleri bir soru sorma biçimiydi bu. Sözün açıklanan kısmı, güya akla takılan bir soruydu, “gizlenen kısmı” ise, mini etek müdafaasıydı. Dolaylı olarak, “Mini etek giymek ne herhangi bir kimsenin hakkına tecavüzdür, ne de herhangi bir kimseye zarar verir” deniliyordu. Başka hususlarda “herşeyi bilen” ve hiç kimseye kulak asmayan bu “çok bilmiş”ler, nedense mesele mini etek olunca birden bire ilkokul çocuğu saflığı tadında “saftirik” sorular yöneltiyorlardı.
Bu “edepsizlik avukatlığı”na karşı şunları yazmıştım:
“Hukukun amacı adalettir ve bir ‘hukuk düzeni’nin şunları sağlaması beklenir: Barış, güvenlik, eşitlik, özgürlük…. Ahlâka aykırı (edep dışı) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?! Başörtüsü baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır. Buna karşılık mesela mini eteğin ahlâksızca olmadığını savunacak insan sayısı azdır. Farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir. ‘Bir arada yaşamak’ da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir. ‘Bir arada yaşama’nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulacak bir değer değildir. Farkların bir ‘ortak paydası’ olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela (yakınlarda yapılmış olan NATO zirvesinde olduğu gibi) ‘Farkların Ahengi’ diye bir müzik seçkisi yapıldığında ortak payda sanat değeridir. Toplumsal alanda da farklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşmak zorunludur. O halde savunulması gereken bizzat hukuk ve ahlâk olmalıdır. Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ saymaktalar. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar. Onlar bizi hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘bir arada yaşamaya’ davet ediyor. Fakat böylesi bir ‘bir arada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir. ‘Alenen hayasızca hareket’ bütün hukuk sistemlerinde suçtur. Mini etek de bu kapsama girer.”
Evet, Seyfi Say’ın satırları böyle..
“Hayır, mini etek, kısa don kadınlar için hayasızlık değildir, hatta donsuzluk da hayasızlık değildir” diyenlere diyeceğimiz bir şey yok.
İstiyorlarsa bunu savunabilirler, ancak, işin içine “din”i de katarsanız, din istismarı yaparsanız, işte orada size “Dur bakalım!” denilir.
Kılıçarslan için de aynı şey geçerli.
*
Yeni Şafak yazarı yazısını şöyle sürdürüyor:
Erem bu tweeti atınca artık tiksinerek “dindarlık mafyası” dediğim mafya sıvadı kolları; ne müşriklik, ne mürtetlik, ne kâfirlik, ne münafıklık bıraktılar Erem’de. Halbuki Erem’in dediği şey çok zayıf kalmış. Ben onu biraz daha ileri götürmek istiyorum ki bu “dindarlık mafyası” ile aramda hiçbir bağ olmadığı anlaşılsın. Aha da söylüyorum: “Ulan, sen kim köpek oluyorsun da sokakta kıyafetini beğenmediğin bir kadının ya da erkeğin elle ya da sözle taciz edilmesini gak-guk ederek normalleştirmeye çalışıyorsun? Akıl hastası Kamalistlerin başörtüsüne yaptığı şeyi, akıl hastası bir muhafazakâr, şortlu bir kıza yaptığında değişen nedir?”
Vatandaş tiksiniyormuş..
Hayır, kadınların şortlu halinden tiksinmiyor.. Tiksindiği başka birşey..
Ve de, birilerine “mafya” etiketini yapıştırıyor.
Hızını alamayıp köpek de diyor.
Kurnaz ya, işin içine “elle taciz“i de katarak verdiği gak-guk tepkiyi normalleştirmeye çalışıyor.
Elle taciz, kadının şort giymesinden daha kötüdür, kimse de bunu İslam adına savunmaz, savunamaz.
Kemalistlere akıl hastası diyerek sövme rüşvet-i kelâmı, müptezellik ve müstehcenliğin yayılmasından rahatsız olanlara köpek diye hakaret edilmesi hakkını da kimseye kazandırmaz.
*
Yazının devamında bu şahıs, işi Allahu Teala’nın ayetlerini küçümsemeye kadar vardırıyor:
Hemen de cevap hazır: “Ama başörtüsü Allah’ın emri.” Hah. Çok yaşa yahu. Cidden bilmiyordum bunu. Hatırlattığın çok iyi oldu.
Bu yazar, neyle alay ettiğinin farkında mı?
Muhtemelen farkında.. Sözünü ettiği Kemalistler gibi “akıl hastası” değil..
Acaba şu ayet-i kerimeleri de cidden bilmiyor mu:
Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunmakta olduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinde hoşnudsuzluk sezersin (anlarsın). Nerede ise kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar! De ki: “Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi? Ateş! Allah onu, inkâr edenlere va’d etmiştir. Ve (o,) ne kötü varılacak yerdir!” (Hac, 22/72)
İnkâr edenler ise dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onda ma’nâsız sözler söyleyin (gürültü yapın), belki üstün gelirsiniz!” (Fussılet, 41/26)
Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman da, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirli bir kimse olarak yüz çevirir. İşte onu (pek) elemli bir azâb ile müjdele! (Lokman, 31/7)
Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. (Enbiya, 21/2)
(O kimse), kendisine okunan Allah’ın âyetlerini dinler, sonra da sanki hiç onları duymamış gibi, büyüklük taslayarak (inkârında) direnir. İşte onu, (pek) elemli bir azâb ile müjdele! Çünki (o), âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, onları alaya alır. İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır! (Casiye, 45/8-9)
Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar. (Furkan, 25/44)
*
Yazar laflarını şöyle sürdürüyor:
Bak açık söyleyeyim. Kız babasıyım. Kızım o esnada ne giyiyor olursa olsun biri kızımın kıyafeti üzerinden ona saldıracak, onu taciz edecek olursa elimden ne gelirse yaparım. Ve şimdi de şunu açık söyleyeyim: Parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da.
Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.
Evet, parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da, bunda şüphe yok. Fakat (sözü edilen tacizden neyin kast edildiğini bilmiyorsam da), şunu biliyorum ki, ikisinin durumu aynı değil.
Bir başörtülü kıza “Başını açacaksın!” demekle, şortlu kıza “Evladım, bu kıyafet uygun değil” demek aynı şey değildir. Ancak, böylesi bir uyarı da, çoklarına göre taciz kapsamına girer.
*
Mevcut yasalar çerçevesinde bir şortlu kıza belki en fazla böyle bir uyarıda bulunabilirsiniz. Daha fazlasını söyleyemezsiniz.
Ancak, bu bile, sözlü taciz, hürriyeti kısıtlama, özel hayata müdahale vs. olarak yorumlanabilir, yorumlayanlar çıkar.
Mevcut “lastikli” kanınlar çerçevesinde durum bu..
Ancak, “insan yapısı kanunlar“ın yürürlükte olduğu (yani bazı insanların diğerlerine rablik tasladığı) hiçbir yerde yasalar hiçbir zaman tam olarak uygulanmaz.
Büyük balıklar yasaların ağlarını delip geçerler.
*
Bakın şimdi, Sedat Peker bir sürü suç duyurusunda bulunuyor, harekete geçen savcı var mı?
Çünkü, işin ucu imtiyazlı zümreye (en büyük hasletleri “kendini ve ayrıcalıklarını severlik” anlamına gelen bir vatanseverlik olan birinci sınıf vatandaşlara) dayanıyor.
Gümrüklerde uyuşturucu yakalanıyor, fakat o uyuşturucuların teslim edileceği adreslerde oturan kalantor vatanseverler hakkında yapılan birşey yok.
Çünkü, yasalar karşısında herkes eşitse de, bazıları daha eşit.
Aynı şekilde, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten nehy etme) hususunda da herkes eşit konumda değildir.
*
Benim gibi biri aşikâre olarak ortaya çıkıp yalvarırcasına emr-i maruf yapsa da okkanın altına gidebilir, kendisini parçalamak isteyen akbabalar derhal saldırabilir, fakat öyleleri de vardır ki, “dokunulmazlık” imtiyazına sahiptir. İşte öyle biri bir şortlu karşısında emr-i marufun yanı sıra nehy-i münker de yapabilir, ve kimsenin eli ona uzanamayabilir.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur (ki bu hadîsi İmam Nevevî, özel önem verdiği kırk hadîs arasına almıştır):
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.
İmdi, bu soytarının, şayet İslam’ı ve imanı zerre kadar önemsiyorsa, bu sözlerinden derhal tevbe etmesi gerekir.
Ve, tevbesinin gereği olarak da bunu aynı şekilde gazete sütunundan yapması icap eder.
Çünkü, aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahın tevbesi de gizli olur. (İnsanın, Allahu Teala’nın örttüğü günahını açması da ayrıca günahtır.)
*
Yazarın yukarıya aldığımız ifadeleri, ancak, muhataplarının kâfir olması durumunda caiz olur.
Yani burada açık bir tekfir var.
Ancak, mevcut hadise çerçevesinde ortada muhataplarının küfürle suçlanmasını gerektirecek bir delil yok.
Adam, muhataplarına karşı herhangi bir delil getirmiyor, getiremiyor, bütün delili, daha doğrusu demagoji, mugalata ve safsatası “Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan” demekten ibaret.
Kendin söylüyorsun, onların dininden değilsin.
Onların dini ne peki?
Kemalizm mi, Hristiyanlık mı, Yahudilik mi?
Buyrun işte, Yeni Şafak/Salak gazetesinin ve yandaşların hal-i pür melali..
Beş para etmez ciğeri..
*
Evet, müslümanlara, İslam dininden olanlara, şortlu bir kızın şortuna olan derin sevgi ve saygısından dolayı “Ben sizin dininizden değilim” diyen Kırmızı Pantolonlu’ya, “Tamam, İslam dini bizim gibilerde kalsın, o kızın şortu da senin olsun, bayrak olarak kullan” deyip yazıyı burada kesebiliriz, fakat kesmeyelim.
Sözlerinin devamı şöyle:
Erem’e yaptığınız “başörtüsü kullanmakla şort giymeyi eşitliyor” numarasının da bayat, pis bir numara olduğunu biliyorum. Çünkü Erem, başörtüsü kullanmakla şort giymenin aynı şeyler olduğunu söylemediği gibi onları asla eşitlemiyor da. Sadece o yalın gerçeği gözümüzün içine sokuyor: “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?”
İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs kitabına almış bulunduğu hadîs-i şerîfi yukarıda aktarmıştık.
İmdi, o hadîs çerçevesinde bu “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?” şeklindeki külhanbeyi fetvası neye karşılık gelir?
İmanın en zayıfı bile, sokaktaki müstehcen ve müptezel giyime karşı buğz olacakken, nehy-i münker yapmak yerine nehy-i maruf tavrı sergileyen, müptezellere değil de müptezelliğe tepki gösterenlere bu hayvanî üslupla saldıran bir sahte buldoga ne demek gerekir?
Kendisi zaten müslümanlara “Ben sizin dininizden değilim” diyor. Bizim birşey söylememize gerek var mı?
*
Müslümanlara, onların dininden olmadığını haykıran yazar, yazısının devamında “Bektaşî” makamından imanlı gazel okumaya başlıyor:
Bu “sana ne” kısmında biraz duralım. Ortalama bir Müslüman, kadınlara ve erkeklere mahsus tesettür kurallarının Allah tarafından koyulduğunu, Müslümanların buna uygun giyinmeleri gerektiğini bilir. Buna uygun şekilde giyinmeyen ve Müslüman olduğundan emin olduğu insanlara da tek bir şey yapabilir: “Allah’ın bu hususlardaki emirlerini hatırlatıp insanları tesettüre uygun giyinmeye teşvik etmek.”
Görüldüğü gibi yazar, Bektaşî gibi “namaza yaklaşmama” havalarında..
Hadîs-i şerîfin “elle düzeltme” faslının (yani imanın en kuvvetlisinin) karşısında.
Müslümanlara “Müslüman olarak sizin konuşmaya hiç hakkınız yok!” dese olmayacak..
O yüzden lutfedip teşvik hürriyeti bağışlıyor.
Büyük bir alicenaplıkla bize, tesettür kurallarının Allah tarafından konulduğuna inanma hakkı tanıyor.
*
Ancak, bu arada, müslümanlara tebliğ, davet ve emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker konusunda hadlerini bilmeleri için talimat da veriyor (yani misyonunu/görevini yerine getiriyor).
Buna göre, İslam’ın emirlerini anlatmak için önce karşımızdaki kişinin müslüman olduğundan emin olacağız.
Türk’e Türk propagandası kabilinden müslümana müslümanlık tebliğ edeceğiz.
Kişi müslüman değilse, ya da müslüman olduğundan emin değilsek, her haltı yemesini hakkı bileceğiz.
Elle düzeltmeyi geçtik, dil ile bile müdahale etmeyeceğiz. Hatta, buğz da etmeyeceğiz.
Tam aksine, müslüman olmayanların her haltı yeme hürriyetlerini (yukarıya aldığımız hadîs-i şerif mucibince) önemsemeyen müslümanlara “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden?” diyerek saldıracağız.
Yani elimiz ve dilimiz, müslümanlara karşı keskin olacak.. Kızların kısa şortları, donları karşısında ise saygı duruşunda bulunacağız.
*
Yazar, buraya kadar “derin devlet dini“nin amentü esaslarının kolonlarını diktikten sonra inşaatın çatı faslına geçiyor:
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da… Sadece emri bil maruf yapabilir. Tesettürün önemini, güzelliğini, faziletlerini anlatabilir. Tesettüre girme kampanyaları düzenleyebilir. Sokakta şortuyla dolaşan birine bırakın fiziki ya da sözlü tacizde bulunmayı, göz ucuyla dahi bakamaz, öf bile diyemez.
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçülük dinini korumak için çalışan MİT’i, ve MİT’in [doğrudan veya vatandaş ayağından ihbarda bulunan elemanları vasıtasıyla yaptığı] bilgilendirmesi ile harekete geçen savcıları ve hâkimleri, kurum amirleri bulunduğunu biliyoruz.
Ancak, bu memlekette, bize İslam’ı ne kadar ve nasıl benimseyeceğimizi “içeriden” öğreten, suret-i haktan gelerek insanları aldatan böylesi yazarlar da var.
*
İmdi, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletiymiş..
Söz konusu ifade Anayasa’da yer alıyor. Fakat aynı anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olduğu vurgusu da var diye kimse, Türkiye’de gerçek ve tam bir demokrasi bulunduğunu savunmuyor.
Evet, Türkiye Cumhuriyeti tam demokratik devlet değildir. Hukuk devleti olma vasfı ise, demokratikliği kadar bile yoktur.
Mesela, konu şorttan açılmışken şu şapka yasasına bakalım..
Şapka yasası gerçekte hâlâ (en azından kâğıt üstünde) yürürlükte.. Bu ülkede Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına kanun olma imkânı tanınmaz, fakat Atatürk’ün saf ve som zulüm ve zorbalık olan uygulamaları, devrim adı verilen cinayetleri hâlâ yasa olarak kâğıt üstünde yürürlüktedir.
İmdi, geçmişte Mustafa Kemal için de güzellemeler yapmış olan bu yazardan Atatürk için de bir yazı kaleme almasını ve şöyle demesini bekliyor olabilirsiniz:
“Sana neydi lan milletin sokakta ne giydiğinden? Şapka giymiyor diye insanları taciz etmek bir tarafa nasıl asabildin, öldürebildin?. Senin çağdaşlığın buysa, senin insanlığın buysa, senin ideolojin buysa, senin vatanseverliğin buysa, senin ne mutlu Türklüğün buysa benim hiç biriyle ilgim yok.”
Evet, bu şahıstan böylesi bir yazı bekliyor olabilirsiniz. Fakat o, bunu yazmaz, Ata’sının izinde “Türk olduğum için özür dilemeyeceğim” filan diyerek ırkçılık yapar.
Ve sizden, müslüman olduğunuz için özür dilemenizi bekler.
*
Evet, söz konusu yazar, “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da” diyerek resmî ideolojinin ve rejimin yandaş medyadaki bekçiliğini yapıyor.
İzni yok, bunu kabul ediyoruz, fakat hakkı da yoktur diyebilmek için, mevcut kanunların saf ve pür haliyle “hak” olduğunu kabul etmek gerekir.
Peki, mevcut yasaların “hak” olduğunu kabul etmek, İslam’a göre ne anlama gelir?
*
Bu tür şahıslar nezdinde (Türk olması hasebiyle) İmam Matüridî’nin sözleri ayet ve hadîslerden daha kıymetli olabildiği için, ondan örnek verelim. TDV İslam Ansiklopedisi‘nde aktarıldığı gibi, İmam, kendi zamanındaki yönetimler için adil diyen kişinin, zulme adalet demiş olacağı için küfre düşeceğini söylemiştir:
Ancak zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmesi (Burhâneddin el-Buhârî, V, 577), Ebü’l-Kāsım el-Kâ‘bî’yi zalim devlet adamlarıyla ilişki içinde olduğu için kınaması (Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 452) devrin siyaset ve devlet adamlarıyla münasebetlerinin iyi olmadığını göstermektedir.
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a. de şunları yazmış bulunuyor:
“Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime âdil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere âdil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.
İmam Ebu MansurMatüridî şöyle demiştir: Zamanımızın sultanı (devlet başkanı) âdildir diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür.
Adalet, cüz’î (parça buçuk kabilinden) bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur.”
(Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 159-60.)
TDV İslam Ansiklopedisi‘nde bir başka maddede şu ifade de yer alıyor:
… zalim bir devlet reisine âdil demek küfür sözü kabul edilmiştir. Zira devlet reisinin yaptığı zalimane icraat adaletli gösterilmek suretiyle İslâm’ın haram kıldığı zulmün dolaylı biçimde helâl telakki edildiği sonucuna varılmıştır
Bunu ben demiyorum, İmam Matüridî diyor, Kılıçarslan gitsin İmam Matüridî’nin ruhuyla hesaplaşsın.
*
Ne yazık ki bu putperestlik cenneti ülkede müslümanın İslam’ı (kamusal alanda) tam olarak anlatma izni yoktur, ve bu hak ona, camide bile tanınmamaktadır.
Mesela Diyanet, Casiye Suresi’nin 18’nci ayetini bir cuma hutbesinde okusun da görelim.
Okuyamaz, okutmazlar!
Bizim gibi kıyıda köşede fısıltı kabilinden birkaç kişiye söyleyebilenlere de (bazen açık, bazen örtülü biçimde) neler yapıldığını, ne kumpaslar kurulduğunu da kaç kişiye anlatabilirsiniz?
*
Kılıçarslan'ın yazısını okumaya devam edelim:
“Vatandaşlık bağı bakımından şort giymeyi seçmekle başörtüsü kullanmayı seçmek aslında eşit bir şeydir” diyeyim de iyice atın beni Allah’ın dininden. Ama ben bunu söylemiş olayım. Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil. Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de. Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın. Şartlar böyleyken, durum buyken, Erem’in de benim de söylediğim açıkken bizi kâfir olmakla, münafık olmakla, müşrik olmakla suçlayamazsın. Erem’in de ne dediği açık, benim de… Erem’in de kim olduğu belli, benim de..
Seni bu halinle dinden atmaya gerek yok. Müslümanlara “Sizin dininizden değilim” diyerek kendin atmış durumdasın.
Tevbe edersen iyi olur, fakat sendeki kibir buna müsaade eder mi, bilmem.
*
Bu şahıs, “Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil” diyor.
Bunu biliyoruz.
Ancak, şunu diyoruz:
Kurallar ne benim kurallarım olsun, ne senin!
Kurallar, millete bir put, bir tanrı olarak dayatılan Atatürk’ün kuralları da olmasın!
Kendilerini Atatürkçülük dininin kutsal mabedinin koruyucuları olarak gören MİT’çiler gibi kanunla korunan (kanunla dokunulmazlık kazandırılan) imtiyazlı grupların kuralları da olmasın!..
Allahu Teala’nın koyduğu kurallar olsun!
Allahu Teala müslimiyle gayrimüslimiyle herkesin rabbidir ve onun kuralları (Şeriat’ı) herkes için en iyisidir.
*
Evet, yazar, bir derin devlet görevlisi üslubuyla şöyle parmak sallıyor:
Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de.
Gerçekten, bu güçsüz halimle kimsenin şortuna karışıp başıma bela almak istemem.. Şort, yazarın olsun, alsın hayrını görsün..
Düzenperestlik ve rejim avukatlığı yapmasını da anlarım.
Fakat, bunu, İslam’ı tahrif ederek yapmaya hakkı yok.
Ayrıca, demokratik olmayan bir devleti demokratik, hukuk devleti olamamış bir devleti de hukuk devleti gibi yutturmaya çalışmasın.
*
Kanun devleti olmak başka birşey, hukuk devleti olmak ise başka birşeydir.
Müslümanın hukuk anlayışı, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde, Fatiha Suresi’nin açıklarken anlattığı anlayıştır:
Sözlü ve yazılı İslami eserlerde hürriyet, kişi haklarına sahip olmaktır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. [Orijinali: “Lisanı İslâm’da hürriyyet, hukukuna malikiyyet diye tarif olunur, (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir.”]
Hakların (hukukun) aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı her hangi bir kişi Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri (görev ve sorumlulukları) yalnız hakkın gereği için değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. [Orijinali: “Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. “Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.”]
Bundan dolayı Allahü Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına (hukukuna) sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allahü Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kâfil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. (Binaenaleyh Hak Tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmini hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.)
Evet, hukuk, işte budur!
Yazarın sözünü ettiği hukuk ise Allahu Teala’dan başkasının kulu ve kölesi haline gelmekten ibarettir.
İslam’ı olduğu gibi benimseyen, hristiyan ve yahudilerin dinlerini bozdukları gibi bozmayan, laikleştirmeyen müslümanlar, hukuk adı altında bu hukuksuzluğa zorlanıyorlar, zulüm görüyorlar.
Kılıçarslan gibiler ise bu şirk ve kölelikdüzenini (İslam açısından böyle) hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.
*
Yazarın bir başka fetvası:
Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın.
Bu da doğru.. Öküzlük bunların tekelinde, başkasıyla paylaşmazlar.
Öküzlükleri bizi ilgilendirmiyor, fakat “meşru” kelimesi bizin için önemli.
Meşru, kelime anlamı itibariyle “Şeriat‘e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uygun olan” demektir. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.
Şeriat’e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uyan, öküzlük yapmış olmaz. Şeriat’e uymamak ise, (İslam’a göre) öküzlüğün (hayvanlığın) ta kendisidir.
Yazarın burada meşru diye nitelendirdiği şey ise, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın dile getirdiği “Allahu Teala’dan başkasına kul ve köle olma” keyfiyetinden ibaret.
*
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini izah sadedinde dile getirdiği şu hakikatler ise, günümüzde pekçok müşriğin/puutperestin kendisini müslüman zannettiğini veya öyle gösterdiğini ortaya koymaktadır:
… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada, akaide), biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem (hüküm veren) ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar (gönüllü olmasalar bile) inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.
Evet, gönüllü biçimde itaat ederseniz muhakkak müşrik/putperest olursunuz. Önümüzdeki sayısız örnekte olduğu gibi.
*
Gönülsüz itaat de amelî şirkten/müşriklikten/putperestlikten kurtulmuş değildir.
Bugünün sorunu şu: Boğazına, hatta alnına kadar şirke batmış olan bir sürü menfaatperest, kendi bu amelî şirkini/putperestliğini herkesin “doğru müslümanlık” kabul etmesini istiyor.
Böylece, amelî şirklerini itikadî şirke dönüştürüyor, başkalarını da zihniyet bakımından müşrikleştirmeye uğraşıyorlar. “Hüküm biraz Allah’ın olsun, biraz da tağutun” demeye getiriyorlar.
Hz. Ömer’in, “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü gerçekleşiyor.
*
Kılıçarslan'ın yazısındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil, fakat sözü çok uzattık.
Ona cevap vermeye değmez diye düşünüyor olabilirsiniz.. Onun için değil, üçüncü kişiler için yazıyoruz.