ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU

 











Yetenekli İngiliz casus Aubrey Herbert’in, 1913 yılı sonuna doğru dostu (32 yaşındaki genç Türk subayı) Selanikli Mustafa Atatürk’ü İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırlamış olduğunu belirten Mehmet Hasan Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor (yazarın atıfta bulunduğu kaynakları aktarmıyoruz):

“[Mustafa Kemal] Hırslı ve zeki birisiydi. … Ayrıca ağzı sıkı biriydi. 1908’de İttihâd ve Terakki propagandası için gittiği Trablusgarp’ta görüştüğü İngiliz konsolos Justin Alvarez onun bu hususiyetini şöyle anlatıyordu:

“O, beliğ ve akıcı konuşan bir hatip. Yaklaşık beş gün önce, gayet açık bir şekilde partisinin tâkip ettiği prensipleri ve hedefleri halka anlatırken şahit olmuştum. Halkın her sınıfından gelen temsilcilerden müteşekkil kalabalık dinleyici grubu, onu coşku ile alkışlıyordu. Sonraki gün beni çağırdı ve onun sessiz ve ağzı sıkı karakterini müşahede etme şansını yakaladım. Bana enerjik bir karakter ve azimli bir ruh hali intibaı verdi. Neticede ikisi de lazım olan bu kesin anarşik temayüllerin devam edeceğini yerinde müşahede etmiştim. Bu güvenimde sonradan haklı çıkacaktım”.

(İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 260-1.)

Ancak, Selanikli’nin özellikleri hırs, ağzı sıkılık ve kurnazlıktan ibaret değildi.. Karakterinin bariz özelliklerinden biri, zamparalığıydı..

(Zamparalığından Falih Rıfkı Atay da Çankaya’sında bahsediyor.. Onun naklettiğine göre, İttihat ve Terakkiciler, Selanikli’yi şöyle tanıyorlarmış: “Sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız.” Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü de onu “muhteris ve menfaat düşkünü” olarak görüyorlarmış.)

Yazar Bulut’un sözlerinin devamı, casus Aubrey’in de, dostu Selanikli’nin zaaflarından ve zamparalığından haberdar olduğunu gösteriyor:

“Bu yüzden Aubrey, misâfirinin ağzından laf alabilmek maksadıyla yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. Yirmi iki yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte Mustafa Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar. Noel Buxton ile beraber, hayalperest İngiliz’in dikkatinden kaçan başıboş Ermenilere bir son verirken, yanlarında - şeref misâfirlerinin dâvetinde - kuvvetli bir şekilde ‘Onward Christian Soldiers’ [İleri Hristiyan Askerler] şarkısını söyleyen Türk bir muhafızla [Kâzım’la] antik Balkanları gezdiği söyleniyordu. “Sita!” diyordu mektup, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin”. Yazı [Aubrey’in gözü ileri derecede bozuk olduğu için] her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat dâvet karşı konulmazdı. O zamanlar yirmi ikiden fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. [Aubrey’in karısı] Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile [Sofya’ya] yeni tâyin edilen ataşe Mustafa Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idâreci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. “Hangisi yanlış [mistake]?” diye sordum, “ve benden ne yapmamı istiyorsun?”. Şaşırmış duruyordu. İzah ettim. “Oh tatlım!” diye güldü, “Sana nice [hoş, nazik] Turk geliyor diye yazdım! [Sen “nice Turk”u “mistake” okumuşsun]”. (s. 261-2)

Tecrübeli ve zeki casus Aubrey, Selanikli zamparanın kadınları görünce çenesinin düştüğünü, cıvatalarının gevşediğini ve işlenmeye hazır hale geldiğini bildiği için, onun onuruna verdiği yemeğe, Albay Ronald F. Forbes’in 22 yaşındaki güzel karısı Rosita’yı da çağırmış, ve bu genç kadını masada tam da Selanikli zampiriğin yanına oturtmuştu.

İngiliz güzelinin diğer yanında ise, Selanikli’den 20 yaş büyük olan Lord Allenby oturmuş bulunuyordu.

Kadına gönderdiği yemeğe davet mesajında “Sita! [Rosita]diyordu, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin

Selanikli zampara, Osmanlı Devleti için gerçek bir "mistake"ti.. 

Mistake Kemal Atatürk'tü.. 

Ömrünün sonlarına doğru ismindeki Kemal'i Kamal yapmış, Mustafa'yı ise "mistake" bir isim olarak gördüğü için tümden atmıştı.

Türk tarihinin belki en büyük "mistake"iydi..

*

Kader ağlarını keder verecek şekilde örüyordu.. Sadece beş yıl sonra, Aubrey’in dostu zampara ile Lord’un yolu tekrar kesişecekti.

Filistin’de..

Osmanlı ve İngiliz orduları karşı karşıya gelecekti.. Bir tarafın kumandanı Selanikli zamparaydı, diğer tarafınki ise Lord Allenby.

Ancak, Selanikli zamparanın asıl düşmanı, Türk ordularının başkomutanı Enver Paşa’ydı.. Allenby onun eski dostuydu.. Nefretinin odağında ise, yalakalık yapıp yaverliğini kaptığı yeni ve acemi padişah Vahideddin ile onun şahsında Osmanlı hanedanı (ve de devleti) vardı.

Selanikli’nin sonraki yaşamı ve yaptığı konuşmalar, attığı nutuklar, bunun böyle olduğunu ispatlayacaktı.

Fakat, Selanikli’nin gerçekleri tamamen veya kısmen saklamak gibi bir huyu da vardı.. Herşeyi söylemiyordu. Afet İnan’ın yayınladığı günlüklerinde belirttiği gibi, gerçekleri gizliyordu. Hayatî ve kritik gerçekleri günlüklerinden bile saklıyordu. Yazmıyordu. (Bkz. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.)

*

Bu gerçeklerden birini, Kâzım Karabekir Paşa, zamparanın ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken günlüğüne yazacaktı.

M. Kemal’in, Enver Paşa’ya kızdığı için İngilizler’e teslim olmayı istemiş bulunduğunu Cevat Rıfat Atilhan’dan duymuş bulunmaktaydı.

Atilhan, bunu Cemal Paşa (Mehmed Cemal Mersinli), Ömer Lütfi Argeşo ve Diyarbakırlı Kâzım İnanç Paşa’nın da bildiğini haber vermiş durumdaydı. 

Karabekir, o gün (13 Şubat 1939 Pazartesi) kendisini ziyarete gelen Cemal Paşa’ya konuyu sormuş ve ondan, duyduğu şeyin doğru olduğu cevabını almıştı. [Bkz. Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Selanikli’nin teslim olmayı planladığı İngiliz komutan Lord Allenby, onun eski ahbabıydı… Beş yıl önce casus Aubrey’in evinde birlikte yemek yemişlerdi.. Aynı sofranın adamıydılar.. Fakat mesele bundan ibaret de değildi, Lord, Selanikli'nin hayranlık duyduğu "medeniyet tarikatı"nın kıdemli üyelerindendi:  

 “Edmund Henry Hynman Allenby (1861-1936): 1881’de orduya katıldı. 1899-1902’de Güney Afrika’daki Boer Harbine binbaşı olarak iştirak etti. 1909’da tümgeneral oldu ve Cihan Harbine bu rütbeyle girdi. Fransa’da Aubrey ile beraber Mons Harbinde savaştı. 1917’de Filistin Cephesi için yeni bir kumandan arayan Başvekil Lloyd George’un sayesinde tâlihi döndü. İngiliz ordusunun başına geçerek Ekim ayında Gazze’yi, Aralık ayında Kudüs’ü aldı. Karşısında bulunan Mustafa Kemal’in ordusunu geri çekmesi sayesinde Suriye’yi de aldı ve böylece harp Türkiye’nin kati mağlubiyeti ile bitti. Harpten sonra Mısır Yüksek Komiseri tâyin edildi.” (s. 261)

Evet, Enver Paşa’ya olan kinini dini haline getirmiş olan Selanikli’nin niyeti (Kâzım Karabekir Paşa’nın günlüğünde geçtiği üzere) daha baştan bozuktu.

Düşmana teslim olmak ya da önünden kaçmak için bahane arıyordu.. İkincisinde karar kıldı, kaçtı.. 

Fakat ondan önce, teslim olma fikrini Türk subaylarına kabul ettirmek için bozgunculuk yapmış bulunuyordu.

*

Onun, 1918 yılının Eylül ayında büyük bir başarıyla gerçekleştirdiği bu kusursuz ricat, sadece Birinci Dünya Savaşı’nın değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin de sonu oldu.

Selanikli zampara, beş yıllık dostu Allenby ile elele vermiş ve birlikte Osmanlı’nın canına okumuşlardı.

Bu muhteşem kaçıştan sadece beş ay sonra, Şubat 1919’da İstanbul’a gelen Allenby, eski dostu Selanikli zamparayı unutmayacak, ona bir iyilik yapmak isteyecekti.. Bununla ilgili olarak Falih Rıfkı Atay, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.”

 (Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 136-7.)

*

İngilizler, o günlerde, başka paşaları, subayları ve siyasetçileri tutuklayıp Malta’ya sürmekle meşguldüler.

Selanikli’ye ise bu şekilde referans oluyorlardı.

Padişah Vahideddin’e, “Bize bir oyun oynamak istiyorsan bunu sadece Mustafa Kemal’le yapabilirsin, tek çaren” mesajını veriyorlardı.

Selanikli zampara, İngilizler’in Vahideddin’i faka bastırmak ve avlamak için oltalarının ucuna taktıkları yemdi.

Padişah Vahideddin’den, dalkavukluk yaparak, önünde yemin üstüne yemin ederek olağanüstü yetkiler koparan ve “Paşa, devleti kurtarabilirsin” talimatını alan zampara, Samsun’a İngiliz vizesi ile gidip kendisini garantiye alınca, "medenî"ler “referans”larını sözde geri çektiler.

Selanikli’nin huyu gereği sakladığı derin gerçek ise, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü tarafından 1973 yılında açıklanacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

("Ankara -Yunan Savaşı", bir yol kazasıydı.. İngilizler'in tehditle tahtından indirdikleri Almanya yanlısı Konstantin, Yunanistan'da tekrar kral olunca, İngiliz'in Yunan ordusunu Selanikli hesabına soktuğu Milne Hattı çuvalının dikişlerini patlattı.)

*

İngilizler’in Selanikli zampara ile çevirdikleri dolabı, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha o günlerde anlamıştı.. Fakat Padişah’ı ikna edememişti.

Uzun zaman önce, Mehmed Zahid Kotku rh. a. hakkında da şöyle birşey duymuştum:

Selanikli TBMM’yi kurup asker toplamaya başlayınca, o sırada İstanbul’da askerlik yapmakta olan Mehmed Zahid Efendi, hocası Mustafa Feyzi Tekirdağî rh. a.’ten Anadolu’ya gitmek için izin istiyor. O da, gitmesine gerek olmadığını söylüyor ve “İngiliz’in bir oyunu var” diyor.

Evet, senaryosunu İngilizler'in yazdığı bir oyun (şaşaalı bir tiyatro gösterisi) sergilenmeye başlamıştı. 

(İşin içyüzünü bilmeyen üçüncü kişiler, böylesi durumlarda, olan biteni gerçek zannedebiliyorlar.. Nitekim, dolandırıcıların telefonda anlattıkları senaryolar gerçeklik algısı oluşturabiliyor.. Benzer şekilde, bir sokakta bir film sahnesi çekilirken yoldan geçen birinin sahici zannedip olaya müdahale ettiğine şahit olunabiliyor.. Kamera şakalarının esasını da bu durum oluşturuyor.. Bazen, olayın bir mizansen olduğunu bilen sinema oyuncuları bile heyecana gelip kendilerini rollerine kaptırabiliyorlar.. Mesela Çağrı filminin çekimleri sırasında figüranlar, gerçek Hz. Hamza yerine koydukları Anthony Quinn ölmesin diye çaba göstermişler.. Katil Vahşi rolünü oynayan gariban siyahî müslüman gerçek hayatta nefret objesi haline gelmiş.. Yine, televizyon dizilerinde mafya babası ya da eşkıya çetesi reisi rolü oynayan kişilerin havaya girip gerçek hayatta da kabadayılık taslamaya başladıklarına şahit olunabiliyor.. İngiliz'in tiyatro oyununun başrol oyuncusu Selanikli de rolüne kendisini fazla kaptırmış, kahraman olduğuna kendisini inandırmıştı.. Milleti de inandırmaya çalışmıştı.. Gerçekte basit bir İngiliz piyonuydu.. Tipik bir haindi.)

İngiliz’in oyununu, Selanikli'nin sağ kolu ve başbakanı İsmet İnönü, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde açıkladı.

İngiliz'in bir "karar"ı vardı.. "Bütün suç Selanikli zamparanın değildi", Londra göklerinden Lord Curzon cenapları katından gelen bir karar vardı. 

*

Ne var ki, anlı şanlı Türk tarihçileri, İsmet İnönü'nün "içinden 'karar' geçen" ifşaatını görmezden geliyorlar.

O sözlerin, Milli Eğitim'in aşırı milli "inkılap tarihi" kitaplarına girme şansı ise hiç yok..  

O yüzden, "bütün bir millet yalana teslim".. Memleketin en "ciddi" tartışma gündemini, (derin mahfiller tarafından itina ile üretilip köpürtülen) Selanikli zamparanın "milli bayram yıldönümlerinde" cuma namazı hutbelerinde anılması kampanyası oluşturuyor. 

Ört ki ölem!..

Gâvur öyle bir oyun kuruyor ki, sen, oyunu gören adamı vatanından sürüyorsun, gurbet ellerde perişan ediyorsun, işbirlikçi hainin ise heykellerini dikiyor, putlaştırıyorsun.

Yüz yıl geçiyor, uyanamıyorsun.


SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN KİNİ, DİNİYDİ

 






Mehmet Hasan Bulut’un “İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adlı kitabı (4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018) Aubrey-Atatürk dostluğundan da söz ediyor:

“Aubrey, 1913 yılı sonuna doğru İttihâd ve Terakki Komitesinin ileri gelenlerinden bir dostunu, İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırladı. Misâfirinin adı Selânikli Mustafa Kemal’di, yani geleceğin Atatürk’ü.” (s. 260)

Buradan, Selanikli Mustafa Atatürk’ün bu yaman casusla daha önce dostluk kurmuş olduğunu anlıyoruz.

İngiltere’ye yolu düşünce dostunu ziyaret etmeyi ihmal etmemiş.

Dostu da bunu evinde ağırlamaktan geri kalmamış.

Yazar Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

Hırslı ve zeki birisiydi Mustafa Kemal. Daha gençliğinde ihtilâlci faaliyetlerinden dolayı Şam’a sürgüne gönderilmiş, 1907’de dönünce arkadaşı Ali Fethi’nin (Fethi Okyar) tavsiyesi üzerine hem Carasso’nun başında bulunduğu mason locasına hem de îttihâd ve Terakki Komitesine girmişti. Darbe ile iktidâra oturan Enver’den hiç hoşlanmıyordu. Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbinde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti. Bu yüzden araları iyice açılmıştı. Enver’in Ali Fethi’ye ve ona zarar vereceğinden korkan Talât ve Cemal bu iki dostu Sofya’ya elçi ve askerî ataşe olarak göndermişti. Alman disiplini ile yetişmesine rağmen, İngiltere’nin dünyanın süper gücü olduğunu biliyordu. Ayrıca ağzı sıkı biriydi.” (s. 260)

Selanikli’nin ağzı sıkı biri olduğu doğruydu.

Nitekim, gelecekte “manevî kızları”ndan Prof. Afet İnanM. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” adlı kitabında (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) şunları yazacaktı:

General Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Karlsbad ve Viyana'da ''Geçen Günlerim'' başlığı altında 30 Haziran 1918 Pazar gününden 28 Temmuz Pazar gününe kadar altı deftere yazdığı anılarının sonu şöyle bitiyor:

''Karlsbad'da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var, birincisi yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.''

Afet İnan, bunlara ek olarak, Selanikli’nin şu sözlerine de dikkat çekecekti:

… 10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918 Perşembe günleri için şöyle bir kayıt var:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

*

İnsanların değilse de Selanikli’nin gerçeği hep gizlemek gibi bir huyu vardı ve gelecekte İngiliz istihbaratı (gizli servisi) bu özelliğinden dolayı onunla gizli bir işbirliği yapacaktı.

Ancak, Selanikli kadar ağzı sıkı olmayan İsmet İnönü, bu işbirliğini yarım asır sonra “resmen” ifşa edecekti.

Evet, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, Selanikli zamparanın kirli gizli sırrını, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yazar Bulut’un kitabında yer alan “Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbinde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti” şeklindeki cümle de, Selanikli Mustafa Atatürk karakterinin önemli bir özelliğine dikkat çekiyor.

Adamın kini, dini..

Mevzubahis olan kini ise, onun için herşey teferruat.. Din, iman, vatan, millet, vazife, ahde vefa..

Yine, mevzubahis olan para pul, zenginlik ve ihtişam ise, Selanikli için din ve namus teferruattı.

Nitekim, Selanikli Mustafa Atatürk, Anadolu’da tutunmasını sağlayan velinimeti Kâzım Karabekir Paşa’ya, biti kanlanınca şunu diyecekti:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Uğur MumcuKazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 84.)

*

Evet, Selanikli hain, sırf kini için devletini, vatanını ve milletini satmaya hazırdı.

Biti kanlanınca ali kıran baş kesen bir diktatöre dönüşen Selanikli’nin zırvalarına “Hikmet buyurdunuuz efendimiiiiz” dememenin yol açacağı bedeli ödemeyi göze almış ender isimlerden biri durumundaki Kâzım Karabekir Paşa, Selanikli zorbanın ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken günlüğüne şu notu düşmüştü:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] PaşaÖmer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Savaşın içinde bulunmuş, olayları bizzat yaşamış dört önemli subayın, dört şahidin haber verdiği bir cinayet.

Şahitlerden ikisi paşa.. 

Selanikli Atatürk, küçük hesapları için İngiliz'e teslim olmak istemiş.

*

Diyarbakırlı Kâzım Paşa12 Haziran 1917 tarihinden itibaren, bir buçuk yıl boyunca, (Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci Ordulardan oluşan) Yıldırım Ordular Grubu Kurmay Başkanı olarak görev yapmış bir subay.. Selanikli zampara bu gruba Yedinci Ordu Komutanı sıfatıyla katıldı. 

Kâzım Paşa'nın (Kâzım İnanç) bulunduğu konum önemli ve kritikti.. Çünkü bir kurmay başkanı, hizmetinde bulunduğu komutanın astları, yaverleri ve destek personeliyle eşgüdümünü sağlamak durumundadır. Sorunları komutanın önüne gelmeden önce halletmek için çalışan sırdaştır.

Kâzım Paşa, Selanikli zampara yüzünden Filistin cephesi çöküp Mondros Mütarekesi imzalandıktan bir hafta sonra, 5 Kasım 1918 tarihinde, Genelkurmay İkinci Başkanı olarak atandı. Nitekim, Selanikli zamparanın Samsun'a gidiş işlemleri için Genelkurmay'a başvurduğunda ilk muhatap olduğu kişi oydu.

Kâzım Paşa daha sonra İstiklal Harbi'ne de katıldı.. Batı Cephesi Komutanlığı bölgesinde emniyet, asayiş ve asker alma işlerini yürütmekle görevlendirildi. 12 Kasım 1920 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı, 8 Ağustos 1921'de ise Başkomutanlık Sekreteri oldu.

Mersinli Cemal Paşa da (Mehmed Cemal Mersinli) vatanseverliği müseccel isimlerden.. İngilizler'in talebiyle İkinci Ordu Komutanlığından istifa ettirilmiş, sonra da tutuklanıp Malta'ya sürülmüş, buradan kurtulunca gelip istiklal mücadelesine TBMM'de destek vermiş bir isim.. Selanikli zampara gibi İngilizler'in gözdesi değil.. 

Cevat Rıfat Atilhan da yine Kâzım Paşa gibi Sina ve Filistin cephelerinde bulunmuş bir subay.. İstiklal Harbi'ne de katılmış, Zonguldak-Bartın ve Havalisi Cepheleri Kumandanı olarak görev yapmış. 

Ömer Lütfi Argeşo ise, Yıldırım Orduları Grubu bünyesinde Filistin Cephesi'nde, 20. Kolordu 26. Tümen emrindeki 78. Alay'ın kumandanı olarak bulunmuş.. 12 Mayıs 1918'de yarbay rütbesine yükseltilmiş.. Milli mücadeleye de destek vermiş, TBMM'de (Birinci Meclis'te) Karahisar-ı Sâhip milletvekili olarak görev yapmış.

*

Bu subaylar biraraya gelip "Böyle bir iftira atalım" diye aralarında anlaşacak karaktersizlikte adamlar değiller.

Ayrıca, yok yerden böyle birşey uydurmanın o gün için onlara hiçbir faydası yoktu.. Tam aksine, zararı olacak birşeydi.. Böyle birşeyi dillendirmenin özellikle o dönemde tehlikesi büyüktü.

Fakat bu gerçeği, güvendikleri samimi dostları arasında bir şekilde dile getirmişler, ve onların sözleri kulaktan kulağa aktarılarak Karabekir Paşa'ya kadar ulaşmış.. 

Öyle ki, Karabekir meseleyi Cemal Paşa'ya sormuş, ondan ve Cevat Rıfat Atilhan'dan, rivayetin doğru olduğunu bizzat duymuş.

*

Buradan anlaşılıyor ki, Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’le işi pişirmiş, minareye kılıf uydurmak için de komutanına olan kızgınlığını bahane olarak göstermeye çalışmış..

Enver Paşa'dan fazla hazzetmeyen kişilerin duygularıyla oynayarak onları manipüle etmek istemiş.

Muhtemelen, maiyetindeki subayların büyük çoğunluğunun yüzlerindeki ifadeyi ve itirazları görünce, teslim olma yerine ricatı, palaspandıras kaçmayı tercih etmiş.

Ama kendisiyle kafa dengi bazı subayların savaşma azimlerinin tükenmesini ve İngilizler’e teslim olmalarını sağlamış.

Vatan ve millet sevgisi bulunmasa bile, şeref ve haysiyet sahibi dürüst bir insana yakışan, "Mevzubahis olan vazifemse, aldığım maaşı hak etmekse, benim Enver'e olan öfkem teferruattır" zihniyetiyle hareket etmesidir.

Selanikli’nin bu olaydaki akıl yürütüş şekli ise düpedüz ihanet.

*

Evet, ihanet..

Komutanına değil, milletine, devletine, vazifesine, verdiği söze ihanet.

Devletin şerefini, milletin hak ve hukukunu, emrindeki binlerce askerin hayatını, vatanın selametini hiçe sayan, ayaklar altına alan bir ihanet.

Soru şu: Böyle bir adam, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'da gizlice buluştuğu (Ki bunu Nutuk'ta itiraf ediyor) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) ile hangi vatanseverlik duygularıyla görüşmüş olabilir?

"Kafdağı'nı assalar belki çeker de bir kıl,

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

Bu mizaç, bu karakter ve bu kafada olan bir adamın, 30 Ekim 1918 tarihinde başlayan Mütareke (savaşsızlık) döneminde, bu defa da Padişah Vahideddin’e kızarak (ya da kızma bahanesiyle) İngilizler’e yanaşması ve onlarla gizli pazarlıklar yaparak “teslim” olması, onların adamı haline gelmesi “hayatın olağan akışı”na uygundur.

Evet, Selanikli zampara hain tam da bunu yaptı.


E-KİTAP: ZAMPARA DİKTATÖR

 https://archive.org/details/zampara-diktator


ZAMPARA DİKTATÖR

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: DÂHİLİK VE ZAMPARALIK 4

MEVZUBAHİS OLAN ZAMPARA (MEDENÎ İNSAN) ATATÜRK’SE VATAN VE MİLLET TEFERRUAT 7

ZAMPARA DİKTATÖR “ORTAK DEĞER” MİDİR? 18

MEVZUBAHİS ATATÜRK MİTİ VE EFSANESİYSE GERİSİ TEFERRUAT 32

ORTAYLI, ATATÜRK VE MANTIK 40

İSRAİL’İN İŞAYA KEHANETLERİ KARŞISINDA TÜRKİYE’NİN ELİNİ AYAĞINI BAĞLAYAN ATATÜRKÇÜLÜK PRANGASI 42

AZİZ NESİN’İN ZÜBÜK’ÜNÜN BİLE YAPMADIĞINI YAPARAK MİLLETİN SIRTINA HEYKELLERİNİ YÜKLEYEN ADAM: “HEYKELLERİMİ TÜRK HEYKELTRAŞLARA DEĞİL ECNEBİ HEYKELTRAŞLARA EMANET EDİN!” 47

UŞAĞI CEMAL GRANDA, MUSTAFA ATATÜRK’TEN AKTARIYOR: “PADİŞAH VAHİDEDDİN BENİ İNGİLİZLER’İ VATANDAN KOVMAM İÇİN GÖREVLENDİRDİ” 79

HA ATATÜRK’ÜN İZİNDESİN, HA HAÇLILARIN, ENGİZİSYON’UN… 94

SULTAN ABDÜLHAMİD İLE KATİL DİKTATÖR ATATÜRK FARKI (YA DA DİNCİLİK İLE KEMALİZM FARKI) 105

CUMHURİYET TÜRKİYESİ'NİN RESMÎ DİNİ: ATATÜRKÇÜLÜK PUTPERESTLİĞİ 126

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN RESMÎ TARİKATI ATATÜRKİYYE’NİN HEYKELLİ-FOTOĞRAFLI RABITA AYİNİ 136

MEVZUBAHİS OLAN VATANCILIK GÖSTERİŞÇİLİĞİYSE VATAN TEFERRUAT 154

“KAYMAK HAFIZ”I BAHANE EDEREK KUR’AN’A DÜŞMAN OLMAK, KAYMAĞA OLMAMAK 163

AKIL MI, ATATÜRKÇÜLÜK MÜ? (MEVZUBAHİS ATATÜRKÇÜLÜKSE AKIL DA TEFERRUAT) 173

ANDINIZ KEPAZELİĞİ 183

PROVOKASYON, PARANOYA VE VEHİM 199

BİN 400 YIL ÖNCESİNİN ÇÖL ARABI GİBİ PUTPERESTLEŞİP HEYKELLERE TAZİMDE BULUNMAK VE HEYKELİ YAPILAN ÖLÜLERE İBADET ETMEK 212

YUNAN GALİP GELSEYDİ… 226

KEMALİSTLERİN İŞİ GÜCÜ MASAL ANLATMAK, SONRA DA ANLATTIKLARI MASALLARA BAŞKALARININ DA İNANMASINI BEKLEMEK 232

ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE İNSANINA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ 235

*





ÖNSÖZ YERİNE: DÂHİLİK VE ZAMPARALIK

 

Takvimler 2018 yılının Aralık ayını gösterirken kitapçı vitrinleri A. M. Celal Şergör’ün Atatürk konulu kitabıyla süslenmiş bulunuyordu: Dâhi Diktatör.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün diktatörlüğü kesindi, fakat dâhiliği tartışmalıydı.

Bununla birlikte, tartışma konusu yapılamayacak kesinlikteki tek özelliği diktatörlüğü değildi.

Dâhiliği tartışma götürse bile, zamparalığı her türlü tartışmanın üstündeydi.

Çünkü zamparalık, çağdaşlık ve medeniyet (uygarlık) anlamına geliyordu.. Ve Selanikli zampara, “En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş bulunuyordu.

Tarikatçılık alanındaki bu büyük keşfine, Kâzım Karabekir Paşa’ya söylemiş olduğu “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” şeklindeki “vecize”siyle açıklık getirmişti.

Dolayısıyla zamparalık, Türkiye’nin kalkınmasının ve milletin zenginleşmesinin önündeki engellerden birini kaldırmaya yönelik devrimci ve ilerici bir adım olarak değerlendirilebilirdi.

Bu açıdan zamparalığın, Celal Şengör tipi tefekkür ve bilimsellik çerçevesinde Atatürk’ün liderliğinin dahiyane bir tezahürü olduğu düşünülebilirdi.. Selanikli zampara, topluma yaşayışıyla örnek oluyordu.

O nedenle, elinizdeki metnin, yetersiz ve mütevazı da olsa, Şengör’ün kitabıyla gerçekleştirmeye çalıştığı “dâhi”lik sondajı ve arama tarama çaabasına yapılmış bir katkı olarak kabul edilmeyi hak ettiğini düşünmekteyiz.

 

8 Ekim 2025, Üsküdar

 *





MEVZUBAHİS OLAN ZAMPARA (MEDENÎ İNSAN) ATATÜRK’SE VATAN VE MİLLET TEFERRUAT

 

Zamparalık deyip geçmeyelim, Batı tipi “medenî insan” olmanın alamet-i farikalarından biri.. Belki de birincisi..

Her ne kadar İstiklal Marşı’mıza göre “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ise de, Selanikli Mustafa Atatürk aynı görüşte değil.

 “En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş bulunuyor..

Selanikli zamparanın, İstiklal Marşı’mız açısından canavarlığa tekabül eden bu tarikatçılık merakı nerden kaynaklanıyor, nasıl böyle medeniyetçi (ya da canavarcı) olmuş derseniz, cevabı biraz derin.

Medeniyetçiliğinin ardında yatan etken, “ecnebilerle olan temasları”, yani dış güçlerle olan irtibat ve bağlantıları.

Yabancılarla olan temasları sonucunda medeniyet (veya canavarlık) tarikatının sadık bir müridi haline gelmiş.

Bunu nerden biliyoruz?

Has adamı Falih Rıfkı Atay’a yaptığı açıklamalardan:

“Bir gün, Umumi Harpte [Birinci Dünya Savaşı’nda] İstanbul otellerinden birinin [Pera Palas] müdürü iken tanıdığım M…. [Martin] Şişli’deki evime geldi, Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

“- Burada ecnebilerle temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. … [Bu nokta noktalar İngiltere] Sefaretinde (Büyükelçiliğinde) Mösyö F… [Frew] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

“- Konuşalım, dedim, fakat eğer o istiyorsa…”

Davet günü Madam M….’nin salonundayız. Biraz sonra “- Mösyö F…. F” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

“- Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim, diye söze başladı, Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

“- Fakat, dedim, siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet ettiler, sizinle konuşmam faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

“- İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

“- Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

“- Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı [ne] için istediğini hâlâ anlamadım. Fakat bir küçük hatırama ilave edeyim: Ankara’da bulunduğum sıralarda bir gün Antalya’ya geldiğini ve Madam M….’in salonunda kendisinden “Gene görüşelim!” vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz.

Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti. Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 131-3.)

Görüştüğü şahıs, İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi görüntüsü altında kendisini kamufle eden Robert Frew..

Asıl işi casusluk..

İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi..

Selanikli, Falih Rıfkı’nın 1926 yılında yayınlanan bu notlarında, Frew ile bir kez görüştüğünü söylüyor, fakat bir yıl sonra irat edeceği meşhur Nutuk’unda “bir iki defa” diyerek kendisini yalanlayacaktır.

Onunla yaptığı görüşmelerden, yaveri Cevat Abbas ile TBMM hükümetlerinin ilk başbakanı Rauf Orbay da hatıratlarında bahsediyorlar.

Ancak, Selanikli zampara Nutuk’unda salağa yatarak Frew’un ajanlığını gözlerden saklamaya çalışıyor, ondan, saftirik ve zararsız bir macera heveslisi gibi söz ediyor.

Anlaşılır bir durum.

*

İşin aslı ise, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü’nün, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde gizli:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)  

İngilizler’in Anadolu’da başarılı bir istiklal mücadelesi vererek Osmanlı Devleti’nin yaşam alanını gasp edecek ve onun ölümüne yol açacak bir devlet kurması için seçtikleri kişi, Selanikli zamparaydı.

Frew ile yapılan görüşmelerde taşeron zamparaya ihale şartları bildirildi.

Selanikli siyasal dolandırıcının ajan Frew ile görüşmesi hakkında kullandığı şu ifadeler, "istiklal mücadelesi"ne verilecek destek karşılığında Selanikli'den Türk milletini "insan" haline getirmesinin ve "medeniyet tarikatı"na intisap ettirmesinin istenildiğini gösteriyor:

"Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti.

"Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez."

Ecnebilerle olan bu temaslarında onların etki alanına girmiş, onların uydusu haline gelmiş, zihniyetlerini benimsemiş.

Öyle söylüyor.

Fakat mesele bu kadar basit değil.. Ajan Frew ile yapılan bir pazarlık var.. İngiliz sana destek olmak için bir "karar" alıyorsa, karşılığında mutlaka senden alacağı birşey vardır.

O da, milletçe (en azından zihniyet düzeyinde) İngiliz emperyalizminin kölesi olmayı kabul etmenizdir.

Anlaşılıyor ki, İngiliz emperyalizminin temsilcisi Frew, Selanikli zamparaya kibar bir dille şu mesajları vermiş:

Bir: Biz medenîyiz, uygarız.

İki: Siz müslüman Türkler, bırakın medenî olmayı, insan bile değilsiniz.

Üç: Bu halinizle sizi insan sırasında ve safında görmemiz mümkün değildir.. Resmen hayvansınız.

Dört: Dolayısıyla, "karar"ımız çerçevesinde kuracağın yeni devletin, Türk milletini "insan" yapmak ve medenîleştirmek için her tür fedakârlığa razı olması gerekiyor.  En başta da İslam'la ilgisini kesmeli, laik (siyasal dinsiz) olmalıdır.

*

Evet, Türkiye'de hayata geçirilen İngiliz ilke ve inkılapları, Selanikli zamparanın İngilizler'le yaptığı örtülü anlaşmanın ürünüydü. 

Selanikli’nin ajan Frew ile söz konusu görüşmeleri Kasım 1918 ortalarından Ocak 1919 ortalarına kadar olan iki aylık sürede yapmış olduğu, sonraki gelişmelerden anlaşılıyor.

İşe yarar herkesi tutuklayıp Malta’ya sürgün eden İngilizler’in vize verip Samsun’a çıkarttıkları Selanikli’nin, Erzurum Kongresi’nin bittiği ve kendisinin Heyet-i Temsiliye başkanlığını kaparak konumunu sağlama aldığı gece (kimseye söylenmemesi, milletten gizlenmesi kaydıyla) hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “medenîleşme müjdesi” verdiğini biliyoruz.

“Zafer”den sonra cumhuriyet ilan edilecek ve kendisi cumhurbaşkanı olacaktır. (Millete ise makam mevkide, koltukta gözünün olmadığını, Osmanlı Devleti’ni ve halifeyi kurtarmaya çalıştığını söylüyordu.)

Cumhurbaşkanı olarak yapacağı icraat ise, “medenîleşme”den ibarettir: Tesettür (İslamî örtünme) kalkacaktır, şapka giyilecektir, Kur’an alfabesi atılacak Latin harfleri alınacaktır..

Selanikli zampara İngiliz ilke ve inkılaplarının diğer maddelerini de sayacakken Mazhar Müfit sözlerinin devamını dinlemeye gerek görmemiş.. Selanikli’yi fazla hayalci bulmuş.

Biraz sabırlı olsaydı, belki de, Selanikli’nin ileride Kâzım Karabekir Paşa’ya açıklayacağı sihirli değnekvari “zenginleşme” formülünü herkesten önce duyma şerefine nail olacaklardı:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız”

Selanikli hayalci değildi, oldukça gerçekçiydi, ve de başarısından emindi.

Çünkü, Osmanlı hükümetinin ve Padişah Vahideddin’in ensesinde boza pişiren işgalci İngilizler ona, İnönü'nün açıkladığı gibi, (Osmanlı’ya karşı vereceği) “istiklal mücadele”sinde başarı garantisi vermiş durumdaydılar.

Karşılığında ise “insanlıktan nasipsiz barbar” Türk milletini “insan” haline getirip “medenîleştirme”sini istemiş bulunuyorlardı.

Mesela, tesettür olmamalıydı, millete (sopayla yola getirilen eşek muamelesi yapılıp) zorla şapka giydirilmeliydi..

*

Selanikli’nin Frew ile yaptığı anlaşma, gizli servis (istihbarat teşkilatı) tipi “örtülü” bir anlaşmaydı. Gizliydi.. Adı üstünde, “gizli” servis..

Bunun resmiyet kazanması Lozan ile oldu.

Ancak, Lozan’da da yine bazı “gizli” taahhütlerde bulunuldu.. Resmî fakat gizli.. Türk milletine herşey açıklanmamalıydı.

Böyle bir gizli taahhüdün varlığını iki cumhurbaşkanı, Celal Bayar ile Turgut Özal, ifşa etmiş durumda.

Böylece, İsmet İnönü’nün ilk ve en önemli parçasını yerleştirdiği “puzzle” tamamlanmış oluyordu.

Özal’ın sözleri, ölümünden sonra medyada yer buldu. Celal Bayar’ın sözlerini ise, beş dönem milletvekilliği yapmış olan hukukçu Süleyman Arif Emre, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde açıklamıştı. 

Emre ayrıca, Hukuk Fakültesi’nde kendisinden ders almış olduğu hocası Prof. Nusret Metya’dan da bu gerçeği öğrenmiş bulunuyordu.. Metya, Lozan’da hukuk müşaviri olarak görev yapmış bir uzmandı.

*

Zamparalık deyip geçmeyelim, Batı tipi “medenî insan” olmanın alamet-i farikalarından biri.. Belki de birincisi..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."