Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM"
Mehmet Hasan Bulut’un
“İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adlı
kitabında (4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018.) yer alan şu
satırlar ufuk açıcı:
“İngiliz
târihçi ve Hindistan’da idâreci Thomas B. Macaulay, 1835’te hazırladığı maarif
(milli eğitim) raporunda şöyle yazıyordu: “Sınırlı imkânlarımızla halk
kitlesine tahsil vermeye kalkışmamız imkânsızdır. Şu anda bizim ile idâre
ettiğimiz milyonlarca insan arasında tercümanlık yapabilecek bir sınıf
teşkil etmek için elimizden geleni yapmalıyız; kan ve ten
rengi bakımından Hintli ama zevk, kanâat, ahlâk ve anlayış bakımından İngiliz kişilerden
oluşacak bir sınıf”.
“Bu
sınıfı oluşturmak için [yeni kılık ve renklere bürünmüş] Tapınakçılar,
sömürgeleri Hindistan’da olduğu gibi, Osmanlı’da mektepler açmalı,
bu mekteplerde Osmanlı vatandaşı gençlere dine göre değil, kendi
arzularına göre yaşamayı öğretmeli, sonra da onlara, “Size öğrettiğimiz
bu hayatı rahatça yaşamak mı istiyorsunuz? O zaman sizi şeriat ile
idâre eden şu gerici Sultanı indirin, biz de size yardım edelim”
demelilerdi.” (s. 67-68)
Türkiye’de bu misyonu
sırtlayan kişi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü.
Sadece Şeriatçı
sultanı değil, Şeriat’i ve Şeriat’in sahibi Allahu Teala’yı bile, efendisi
İngilizler ve (yahudisi ve hristiyanıyla) Batılılar için devlet ve toplum
hayatından kovmaya kalkıştı.
Bunun adına laiklik diyordu..
Türkçesi: Siyasal dinsizlik.
Allahu Teala’yı
bırakıp Selanikli zampara diktatöre “kul” olan Refik Ahmet Sevengil diye bir
densiz (Ki sonradan CHP milletvekili olacaktı), Uyanış Dergisi’nin
15 Temmuz 1929 tarihli sayısında “Allah’ı da sultanla birlikte tahtından
indirdik” diye yazacaktı.
Çünkü, İngiliz’in piyonu
Selanikli zamparayı tanrı yapmışlardı.. Ondan aldıkları güçle semaya
havlıyorlardı.
*
Bulut, sözlerini şöyle
sürdürüyor:
“Mustafa
Kemal’in okuduğu Şemsi Efendi Mektebi (okulu), ilk başta Şemsi
Efendinin şahsî teşebbüsleri ile sıbyan mektebi olarak başlamış, Selânik’in
ileri gelen zenginlerinin desteğiyle ‘Mekteb-i Terakki’ adını alarak 1880’de
yatılı bir mektep olmuştu. Fakat İmparatorlukta asıl tesiri görülen, … (yahudi zengin)
Rothschild ailesinin desteğiyle …
kurulan Alliance Israelite Universelle’nin
(Evrensel Yahudi Birliği) mektepleriydi.
Türkçe’de kısaca ‘Alyans’ olarak bilinen bu mekteplerde, Fransızca … laik
dersler öğretiliyordu. …
“(İstanbul’da
faaliyet gösteren) Notre Dame de Sion (Siyon Kızkardeşleri
Cemaati) mektepleri de Rothschild ailesinin desteğiyle kuruldu.
“Tapmakçılara
ait bir diğer mektep, 1863’te Sultan Abdülaziz zamanında kurulan (ve gelecekte
Boğaziçi Üniversitesi’nin nüvesini teşkil edecek olan) Robert Kolejiydi.”
(s. 68-70)
Şemsi Efendi (Soner
Yalçın’ın Efendi adlı kitabında yazdığına göre),
bir Sabetayistti (yahudi dönmesiydi).. Mezarının, Üsküdar’daki
(Sabetayist mezarlığı olarak bilinen) Bülbülderesi Mezarlığı’nda olması da bu
bilgiyi doğruluyor.
Selanikli Atatürk, ilk
eğitimini Şemsi Efendi’nin ağuşunda almıştı.
*
Bulut’un kitabındaki
şu satırlar, “Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyamda gördüm”
diyen her mühtediye (hidayete erip müslüman olana) inanmamak, yaşayışına,
faaliyetlerine, yaymaya çalıştığı fikirlere ve bağlantılarına dikkat etmek
gerektiğini ortaya koyuyor:
“1842’de
Roma’ya giden (Notre Dame de Sion mekteplerinin kurucusu yahudi
banker) Alphonse Ratisbonne burada, daha evvel Pavlus ve
Loyola’nın yaptığı gibi, Hazret-i Meryem’in kendisine göründüğünü söyleyip
Katolik oldu ve isminin başına ‘Marie’, yani ‘Meryem’ koydurdu. Din ve isim
değiştirince Cizvitlere katıldı.” (s. 69)
Rüya uydurma, sadece
yahudilere özgü bir yetenek değil.. İstihbarat teşkilatlarının da çok
kullandığı bir taktik..
Bazen bir kimseye
yanaşmak (ya da zaten adamları olan birini parlatmak) için onunla ilgili rüya uydururlar,
bazen de insanların güvenini kazanmak ve etraflarında toplanmalarını sağlamak
için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyalarında gördüklerini
söylerler.
İnsanın kendisinden
başkasının rüyasına itimat etmemesinde sayısız fayda vardır. Hatta kendisinin
gördüğü her rüyayı da önemsememelidir.
*
İngiltere
başbakanlarından Henry Asquith’in oğlu Raymond, arkadaşı Herbert Aubrey’e
yazdığı bir mektubunda “Hayatın şarabını sen içiyorsun, başağrısını başkaları
çekiyor” diye yazmıştı (s. 103).
Haklıydı.
Herbert’in babası,
mason locasının üstad-ı azamıydı ve zengin bir adamdı. Ailesi, Herbert’in
eğitimi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı.. İngiltere’nin (devlet adamı
yetiştirmesiyle maruf, Osmanlı Sarayı’nın Enderun’unu akla getiren) en gözde
okulu Eton Koleji’nde okurken bile özel öğretmeni vardı. Gözü ileri derecede
bozuk olduğu için üniversite öğrenimi sırasında daima yanında bir sekreter
bulundurmuş, imtihanlarda bile cevapları ona yazdırmıştı.
Üniversiteyi
bitirdikten sonra Japonya’da İngiliz diplomatik temsilciliğinde ataşe olarak
görev üstlendi.. Ardından Çin, Mısır, Girit ve Yunanistan’ı gezdiğini
görüyoruz. Ve, henüz 24 yaşındayken İstanbul’da İngiltere Büyükelçiliği’nde
vazife almış olduğunu öğreniyoruz:
“Aubrey,
1904 yılı Nisan ayının ortalarında şiddetli bir yağmur altında İstanbul’a
vardı. Deniz simsiyah gözüküyordu. Üzerine yıldırımlar düşen bu şehre daha önce
hiç gelmemişti ama hakkında çok şeyler duymuştu. Sultan’ın korkusundan hiçbir
Türk’ün gelip de İngiliz elçiliğinde yemek yiyemediğini biliyordu mesela. Bir
İngiliz olarak daha şimdiden Türklerden, Sultan Abdülhamid’ten ve kurduğu
istihbarat ağından nefret ediyordu. Ertesi gün, yani Pazar gecesi elçilikte
Büyükelçi Nicholas ve karısı ile birlikte akşam yemeğinde buluştu. Mavi gözlü, uzun
boylu bir İrlandah olan Nicholas, İstanbul’da altıncı yılını dolduruyordu.
“…
Türkçe öğrenmeye başlayan Aubrey, başkentte konuşulan dillerin çeşitliliğine
hayran kalmıştı. Elçi Nicholas Türkçe bilmiyordu ama çalışanlarının yabancı dil
öğrenmesi için elinden geleni yapıyordu. Aubrey hemen Türkçe, Arapça ve
Rumca kurslarına başladı.” (s. 118-120)
Aubrey, Sultan
Abdülhamid’den öyle nefret ediyordu ki, onu “Abdul the Damned” (Lanet
olası Abdül) diye adlandıracaktı (s. 111).
Fakat, zaman gelecek
Sultan Hamid, özellikle İngilizler’in katkılarıyla hayatın başağrılarının
kurbanı olacak, Aubrey ise Selanikli Atatürk sayesinde yaşam şarabının keyfini
çıkaracaktı.
*
Bulut sözlerini şöyle
sürdürüyor:
“İstanbul’u
ve elçilikteki arkadaşlarını sevmişti Aubrey. Çok fasih Fransızca konuşabilen
kâtip Percy Loraine vardı mesela içlerinde. İleride İngiltere’nin
Türkiye Büyükelçisi, Mustafa Kemal’in poker arkadaşı ve onu ölüm döşeğinde son
görenlerden biri olacaktı. Hatta Mustafa Kemal ölmeden evvel ona Türkiye
Cumhuriyeti cumhurreisliğini (cumhurbaşkanlığını)
teklif edecekti.” (s. 121)
Burası önemli..
Çünkü, çoğu Türk
vatandaşı için akla havsalaya sığmayacak birşey söyleniyor.
Yedi düvele karşı
vatanı savunup Türkiye’ye istiklalini kazandırmış olduğu söylenen Selanikli
zampara böyle bir “çılgın Türk”lük yapmış olabilir mi?
Bulut ayrıntıya
girmiyor.. Biz girelim..
Öncelikle şunu
söyleyelim: Bir zamanların katibi, sonrasının büyükelçisi Percy Loraine,
gerçekten de Selanikli Atatürk’ün yakın dostuydu.
Vefasını dostu
Selanikli ölünce de gösterdi.
Esra S. Değerli, Atatürkçü bir dergide yayınlanan bir
makalesinde şunu diyor:
“Sir Percy Loraine’nin
bir İngiliz yurttaşı ve diplomatı olarak, Atatürk’ü anlama, anlatma ve onun
hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için gösterdiği çaba
övgüye değerdir.”
(Esra Sarıkoyuncu
Değerli, “Bir İngiliz Diplomatın
Gözüyle Mustafa Kemal Atatürk”, Atatürk
Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXIII - Sayı 67-68-69, Kasım
2007, s. 187-218.)
Bu
ifade, Değerli’nin makalesinin en son cümlesi ve de paragrafı durumunda.
Buradan
anlıyoruz ki, Sir Loraine, Atatürk hakkında asılsız iddiada bulunabilecek biri
değil.
Tam
aksine, onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için övgüye değer
bir çaba sarfetmiş.
*
Yıllar
önce, Millî Gazete yazarı Mehmed
Şevket Eygi şunları yazmıştı:
“M. Kemal Paşa, 1938’de ölüm döşeğinde iken, Ankara’dan
İngiltere büyükelçisi Sir Percy
Loraine’i çağırtmış, geldiğinde odadakileri dışarıya çıkartmış,
elçiden bir şey istemişti. İstediği neydi? Elçi bunu hatıralarında
yazıyor. Yakın tarihimizin bu sırrını bilenler el kaldırsın."
(“Türkiye’nin En Büyük Realitesi”, Millî
Gazete, 24 Kasım 2017; http://www.milligazete.com.tr/makale/1425820/mehmed-sevket-eygi/turkiyenin-en-buyuk-realitesi)
Haydi eller beraberce
havaya..
Bu Loraine, Atatürk
hakkında M. Şevket Eygi’nin ve yazarımız Mehmet Hasan Bulut’un iddia ettiği
türden açıklamalarda bulunmuş mu acaba diye kendimize sorduğumuzda
karşımıza Kadir Çandarlıoğlu’nun “Hilafet.org sitesinden
alıntılanmıştır” kaydını düşerek yazdıkları çıkıyor:
Aşağıda
kıraat edecekleriniz (okuyacaklarınız) “The Sunday Times (London)”
isimli İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] Martin
Gilbert tarafından neşredilen “How Our Man Declined To Rule
Turkey” [Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?] isimli
makalenin Türkçe tercemesidir.
Makalenin
Türkçe çevirisi:
Kasım
1938 Türkiye’nin şefi Kemal Atatürk’ün vefat ettiği tarihtir. …
Atatürk’ün
vefat döşeğinde, üzerinde en fazla tefekkür ettiği mesele; kendisinden sonra
programını tatbik edebilecek birisini bulup yerine geçirip geçiremeyeceği
hususuydu.
Bunun
için zamanın İngiliz sefiri (Büyükelçisi) Sir Percy Loraine‘i İstanbul’daki
Dolmabahçe Sarayı’na çağırdı. İkisi arasında geçen mülakatlar yaklaşık olarak
otuz (30) sene gizli kaldı. Gizli mülakatlar ilk olarak Piers Dixon’un babası
(Sir Percy Loraine) hakkında hazırladığı “Double Diplomat” (Çifte
Diplomat) isimli kitabında yer aldı ve daha sonra da “Hutchinson
Yayınevi” tarafından neşredildi.
Piers
Dixon’un dökümanları arasında Sir Percy Loraine tarafından zamanın İngiliz
Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderilmiş bir telgraf da vardı.
Telgraf İngiliz tarihinin en mühim senetlerinden birisi idi. Loraine, vefat
döşeğinde olan diktatörle yaptığı bu mülakatı çok enteresan olarak
nitelendiriyordu.
Bu
vesikada Loraine, Lord Halifax’a şunları yazıyordu:
“…
Huzuruna vardığımda ekselanslarını yastıklara yaslanmış vaziyette, iki tabib
ile, hemşirenin tedavisi altında gördüm. Ben girdiğimde, Reis (Mustafa Kemal),
hizmetinde bulunanların ve hemşirelerin dışarı çıkmalarını istedi ve ihtiyaç
anında kendilerini çağırabileceğini ifade etti. Ondan sonra, ekselansları
benimle yavaş yavaş, fakat dikkatlice konuşmaya ibtida etti. Beni hiç bir zaman
bana layık olmayan makamda görmek istemediğini, “Beni daima en layık makamlarda
görmek istediğini” ve beni buraya onun için çağırdığını söyledi. Hakkımda arzuladıklarını
gerçekleştirmem için çok ricada bulundu.
Kendisine
müsbet bir cevab vermemi taleb ediyordu.
Şüphesiz
ben geçmişte onunla bir arada çok bulundum ve çok mulâkatlar yaptım. Fakat bu,
son mulâkatım olabilirdi. O, uzun ve mâcerâlı hayatı boyunca beraber çalıştığı
arkadaşlarından bir çoğunu (kendisinden uzaklaştırarak) kaybetmiş ve yapılan
tavsiyelerin bir çoğunu da reddetmişti. Sadece benim dostluğuma ve
nasihatlarıma güveniyor ve bu dostluğun pekişmesine ehemmiyet veriyordu. Ben
sanki Türkiye’nin başbakanıymışım gibi, benimle çok sade ve serbest bir
vaziyetde meşveret ediyordu. Onun bir reis olarak vefatından evvel,
kendi makamı için birisini takdim etme selahiyeti vardı. Onun en büyük
arzusu kendisinden sonra “Türkiye’nin Reisi” olarak onun vazifesini üzerime
almam idi. Teklifi karşısında benim nasıl bir cevab vereceğimi bir an evvel
bilmek istiyordu. Mütefekkirane bir sessizlikle geçen bir anlık bekleyişden
sonra ekselanslarına (Mustafa Kemal’e) “Bütün taleb ve duygularımı kelimelerle
izah etmeye yetkili değilim!” şeklinde cevab verdim. Hakikaten o anda çok
şaşırmış bir vaziyetde tefekkür ediyordum; hatırladığım kadarı ile yapmış
olduğum mulâkatların hiç birisinde bu kadar derin tefekkür edecek derecede bir
mülâkatla karşılaşmamıştım.
Ekselansları
(Mustafa Kemal) yaptığı bu teklif ile sadece benzeri görülmemiş bir ikramda
bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda majestelerinin (İngiliz kralının)
hükümetine olan bağlılığını da izhar ediyordu. Ekselansları benim
ömrümün büyük bir kısmını majestenin hükümetinin hizmetinde geçirmiş olduğumu
biliyordu. Ben halihazırdaki işimde bir kaç sene daha çalışmayı ümit ediyordum.
Ekselansları ise, şimdi benden kesin bir cevab taleb etmekteydi.
Kendilerine
şu cevabı verdim:
“İdarî
işleri iyi yapıp yapamıyacağımdan şüphe ediyorum. Türkiye’nin
Reisicumhurluğu’nu yüklenmek mesuliyeti ile İngiltere Sefirliği (büyükelçiliği)
arasında çok büyük fark vardır. Tecrübe ve kabiliyetlerimin, ancak elimdeki işi
yürütmek için aranan imtiyazlar olduğunu biliyor; bunun için kesin bir şekilde
ve üzülerek teklifinizi kabul edemediğimi bildiriyorum!”
Ben
konuşmamı bitirdikten sonra ekselansları (Mustafa Kemal) çok heyecanlandı ve
yatağına tekrar gömüldü, hizmetinde bulunan hemşireleri çağırdı (ve derin bir
uykuya daldı.) Ekselansları ikinci defa konuşmaya ibtida edebildiğinde (başlayabildiğinde)
kendisine bildirdiğim kararda müessir [etkili] olan hususları idrak ettiğini söyledi.
Durumu henüz verdiğim cevabdan çok üzüldüğünü söyleyebilecek kadar iyi idi.
Benden başka bir cevab alamayacağını idrak edince “Reislik” için İsmet İnönü’yü
tavsiye etti. Atatürk sonra dirseklerine dayanarak doğrulmaya çalıştı ve
ellerimi sıktı, gelecekte de Britanya ve Türkiye ilişkilerinde faal roller
oynayacağımı belirterek teşekkür etti ve kendinden tekrar geçti.
Bu
teklifi reddedişimin isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. Şayed yapmış
olduğum teşebbüslere dair ekselanslarından te’yidli bir mesaj alabilirsem pek
müteşekkir ve mesrur olurum.
Lütfen
Kral’a da bildiriniz!..”
*
Çandarlıoğlu, konuyla
ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor:
“Olay
böyle, ancak ünlü Alman Dergisi “Der Spiegel”in 19 Şubat 1968
tarihli sayısında [sayfa 131], başka bir İngiliz diplomatın “Sunday Times”
gazetesini arayarak bu gönderiyi kendisinin “şaka” amaçlı kaleme
aldığını söylediği yazmaktadır. İngiltere gibi bir devletin diplomatı böyle
ciddi bir konuda nasıl “şaka” yapabilir anlamak gerçekten güç. Fakat bu bilgiyi
de verelim istedik. Sevmediğimiz bir insan da olsa haksızlık yapmak
istemiyoruz. Lakin bu tekzip de düşündürücü… Belki de Türkiye ile diplomatik kriz
yaşanmaması için tekzip edildi. Bilemiyoruz, ancak yukarıda da gördüğünüz gibi
böyle bir telgraf var.
“Şaka
mı, değil mi, kararı okuyucu versin.”
(https://belgelerlegercektarih.com/2013/01/26/m-kemal-ataturk-bir-ingilizi-turkiyeye-reis-mi-yapacakti/)
Der
Spiegel,
yazı yayınlandıktan sekiz gün sonra, böyle bir gazetede böyle bir yazının
yayınlanmış olduğunu teyit etmiş.
Konu ayrıca, The
New York Times’in 13 Şubat 1968 tarihli sayısının 16’ncı sayfasında da
kendisine yer bulmuş.
*
Burada iki
ihtimal var..
Birinci ihtimal olayın
gerçekten bir şaka olması..
Ancak, bu ihtimal
çerçevesinde önümüze şu soru gelir: Sir Loraine’in oğlu Piers Dixon,
babası hakkında böyle bir şaka yapılmasını ve kendisinin de
buna alet edilmesini diyelim ki kabul etti, peki makale yazarı Martin
Gilbert’in, bir gazeteci olarak gelecekteki güvenilirliğini tehlikeye
atacak, kendisinin ciddiyetsiz olarak nitelendirilmesine yol açacak, kariyerini
tehlikeye düşürecek bir şakaya alet olmayı kabul etmiş olması makul mü?
Bundan kazancı ne olacaktı?
Dahası, gazete
yönetimi böyle bir “eşek şakası”na alet edilmeyi kabul eder miydi?
*
Çandarlıoğlu’nun
yazısının altına “Meraklı Kişi” adıyla 4 Ağustos 2018 günü yorum ekleyen
birisi şunu diyor:
1)
Bu telgraf şaka yapmak amacıyla yazılmış. (İngiliz arşivlerinden
çıkmamış zaten, bir diplomatın (Piercon Dixon) ölümünden sonra oğlu dosyaların
arasından bulup yayınlamış.
2)
Telgrafı şaka amaçlı yazan Charles Mott-Radclyffe’tir (bu şaka
yapıldığı zaman Roma’da ataşe olarak bulunmaktaymış) …
5)
Percy Loraine sık olarak Ankara’daki günlerinden bahsetmekte ve kendisini
övmekte olduğundan altında çalışan Charles Mott-Radclyffe şaka
amaçlı bu telgrafı hazırlar ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a verir.
6)
Telgraf sözde Percy Loraine tarafından Lord Halifax’a yazılmış gibi
görülmektedir ancak telgraf çekilmemiştir.
Telgraf çekilmiş mi,
çekilmemiş mi, bunu bilemeyiz, fakat yayınlanmamış olması, çekilmemiş olduğunu
iddia etmek için tek başına yeterli olmaz.. Hiçbir devlet tüm yazışmalarını
kamuoyuna açıklamaz.
Hepten gizlemez ama
hepsini de ortaya dökmez.
Ancak, önümüze şu
sorular geliyor: Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgraf
hazırlamış ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a vermişse, neden bu
Piercon onu kutsal bir emanet gibi muhafaza etmiş?
Gülüp geçmesi ve yırtıp
atması gerekmez miydi?
Ve neden bu şakayı
sürdürmüş, gazeteci Martin’i ve çalıştığı gazetesini buna alet etmiş?
Neden gazeteci Martin söz
konusu telgrafı, “Bir Hariciyecinin Bir Büyükelçi İçin Yaptığı İlginç Şaka”
diye haberleştirmemiş de gerçek bir olay gibi yazmış?
Ve neden olayın bir
şaka olduğunu söz konusu gazete ve de gazeteci bir başka yazıyla kamuoyuna
açıklamamış, sağırmış gibi kulaklarının üstüne yatmışlar?
Neden Loraine’in
oğlundan hiç ses seda çıkmamış?
*
İkinci ihtimal,
(sonradan İngiliz Hariciyesi’nin devreye girip olayı şaka diye
kapatmaya çalıştığı) bir tarihî gerçeğin ya da sırrın kazara ifşa
edilmiş olması.
Sir Loraine’in (Mehmet
Şevket Eygi’nin zannının aksine) kendisi tarafından değil, kazara oğlu ve acar
bir gazetecilik heveslisi tarafından..
Bu ihtimal
çerçevesinde İngilizler'in Daily Mail Gazetesi’nin
muhabiri G. Ward Price’ın anılarında ortaya attığı bir iddia
gündeme gelir: Atatürk, işgalci İngilizler’den, kendisini sömürge valisi olarak
istihdam etmelerini istemişti.
Pierce’in iddiasına
göre, Atatürk (İngiliz istihbaratıyla bağlantılı olduğunu düşündüğü) kendisi
vasıtasıyla İngiliz yetkililere şu teklifi iletmişti:
“Eğer
İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa
Britanya [İngiltere] idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile
işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet
dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup
olmayacağını bilmek isterim…”
Bu iki iddiayı
biraraya getirirsek şu sonuca varırız: Atatürk, kendisini bir tür İngiliz
valisi gibi kabul ediyordu, bu psikolojiden kendisini kurtaramamıştı.
*
İngilizler, Selanikli
Mustafa Atatürk'ü vali yapmadılar, fakat ona çok daha büyük
bir bağışta bulundular.
Tarihe basit bir
İngiliz sömürge valisi ve işbirlikçi piyon olarak geçecekken, bu kalitesiz
kumaştan, ülkesini kurtaran ve yeni bir devlet kuran bir siyaset dehası ürettiler.
Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin
Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında,
cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son
derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile
getirdi:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Atatürk, İngilizler’in
kendisine meşhur Dizbağı Nişanlarını vermek istemelerine gerekçe
olarak “İngilizler beni sever de ondan” derken, İnönü'nün yarım asır
sonra açıkça dile getireceği bir gerçeğe parmak basmış oluyordu.
Adamlar sizin bir
devlet kurup başına geçmenizi sağlamışlar, sevmeseler yaparlar mıydı?!. Nişan
dediğin ne ki, altı üstü bir metal parçası..
Dolayısıyla Selanikli
Mustafa Atatürk'ün de İngilizler'i, onların büyükelçisine kendi tahtının varisi
olmayı teklif edecek derecede seviyor olması, "hayatın olağan akışı"na
uygundur.
Yadırganamaz.
*
Bu yüzden, Yeşilçam
filmlerinin "Senin annen bir melekti yavrum" repliğinden hareketle
"Senin atan bir ajandı yavrum" dersek, olayı tam ifade etmiş
olamayabiliriz.
Burada ajanlıktan öte
bir durum var.. Selanikli Mustafa Atatürk, "fena fi'l-İngiliz"
olmuş durumdaydı.
Koskoca bir ülkeyi ve
milleti, İngiliz ilke ve inkılaplarının deneme tahtası haline
getirdi.
ATATÜRK TÜRKİYESİ, İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN Mİ ESERİYDİ?
“Rosita Forbes adlı
bir İngiliz kadın seyyahın kitabında, Mustafa Kemal’in Aubrey Herbert’ın
evinde yemek yediğini okumamla başladı her şey.”
Mehmet Hasan Bulut’un
kitabı bu cümleyle başlıyor. (s. 7)
Kimdi bu Aubrey?
“Aubrey Herbert,
İngiltere’deki lüks ve rahat aristokrat hayatını bırakıp bir şövalye gibi Yakın
ve Orta Doğu topraklarında maceradan maceraya koşan bir İngiliz
casusuydu.” (s. 7)
Aynı zamanda bir
milletvekiliydi (s. 9). Yani politikacı..
Soru şu: Sonradan
Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, İngiliz casusunun evinde ne arıyordu?
*
Bulut’un kitabı “İngiliz
Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adını taşıyor (4.
b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018.)
Eserin ilk baskısı
2015 yılında yapılmış.
Kitabın adı daha
"açık" olabilirdi.. Mesela şöyle: “İngiliz Casusu Aubrey
Herbert’in Yeni Türkiye’nin Doğuşundaki Rolü”.
Veya şöyle: “Yeni
Türkiye, İngiliz Gizli Servisi’nin mi Eseri?”
Çünkü yazar, “Aubrey
Herbert’ın hayatının hikâyesi, aslında Yeni Türkiye’nin doğuşunun hikâyesidir”
diyor (s. 9).
*
Kitabın temel
tezlerini şöyle sıralayabiliriz:
Bir: Günümüzün gizli servisleri /
istihbarat teşkilatları (özellikle de İngiliz istihbaratı –Ki
diğer gizli servislerin örnek alıp taklit ettiği model olmuştur, deyim
yerindeyse bütün çağdaş istihbarat teşkilatları onun paltosundan çıktı-)
ilhamını, çalışma yöntemlerini, faaliyet biçimlerini ve örgütlenme
usulünü masonlar ile onlara öncülük etmiş olan Tapınak
Şövalyeleri’nden almış bulunmaktadırlar.
Tapınak Şövalyeleri de
(İbn Sebe gibi Yahudiler tarafından üretilen müfrit şiî) Haşhaşîler’den
etkilenmiş durumda.
İki: Tapınak Şövalyeleri ile başlayıp
çağdaş istihbarat teşkilatları (gizli servisler) ile kemal noktasına ulaşmış
bulunan gölge (derin) devletlerin (“paralel devlet”lerin, “devlet içindeki
devlet”lerin) temel ideolojisi ya da devlet felsefesi ve siyaset tarzı, Makyavelizm’dir.
Üç: Osmanlı Devleti’nin
yıkılmasının ardındaki “üst akıl”, böylesi bir tarihsel kökler ve
düşünce geleneği üzerinde yükselmiş olan İngiliz istihbaratıdır.
Dört: Osmanlı Devleti’ni yıkan İngiliz
istihbaratı, onun sahip olduğu topraklar üzerinde kurulan yeni
devletlerin de görünmeyen banisidir, kurucusudur. Babası değilse bile,
(“tüp bebek” gibi modern usullerle) hamileliği sağlamış ve doğuma nezaret etmiş
olan ebedir.
Beş: Mustafa Atatürk’ün
dizayn ettiği Yeni Türkiye de aynı şekilde İngiliz istihbaratının eserlerinden
biri durumundadır. Atatürk, İngiliz istihbaratının Türkiye’deki taşeronudur.
*
Hristiyanlığın
bozulmasında kripto yahudi Pavlus’un (Pavlos, Paulos, Paulus, Saint
Paul, Tarsuslu Saul) kritik bir rol oynadığı biliniyor. Hz. İsa aleyhisselam’ın
ilahlaştırılması sapkınlığı onun eseri.
Müslüman görünen
kripto yahudi Abdullah ibni Sebe de Hz. Ali r.
a.’e ilahlık atfederek aynı şeyi Müslümanlar arasında yapmayı denedi..
Başarısız olduğu söylenemez.. Günümüz Şîa’sının bir kısmının “Ali, Allah’tır” diye
inandıkları biliniyor.
Yazar Mehmet Hasan
Bulut, Pavlus’un Hristiyanları aldatmak için “Hz. İsa’nın kendisine
görünmesi” kerametini uydurmuş olmasına dikkat çekiyor:
“…
Saul adında Tarsuslu bir Yahudi, Kudüs’ten Şam’a giderken Hazret-i
îsâ’nın kendisine göründüğünü söyleyip İsevi (Hristiyan) oldu ve
Pavlus ismini aldı. Hâlbuki daha evvel îsevilerin ileri gelen düşmanlarındandı.
Etrâfma topladığı adamlarla, Kudüs’te Nasrânîlerin (Hristiyanların) evlerini
basıyor, yakaladıklarını kadın-erkek demeden sürükleyerek zindânlara atıyordu.
… Şam’a giderken, anlattığına göre, gökten bir nurun yere indiğini ve
bu nurun içinden Hazret-i îsâ’nın kendisiyle konuştuğunu görmüştü. Bu
mucize üzerine, yaptıklarına pişman olup Hristiyan olmuştu. Böylece Saul, ya da
yeni adıyla Pavlus, Hristiyanlığı işkence ile değil, tahrif ederek,
yani aslını bozarak yok etme şansına kavuştu. Hristiyan olduktan sonra
kendisini Yahudiler dışındaki milletlerin havarisi olarak gösterdi. Yahudilik,
Mitraizm ve îskenderiyye’deki din ve felsefe akımları hakkında son derece
malûmat sahibiydi. Bu bilgisini kullanarak, Hazret-i îsâ şeriatinden, sünnet
olmak, domuz yememek, şarap içmemek gibi paganların hoşlanmayacağı
emir ve yasakları çıkarttı ve filozof Eflatunun teslis fikrini Hristiyanlığa
soktu.” (s. 15-16)
Hristiyanlığın
hakkından gelmiş olan kripto yahudiler İslam’ı ihmal etmiş değiller..
Bulut, Abdullah ibni Sebe’nin yanısıra bir başka yahudiye dikkat
çekiyor: Göz hekimi Meymûn el-Kaddâh.
“…
Abdullah ibn-i Sebe’nin izinden giden ve Sebeiyye olarak da bilinen Gulât-ı
Şia’nın tâkipçilerinden Yahudi asıllı göz doktoru Meymûn el-Kaddâh, Bâtınîliği kurdu.
… el-Kaddâh, Pavlus’un İseviliğe yaptığını İslâmiyet’e yapmaya çalışmıştı.
Bâtınîler, Kur’ân-ı Kerîm’in bir görünen (zâhir),
bir de gizli (bâtınî) manası vardır diyorlardı. Zâhirî manası, yani
namaz, oruç, zekât, hac vs. mühim değildir, onlar semboliktir, asıl
olan Bâtınî manasıdır, bunu da herkes anlayamaz diye
inanıyorlardı. Bu inanca sahip olanlara ‘Bâtınî’, bu inancı yayanlara da ‘Dâî’
dediler.
“…
Şîi bir imâmın oğlu olan Haşan Sabbah, Bâtınî misyoneri, yani dâî
idi. Misyonerlik çalışmaları neticesinde topladığı adamları ile beraber
İran’daki Alamut kalesini kendisine üs seçip eşkıyalık ile
zengin oldu. Adamlarını tasnif ederek yeni bir teşkilat kurdu.
…
“Haşan
Sabbah, haşhaşa alıştırdığı fedâîlerine yalancı cenneti vaad ederek
kendi maksadları için kullandı. Bâtınî propagandasına karşı çıkan Sünnî devlet
liderlerine suikastlar tertip ettirdi.” (s. 17-18)
Haçlı seferleri, fanatik Hristiyanların İslam dünyasını
tanımalarını sağladı.. Ve inanç bakımından kendilerine en yakın olarak Şîa’yı
ve Batınîleri gördüler.. Özellikle Haşhaşîler’den
hoşlandılar:
“…
Hristiyan orduları burada yaklaşık iki yüz yıl sürecek Kudüs Krallığını kurdu.
Bu krallıkta doğan Hristiyanlar, … Şark kültürünü ve Arapça lisânını
biliyorlardı. … Haçlı askerlerinin Haşhaşîlerin üslerine misâfir olduklarında
gördükleri izzet ve ikram, şarap, müzik, haşhaş ve dans eden kızlar akıllarını
başlarından aldı. Benzer bir teşkilat da kendileri kurmak istediler. Böylece,
Kudüs Kralı II. Baudouin’in baş müşaviri Hugo (Hugues) de Payens,
Kudüs’te Tapınak Şövalyeleri tarikatını kurdu.
“Tapınakçıların
teşkilat yapısı, Haşhaşîlere göre tertip edildi. Haşhaşîlerin Refik, Fedâî,
Lâsık sınıflandırmasına karşılık Tapınakçılar; Knights (Şövalyeler), Esquires
ve Lay Brethen olarak tasnif edildi. Tapınakçıların Prior, Grand Prior (Büyük
Prior) ve Grand Master (Büyük Üstat) unvanları da Haşhaşîlerin
Dâî, Dâîül-Kebir'(Büyük Dâî) ve [Hasan
Sabbah ile haleflerinin kullandığı] Şeyh-ül-Cebel’in karşılığıydı. Hatta
kıyafetleri bile aynıydı; beyaz zemin üzerine kırmızı bir
sembol. Her iki grup da yeni mensupları tarikata alırken günümüzün masonik
kabul merâsimlerine benzer bir merâsim tatbik ediyordu.” (s. 18-20)
Haşhaşîler, Şîa’nın İsmailiyye kolu
içinde ortaya çıkmışlardı ve siyasî bir topluluktu..
İsmailiyye’nin
entelektül kesimi ise 52 ciltlik İhvan-ı Safa Risaleleri diye
bilinen kitapları ürettiler.. Hak batıl demeden bilgi ya da malumat adına ne
bulurlarsa kitaplarına geçirmişlerdi.
Doğal olarak kafaları
ve inançları it oynamış yonca tarlası gibi karmakarışıktı.
*
Tapınak Şövalyeleri
içinden de benzer bir topluluk çıktı: Rose-Croix, yani Gül-Haç topluluğu
(Mezhep, tarikat, örgüt; artık ne derseniz):
“Gül-Haçlıların
üç temel inancı vardı; … Bilhassa kâinattaki her şeyin Tanrının bir parçası
olduğuna, yani vahdet-i vücuda (panteizm) inanıyorlardı. Nihâî
hedefleri, bütün dinleri tek bir din halinde bu inançlar altında
birleştirmekti. Gül-Haç, daha sonra Avrupa’da masonlarda îskoç Ritinin
ve Rozikruzyen (Rosicrucian/Gül-Haçlı) Cemiyetinin doğmasına sebep
oldu.” (s. 22)
Bu hareketler siyasal
baskıya maruz kaldıklarında yeraltına çekilecekler ve farklı
adlarla hortlayacaklardı..
Bu hortlak
oluşumlardan biri Cizvit (İsa Cemiyeti) tarikatıydı.. Babür
Şah’ın torunu Ekber Şah’ı bile etkilemeyi başarmışlardı:
“1578’de
Portekizli bir Cizvit, Ekber Şah ile görüşmeye muvaffak oldu. Cizvit’in
fikirlerinden hoşlanan Ekber Şah, … 1579’da bu Cizvit’in tavsiyesi üzerine,
Hindistan’ın Batı kıyısında bir şehir olan Goa’daki Cizvitlere bir mektup
yazarak onlardan iki Cizvit’in kendisine gönderilmesini talep etti. … Ekber Şah
ve oğlu Selim Cihangir, bu Cizvitleri kendilerine dost edindiler ve iki
yıl boyunca sarayda ağırlayarak hürmet gösterdiler. Nihayet, Ekber Şah
1582’de, mason kardeşliği gibi, Hindistan’da farklı dinlere mensup olan
vatandaşlarını birleştirip kardeş yapmak maksadıyla ‘Dîn-i İlâhî’ adını verdiği
yeni bir din kurdu.
“Ekber
Şah, Hristiyan inancına göre yetiştirilmesi ve Portekizce öğrenmesi için başka
bir oğlunu Cizvitlere emanet etti. Selim Cihangir inşa
ettirdiği sarayının duvarlarını Hristiyan azizlerinin freskleri ile kaplamaya
başladı. Bu âdet Hindistan’ın ileri gelenleri arasında hızla yayıldı.
Müslümanlar buna büyük reaksiyon gösterdi, yer yer isyânlar çıktı. İsyân
etmekten daha akıllıca bir yol tâkip ederek, dinler arası diyaloga
karşı Sünnîlik propagandası yapanlar da oldu. Bilhassa Serhendli
Nakşî Şeyhi İmâm-ı Rabbâni, idârecilere yazdığı mektuplar ve
yetiştirdiği talebeler ile Cizvitlerin Hindistan’a getirdiği bu fitneye karşı
mücadele etti ve büyük nispette muvaffak oldu.” (s. 30-32)
Bir zaman sonra
Hindistan’a bütünüyle hakim olup Afganistan’a kadar ilerleyen İngilizler’in
bölgeye girişi, Cizvitler’den etkilenen Selim Cihangir’in bunlara ticaret izni
vermesiyle başladı.
Babür İmparatorluğu'nu
bile etkileyen Cizvitler'in (Tapınak Şövalyeleri'nin yeni sürümünün) Avrupa'yı
boş bırakması beklenemezdi.
1300’lü yıllarda
yeraltına çekilmek zorunda kalmış olan Tapınak Şövalyeleri, asırlar sonra, 17.
Yüzyıl ortalarında İngiltere’de iktidarı ele geçirmiş durumdalardı:
“Cizvitlerle
beraber tekrar dirilen Tapınakçılar, bir iç savaşın ardından 1649’da Kral I.
Charles’ı idam ederek İngiltere’de iktidârı ele geçirdiler. Tanrı tarafından
seçilmiş bir insan olduğuna inanan mason kumandan Oliver
Cromwell, cumhuriyet ilân ederek memleketin başına geçti.” (s.
33)
*
Yazar Bulut bütün
bunları anlattıktan sonra, Tapınakçılar’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin
kuruluşundaki rolüne ve bu yolda Makyavel’in fikirlerinden nasıl
yararlandıkları hususuna değiniyor.
Bunu yaparken “istiklal
savaşı” ve “cumhuriyet” kavramlarını kullanarak Türkiye’nin “inkılap
tarihi”ne de imalı göndermeler yaptığı görülüyor:
“Machiavelli’ye
göre, yeni işgal edilen toprakları kontrol altında tutmak için
orada silahlı güçler bulundurmak çok masraflı bir işti;
“Silahlı güçleri tutmaya kalkarsan, daha masraflı olduğu için
devletin tüm gelirini bu yolda harcarsın. Öyle meblağlara varır ki, bu
harcamada beş koyar (sadece) bir alırsın. Asker
göndermekle çok daha fazla zarar vermiş olursun, çünkü askerin yer
değiştirmekten kaynaklanan ev meselesi herkesi huzursuz eder ve herkes sana
düşman kesilir. Kendi evlerinde yenik düşenler zararlı düşmanlardır”.
Machiavelli haklıydı, mesela 19. yüzyılın ilk yarısında, bir İngiliz askerini
alıp Hindistan’da tutmanın mâliyeti 100 sterlini buluyordu. … öyle bir yol
bulmalılardı ki hem müstemlekelerin (sömürgelerin) idari ve askerî
masraflarından kurtulmalı, hem de oranın ticâretini ve kaynaklarını
kontrol etmeliydiler.
“…
dâhiyane ve tam Machiavelli’ye göre bir strateji geliştirdiler. … dünyaya milliyetçiliği
yayacaklardı. Alman dan daha Alman, Rus’dan daha Rus, Türk’ten daha
Türk olacaklardı. Böylece bünyelerinde farklı milletleri yaşatan,
dünya üzerindeki tüm mevcut imparatorluklar dağılacaktı. Sonra milliyetçi
mason liderler çıkartacak, onları kendilerine karşı bir ‘istiklâl
savaşı’ veriyormuş gibi gösterecek ve böylece mason
kardeşlerini o memlekette lider ve kahraman yaparak çekileceklerdi. Halk
istiklâlini kazandığı için sevinirken, bu kardeşleri, yaptığı ticârî ve
siyâsî anlaşmalarla onlara o memleketin zenginliklerini sunacaktı.”
(s. 37-38)
Doğal olarak yazar
Bulut, İngiliz işgalci ve sömürgecilerin Türkiye’deki mason kardeşlerinin Selanikli
Mustafa Atatürk olduğunu söylemiyor.
“Lafın tamamı ahmağa
söylenir” fehvasınca sözün gerisini halkın irfanına havale ediyor.. Çünkü
Türk milletinin zeki olduğunu düşünüyor.
Ancak, Aziz Nesin
böyle düşünmezdi.
*
Bulut, sözlerini şöyle
sürdürüyor:
“…
kuracakları yeni devletin rejimi mümkünse meşrûtî ve ardından cumhuriyet
olmalıydı. Çünkü monarşide monark, yani kral veya sultan, zenginlik
bir güç olduğu için, memlekette kendisinden daha zengin bir kimse olsun
istemiyordu. Aksi takdirde, yeterince parası olan bir kimsenin kendi ordusunu
kurması ve sultanı tehdit etmesi mümkündü. Ayrıca kral, bankerlerden borç bile
alsa, makamını onlara borçlu olmadığı için zenginlerin taleplerini çoğu zaman
yerine getirmiyordu. Hatta canını fazla sıkarlarsa, … onları ortadan
kaldırıveriyordu. Hâlbuki cumhuriyette, iktidâra gelmek isteyen kimse,
finansmana ihtiyâç duyduğundan onlara yanaşacak ve seçildiği takdirde
onların taleplerini yerine getirmek mecburiyetinde kalacaktı.
Getirmezse ortadan kaldırılan bu sefer zenginler değil, iktidârdaki
kimse olacaktı.” (s. 38)
Doğal olarak bu,
“fazilet” olan cumhuriyet ve “çaresi tükenmeyen” demokrasi sayesinde
oluyordu.
Bazen (manipülasyona
açık olan) seçimler, bazen de (seçimlerin istenen sonucu vermediği yerlerde)
“demokrasiyi sözde tahkim edip sağlam kazığa bağlama ve cumhuriyeti koruma
amaçlı” darbeler yoluyla:
“Machiavelli’nin
dediği gibi asıl güç ‘akıllı’ kimselerin elinde olacak, fakat halk devleti
kendilerinin idâre ettiğini düşünecekti.” (s. 38)
Makyavel’den çok şey
öğrenilmişti:
“İdârecilere
nasihatler veren kitabında, Machiavelli’ye göre târihte iki çeşit idâre şekli
vardı; cumhuriyet ve monarşi. Her ikisinde de, cumhuriyette her ne
kadar halk kendisinin idâre ettiğini sansa da, idâre halka dayalı
değildi. İpler yine hükümdarın ve ‘akıllı’ kimselerin elindeydi. … Mühim olan
işin neticesiydi, o neticeye varırken tâkip edilen yol değil. Kurnazlık yaparak
insanları aldatan liderler, samimi liderlerden daha muvaffak
olurlardı. Hem halkı aldatmak çok kolaydı; insanlar karşısındakini göründüğü
gibi görüyordu. Avam o kadar basit düşünüyor ve o kadar günlük
ihtiyaçlarının mahkûmuydu ki, hılekâr biri her zaman aldatılmaya hazır
bir sürü bulacaktı. ... Çok az insan idârecinin asıl niyetini ve kişiliğini
bilebilirdi ve bilenler de umûmî kanâate karşı çıkmaya cesaret edemezlerdi.
… Ve tembihliyordu; “Aldatarak elde edebileceğin bir şeyi, asla güç kullanarak
kazanmaya çalışma.”
“…
Asla açıktan güç kullanmayacaklar, hile ile düşmanlarını alt
edeceklerdi. Hakiki hüviyetlerini ve maksadlarını saklayacak,
yaptıkları yardımlar ve iyiliklerle halkın gözünü boyayacaklardı.
Birisi çıkıp ipuçlarından ve yaptıkları işlerin neticesinden asıl
niyetlerini anlasa bile insanların çoğu aldatıldığı ve aptal olduğu
için kimse o adama inanmayacaktı.” (s. 27-28)
Selanikli Mustafa
Atatürk tam da bunları yaptı.
*
İstiklal Harbi boyunca
olduğundan farklı görünerek milleti aldattı.. Bol bol yalan söyledi, yeminler
etti, takiyye yaptı.
Aldatabildiği zaman
zor kullanmadı.. Çünkü gerek yoktu.
Aldanmayanlara karşı
aldattıklarını kullandı.
Sonra, o
kullandıklarının da bazılarını (sırlarını söylemesinler ve başını ağrıtmasınlar
diye) ortadan kaldırdı ya da kaldırmaya çalıştı.
Susturdu..
Ortaya "tevhid-i
tedrisat"ın yanısıra bir "tevhid-i beyanat" çıktı.. Herkes
sözlerini Türkiye orkestrasının yeni şefi Selanikli'nin çubuğunun hareketlerine
göre ayarlamak zorundaydı.. Millet için ortak milli ezberler oluşturuldu.
Ezberi bilerek ya da
bilmeyerek bozacaklar için kenarda meşe ağacından sağlam sopalar bekletiliyordu.
“Manevi”
kızı Prof. Afet İnan’ın hazırladığı “M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad
Hatıraları” adlı kitaptan (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983),
Selanikli'nin, günlüğüne 10-11 Temmuz 1918 günleri için şunları
yazmış olduğunu öğreniyoruz:
"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok
anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar
diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."
İnsanlar gerçeği hep
gizlemezler, fakat Selanikli bu milletten gerçeği hep gizledi.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...