İSLAM'IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI (PROTESTANLAŞTIRILMASI VE KATOLİKLEŞTİRİLMESİ) AMELİYESİNİN TASAVVUF AYAĞI

 









Çocukluğumuzda ilk hatırladığımız şeyleri düşündüğümüzde onların sıradışı ve hayatın olağan akışının dışında şeyler olduğunu farkederiz:

Bir ölüm, bir hastalık, bir cenaze, bir düğün, bir bayram, bir festival, bir fırtına, bir felaket, bir deprem, bir kaza vs…

Olağan olmayan sıradışı nesne ve olaylar her zaman dikkat çeker, birey ve toplumları etkiler, ve hafızalarda derin izler bırakır.

Bu yüzden, olağan üstü ya da dışı hoşa giden işler başaran ve beceriler sergileyenler gözlerde büyütülür, hatta bu büyütme perestiş boyutlarına ulaşır.

İşte Muhyiddin ibn Arabî adlı Endülüslü şarlatanın gözlerde büyütülmesinin nedeni de bu.. Hayatıyla ilgili olağanüstü ve sıradışı olaylar, uçmalar kaçmalar anlatıyor olması.

Bu anlattıklarına bakarak ve yazdıklarının cesametine aldanarak insanlar, onun kendisini “velîlerin sonuncusu” ilan etmesi türünden Kitap ve Sünnet’e de, akla ve mantığa da aykırı zırvalarını huşu içinde tasdik edebildiler.

*

Ne yazık ki insanlar özgüveni yüksek yetenekli palavracıların hipnotik telkinlerine ram olmaya teşneler.

Mesela ülkemizde İskender Evrenosoğlu diye biri çıkıp peygamberliğini ilan etti ve birçok kişi ona inandı.. Cenazesi bir hayli kalabalıktı.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in zorlu ilk yıllarında kimse peygamberliğe heveslenmemişti, fakat Arap Yarımadası’nda hakimiyet kurunca “Bu peygamberlik işinde ekmek var” diyerek peygamberlik taslayan iki sahtekâr çıktı.

Böylesi sahtekârların en başarılısı, Kadıyanîler’in lideri Mirza Gulam Ahmed gibi görünüyor.

*

Gulam Ahmed, zampara şeyh İbn Arabî’nin bir benzeri..

Ondan farkı, kendisini “en hakiki sonuncu veli” ya da “öz hakiki velilerin sonuncusu” ilan ederek daha fazla taraftar toplaması mümkünken freni patlamış kamyon gibi işi peygamberlik boyutuna taşımış olması.

Werner Keller, onun hakkında şunları yazmış durumda:

“Ahmedi Kadyanî’nin karşısına azizleri bol Hindulardan, Tibetlilerden kimse çıkamıyordu. Yaşayan Hristiyan azizi ise artık kalmamıştı. Onun olacak dediği, oluyor, ölecek dediği, ölüyordu. Bir cüretkâr ile macerası şöyle olmuştu: Lek Ram isminde Brehmen kastından ve Aryamaç mezhebinde bir Hindu, Kadyan kasabasına giderek Ahmedi Kadyani’ye ‘Kur’an Tanrı kelâmı değildir. Tanrı kelâmı yalnız Vedalar’dır. Vedalar’a olan imanım ile bana ilhamlar gelir. Sana ecelinin ne vakit geleceğini haber verebilirim” dedi. Ahmedi Kadyani, dini hakkında kati delilinin neden ibaret olduğunu Hindu’ya sordu. ‘Hindu dinimden aldığım kuvvet ile geleceği kestirmem yeter bir delildir’ cevabını verdi. Ahmedi Kadyani, ‘Öyle ise dininin yanlışlığını dindaşlarına anlatmak kolay olacaktır’ diyerek karşılıklı kehanetlerin gazetelerle yayınlanmasını teklif etti. Hindu kabul etti. Böylece bütün Hindistan, meseleden haberdar oldu: ‘Hindu’ya göre Ahmedi Kadyani üç sene içinde koleradan ölecektir. Ahmedi Kadyanîye göre Hindu altı sene içinde bir bayram günü dindaşları tarafından parçalanacak ve o günden birkaç gün sonra Pencab bölgesinde kolera hastalığı çıkacaktır. Hindistan’da böyle bahisler unutulmaz. Merak ile netice beklenir. Üç sene ve daha fazlası geçti; Ahmedi Kadyani diri kaldı. Altıncı sene bir bayram günü Lek Ram’ı öldürdüler ve bir hafta sonra Pencap’ta kolera haberleri geldi.”

(W. Keller, İnsanlar ve Mucizeler’den aktaran Hakan Yılmaz Çebi, Metafizik İstihbarat, İstanbul: Çınaraltı Y., 2021, s. 197-8.)

*

Kadıyanî’nin marifetleri Werner Keller gibi batılılara göre mucize olabilir, fakat İslam’ın mucize anlayışı içinde bu tür şeylerin yeri yok.

Çünkü mucizeler, insanların benzerlerini yapmaktan “aciz” kaldıkları şeylerdir.

Kadıyanî’nin kehaneti ise, cinler (şeytanlar) vasıtasıyla hayata geçirilebilecek birşey.. Şeytanlar, sürekli vesvese verip telkinde bulunmak suretiyle, üzerlerinde “kontrol” kurdukları insanlara (günah olan) pekçok işi yaptırabilmektedirler.  

[Cinler (Ki şeytan dediğimiz varlıklar bunlardandır) ile şeytanlaşmış insanlar birbirleriyle yardımlaşırlar: Ve (Allah) o gün, onları hep berâber bir araya getirecektir. ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Şüphesiz ki, insanlardan (inkârcıları) çoğaltmak istediniz!’ (denilecek). Onların insanlardan olan dostları diyecek ki: ‘Rabbimiz! Birbirimizden faydalandık ve bize takdîr ettiğin ecelimize ulaştık!’” (En’âm, 6/128)

İnsanlar, cinciler ve büyücüler vasıtasıyla cinlerden faydalanabiliyor, onlar vasıtasıyla başka insanlara zarar verebiliyorlar. (Bu cincilik/büyücülük işlerine istihbarat teşkilatları da "parapsikoloji" gibi artistik adlar vererek bulaşıyorlar. Merhum Kadir Mısıroğlu bir kitabında bazı MİT'çilerin de bu işlerle meşgul olduklarını yazmış durumda.)

Cinler/şeytanlar, vesvese vermek suretiyle insanlar üzerinde “zihin kontrolü” denilen olayı gerçekleştirebilmekte, düşüncelerini yönlendirebilmektedirler. Bundan kendilerini koruyabilenler, zikir ehli olup Allahu Teala’yı hatırlayanlardır: (Allah'tan) gerçekten sakınanlar (takva sahipleri), kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman, hatırlayıp derhâl (hakikati) gören kimselerdir.” (A’râf, 7/201)

Bu yüzden “insan şeytanları” (şeytanlaşmış insanlar) zikir ehli insanlardan rahatsız olurlar. Bu konuda, dostları olan ve kendileri üzerinde “zihin kontrolü” kurmuş olan şeytanlarından da teşvik ve destek görürler: “… Ve şüphesiz ki şeytanlar, dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için elbette telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki siz de kesinlikle müşrik kimselersinizdir.” (En’âm, 6/121) O zaman (Bedir günü) şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve: ‘Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve şüphesiz ben de size yardımcıyım!’ demişti….” (Enfal, 8/48)]

*

Bu tür kehanetler, istihbarat teşkilatları / gizli servisler (ve onların yöntemleriyle çalışan örgütler) eliyle de, “kendini doğrulayan kehanet” kontenjanınından hayata geçirilebilir.

Bir adamın etrafındaki birkaç kişiyi tehditle, şantajla veya para ile satın alabilir ve suikast için kullanabilirsiniz.. Dünyada, üç beş kuruş için her haltı karıştıracak nice insan var!.

Yine, bir salgın hastalığın yayılması için insanların içme suyu kaynaklarına vesaire müdahalede bulunabilirsiniz.

Wikipedia, “Kendini gerçekleştiren kehanet” başlığı altında şunları söylüyor:

Amerikalı sosyologlar W. I. Thomas ve Dorothy Swaine Thomas, bu olguyu araştıran ilk Batılı bilim insanlarıydı. … Amerikalı sosyolog Robert K. Merton, araştırmayı sürdürdü ve "kendini gerçekleştiren kehanet" terimini ortaya atan ve "doğru veya yanlış bir inanç veya beklentinin, istenen veya beklenen bir sonucu getirebileceği" fikrini popülerleştiren kişi olarak kabul edilir. Filozoflar Karl Popper ve Alan Gerwith'in çalışmaları da bu fikre katkıda bulunmuştur. 

Kavramın erken bir öncüsü Edward Gibbon'un Roma İmparatorluğu'nun Gerileyişi ve Çöküşü adlı eserinde ortaya çıkar: "Birçok çağ boyunca, kehanet, her zamanki gibi, kendi başarısına katkıda bulunmuştur".

*

Mucize şöyle olur: Mesela adama, 50 sene önce ölmüş olan babasının mezarını göstermesini söylersiniz. Mezarın başına gider ve adamı diriltirsiniz..

İşte bunu Hz. İsa aleyhisselam yapmaktaydı.. Hangi “zamane peygamberi” böyle bir mucize gösterebilir?!

Ya da, bir sopayı alırsınız, yere atarsınız ve o, mesela bir aslana dönüşür.. Hz. Musa aleyhisselam böyle birşeyi yapıyor, elindeki asayı bıraktığında yılana dönüşüyordu.

[Mucize, peygamberler için alamet-i farika konumundadır, bu yüzden, sahte peygamberler mucize kabul edilebilecek olağanüstülükler sergileyemezler.

Fakat, Tanrı olduğunu iddia eden bir kimse, mucize benzeri olağanüstülük gösterebilir. Çünkü, akıl, bir insanın Tanrı olamayacağının anlaşılması hususunda tek başına yeterlidir. Peygamber içinse böyle bir durum söz konusu değildir. Akıl bu konuda tek başına hüküm veremez.

Bu yüzden peygamber, doğa yasası denilen doğal düzenlilikleri/adetleri geçersiz kılan işleri pozitivist/materyalist/maddesel düzeyde gösterir, sadece akla değil, aynı zamanda duyusal algıya hitap eder.

Şayet sahte peygamberler de olağanüstülük gösterebilseydi, insanlar peygamberlerin hakikisi ile sahtesini ayıramama konusunda mazur hale gelirlerdi.

Tanrılık iddiasında ise durum farklıdır.]

*

Bu mucizeler, Hz. Musa ile Hz. İsa’nın vefatıyla birlikte sadece anlatılan, nesilden nesile sözlü ya da yazılı olarak aktarılan rivayetler olarak kaldı.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an mucizesi ise “süreklilik” özelliği taşıyor.

Yani Rasulullah s.a.s. döneminde ne kadar mucize idiyse bugün de o kadar mucize..

Kur’an, Peygamber Efendimiz s.a.s. döneminde olduğu gibi bugün de tüm dünyaya meydan okuyor, “Yapabiliyorsanız bir surenin (Ki tek satırlık sureler var) benzerini getirin" diye sesleniyor.

Cevap, “yapay zeka”lı şu çağda bile “sessuzluk”..

Yapmaları gereken şey, görünüşte çok basit.. Mesela tek satırlık Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna aynı üslup özellikleri taşıyan ve konu bütünlüğü gösteren bir satır eklemiş olsalar, evet tek bir satır, meydan okuyuşa cevap vermiş olacaklar.

*

Diyelim ki bir surenin üslup özellikleri ve konusu zor geldi, elde onlarca kısa sure var, beğenip seçip istediklerini alabilirler..

Fakat kimsede tık yok.

Mesela Bâkî, Kanunî’nin meşhur gazelindeki beyitlerin başına üçer mısra ekleyerek “tahmîs” (beşleme) yazmış.. Yapmaları gereken şey, buna benzer birşey:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi
Var iken baht u saâdet, kuvvet ü kudret gibi

Halk içinde mu’teber bir nesne yok, devlet gibi
Olmaya devlet cihânda, bir nefes sıhhat gibi.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, risaleti kıyamete kadar geçerli son peygamber olduğu için, mucizesi de bitmeyen, tükenmeyen, kesilmeyen, son bulmayan bir mucize.

*

Günümüzde dünya genelinde sayıları 2 milyon civarında olan Kadıyanîler’in (Gulam Ahmed’in peygamberliğine inananların) internet sitesi ise “Vadedilen Mehdi Hz. Ahmed’in Hayatı” başlığı altında şunları söylüyor:

Mirza Gulam Ahmed Hazretleri, 13 Şubat 1835’de (14 Şevval 1250 H.) Hindistan’da Kadiyan adlı köyde doğdu…

Evinde sakin bir çocukluk geçiren Ahmed, çok az tahsil gördü ve on altı yaşındayken evlendi. Sakin uysal huylu ve düşünceye dönük yaratılışından dolayı daha çok küçük yaşlarda dine yönlendirildi. Zamanının çoğunu Kuran okumaya adar ve babasının malına ve mülküne pek fazla rağbet göstermezdi. Çocukluğunda bile ailesi ile ilgili konularda birçok doğru rüya görerek herkesi hayrete düşürdü.

… O daima İslamiyet’in durumunu düşünürdü. …

Ahmed, İslam dinini müdafaa etmek için ilk önce yerel gazetelerde yazılar yazmaya başladı. 1865’de, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gördüğü bir rüyasından sonra İslamiyet hakkında mükemmel bir kitap yazmaya koyuldu. “Berahin-i Ahmediye” adlı bu kitabın masrafları birçok dindar Müslüman tarafından karşılandı. İslamiyet’i korumak amacıyla yazdığı bu kitabın dört cildi 1879-1884 yılları arasında çıktı ve büyük yankılar yarattı. Düşmanları O’nun meydan okumalarının hiçbirisine cevap veremediler.

Ahmed, 1882’de Allah tarafından gelen bir vahiy vasıtasıyla muslih [ıslahçı, düzeltici] olarak görevlendirildiğini ve uzun ve yorucu bir işin kendisini beklediğini öğrendi. 27 Ramazan 1884’de Cuma günü “Kırmızı Damlalar” olarak bilinen mucize oldu. Allah’ın ilahi bir belgeyi imzaladığını gördüğü bir rüyada, ilahi mürekkep, kırmızı damlalar halinde elbisesinin üzerine damladı. Bundan sonraki dört sene, Arya Samac adlı Hindular ve Hıristiyanlarla mücadele ederek geçti. İsa (a.s.)’ın gerçekten vefat etmiş olduğunu ve bir gün tekrar gökten inmeyeceğini ilan etmesi Hıristiyanlarla mutaassıp Müslümanları hiddetlendirdi. …

Huşyarpur’da, 1886 Şubat ayında kırk günlük oruç ibadeti ve dualardan sonra, Allah, kendisine adının yeryüzünün dört bir köşesinde duyulacak bir erkek çocuk ihsan edileceğini vahyetti.

… 1890 yılı O’nun hayatının dönüm noktası oldu. Bu tarihte O, Müslümanların nesiller boyunca gelmesini beklediği Vadedilen Mehdi ve Mesih olduğunu ilan etti. …

Ahmed’den mucize istediler. Kendisi niçin ölüleri diriltip geri getiremez, yahut ay ve güneşin yolunu neden değiştiremezmiş? Allah imansızları memnun etmek için varolan tabiat kanunlarını değiştirmez. Dini diriltecekleri yerde böyle “Mucizeler”; hilekarlık suçlamalarıyla kuruntuya, sihire üstü kapalı ve gizli bilgiye meydan vereceklerdir. Ahmed Hazretleri birçok gerçek mucize gösterdi, lakin düşmanları bu mucizeleri göremediler.

… Ertesi sene 1897’de İslamiyet’e düşman olan ve iğrenç saldırılarda bulunan Hindu lideri Pandit Lek Ram, önceden verilen haberlere göre öldü.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, vahdet-i vücud meselesine Mevkıfu’l-Akl’ın üçüncü cildinde geniş yer ayırmış olmakla birlikte, birinci ciltte de kısaca değinmiş durumda.

Ona göre, vahdet-i vücud mezhebinin (görüşünün) iddiası özetle şudur: Allahu Teala’nın hakikati “vücud”dan (“varlık”tan) ibarettir, ve her mevcudda var olan şey, (Allahu Teala’nın hakikati demek olan) o “vücud”dan ibarettir, ve de bunun dışında mevcud olan (var olan) herhangi birşey yoktur.

Bu anlayışın muktezası/gereği ise, Şeyhülislam’a göre, bütün mevcudatın (var olan herşeyin) Allah olması, ve âlemin Alah ile ittihat etmiş (birleşmiş) bulunmasıdır.

Şeyhülislam buna karşı şunu diyor:

“Kitabımızın ikinci babının ikinci faslında, âlemin Allah karşısındaki gerçek konumunu beyan etmek istedik, ki o şudur: Âlem, Allah’ın gayrisidir, O’ndan başkadır (masivallahtır), O’nun sonradan olma (hâdis), yani yok iken varettiği mahlukudur (yarattığı şeydir).  İslam Kelam alimlerinin tamamının, hatta mutlak anlamda bütün Müslümanlar’ın mezhebi (tuttuğu yol) budur. Bu meselede onlara muhalefet edenler ise felsefeciler ile vahdet-i vücutçu tasavvufçulardır. Usuliddin ilmi alanınde eser kaleme alan alimler, âlemin sonradan olmuşluğu (hudûsu) meselesini yalnız felsefeciler ile tartışmış ve onların hatalarını ortaya dökmüşler, vahdet-i vücutçulara ayrıca cevap vermeye gerek görmemişlerdir.”  

(Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 218-9.)

Şeyhülislam özetle şunu diyor:

“… Vahdet-i vücutçu tasavvufçular Allah hakındaki görüşlerini felsefecilerin fikirleri üzerine bina etmişler, ve bundan dolayı Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulemasının akaidinden uzaklaşmışlardır.” (A.g.e., C. 1, s. 221, dn. 1)

*

Şeyhülislam Mısır’a gidince (gitmek zorunda kalınca), Ezher Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren ulemanın ve onlardan etkilenen çevrelerin dine bakışlarının Batı’daki moda yaklaşımların etkisi altına girmiş olduğunu görmüştü.

Buna bağlı olarak “akıl” yerine “kalb/gönül” ve “maneviyat” vurgusu yapmakta, “modern” bilimin saldırısı karşısında zayıflayan inancın ancak (Batı’daki dindarlar gibi “gönül” vurgusu yapan) tasavvufî bir yaklaşımla korunabileceğini savunmaktaydılar.

Bu noktada müteşerrî (Şeriatçı) bir tasavvuf anlayışı yerine vahdet-i vücutçu ve dolayısıyla felsefî nitelikte bir (Eski Yunan’ın mirası) Tanrı ve âlem/evren/kâinat düşüncesini savunmak onlara cazip gelmekteydi.

Çünkü vahdet-i vücutçu anlayış, hem kendilerini Batılı filozoflar ayarında derin ve ince düşünceli adamlar gibi görmelerini sağlıyor, hem de sıradan insanlardan (avamdan) farklı seçkinler (havass) olmanın hazzını yaşamalarına imkan veriyordu.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Bakara Suresi’nin münafıklarla ilgili 13’üncü ayetini (“Onlara: ‘Siz de insanların îmân ettiği gibi îmân edin!’ denildiği zaman: ‘Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanırız?” derler. Dikkat edin, hiç süphesiz sefih olanlar ancak kendileridir, fakat bilmezler”) tefsir ederken bu “havass”lık hevesine şu şekilde değiniyor:

“... Demek ki, iman hususunda münafıkların, şüphecilerin saplandıkları özel fikir, imanın insan için bir tuzak olması ve buna göre sırasında yalnız halkı gemlemek için kullanılması noktasında toplanır ve bunun için kâfirlerle beraber yaşamak imkânını gördükleri zaman, imanın lafından bile sıyrılırlar. Mü’minler içinde yaşamaya mecbur kaldıkları zaman da imandan bahsederler. Lâkin havass (seçkinler)ın imanıyla halkın imanı arasında zaruri bir fark ve yükselme bulunacağı davasından vazgeçmezler. Halbuki İslâm dininin teklif ettiği imanın şartları, hak ve gerçeğin en genel ve en kapsamlı esas çizgileri olduğu için, imanın aslında ve şartlarında seçkinler ve halk farkı bahis konusu olamaz. Bu fark, o imanın amellerinde ve kemalinin derecelerinde bahis konusu olabilir. Genel prensiplerde eşitlik başka, bunda ilerleme meselesi yine başkadır. Halbuki şüpheciler, imanın esasını, kalbin saflığını, ihlası budalalık saydıklarından müminlere, aldatılmaya hazır, safdil, budala gözüyle bakarlar. Fakat Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Şunu muhakkak biliniz ki, beyinsiz, budala, ancak o münafıkların kendileridir, fakat bilmezler.’ Gerçi onlar kendilerini, ilim ve bilgi ile herkesten yüksek görmek isterlerse de, onların ilim ile ilgileri yoktur....”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 1, sad. İsmail Karaçam ve diğerleri, İstanbul: Azim Dağıtım, s. 212.)

*

İşte, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da yapmak istediği şey bu: Sahte tasavvufçuların cahilce irfan hikayelerinin ve özellikle de vahdet-i vücutçuluğun batıllığını göstermek.

Mısırlı yazarların konuyla ilgili iddialarına cevap sadedinde şunları söylüyor:

“Lakin Ahmed Emin Bey, … Allah’ın varlığının bilinmesi hususunda … (özellikle aklı esas alan) Kelam ilmine halef (yerini alacak varis) olarak (keşf ve ilham pazarı) tasavvufu gösteriyor. İlimden ziyade amel, ihlas ve nefs terbiyesi demek olan tasavvufun, Kelam ilminin mütemmimi (tamamlayıcısı) olması gerekirken, onun yerine geçecek (onu devreden çıkaracak, geçersiz hale getirecek) bir şey olarak gösterilmesini ben kabul edemem. Bu çirkin icat, daha önceleri eski gulat-ı sufiye (tasavvufçuların had bilmeyenleri) tarafından da ortaya atılmıştı.

“Bu kitabın giriş bölümünde şunu demiştim:

“ ‘Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte İslam’ın kılıç kuvveti ortadan kalktı. Bu fetret devrinde Mısır’a hicret edince İslam’ın ilim kuvvetinin de can çekişmekte olduğunu gördüm.’ Bunu derken kastettiğim ilimlerin başında Kelam geliyor. Bu yüzden, Kelam ilmini ve onun delillerinin dayanağı olan aklı savunmak benim için bir borçtur. …

“Müslümanlar’ın dindarlıklarının zayıflaması, süphelerin bilgi arayışı içindeki insanların kalplerini kaplaması, hatta dinsizliğin imana galip gelmesi, müslüman Doğu’da, Batı’nın modern bilim aracılığıyla Doğu’nun dinine savaş açmasıyla başladı. Batılılar [kendi dinlerine bakarak] dindeki bilimsel yönleri zayıf buldular ve İslam ülkelerindeki taklitçi avaneleri onların bu kanaatlerini [İslam’a uyarlayarak] hemen tasdik ettiler. Batı dinsizliğinin Doğu’da yayılması, onların yegane istila vasıtası olan modern bilimin ortaya çıkması yüzünden oldu, Doğu’da son yüzyıllarda tasavvufun zayıflamış olması nedeniyle değil.

“Batı’nın modern bilimi, İslam’ın uzun asırlar boyunca dayanmış bulunduğu bilimsel delillere karşı savaş açtı, tasavvufa değil. Çağın insanlarının çoğunun zihinlerine dinsizlik, Batı’nın modern biliminin Kelam ilminin bilimsel delillerine karşı açtığı savaş yüzünden girmiş bulunuyor. Bundan dolayı karşı saldırının aynı yönden yapılması, savaş açılan cephede gerçekleştirilmesi gerekir. Yani savaş, (nasıl başladıysa öyle devam etmeli) iki bilim (İslam’ın Kelam ilmi ile Batı’nın modern bilimi) arasında yaşanmalıdır, İslam’da aralarında çatışma bulunmayan bilim ile psikolojik halet (tasavvufî hissiyat, mistik heyecan, maneviyat) arasında değil.

“Doğu’daki Batı’ya öykünen çağdaş çömezler, Batı dinsizliğinin dinlere karşı, duyularla algılanmayan hiçbir şeye inanmayan (pozitivist) modern bilim vasıtasıyla harp ettiğini gördüler ve modern bilim ile dinsizliğin safında yer aldılar. Daha sonra ise bunlardan bazıları, Batı’daki hristiyan dindarların, dinlerini aklın ve bilimin pençesinden kurtarmak için maneviyatçılığa (mistisizme, spiritüalizme, ahlâk ve gönül vurgusuna) yapıştıklarını görünce, onları taklid ederek dine yanaştılar. Fakat bu taklitçiliklerinin bir sonucu olarak aklı ve ilmi küçümsediler. Buna bağlı olarak, dinsizlikle olan savaşımızda silahımız durumunda bulunan Kelam ilmini de, akıl ve mantık üzerine kurulu olduğu için aşağıladılar. 

“Halbuki, böylesi bir maneviyatçılığın ilmî değeri, taassub (bağlılık ve adanmışlık) değerinden ibarettir [Taassub, asabe ve asabiyet kelimeleriyle aynı kökten geliyor] ve akıl ve mantığa karşı hüccet olamaz. Bizim ise bu meselede ne böylesi bir maneviyatçı taassuba ne de bu bağlamda tasavvufa ihtiyacımız vardır. Dinsizlik karşısında dindarlığı savunma hususunda böylesi bir çareye başvurmamız gerekmediği gibi, İslam ile diğer dinler arasında bu türden (maneviyata, gönle önem verme anlamında) bir yakınlık kurmaya da gerek yoktur. Tasavvufa ancak İslam dahilinde, nefsi onun ahkâmıyla amele yöneltmek hususunda, usuluddîn olan Kelam ilmi ve onun bir dalı olan Fıkıh sayesinde daha önce inanç ve fikir müslümanı olmuşken artık amel müslümanı olacak şekilde nefsi terbiye için ihtiyaç duyarız (yoksa onun vasıtasıyla Batı’nın modern biliminin saldırısını savuşturmak için değil).”

(Mustafa Sabri, C. 1, s. 261-3.)

*

Hiç kuşkusuz, vahdet-i vücutçu bir Allah inancı, protestanı ve katoliği ile bütün bir hristiyan dünyasının takdirine mazhar olma istidadına sahip..

Çünkü, Allahu Teala’ya (Meryem’den olma) bir çocuğun babalığını yakıştıran çirkin manyaklık, bir ayet-i kerimede geçen “Attığın zaman sen atmadın…” ifadesinden hareketle Halik ile mahlukatını aynı “vücud” çuvalının içine tıkan manyaklıkta, Allah Celle Celalühu’yu “İsa’ya baba yapma” potansiyelini görecektir. 


RUHLAR, CİNLER, KERAMET VE KEHANETLER

 







Bir kunduracının az eğitimli 14 yaşındaki oğlu Andrew Jackson Davis, 1840 yılında, ABD’nin New York eyaletinin Blooming Grove kasabasında, insanların hastalıklarını “gayptan haber verme” yoluyla teşhis edebildiğini iddia ettiğinde, başlangıçta pek fazla ciddiye alınmamış ve “az kaçık” olarak nitelendirilmişti.

Fakat, sonraki yıllarda ülke sathında çok meşhur olacak, ciddi bilim adamları onunla ilgili uzun tartışmalar yapacaklar ve yazacağı 30 kitaptan bazıları peynir ekmek gibi satılacaktı.

Davis, 18 yaşına geldiğinde, dünyadaki yaşamla ilgili çalışmalarının gaybdan aldığı manevî mesajlara dayandığını söyleyecekti. 

Hayatı başkalarınınkine benzemeyen garipliklerle doluydu.. Bir defasında yarı trans halinde evinden çıkıp gitmiş ve ertesi sabah 60 km uzaktaki dağlarda kendisine gelmişti.  

Söylediğine göre, orada, o gün için hayatta olmayan iki kişiyle tanışıp konuşmuştu: Yüzyıllar öncesinin hekim-filozofu Galen (Calinus, ö. MS 216) ve artık hayatta olmayan İsveçli “bilim adamı, ilahiyatçı, filozof, rahip” Emanuel Swedenborg (ö. 1772).

*

Davis’in bunları yaşadığı tarihten 145 yıl sonra, İstanbul Üniversitesi’nin bir öğrencisi, yazdığı doktora tezinde, “ABD’nin Davis’i varsa, bizim de Muhyiddin ibn Arabî’miz var” anlamına gelen şeyler yazacaktı:

İbn Arabî, Ekim 1200 tarihinde, 36 yaşındayken, Kuzey Afrika’da Ebu Yahya adlı bir emîrin katibinin evinde misafir olmuş, “aynı gece meşhur sufîlerden es-Sülemî’nin (ö. 1021) ruhunun temessül ettiğine (maddî bir şekilde göründüğüne) şahit olmuş ve bu ruh ile konuşmuştu”. (Bkz. Kâzım Yıldırım, İbnü’l-Arabi ve Sistemi, doktora tezi, İstanbul: İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens., 1989, s. 36.)

İki üç yıl sonra Mekke’de de benzer bir macera yaşayacak, fakat bu defa bir sufî yerine bir halife-sultan oğluyla sohbet edecekti:

“Mekke’deyken, Ahmed es-Sebtî ‘nin (Harun er-Reşid’in oğlu) ruhu İbnü’l-Arabî’ye tecessüd etmiş (maddî şekilde görünmüş) idi.” (A.g.e., s. 37.)

*

Davis, “gayb”dan aldığı mesajları The Principles of Nature, Her Divine Revelations, and a Voice to Mankind (Doğanın İlkeleri, İlahî Vahiyleri, ve İnsanlığa Bir Sesleniş” adıyla kitaplaştırdığında 21 yaşındaydı.

Takvimler 1847 yılını gösteriyordu.

New York Üniversitesi profesörlerinden Dr. George Bush, bu kitapla ilgili olarak şunları söyleyecekti:

"Bir bütün olarak ele alındığında, eser evrenin felsefesinin derin ve ayrıntılı bir tartışmasıdır ve kavramsal ihtişamı, ilkesel sağlamlığı, örneklerinin netliği, düzenleme düzeni ve konularının ansiklopedik çeşitliliği açısından, hiçbir zihnin bu esere bigane kalabileceğini sanmıyorum." 

(Bkz. https://www.encyclopedia.com/people/philosophy-and-religion/other-religious-beliefs-biographies/andrew-jackson-davis)

Benzer parlak laflar doğuda da Muhyiddin ibn Arabî adlı şarlatanın akla ziyan kitapları için söylenmekteydi.

*

Hakan Yılmaz Çebi, kitabın yazılış hikayesini şöyle özetliyor:

“1845 yılında bir Mayıs günü bir görüntüyü yaşadı ve yanındakilere büyük bir eseri yazdırmakla görevlendirildiğini bildirdi. Aynı görüntüyü birkaç defa daha görünce New York a gidip bu görevi yerine getirme çalışmalarına koyuldu. Uykuya benzer bir durum içindeyken kendisine gelen ilhamları yanındakilere aktarıyordu. Bu çalışma gerçekten bir yazdırma maratonuydu, öteki dünyadan aktarılan sözlerin kağıda geçirilmesi 1845 Kasımından 1847 Ocak ayına kadar tam 15 ay sürdü. Böylece ortaya bir kitap çıktı, insanlığın iyiliğine hizmet etmek isteyen ayrıntılı bir ispritizma öğretisi ve yine bu doğrultuda bir doğa felsefesiydi bu. Adı şöyleydi: Doğanın İlkeleri, Tanrısal Vahiyleri ve İnsanlığa Bir Sesleniş.

“Davis’in eseri dünyaya toplu bir bakıştı. Ona göre evren bir bütün, sürekli hareket halinde bir makineydi. Bu bütünün içinde aşağıdan yukarı basamaklara doğru kesiksiz bir evrim vardı. Burada benzeşme ve her yerde aynı nitelikte geçerli olma ilkelerine dayanan bir düzen işlemekteydi.”

(Hakan Yılmaz Çebi, Metafizik İstihbarat, İstanbul: Çınaraltı Y., 2021, s. 128.)

Davis’in sözlerini, zampara şeyh İbn Arabî’nin bir takipçisi tercüme etmiş olsaydı herhalde “basamak” yerine “mertebe” tabirini kullanırdı. Evrenin bir bütün oluşu düşüncesini de vahdet-i vücud kavramıyla ifade ederdi.

Belki de, bir zamanlar doğuda zampara şeyh İbn Arabî’yi “hakikat”i insanlara açıklamakla görevlendirmiş olan “iyi saatte olsunlar” Yeni Dünya’yı da boş bırakmamışlar, orası için de Davis’i uygun görmüşlerdi.

Ancak, Davis’i Harun Reşid’in oğlunun ruhunun ziyaret etmesi uygun düşmezdi. Onun yerine Davis’i, ABD için yerli ve milli bir isim olan Benjamin Franklin'in ruhu şereflendirmişti:

“Davis ruhlar ülkesi hakkında edindiği bunca bilgiyi kime borçlu olduğunu da saklamıyordu; her şeyi Benjamin Franklin’den öğrenmişti, öteki dünyanın incelenmesi için gerekli anahtarları kendisine veren oydu, onun yardımıyla yeryüzünde eşyaları hareket ettirmek ve bu yolla insanları uyarmak imkânını elde etmişti.” (Çebi, s. 128-9)

*

Davis’in kitabı kısa sürede üstüste pekçok baskı yaptı ve tarzının cazibesi ile dikkat çekerek olağanüstü bir eser olarak nitelendirildi. 

Baskı sayısı 40’ı bulacaktı.

Kayda değer bir öğrenim görmemiş, sadece bir yıl okula gitmiş olan bu 21 yaşındaki eski kunduracı çırağı, bilimsel kavramları yazılarında felsefî bir üslupla ve oldukça edebî bir dille ifade ediyor, evrenin başlangıcı ve yapısı hakkında alışılmadık açıklamalar yapıyordu,

Mesela, kitabının yaratılışla ilgili bölümü şu parlak cümlelerle başlamaktaydı:

"Başlangıçta Univercoelum sınırsız, tanımlanamaz ve hayal edilemez bir Sıvı Ateş okyanusuydu. En güçlü ve hırslı hayal gücü bile onun yüksekliği ve derinliği, uzunluğu ve genişliği hakkında yeterli bir kavrayış oluşturmaya ve kavram geliştirmeye muktedir değildir. Sıvı maddenin tek bir geniş alanı vardı. Sınırları yoktu - kavranamazdı - ve nitelikleri ve özleri anlaşılmazdı. Bu, Madde’nin orijinal durumuydu. Biçimleri yoktu, çünkü sadece tek bir Biçim’di. Hareketleri yoktu, ama bir Hareket sonsuzluğuydu. Parçaları yoktu, çünkü bir Bütün’dü. Parçacıklar yoktu, ama Bütün tek bir Parçacık’tı. Güneşler yoktu, ama o tek bir Ebedi Güneş’ti. Başlangıcı ve sonu yoktu. Daireleri yoktu, çünkü tek bir Sonsuz Daire’ydi. Bağlantısız bir gücü yoktu, ama tüm Güc’ün özüydü. Kavranamaz büyüklüğü ve yapısı, kuvvetleri değil, sadece Her Şeye Gücü Yeten Gücü geliştirecek şekildeydi.

"Madde ve Güç bir Bütün olarak, ayrılmaz bir şekilde var oluyordu. Madde, Uzay’ın enginliği boyunca tüm güneşleri, tüm dünyaları ve dünya sistemlerini üretecek öze sahipti. Bu dünyaların her birinde var olacak tüm şeyleri üretecek niteliklere sahipti. Güç, Bilgelik ve İyilik, Adalet, Merhamet ve Hakikat’i içeriyordu. Uzayın enginliği boyunca sergilenen, dünyaları ve dünya sistemlerini kontrol eden ve Hareket, Yaşam, Duygu ve Zekâ üreten ve bunların yüzeylerine tarafsızca Nihai Varlıklar olarak dağıtılmasını sağlayan orijinal ve temel İlke’yi içeriyordu."

Böylece ABD, kendi Muhyiddin ibn Arabî’sine kavuşmuş oluyordu.

Takvimler 1851’i gösterirken Davis 25 yaşındaki bir genç olarak bu defa “Ruhlarla İlişki Kurmanın Felsefesi” adlı eserini yayınladı. 

Eser (ABD nüfusunun çok az olduğu bir zamanda) milyonlarca adet satıldığı gibi Avrupa dillerine de tercüme edildi.

*

Sadece ilk kitabı bile Davis'i ünlü yapmaya yetmiş ve kısa sürede etrafında bir grup hayran ve meraklının toplanmasını sağlamıştı.

Aralarında çağın seçkin bazı isimlerinin de bulunduğu bir hayran topluluğu, Davisciliğin sözcüsü olarak, 4 Aralık 1847'de Univercoelum adlı dergiyi yayınlamaya başladılar. 

Bunu başka yayınlar izleyecekti.

Zampara şeyh İbn Arabî, Davis kadar şanslı değildi.. Matbaa mevcut olmadığı için kitapları basılamıyordu.

Ancak, ölümünden 737 yıl sonra, İngiliz keferesi onu hatırlayacak, Müslümanlar’ın onun kadr ü kıymetini yeterince bilmediklerini düşünerek Ibn Arabi Society adlı bir müessese kuracaklar, kitaplarının yazmalarını toplayıp araştırmacıların istifadesine sunacaklar, müslüman akademisyen ve yazarların onun kitaplarına yönelmesiini sağlamak için özel bir dergi çıkaracak ve düzenli biçimde sempozyumlar tertipleyeceklerdi.

Amerikalılar’ın sonradan unuttukları Davis’ e göstermedikleri vefayı hristiyan İngilizler, İbn Arabî’ye göstereceklerdi.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, doğru Tanrı inancına (sahih uluhiyet akidesine) aykırı bulduğu vahdet-i vücud anlayışının, özellikle Muhyiddin ibn Arabî’yi gözlerinde büyütüp yüceltenler tarafından savunulmakta olduğuna dikkat çekiyor. (Bkz. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 366.)

Evet, işin temelinde, bu sahtekâr zampara şeyhe safça hüsnüzanda bulunma ve onu aptalca gözde büyütülme yatıyor..  

O kadar ki, şeyh-i ekber (en büyük şeyh) diyebilmişler.

Şeyhülislam’a göre, böylesi bir büyüklük hurafe ve efsunuyla çalışmaz hale getirilmemiş, kendi haline bırakılmış olsa, aklın vahdet-i vücud vehmine itibar etmesi mümkün değildir. (A.g.e., s. 367.)

Zaten, akılla savunulabilmesi de mümkün değil. Ancak “Şeyh-i Ekber’in keşfine göre durum bu” diyerek savunabiliyor, onun zırvalarını düşüncesiz papağanlar gibi tekrarlıyorlar.

*

Şeyhülislam şunu diyor:

“Vahdet-i vücud meselesi hakkında yakın zamanlarda kalem oynatanlar, konunun etrafında uzaktan dolaşıp durmuşlar, kapısını aşıp içeriye girmek bir tarafa, tıklatmayı bile başaramamışlardır. Yaşadığımız günlerin verimsizliği ve cehaletin tuğyanından dolayı bu karmaşık mesele hakkında Iraklı bir şair ile Mısırlı bir yazar birşeyler yazmış durumdalar. Farz-ı muhal, olmaz ya, hadi öyle oldu diyelim, vahdet-i vücud gereği bütün mevcudat ve mahlukat, herşey birleşik tek bir bütün olsa, ve bu bütün o iki yazarı da içerseydi, o ikisinin aklığının bozukluğu, geriye kalanların aklını ifsad etmeye yeter de artardı.” (s. 367)

Bu akıl bozukluğu maalesef bütün vahdet-i vücutçuların ortak derdi.

Bu derdin gerisindeki asıl etkene baktığımızda ise, zampara şeyhin palavra ve zırvalarına inanmaya müheyya bir saflık ve/veya aptallık görüyoruz.

Hurafe ve efsanelere genelde cahil halk tabakasının itibar ettiği, mektep medrese görmüş olanların akıllarını kullanarak bunlardan uzak duracakları zannedilir.

Ancak, vahdet-i vücud meselesi, bu ön kabulün yanlış olduğunu (ya da istisnalarının bulunduğunu) gösteriyor.

Vahdet-i vücud hurafesine (Şeyhülislam’ın dediği gibi akıllarını kendi haline bıraktıkları için) avam meyletmiyor.. Bunun için “tahsilli cehalet” ya da “tahsîl-i cehalet” gerekiyor.

Tahkik” i bırakıp “taklid” bataklığında boğulmayı kabul etmeden, Endülüslü zampara şeyhin akılsız taklitçisi olmayı seçmeden, vahdet-i vücutçuluk zırvasını benimsemek mümkün olmuyor.

*

Bu taklitçiliği sağlayan ise, zampara şeyhin anlattığı keşflere, kerametlere duyulan hayranlık.

Keşf ve keramet diye anlattığı saçmalıklar için iki ihtimal var.

Birincisi, bunları düşünüp taşınıp uydurmuş olması.. İnsanlar hayal güçlerini kullandıklarında neler yazmıyorlar ki.. Tuğla kalınlığındaki romanlar, hikaye ve masal kitapları, çağımızın sonu gelmez dizi senaryoları insandaki bu uydurmacılık yeteneğinin ürünü.

İkinci ihtimal ise, Endülüslü zamparanın cinlerin oyuncağı haline gelmiş olması.

*

Evet, cinlerden bahsediyoruz.

Cinler, bizi gören, fakat bizim göremediğimiz akıllı ve şuurlu varlıklar.. Şeytanlar dediğimiz varlıklar, cinler. (İnsanların bir kısmı da şeytanlaşıyorlar.)

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu zaman, şeytan onun temennîsine (ümniyyesine) bir şey atmış olmasın! Allah, şeytanın attığını derhâl giderir; sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünki Allah, Alîm (herşeyi bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır." (Hac, 22/52)

Ayette şu ifade geçiyor: “… izâ temennâ elkâ eş-şeytânu fî umniyyetihî…”.

Temenna, temennî, ünniyye; bunlar aynı kökten türemiş kelimeler.. 

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor (Hak Dini Kur’an Dili, C. 4, haz.: Asım Cüneyd Köksal ve Murat Kaya, İstanbul 2022, s. 164-5):

temenninin esası gönlün arzu ettiği şeyi nefs ü hayalde takdir ve tasvir eylemektir. Ve bununla nefiste hasıl olan surete “ümniyye” veya “münye” denilir ki Fransızca “ideal” tabir olunur. Son zamanlarda bu kelime felsefede ehemmiyet kesbetmiş ve “idealizm” namıyla bir meslek-i felsefînin teşekkülüne menşe’ olmuş ve sanki uydurma olduğu belli olmak için lisanımıza tercemesinde “mefkûre” kelimesi uydurulmuş ve şuyu‘ bulmuştur. Şu halde “temenni” bir ümniyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün hakikatin aslı “ene”de [bende, benlikte] olduğunu farz ettiklerinden nefsin münyesini [nefsanî tahayyülatını] her hakikatin menşe’i gibi farz ederler ve muvaffak olmuş büyük adamları hep idealci telakkī eylerler. Bununla ulûhiyet [tanrılık] ve nübüvvet [peygamberlik] meselesini de hallettiklerine zahib olarak peygamberi bir ideal kurmuş, bir zaman [oturup] programını yapmakla uğraşmış, sonra da nübüvvet davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi gostermek isterler. Fakat Kur’an bilhassa bu ayet ile anlatıyor ki nübüvvet ve risalet [elçilik] bir ümniyye işi değildir. وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى. اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى [O hevasından konuşmaz. O ancak indirilmiş bir vahiydir] [en-Necm 53/3-4] olan peygambere temenni yakışmaz. Çünkü vahiy tamamen emr-i Hak’tır. Ümniyyeye [insan icadı davalara, ideallere] ise Şeytan karışır. Başkaları şoyle dursun nebî ve resul bile hasbe’l-beşeriyye [insanlık icabı] temennide bulunduğu vakit elkâ’ş-şeytâne fî ümniyyetihî” ümniyyesine şeytan ilkāat yapar, hak olmayan şüpheler karıştırır. Ümniyye heva ve hayalden, isabetsizlikten hali kalmaz. Demek kipeygamberlerin ismeti, yakīni, vahiy haysiyetiyledir. Yoksa [salt kendi] ictihadıyla hareket ettiği zaman hata mümkündür.

*

Evet, merhum Elmalılı Hocanın sözleri böyle..

Peygamberlerin içtihatları ile ulemanın içtihatları arasındaki fark ise, peygamberlerin içtihatlarındaki hataların vahiyle mutlaka düzeltiliyor olmasıdır.

Alimlere gelince, onların içtihatları düzeltilmez.. Şayet ehliyet sahibi biri tarafından ihlasla ve usulüne uygun olarak yapılmışsa hatalı da olsa ondan bir sevap alınır. Ehil olmayan hadsizlerin ehil olanlara başvurmaksızın yaptıkları içtihatlar (reformlar, güncellemeler vs.) ise hederdir.

Elmalılı Hocanın yazdıklarından anlaşılabileceği gibi, Kuran ve Sünnet ile bağdaştırılamayacak olan ulusal ene (benlik) eksenli davaların (yani ümniyye ve temennilerin, ideallerin) bir kıymeti yoktur.

Türkiyede Türkiyecilik, Türkçülük vs. yapanların, lüzumsuz yere Türkiye Yüzyılından vs. bahsedenlerin, İslam’ın istikbalini Allahu Tealanın tevfîkinden soyutlayıp laik (siyasal dinsiz) ve Kemalist Türkiyenin geleceği parantezine hapsedenlerin anlayamadıkları da (ya da anlamak istemedikleri de) budur. 

(Bu söylediklerimiz Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık vs. için de geçerlidir.. Bir Kürt’ün eşit haklara sahip bir vatandaş olarak insanca yaşamak istemesi doğaldır, fakat Kürtçülük yapması heva ve hevesin tecessüm etmiş halidir.)

Türk, Türkiye Yüzyılı’ndan bahsettiğinde, Arap Benim başım kel mi, ben de Arabistan Yüzyılımın peşindeyim dediğinde, diğerleri de Afganistan Yüzyılı, İran Yüzyılı, Mısır Yüzyılının vs. peşine düştüğünde varılabilecek bir yer yok.

Çünkü Allahu Tealanın nusreti ve tevfîki refîk olmaz.

(Bu tür söylemler, iç politikada halkın desteğini almak için elverişli olabilir, fakat dış politika açısından yakıcı ve yıkıcıdır.. Başka devletlerin ve halkların nefretini celbe sebep olur.. Dış dünya ile, kendinizi merkeze koyan, kolektif bencillik anlamına gelen etno-sentrik söylemlerle sağlıklı bir ilişki kuramazsınız.. Rusya, Sovyetler döneminde dünyaya Rusçuluk değil, halkların kardeşliği vs. gibi söylemlerle yaklaştı, böylece başka ülkeler halklarından kolayca taraftar ve ajan bulabildi. İngiltere, parlak zamanlarında İngilizcilik adına değil, uygarlık/medeniyet götürme iddiasıyla işgal hareketlerine girişti.. ABD de propagandasını her zaman demokrasi, insan hakları, halkların kendi kaderlerini belirlemesi, dünya barışı gibi söylemler üzerine kurdu.. Bizim dış dünyaya vaadimiz Türkiye Yüzyılı olmamalıydı.. Bu söylem, kendi kendisini dinamitleyen, tahrip eden bir söylem.. Osman Gazi, oğlu Orhan Gaziye Bizim davamız kuru cihangirlik davası değildir, îlâ-yı kelimetillah davasıdır" demişti.. Dön dolaş Türkiye, Türklük…”… Bu kafayla varabileceğimiz bir yer yok.) 

Müslümanın ideali ancak îlâ-yı kelimetillah olabilir.

Ulusal nefsin heva ve hevesini, ulusal benlik davasını bir tarafa bırakamayanlar, şeytanın ilkaatından masun kalmış sayılamazlar.

*

Söz konusu ayetin mevzumuzla ilgisine gelince..

Peygamberlerin bile temennîlerine, düşüncelerine, içtihatlarına şeytanın ilkaatı musallat olabiliyorsa, masum olmadıklarını kesin olarak bildiğimiz kerameti kendinden menkul çenebazların keşf hikayelerinin hiçbir kıymet-i harbiyesinin bulunamayacağı, itimada şayan olamayacakları tebellür eder.

Keşf diye ortaya attıkları hikayeler Kuran ve Sünnetin zaten bildirdiği hususlarsa, bu keşfleri onların yakîn sahibi olmalarına hizmet eden birer manevî tecrübe olarak kabul edilebilir.

Fakat Kuran ve Sünnette yer almayan hususlarda Bunlar da dindendir diyerek konuşuyorlarsa, bidat üretiyorlar demektir. Sapıktırlar.

Söyledikleri şeyler Kuran ve Sünnete açıkça mugayir olmasalar bile durum budur.

Dinî konularda insanın değil bir başkasının, kendisinin keşfine bile itibar etmemesi, meseleyi Kuran ve Sünnete arzetmesi gerekir.

Kendi keşfine bile güvenemezsin, şeytanın oyuncağı haline gelmiş olma ihtimalin vardır.

*

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Ve eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer doğru kimseler iseniz, Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın.” (Bakara, 2/23)

Yardıma çağrılabilecek olan şahitlere cinler de dahil:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar,yine onun benzerini getiremezler.”(İsra, 17/88)

*

Birilerinin “ruh çağırma” dedikleri olay aslında “cin çağırma”.

Birçoklarının “İbrahim” (İbrahim / İçimdeki putları devir) başlıklı şiiriyle tanıdığı şair Enis Behiç Koryürek’le ilgili olarak Vikipedi şu bilgileri veriyor:

“Türkiye'de Bedri Ruhselman'ın öncülük ettiği ruh çağırma (ispritizma) seanslarına katıldı ve bu seanslarda irticalen söylediği şiirleri yakınları tarafından kaydedildi. 18. yüzyılda Trabzon'da yaşamış Çedikçi Süleyman Çelebi adlı bir mevlevinin ruhuyla temas sonucu doğduğunu söylediği bu dini ve dini ve tasavvufi şiirleri 1949'da kitap olarak yayımladı.

Evet, cinler, insanlara şiir ve kitap da yazdırabiliyorlar.

Nevzat Hafis Yanık ile Muhammet Emin Uzunyaylalı’nın kaleme almış oldukları “Arap Edebiyatında Cinlere Nispet Edilen Şiirler (Câhiliye İslâmî Dönem)” başlıklı makalede şunlar söyleniyor (Istanbul Journal of Arabic Studies, Volume/Cilt: 5, Issue/Sayı: 2, 2022/2, s. 183):

“Arapların cinlerle kurguladıkları mitolojik evren tasavvuru hem Câhiliye hem de İslâmî dönem şiirini etkilemiş, cinlerden aldıkları ilhamla söz söyleyen şairler yahut cinlere ait olduğu iddia edilen birçok şiir kaynaklarda rivâyet edilmiştir. Câhiliye dönemi meşhur şairlerinin her birine ilham veren ve şiir öğreten bir cin olduğuna inanılmış, söz konusu şairlerse çekinmeden bu yerleşik inancı teyit eder nitelikte sözler söylemiş, dostluk yaptıkları ve kendilerine ilham veren cinlerden şiirlerinde söz etmişlerdir. İslâmiyet’in yaratılış gayesi ve fonksiyonlarını açıkça ortaya koyduğu cinler, putperest Arap kültüründeki biçimini korumaya devam eder bir nitelikle şiir ve şairler üzerindeki etkilerini İslâmî dönemde de sürdürmüş ve kendilerine nispet edilen birçok şiirle literatürde yer almaya devam etmişlerdir.”

Ali Yılmaz ise, Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler başlıklı makalesinde şunları söylüyor (Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VI, Sayı: 2, 2002, s. 263):

… Rivayete göre şair Ubeyd b. el-Abras (Ö. 554) daha önceleri şair değildi. O uykuda iken bir şeytan ona bir yumak saç getirdi, onu ağzına attı ve sonra da şöyle dedi: “Kalk!” O da kalktı ve o andan itibaren şiir söylemeye başladı. Benzer şekilde Küseyyir (Ö. 723), bir yolculuğunda yanına gelen ve onun karini [yakını] olduğunu söyleyen bir cin vasıtasıyla şiir söylemeye başladığını anlatmıştır.

… Yine bu konu ile ilgili olarak Ebu’l-‘Alâ el-Ma’arrî’nin (ö. 1057) Basra’da arkadaşı Hüseyin Ahmet en-Nüktî’ye yazmış olduğu mektup zikredilebilir. Mektupta el- Ma’arrî şöyle diyor: “Araplarca her şairin, kendi dilinde şiir söyleyen birer şeytanı olduğu bilinmektedir.

Faruk Çiftçinin konuyla ilgili makalesi ise Arap Geleneğinde Şair ve Cin İlişkisi başlığını taşıyor. Şunları söylüyor (EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 6 Sayı: 13, Güz 2002, s. 318-320):

 Arap kültür tarihi, şairlerin cinlerinin olduğu, şayet bu cinler gelmezse şairlerin iyi şiir söyleyemeyeceği, dillerinin çözülmeyeceği kanaatinin ifade edildiği örneklere sık sık yer vermektedir. Konuyu, birisi doğuda diğeri batı yaşamış Arap edebiyatının iki büyük ustasının eserlerinden örneklerle ortaya koymak mümkündür.

Doğudan seçtiğimiz örnek, Arap edebiyatında önemli bir yere sahip, nesirde bir tür olan makâme tarzının öncüsü Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî (öl. h.398)’ye ait makâmelerden alınmıştır. Bu makâmelerin her biri geçmişten gelen örf, adet ve inançların tezahürü, edebi ifadeleridir. Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî, el-Makâmatu’l-İblisiyye adını verdiği makâmesinde, hikâyenin anlatıcısı ve kahramanlarından Îsâ b. Hişâm’ın başından geçen bir olay anlatılmaktadır. Îsâ b. Hişâm, bir devesini kaybettiğini ve onu ararken, içinden ırmaklar akan, ulu ağaçların ve olgun meyvelerin bulunduğu bir vadiye ulaştığını ve orada yaşlı bir adamla karşılaştığını belirtmektedir. Yaşlı adam aralarında geçen konuşmalardan sonra Îsâ b. Hişâm’dan Arap şiirinden bir şeyler bilip bilmediğini sorduğunda, Arap şiirinin en meşhurlarından İmru’u’l-Kays, Lebîd ve Tarafa’dan şiirler okur. Ancak yaşlı adam bu şiirleri beğenmeyerek ona kendi şiirlerinden okumak istediğini belirterek Cerîr’e ait bir şiiri kendi şiiri diye okur. Îsâ b. Hişâm, bu şiirin Cerîr’e ait olduğunu söylediğinde, yaşlı adam: “Hikâyemi senden gizleyip seninle birlikte rahat yaşayacaktım, ancak sen reddettin. Şimdi bana kulak ver. Bizden bir yardımcısı olmayan hiçbir şair yoktur. Bu kasideyi Cerîr’e ben yazdırdım. Ben, şeyh, Ebû Murre’yim diyerek devesini nerede bulacağını da bildirerek ayrılır.

Aynı konu, Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî’nin el-Esved adını verdiği makâmesinde yine işlenmektedir. Îsâ b. Hişâm, hikâyeyi şöyle anlatıyor: “Edindiğim bir servetten dolayı suçlandım ve nereye gittiğimi bilmeksizin kaçtım. Sonunda bir çöle geldim ve yürüyüşüm beni bir çadırın gölgesine götürdü. Çadırın kazıkları yanında kendi yaşıtlarıyla birlikte kumda oynayan bir gençle karşılaştım. Kendi yaşıyla bağdaşan, fakat irticalen şiir söyleme gücüyle bağdaşmayan bir şiir söylüyordu. Gencin o şiiri dokuyamayacağını düşündüm ve “Ey Arap genci, bu şiiri başkasından mı okuyorsun, yoksa kendin mi söylüyorsun?” diye sordum. “Hayır, bilakis kendim söylüyorum” diye cevap verdi. Sonra şu şiiri okumaya başladı:

Gerçekten, her ne kadar yaşım küçük olsa da ve gözler beni hakir görse de

Şeytanım cin emiridir. Beni şiir sanatının her yerine götürür.

Sonunda meydana gelen şüpheleri giderir. Dolayısıyla kendi yoluna devam et ve benden uzaklaş.”

Genç şairin cevabından ve söylediği beyitlerden de anlaşılmaktadır ki, Cahiliye dönemindeki şairlerin cinlerle irtibat kurduğu inancı, kendi dönemiyle ve meşhur şairlerle sınırlı kalmamış, genç bir şair adayının da kabullendiği bir anlayış olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu anlayışın izlerine, Arabistan Yarımadasının binlerce kilometre uzağında yer alan Endülüs’te de rastlanmaktadır. Endülüs’ün meşhur şiir ve nesir ustalarından İbn Şuheyd, Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî’nin makâmelerinden etkilenerek kaleme aldığı ifade edilen et-Tevâbi‘ ve’z-Zevâbi‘ (Cinler ve Şeytanlar) adlı risale tarzı eserinde, cinlerin dünyasında bir yolculuğu anlatmaktadır.

*

Davis’in kitaplarının durumu da böyle birşey..

Mürşidi Benjamin Franklin’in ruhu değil, kendisini Franklin olarak tanıtan bir cin..

Cinler insanlar gibi değildir, elektrik gibi, radyo dalgaları gibi hızlı varlıklardır ve insanların yapamadıkları şeyler ellerinden gelir:

Cinlerden bir ifrît: ‘(Sen, daha) makamından kalkmadan önce, ben onu (Saba melikesi Belkıs’ın tahtını) sana getiririm; ve hakikaten ben, buna gerçekten gücü yeten, (ve bu hususta) güvenilir biriyimdir” dedi. (Neml, 27/39)

Biz 150 yıl önceki olayları ancak kitaplardan okuyarak öğrenebiliyoruz, o günün insanlarıyla konuşmuşluğumuz yok. Yaşayan cinlerin ise birçoğu, uzun ömürlü oldukları için, insanların bin 500 sene önceki konuşmalarına bile kulak vermiş durumdalar. Ayrıca, kendi aralarındaki yaşlılardan öğrendikleri şeyler de var. Dolayısıyla bunların, medyum diye adlandırılsınlar veya adlandırılmasınlar, bazı kişilere bazı şeyleri öğretmeleri ve yazdırmaları mümkündür.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ashaba kıyamete kadar yaşanacak önemli olaylar hakkında birçok şey söylediği biliniyor. Bunlardan bize ulaşan var, ulaşmayan var.. Ancak, cinlerden bazılarının bunları biliyor olduklarını ve tarih boyunca gelecekle ilgili kehanette bulunan bazı kişilere aktardıkları düşünülebilir.

Evet bazı kişiler (keramet/ikram kabilinden) rüya ya da hatiften ses duyma vs. gibi bazı yollarla (her ne kadar bunlara kesin biçimde itimat etmemeleri gerekiyorsa da) gelecekle ilgili bazı bilgilere ulaşabilirler.. Ancak gelecekten haber veren bazı “keramet” ehlinin cinlerin “ikram”ına nail oldukları kesindir. Cinlerin ise yalan söylemediklerinden emin olunamaz. Dolayısıyla cinlere güvenerek “keramet” gösterenleri olaylar her zaman doğrulamaz. (İbn Arabî’nin Mehdî’nin çıkışı için tarih verdiği ve “çuvalladığı” biliniyor. Fos çıkan “keramet”inin kaynağı neydi, bilmiyoruz.)

*

İbn Arabî’nin durumu için iki ihtimal var gibi görünüyor.

Birincisi, Mekînüddin’in genç ve güzel kızı Nizam için yazdığı aşk şiirlerini ustaca bir kıvraklıkla “ilahî aşk”ın tecellileri olarak gösterirken sergilediği sahtekârlığı, “cisimleşmiş ruhlar”la vs. mükalemesi hususunda da sergilemiş, hayal gücünü bir romancı ustalığıyla kullanmış olması ihtimali var.

İkinci ihtimal ise, bunları gerçekten yaşamış, bilgili cinler tarafından oyuncak haline getirilip kullanılmış olması.

Üçüncü bir ihtimal yok.. Şayet yaşadığını söylediği şeyler Allahu Teala’nın bir ikramı (keramet) olsaydı, içinde küfür ve bid’at anlamına gelen zırvalar, kendini övüp göklere çıkarmalar ve fos çıkan “keramet”ler bulunmazdı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."