VAHDET-İ VÜCUTÇULUK NEDİR, NE DEĞİLDİR? (İBN ARABÎCİLİĞİN SEFALETİ.. EN BASİT ANLATIMIYLA..)

 



Sıra, Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, Varlık Görüşü” başlığı altında yazdıklarına geldi.

İlk cümlesi şöyle (köşeli parantez içindeki ilaveler bize aittir):

“İbnü’l-Arabî’ye göre bir cevher olarak hakikat nihayetinde bir [tek] olduğundan “mutlak vücûd” [mutlak varlık] veya “küllî vücûd” var olan bütün şeylerin kaynağıdır.”

Bu söz, herşeyi Allahu Teala’nın yaratmış olması anlamında doğru.

Ancak, böyle konuşmakla, Kelamcılara yönelttiği  Cevher ve arazdan başka bir şeyden bahsetmezler” şeklindeki suçlamanın mâsadakı haline gelmiş oluyor.

Bu cümle, “mutlak (kayıt ve şart taşımayan) vücûd (varlık)” olarak nitelendirilen Allahu Teala’nın bir “cevher” olarak görülmesinin önünü açıyor..

Çünkü adamın “hakikat” anlayışının temelinde “cevher” kavramı var.

Nitekim, Kılıç’ın bir sonraki cümlesi şöyle (bir cevher olarak hakikatin nihayetinde bir tek olduğunu hatırlayalım):

“Dış gerçeklik alanında bir kavram olarak kullanılan mutlak vücûd ile mutlak hakikat (el-Hak) birbiriyle örtüşmektedir.”

Oysa ki Kelamcılar, “Allah’a ruhanî anlamda bile cevher denmesinin, hıristiyânî ‘uknûm’ (hypostasis) anlayışına yol açacağı endişesiyle de reddedilmesi gerektiğini vurgulamışlardır”. (Bkz.  TDV İslâm Ansiklopedisi, “Cevher” maddesi.)

Ee, kimmiş şimdi “cevher ve arazdan başka birşeyden bahsetmeyen”?

*

Kılıç’ın sözlerinin devamı, Yaratan ve yaratılanları ile birlikte bütün vücud (varlık) ile mevcudatın (var olanların) özü/hakikati itibariyle aynı şey olduğu inancını ortaya koyuyor:

Bir kavram olması hasebiyle bilgimiz dahiline giren her şey sadece mukayyet [kayıtlı, kayda tabi] bir vücûda (varlığa) sahip demektir. Bu mukayyet vücûd kendi kendisinin kaynağı olamaz. Binaenaleyh bütün sınırlı varlıkların kaynağı olan bir “mutlak” [kayıt ve şart altına girmeyen], bir “mutlak [kayıtsız ve şartsız] hakikat”, bir “mutlak vücûd” olmalıdır. Bu mertebeden bakınca mutlak vücûd (vücûd-ı mahz) denildiğinde ister vücûd ister mevcûd kastedilsin İbnü’l-Arabî’ye göre çok fazla farketmez, çünkü her ikisi de neticede o tek hakikate bağlıdır. Diğer bir ifadeyle her ne kadar düşüncede, dilde ayrılabilirlerse de mutlak hakikat ile mutlak vücûd ve mevcûd aynında [işin aslında], özünde, hakikatinde birdir. Delil ve burhan aramadan bütün müslümanların inanmaları lâzım gelen esasları belirtirken, “Vücûd-ı mahz Allah’tır, başkası değil” (a.g.e., II, 473) sözüyle mutlak vücûdu Allah ile bir tutan İbnü’l-Arabî’ye göre filozofların yaptığı gibi vücûdun kadîm [ezelî olan] ve hâdis [sonradan olan] olarak ikiye ayrılması tamamen ıstılahî [söylemsel] bir ayırımdır, yoksa hâdis olana zaten vücûd lafzı asla ıtlâk olunamaz. O halde “vücûd-ı hâdis" [sonradan ortaya çıkan varlık]” demek yanlıştır, bunun doğrusu “mevcûd-ı hâdis”tir [sonradan var olan]. Çünkü hâdis olanın varlığı kendinden değildir, o ancak kadîm olanın varlığı ile vardır. Bu durumda vücûd birdir. Âlemdeki şeyler yani mevcûdat [sonradan var olanlar] ise bu vücûdun [varlığın] değişik mertebelerdeki tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri], taayyünleridir [belirlenimleri, belirgin hale gelmeleridir]. Hakiki fâil bir tanedir, o da vücûddur, vücûdda ancak “bir” (vâhid) vardır. Suyun rengi kabının rengidir, vücûdda ancak Allah vardır. Hak vücûdun aynıdır [ta kendisidir]. …. Vücûd [var oluş] Allah’a aittir. Allah daima var (vücûd) olandır, [mevcud ya da “mukayyed vücud” durumundaki] biz ise hep yokuz (adem). Hak vücûd [varlık] olandır; eşya [alemdeki şeyler, mevcudat, sonradan var olanlar] ise o vücûdun sûretleridir.

Böylece, “mukayyed vücud” (mevcudat, alemdeki şeyler) Allahu Teala’nın tezahürleri, taayyünleri ve “suretleri” haline gelmiş oluyor.

Evet, alemdeki şeylerin yani mevcudatın Allah’ın haşa tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri] ve taayyünleri [belirlenimleri, belirgin hale gelmesi] olduğunu ileri sürüyor.

Haşa Allahu Teala, sonradan (evet, sonradan) tezahürleri, taayyünleri ve suretleri oluşan bir varlığa dönüşüyor.

Bu, zamandan münezzeh olan, zamanı da yaratmış bulunan Allahu Teala’nın, “zaman” içine alınması demektir.. Çünkü O, İbn Arabî'ye göre, “sonradan” âlem olarak (ya da âlemde) tezahür ediyor, taayyün ediyor, suretleniyor. 

Sonradan.. Zaman içinde..

Tezahür ve taayyünler için “sonradan” kaydını getinmezsek, bu durumda alemdeki mevcudat “mutlak vücud”a dönüşmüş, Allah’ın (tezahür de değil) bizzat kendisi olmuş olur.

Ayrıca, bu laflar çerçevesinde Allahu Teala, tezahürleri, taayyünleri ve suretleri itibariyle mekan haline de geliyor.

Ortada zaman ve mekandan münezzeh olma diye birşey kalmıyor.

*

Kılıç’ın sözlerinin devamı, karlı bir dağın zirvesinden yuvarlanan bir kartopunun giderek büyümesini andırır şekilde, mantıksızlık ve akılsızlığın bir çığa dönüşmesine sahne oluyor:

Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi. O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, O’nun misli yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir. Fakat câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmek bize ait bir durumdur, Hak ise kendi aynında [kendi aslında, özünde, hakikatinde] mevcuddur. O’nun vücûdunun ademden olması [bizim gibi aslında yok durumda olması] câiz değildir zira O, mutlak vücûddur. … O vücûd-ı mutlaktır ve hiçbir kayıtla mukayyet değildir.

Ehl-i Sünnet’e göre, Allahu Teala’nın zatî sıfatlarının bilinememesi diye birşey yoktur, bilinirler.

Bunlar (Ehl-i Sünnet alimlerinin büyük çoğunluğuna göre) Vücud (var olma), Kıdem (zamanın yaratıcısı olması itibariyle varlığı için zamansal bir başlangıç düşünülememesi), Beka, Vahdaniyet (tek oluş), Muhalefetün li’l-havadis (sonradan olan şeylere benzememe) ve Kıyam bi-Nefsihî’dir (varlığının kendisinden olması, başkasının yaratmasının ürünü olmaması).

*

İkincisi, “O’nun misli gibisi yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ayeti zatî bir sıfatı ortaya koymaktadır: Muhalefetün li’l-havadis.

Mahmut Erol’un yaptığı “O’nun misli yoktur” şeklindeki tercüme yanlış, ayette “misli gibisi” geçiyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

… sizin eşleriniz, emsalleriniz evlatlarınız oluyor, çoğalıyorsunuz. Fakat O'nun misli gibi bir şey yok, doğrudan doğruya O'nun misli, aynısı bir şey bulunması şöyle dursun, O'na benzer bir şey bile yoktur. Bu şerefli söz Allah'a benzer olmadığını ifade ile tevhid ve tenzihde sağlam, belâgatlı bir delildir. Allah gibisinin olmadığını ifade etmekten maksat, kendine benzer olmadığını ifadede mübalağadır. Nitekim "Senin gibi bir kimse cimrilik etmez" derler. Bununla onun zatında, şahsiyetinde cimriliğin olmadığını ifade etmek isterler, bunun olmadığını ifadede mübalağa etmiş olmak için kinaye üslubuna giderler. Bu mânâ dilimizde de çok yaygındır. Mesela “senin gibi bir kimse ona tenezzül eder mi?” desek “sen ona tenezzül etmezsin” demiş oluruz. Bunda mübalağa ile birlikte bazen ta'zim de kastedilir. Dolayısıyla, bu niteliğin olmadığında doğrudan doğruya kendine nisbeti tasavvur bile caiz olamayacağına işaret gibi bir incelik vardır. Bazen de bu bir istidlal (delil getirme) neşesi verir. Hatta bu kinaye mânâsı o kadar kuvvetlidir ki burada gerçek mânâsı üzere "Allah'a benzer bir şey yok" denilse idi, kinaye yolu ile zatının olmadığını ifade [Allah diye birşey yok denilmek istendiği] şüphesi ve kusuru bulunacağından dolayı güzel olmazdı. Keşşaf sahibi [Zemahşerî] der ki: "Bunun kinaye olduğu bilinince 'Allah gibi bir şey yok' demekle misli gibi bir şey yok demek arasında kinayenin verdiği faydadan başka bir mânâ farkı olmadığı anlaşılır ki ikisinin de mânâsı zatında benzerliğin olmadığını ifadedir. Allah'ın misli yok demektir."

MÜMASELET [misillik]: (Benzerlik), hakikatte ortaklık, yani zatî sıfatta benzeyiştir. "Yerini tutabilecek şekilde özel sıfatta ortaklıktır." diye tarif edilmiştir. Bu açıklamaya göre asıl mânâ, Allah'ın benzeri olması suretiyle bir başkasına benzetilmesinin mümkün olmadığının ifade edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte benzerliğe yakın bir şekilde benzetmenin olmadığı ifade ediliyor denilmesi daha uygundur. Alûsî, der ki: "Bu âyet her açıdan Allah'ın başkasına benzerliğinin olmadığını ifade etmektedir." Bu hükme herhangi bir şeyin O'na eş olamayacağının ifadesi de dahildir. Bu âyetin öncesine bağlanma yönü de budur. Bu açıklama, İhlâs Sûresi'ndeki "Hiçbir şey O'nun dengi değildir" (İhlâs, 112/4) ifadesinin mânâsıdır. Gerçi yüce Allah'ın ahlak ve niteliklerinden ilim ve irade gibi bazıları ile insanın da nitelendiği varsa da o sıfatların yüce Allah'taki niteliği ve gerçek yüzü insanlardaki gibi değildir. Buna özellikle işaret için de buyuruluyor ki: Ve O, öyle Semî öyle Basîr'dir. Yani misli olmayan işitici ve görücüdür. İşitilmeye uygun olan şeylerin bazısını değil hepsini işitir görülenlerin ve varlıkların hepsini görür, hem insanlarda olduğu gibi dış dünyadan duyu organlarının etkilenmesi yolu ile değil, sonradan olma durumundan hayal kurma ve vehmetmeden uzak ve ezeli bir idrak ile bilerek işitir ve görür. … O, kulakları ve gözleri yaratan ve onları mülkünde tutup idare eden, benzeri bulunmayan, ezelî ve her şeyi kuşatan gerçek bir işitici ve görücüdür.]

*

Üçüncüsü, Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibidenilmesi, bütün “marifet” ve “hakikat” edebiyatının berhava edilmesi, bunların törenle yedi kat yerin dibine gömülmesi anlamına gelmektedir.

Hani sen, “hakikat ilmi”nden söz ediyor, “marifet” (bilme) edebiyatı yapıyor, “Dış gerçeklik alanında bir kavram olarak kullanılan mutlak vücûd ile mutlak hakikat (el-Hak) birbiriyle örtüşmektedir” diyordun.

Şimdi de “Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez” diyorsun. Yani “Mutlak hakikatin mahiyeti bilinemez” demiş oluyorsun (Ki mukayyedliğin payına da zaten yokluk/adem düşüyor).

Bu durumda hangi “hakikatbilgisinden ve hangi “marifet”ten (bilmeden, bilişten) söz ediyorsun?

Şunu demiş oluyorsun: Tek bildiğimiz, mutlak hakikat diye birşeyin var olduğudur. Fakat mutlak hakikatin mahiyetini, yani ne olduğunu, nasıl birşey olduğunu bilemeyiz.

Demek ki senin “hakikat bilgin” ve/veya “marifetin”, mutlak hakikat diye birşey bulunduğuna iman etmekten ibaret.

Başka da birşey bildiğin yok.

O halde niye utanmadan hakikat edebiyatı yapıyor, marifetfuruşluk taslıyorsun?

*

Dördüncüsü, bu “cehalet” itirafın “son kararın” değil. Sürekli kendinle çelişiyor, mantıksızlık binasına yeni kaçak katlar ekliyorsun.

Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi” diyorsan, şunu diyemezsin:

“Âlemdeki şeyler yani mevcûdat ise bu vücûdun değişik mertebelerdeki tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri], taayyünleridir [belirlenimleri, gözle görülür elle tutular hale gelmeleridir]. Hak vücûd olandır; eşya [alemdeki şeyler, mevcudat] ise o vücûdun sûretleridir.”

Mutlak vücudun tezahürleri, taayyünleri ve suretleri olarak nitelendirdiğin "alemdeki şeyleri" biliyorsun (Hatta, senin gibi gözü kulağı ve aklı olan herkes biliyor), o zaman geriye bilinmeyen ne kalıyor?

Evet, mutlak vücudun, tezahür ve taayyün eden bir şey olduğunu iddia etmiş (ya da bilmiş) durumdasın.. Sana göre, mutlak vücudun tezahür etme ve taayyün edip belirme gibi özellikleri var..

Dahası, o tezahür ve taayyünlerin neler olduğunu da biliyorsun: Alemdeki her şey.

Ayrıca, mutlak vücuda suretler (suret sahibi olma özelliği) izafe ediyorsun.. Etmekle de kalmıyorsun, alemdeki şeyleri (mevcudatı) göstererek “Aha işte bunlar Allah’ın suretleridir” diyorsun.

Hem tezahür ve taayyünü var, hem de suretleri.

Mutlak vücudun, yani Allahu Teala’nın hem mahiyeti, keyfiyeti, zatî sıfatı yok, hem de tezahürü, taayyünü, dahası suretleri var, bu nasıl oluyor?

Tanrı’nın mahiyeti, keyfiyeti, zatî sıfatı olmayan “mutlak” tarafını “bilemiyoruz”, fakat zararı yok, geride kapı gibi tezahürleri, taayyünleri ve suretleri var.. 

Hem de sayısız bollukta.. Bütün mevcudat.. Alemdeki her şey..

İnsan da mesela esas itibariyle ruhuyla insandır.. Fakat alemde bedeniyle tezahür ve taayyün eder, suretlenir.. Tezahür ve taayyün değişim gösterir, öyle ki, beş yaşındaki bedenin atomları ve hücreleri ile 55 yaşındaki tamamen farklıdır. İki aylıkken sahip olunan suret de 90 yaşındaki surete hiç benzemez.. Fakat o, geri plandaki ruhtan dolayı, aynı insandır. Ve de mesela şöyle birşey diyemeyiz: "Ben, ruhum itibariyle ben'im, bedenim itibariyle ben, ben değilim." Tam aksine, "Ben ruhumla da, bedenimle de, iç alemimle de, suretimle de ben'im, aynı kişiyim" deriz.

Bu durumda, Allahu Teala'nın tezahürlerinden, taayyünlerininden, suretlerinden söz etmenin ne anlama geldiğini düşünün.

*

Beşincisi, “Mutlak vücûdun (Allah’ın) mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi. O Allah Teâlâ’dır” diyorsan,

 Ve de, “Allah’ı bilmenin (mârifetin, marifetullahın) son noktasının bu dünya hayatında O’nu ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımak olduğunu” söylüyorsan,

Evvela, O’nun tezahür, taayyün ve suretlerinin bulunup bulunmadığının bilinemeyeceğini, saniyen de, ondan tezahürün, taayyünün ve suretlenmenin nefyedilmesi gerektiğini kabul etmiş olursun.

Nefyetmiyorsan, kendi ön kabulüne göre, Allahu Teala’yı bilmiyorsun, marifet (marifetullah) bakımından tam takır kuru bakırsın demektir.

Evet, İbn Arabî soytarısının durumu tam da budur.

*

Altıncısı, “İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin (marifetin, hakikat bilgisinin) kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir” diyorsan, meselenin keşf ya da mükaşefe meselesi olmadığını, sadece “akletmek”le ilgili olduğunu itiraf etmiş olursun.

Farkında olmadan.

“Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan başka yol gösterici yoktur.

Çünkü keşf ve mükaşefe (müşahede de öyle), nefyedilene (menfî/negatif olana) taalluk etmez, müsbet (sabit/pozitif olan) için söz konusu olabilir.

Nefyetmek, “Bulamadık, keşfedemedik, müşahede edemedik, göremedik” demek, ve bundan hareketle “aklın bir hükmü” olarak nefyetme tavrı sergilemektir.

Burada akıl devreye girmiyor olsa, mesele salt keşf/mükaşefe ve müşahede meselesi olarak kalsa, oturur beklersin, “Şimdilik keşfedemedik, yarın bir daha bakalım, belki keşfederiz” gibi birşey dersin.

*

İbn Arabî şarlatanı, alemdeki şeyleri, yani mevcudatı “mutlak varlık”ın (Allahu Teala’nın) tezahür ve taayyünü, ve de suretleri olarak gösteriyor.

İmdi, mevcudat, mümin ve kâfir, alim ve cahil herkes tarafından bilinen ve “müşahede” edilen (gözlemlenen) birşey.. Mükaşefeden değil, müşahededen söz ediyoruz.

Burada, İbn Arabî soytarısının zırvaları çerçevesinde keşf ve mükaşefenin payına düşen şey, mevcudatın, alemdeki şeylerin “mutlak varlık”ın tezahür ve taayyünleri, ve de suretleri olduğu iddiasından ibaret.

Ancak, “Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi” diyorsan, tezahür, taayyün ve “mutlak varlık”ın suretleri adını verdiğin mevcudatın “mutlak varlık” ile olan ilişkisinin keşf ya da mükaşefe konusu olamayacağını kabul ediyorsun demektir.

Yani, vahdet-i vücud inancına ne müşahede (pozitivizm eksenli pozitivist yöntemle) ve ne de keşf ve mükaşefe yoluyla ulaşılabilir.

*

[Allahu Teala'nın varlığı ve birliği inancına müşahedeye dayalı akıl yürütme ile ulaşılır.. Alemdeki herşey Allahu Teala'nın "ayet"leridir, varlığının ve birliğinin delilleridir. 

Peygamberlerin mucizeleri ise, onların gerçekten Allahu Teala'nın peygamberleri olduğunun, "materyalist-pozitivist zeminde müşahede (gözlem) konusu olan" kesin kanıtlarıdır: "... İşte bu ikisi (yılana dönüşen âsâ ve beyazlaşan el) Firavun'a ve ileri gelen adamlarına Rabbinden iki kesin delildir (burhan)..." (Kasas, 28/32)

Allahu Teala'nın varlığı ve birliği, Kur'an'da gösterildiği gibi, kevnî ayetler üzerinde tefekkürde bulunularak (akıl ve fikir/nazar yoluyla) bilinir.

Fakat ahiretin varlığı salt akıl yürütme ile bilinemez, bunun için bir peygamberin, muhbir-i sadıkın (doğru habercinin) getireceği "haber"e ihtiyaç vardır. (Bu muhbirlik, casusluk jargonundaki muhbirlik değildir; muhbir, if'al babından ism-i faildir, "haber veren, haber verici" demektir. İhbâr da bu bubdan gelen masdardır, "haber verme" demektir.)

Bununla birlikte, Kur'an'da belirtildiği gibi, kışın karlı buzlu havalarında tümden ölen yeryüzü yeşilliğinin baharda tekrar canlanması, ahiret hayatının "aklen mümkün" olduğunu, "muhal" olmadığını gösteren bir delildir. Bunu mucize ile teyit edilmiş, sıdkı/doğruluğu mucize ile ispatlanmış bir peygamberin söylemesi ise, onun "doğruluğu kesin bilgi" haline gelmesini sağlar. (Bununla birlikte, yeniden dirilişin "aklen mümkün" olması, dünyevî gözleme bağlı bir durum değildir. Böyle bir şey yaşanmamış olsaydı bile aklın vereceği hüküm "imkan/mümkünlük" olurdu.)

Hz. İsa aleyhisselam'ın ölüleri diriltmesi, materyalist-pozitivist düzlemde müşahedeye (gözleme) dayalı açık/doğrudan bir "burhan" (kesin delil) durumundaydı.]

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalıştığı husus işte bu: 

Vahdet-i vücudçuluk, keşf ya da mükaşefe ürünü olarak benimsenen bir inanç değildir, alem hakkında spekülasyonlar yapan ateist ya da deist felsefecilerden kopyalanmış yarım akıl ürünü (ve de akla aykırı) bir felsefedir, batıl bir felsefî zırvadır, zandan ibaret (hurafe kabilinden) bir kuruntudur.

Şeyhülislam şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini)felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî MünâkaşalarıC. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

Evet, nasıl mahlukatın Allahu Teala ile olan ilişkisi müşahede (gözlem) konusu olamıyorsa, keşf ve mükaşefe konusu da olamaz. 

(Eğer müşahede konusu olsaydı, nasıl hiç kimse bize, müşahede edilmekte olan Güneş için “Güneş’in varlığını bana ispat et!” diyemiyorsa, diyemezse, “Allah’ın varlığını bana ispat et!” de diyemezdi.)

Nitekim İbn Arabî, şunu diyerek, keşf ya da mükaşefe ile oluşan bir “marifet”ten söz edilemeyeceğini ortaya koyuyor:

O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, “O’nun misli yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir.

İşte zurnanın zırt dediği, dananın kuyruğunun koptuğu yer burası.

Bu durumda keşf ve mükaşefeden değil, ancak (Kur’an’da geçtiği gibi) akletmeden, “akıl ile bilme”den söz edebilirsin.

Bir defa, "Hak için caiz olmayan şey" ancak "akıl yürütme" yoluyla bilinebilir.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, “Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan başka yol gösterici yoktur.

Eğer tamamen "keşf" esaslı düşünürsen, Hak için caiz olan ve olmayan şeylerden değil, ancak keşf olunan ve olmayan şeylerden söz edebilirsin.

Yani şöyle konuşman gerekir: "Ben, Hakk'ı mükaşefemde şöyle gördüm.. Fakat Hakk'ta şunları şunları göremedim, onları nefyediyorum, onlar hakkında 'yokluk' hükmünü veriyorum."

Dangalak şarlatan böylece bütün keşf edebiyatının içine etmiş, kaldırıp çöpe atmış oluyor.

Ama haberi yok.. Kendisinden bile haberi olmayan bu soytarı tutup bize keşfiyle Allahu Teala'dan, mutlak vücuddan vs. haber veriyor.

*

Akıl yürütmenin söz konusu olduğu yerde keşf ve mükaşefe değil, Kelam ilmi devreye girer.

Allahu Teala’nın ancak selbî açıdan bilinebilmesi, onun hem müşahede (gözlem) hem de mükaşefe/keşf konusu olamayacağı anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte, Allahu Teala’nın hiç bilinememesinden söz edilemez; bilinir, fakat sadece akıl yoluyla, ve aklın elverdiği sınırlar içinde (varlığı ve birliği cihetinden).

Selb/olumsuzlama, akılla verilen bir hükümdür, müşahede ya da mükaşefe ile kavranılmakta olan birşey değildir.

*

Eğer Kelam’ı (aklı ve nakli/vahyi) bir yana bırakır ve salt keşf ve mükaşefeye dayanırsanız, Allahu Teala’yı asla bilemezsiniz.

Salt müşahede (gözlem) çerçevesinde kanaat oluşturan, kabaca “Gördüğümü kabul eder, görmediğimi inkar ederim” diyen pozitivistlerin Allahu Teala’yı bilme (marifet) bakımından tam takır kuru bakır olmaları gibi.

Aklı (Kelam’ı) devre dışı bırakan keşfçilik/mükaşefecilik de “manevî pozitivizm” durumundadır.

Son tahlilde materyalist pozitivizmin ikizidir.

Nitekim materyalist pozitivizm madde ve enerjiye (mevcudata) Allahu Teala’nın “kıyam bi-nefsihî” (varlığı kendinden olma, sonradan yaratılıp var edilmeme) sıfatını yüklüyor, ve evreni, bütün parçalarıyla birlikte tanrı haline getiriyor.

Benzer bir şeyi manevî pozitivizm durumundaki vahdet-i vücutçuluk da yapıyor, mevcudatı Tanrı’nın tezahürleri, taayyünleri ve suretleri olarak gösteriyor.


MİT’E DAİR BİR DÜZELTME

 



“MİT'çilik Vaadiyle Kızı Metres Yapan Şahıs MİT’çi miydi, MİT’çi Rolü mü Yapıyordu?” başlıklı yazımızda şunu demiştik:

Haberi incelediğimizde, söz konusu şahsın gerçekten MİT'çi olduğunu düşünmemize yol açacak emarelerle karşılaşıyoruz.

Çünkü olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar.

Söz konusu şahıs MİT'çi değil de kendisini öyle gösteren bir dolandırıcı olsaydı, o müdürlerin de tutuklanmaları, "dolandırıcılık çetesi üyesimuamelesi görmeleri gerekirdi.

Görmemişler.

Ayrıca "çete üyesi" muamelesi görmemek için onların da o şahıs hakkında şikâyetçi olmaları, "MİT'çi gibi görünerek bizi kandırdı, süflî arzularına alet etti, şikâyetçiyiz" demeleri gerekirdi.

Dememişler. 

Bu yüzden, "Demek ki savcı, 'Bu garibanlar ne yapsınlar, vatan için, millet için bir MİT'çinin talebine evet deme konumundalar, bunlar da mağdur' diye düşünmüş olabilir" demek zorunda kalıyoruz.

Durum böyle değilse nasıl oluyor da onları serbest bırakıyor, tutuklatmıyor?

O okul müdürlerinin yardımı olmadan bir elektrikçi parçası bir genç kızı MİT hikâyesiyle nasıl kandırabilir?

*

Konuyla ilgili yeni bir haber (daha doğrusu gelişme), bu ifadelerimizde düzeltme yapmamız gerektiğini gösteriyor.

Bununla birlikte, kafamızdaki soru işaretleri tümden yokolmuş değil.

Haber şöyle:

MİT yalanıyla liseli kıza tuzak: Cinsel istismar günlerce sürdü! Müdürler hakkında şok gelişme

İğrenç olay Konya'da yaşanmıştı. Lise öğrencisi G.A.'nın (17), 'Seni Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' vaadiyle kandırılıp, elektrik ustası Ahmet Mandal'ın (35) cinsel istismarına uğramasına ilişkin davada Yargıtay, yerel mahkemenin verdiği kararı onadı. Tutuklu Ahmet Mandal'ın tutukluluk halinin devamına karar verilirken, tahliye edilen okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri ve Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş hakkında çok çarpıcı bir gelişme yaşandı. İşte detaylar

Konya'daki olayda çarpıcı gelişmeler yaşandı. Mide bulandıran olay 2022 yılının Kasım ayında meydana gelmişti. Lise müdürü Harun Avcu, iddiaya göre; son sınıfta okuyan G.A. isimli kız öğrenciyi, derslerinde başarılı olduğu için 'Seni Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' diyerek kandırıp, evli ve 3 çocuk babası Ahmet Mandal ile tanıştırdı.

Mandal da G.A.'ya günlerce cinsel istismarda bulundu. G.A.'nın durumu anlatmasıyla ailesi, şikayetçi oldu. Kendisini 'MİT mensubu' olarak tanıtan elektrik ustası Ahmet Mandal, gözaltına alınıp, 25 Kasım 2022'de 'Çocuğun cinsel istismarı' suçundan tutuklandı. Aynı okulda eğitim alan K.K. adlı kız öğrenci de Mandal tarafından tacize uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu. Soruşturmada ayrıca okul müdürü Harun Avcu ile G.A. ve Mandal'ın dini nikahının kıyıldığı okulun müdürü Asuman Sahar Koleri tutuklandı.

MEMURLUKTAN İHRAÇ EDİLDİLER

Ahmet MandalHarun Avcu ve Asuman Sahar Koleri hakkında 'Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Çocuğun nitelikli cinsel istismarı', 'Sarkıntılık yapmak suretiyle cinsel saldırı' suçlarından 37'şer yıla kadar hapis; diğer sanıklar Ali Akkaş, M.K., B.K. ve H.K. için de 'Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Çocuğun nitelikli cinsel istismarı' suçlarından hapis cezası istendi. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma kapsamında 2 okul müdürü de memurluktan ihraç edildi.

OKUL MÜDÜRLERİNE TAHLİYE

Ahmet MandalHarun Avcu ve Asuman Sahar Koleri'nin tutuklu yargılandıkları 9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın 5'inci duruşmasında karar verildi. Ahmet Mandal'a 'Cinsel istismar' suçundan 22 yıl hapis cezası vererek tutukluluk halinin devamına karara verildi. Okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri'ye de 'Cinsel istismara yardım etme' suçundan 8 yıl 4'er ay hapis cezası verilerek tahliye oldu. Diğer sanıklardan Asuman Sahar Koleri'nin eşi M.K., B.K. ve H.K. beraat ederken, Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş ise 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.

DOSYA YARGITAY'A TAŞINDI

9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın ardından Konya Bölge Adliye Mahkemesi aynı kararı onadı. Sanıklar ve taraf avukatları kararı, Yargıtay'a taşıdı. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi de dosyada yaptığı incelemenin ardından yerel mahkemenin kararını yerinde bularak onadı.

Kararda, "5271 sayılı kanunun 288 ve 294'üncü maddelerinde yer alan düzenlemeler nazara alınıp, aynı kanunun 289'uncu maddesinde sayılı kesin hukuka aykırılık halleri ve temyiz dilekçelerinde belirtilen nedenler de gözetilerek yapılan değerlendirmede, yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı anlaşılmakla, kararlarda hukuka aykırılık bulunmamıştır.

Yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı kanunun 302/1 maddesi gereği, tebliğnameye uygun olarak, oy birliğiyle temyiz istemlerinin esastan reddi ile hükümlerin onanmasına karar verilmiştir" denildi.

HÜKÜM GİYDİLER

Buna göre tutuklu Ahmet Mandal'a 22 yıl hapis ve tutukluluk halinin devamına karar verildi. 8 yıl 4'er ay hapis cezası verilerek tahliye edilen okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri ile 8 yıl 4 ay hapis cezası verilen Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş tutuklanarak cezaevine konuldu.

(https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/mit-yalaniyla-liseli-kiza-tuzak-cinsel-istismar-gunlerce-surdu-mudurler-hakkinda-sok-gelisme)

*

Demek ki, “Olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar” derken yanılmış ve yanlış bilgi vermişiz.

Baltayı taşa vurmuşuz.

Özür diliyor ve düzeltiyoruz.

Ancak bu, olayın kahramanı olan elektrikçi Ahmet Mandal’ın gerçekten MİT’çi olabileceği yönündeki şüphelerimizi gidermeye yetmiyor.

Yetmemesinin sebebi, devletin televizyonu TRT’nin MİT’i tanıtma iddiasındaki Teşkilat dizisini izleme bahtsızlığına uğramış olmamız.

Bizim gibi saftirik vatandaşlar için bu dizi çok acı verici büyük bir hayal kırıklığı.

Çünkü bu dizi, MİT’in hedefe kilitlendiği zaman kanun manun, ahlâk ve vicdan, namus ve helal-haram tanımadığı, düşman olarak kodladığı kişileri sahipsiz sokak köpeği gibi zehirleyebildiği, kaşını gözünü beğenmediği vatandaşları çekip alnından vurabildiği, ve de her minareye göre kılıf dikmeyi beceren süper kurnaz mahir terziler çalıştırdığı düşüncesini inat ve ısrarla zihnimize yerleştirmeye çalışıyor.

*

Misal:

En son yayınlanan 144’üncü bölümde MİT’çi Korkut, İstanbul mafyasının önde gelenlerinin “masa” diye adlandırılan toplantısına katılıyor.

Tabiî MİT kimliğini gösterip “Siz burada ne haltlar çeviriyorsunuz lan hergeleler?” demiyor.

Toplantıyı, “masa”nın sahibi en büyük mafya babası, en önde gelen “kanunsuz” olarak basıyor.

Masadakilerden birisi yarım ağızla itiraz edecek oluyor, “kanun adamı” kanunsuz Korkut anında tabancasını çekip alnından vuruyor.

Sonra da “Başka itirazı olan var mı?” gibisinden birşey diyor.

Anlaşılır Türkçesi: “Hayattan bıkmış olan başka kimse var mı, ücretsiz ötenazi hizmeti sunuyoruz.”

Verilen mesaj şu: Devlet, büyük suç patronlarına dokunmaz, onlara çeteleşme, silahlanma, gayrimeşru (hatta yasadışı) yollardan büyük servetler edinme ve ferih fahur suç işleme imtiyazı tanır, bazen onların başına bir MİT’çiyi geçirip yasadışı işleri yerli-milli hale getirir, ve de MİT’çiler, faaliyetleri sırasında kendilerine ayak bağı olan kişileri istedikleri gibi öldürebilirler.

Ne yargılanırlar, ne hesap sorulur.. Olayın üstü kapatılır.. Sen sağ ben selamet..

Ölen öldüğüyle kalır.. 

Ölümü gerçekten hak etmiş miydi, etmemiş miydi, onun hesabı ahirette.

*

İmdi, Konya’daki olayda iki ihtimal var.

Birincisi, bir elektrikçi parçası MİT’e çalışmadığı halde MİT’çi gibi görünerek iki tane okul müdürünü aldatabiliyor, istediği öğrencileri ve velîleri kandırabiliyor, ve de Teşkilat dizisinde “Bizim herşeyden haberimiz olur, elimizden uçan kaçan kurtulamaz, biz her yerdeyiz” mesajını veren MİT’in bundan haberi olmuyor.

MİT aslında aciz mi aciz bir kurum.. 15 Temmuz’da görüldüğü gibi Erdoğan’ın eniştesi kadar bile istihbaratı olmayan bir acezeler kulübü.

MİT’in “kale”lerinde kimisi masa başında uyukluyor, arasıra esnemek gibi hayli zahmetli bir etkinlikte bulunuyor, kimisi müzik dinliyor, kimisi film seyrediyor, kimisi de futbol takımlarının çetelesini tutuyor.

Ve de devletin televizyonu TRT, Teşkilat dizisi ile bizi kandırıyor.

Türkiye, elektrikçi parçası Mandal gibi dolandırcıların cenneti.

*

İkinci ihtimal ise, Teşkilat dizisinin çizdiği MİT portresinin gerçekçi olması varsayımı üzerine kurulu.

Bu durumda, Mandal’ın gerçekten MİT’çi olması ihtimali gündeme gelir. 

(Dizinin ilk sezonunda Tövbekâr diye bir tip vardı.. Bazı ailelere yardım ediyordu.. Bunlar arasında, ihanet ettiği için öldürülen bir MİT’çinin ailesi de bulunuyordu.. Ailenin oğluna, babasının vatan için şehit olduğu söylenmiş durumdaydı.)

Böylesi bir durumda MİT’ten, Mandal kendilerinin adamı olsa da olmasa da, “Bizimle ilgisi yok, bizim çalışanımız değil” demesi beklenir.

Dolayısıyla, kurumun imajına zarar gelmemesi için, olayda rol üstlenen okul müdürleri de (görünüşte de olsa) suçlu muamelesi göreceklerdir. 

Ancak onlara örtülü ödenek vs. gibi arka kapı uygulamalarıyla gereken yardım yapılacak, maaşlarını yine düzenli biçimde almaları sağlanacak, emeklilikleri garantiye alınacak, hapiste rahat etmelerinin şartları oluşturulacak, suikaste değilse de yol kazasına uğramış olan itibarları için tazminat ödenecek, çocuklarının istikbali için garanti verilecektir. Öyle sanıyorum.

Bizim bu işlere aklımız ermez, fakat Teşkilat dizisi hayranı olarak zihnimize bu tür casusluk numaralarının üşüşmesine maalesef engel olamıyoruz.

*

Olayın asıl mağduru kızcağıza gelince, bu ikinci ihtimal çerçevesinde ondan özür dileniyor, bundan sonrası için ağzını sıkı tutması söyleniyor, ve istikbali için birşeyler yapılıyor olabilir.

Devlet ciddiyeti, ahlâk ve vicdan bunu gerektiriyor.

Ya da belki (çağdaş anlayışla) şöyle düşünülüyordur: 

Olan olmuş, ne lüzumu vardı namus davası gütmesine, tantana çıkarmasına, dava vatan davasıdır, mevzubahis olan vatansa namus da teferruattır. Zaten büyük önder Selanikli Atatürk geri kafalı Kâzım Karabekir Paşa’ya “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdur. Bunun için önce insanların namus telakkisini değiştirmeliyiz” dememiş miydi?.

Evet, böyle düşünülüyor, ve devlet kurumlarına olan güveni yüzünden gelecek hayalleri yerle yeksan olan kızcağız, uğradığı yıkımla başbaşa bırakılıyor da olabilir.

*

Söz konusu iki ihtimalden hangisinin doğru olduğunu, eğer olayın savcısı olsaydık, kesin olarak biliyor olabilirdik.

Ama değiliz.. Aklımızda binbir soru..

Eskiden olsa gazete haberini okur geçerdik; Teşkilat dizisi kafa konforumuzu dinamitledi maalesef, mahvetti.


BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK





Osmanlı’nın son sadrazamlarından Said Halim Paşa Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bilirdi. Birçok makalesini Fransızca ve İngilizce dillerinde kaleme almış bulunuyor.

Buhranlı bir dönemde, 1913-1916 yılları arasında sadrazamlık yapmıştır ve yazdığı Buhranlarımız adlı kitabı değerlidir.

Bu kitabında, 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’i ilan edenlerin bir anayasa hazırlamak suretiyle milletin hak ve hürriyetlerini değil, kendilerinin menfaatlerini garanti altına almak istediklerini belirtir.

Aynı durum aslında İkinci Meşrutiyet için de fazlasıyla söz konusu.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Ankara’da TBMM adıyla topladığı meclis ile, takiyyesini konuşturarak hazırlattığı "dindar, Şeriatçı" anayasa için de benzer şeyleri söylemek mümkün.

Nitekim, Nutuk’unda, cumhuriyetin (yani kendisinin cumhurbaşkanlığının) ilanı için nasıl sinsi bir politika izlediğini, muhaliflerini aldattığını ve takiyye yaptığını açıkça itiraf etmiş bulunuyor.

*

Yani anayasanın öneminden bahsedip meşrutiyet, cumhuriyet, vatan millet Sakarya edebiyatı yapanların laflarına hemen inanmamak gerekiyor.

Asıl maksat, memur taifesinin (silahlı ve silahsız bürokratların, siyasetçilerin) ya da onların arasındaki "fırsatçı, haris, ahlâksız, sarhoş, menfaat düşkünü, muhteris ve sefih" tiplerin menfaat şatolarını sağlam temeller üzerine bina etmek istemeleri olabilir.

Nitekim Said Halim Paşa, söz konusu kitabında, Osmanlı başkentindeki casus (dış güç işbirlikçisi) ve rüşvetçilerin kendilerini hürriyet yanlısı, müceddit (yenilikçi, yenileyici) ve vatanperver gösterdiklerini belirtiyor.

Casuslukta/ajanlıkta en mahir olanlar kendilerini en vatansever gösteriyorlar. (Casusluğun doğasında/fıtratında bu var: Kendini kamufle etmek için, olduğunun tam zıddı gibi görünmek.)

Paşa ayrıca, elinden doğru dürüst iş gelmeyen beceriksiz memurların ateşli politikacı kesilmelerinden yakınıyor. (Siyaset, memurun istikbalinin sigortasıdır; kolay yoldan terfi almanın, ve de zahmetsizce "taraftar kitlesi" edinmenin yollarından biridir.. Memur, kendisi olarak tek başına kalmaktan, yalnız hareket etmekten korkar, illa bir gruba, kliğe, cemaate ya da partiye yamanacaktır.. "Çağdaş sentetik aşiret"lerden birine kapılanacak, bir "ağa"ya biat edecektir.)

Doğal olarak bu memurların sadaklarındaki en keskin ok, vatanseverlik durumunda.. Keskin ve zehirli ok.

Evet bunların en büyük meziyetleri sarsılmaz vatanseverlikleridir.. Vatan, dillerinden hiç düşmez.. Vatanseverlik onların tekelindedir.. Hiç kimse onlar kadar vatansever olamaz.

Bütün menfaat hesaplarını "mevzubahis olan vatansa" çuvalına doldurur sonra da geriye kalan herşeyi teferruat ilan ederler.

Teferruatın en başında da din ve namus gelir.. Selanikli Mustafa Atatürk'ün Kâzım Karabekir Paşa'ya dediği gibi.

*

Paşa, devlet memurluğu için şu tespitleri yapıyor:

Memur olmak (devlet hizmetinde “emir kulu” haline gelmek); (hak ve hakikate) kayıtsızlığı, tevekkülü (Allahu Teala’ya değil devletlu amirlere tevekkülü), teslimiyeti (düzene/rejime teslimiyeti) ve mes’uliyetten (sorumluluk almaktan) kaçınmak şeklindeki ruh haletini körüklüyor.

Memurlar, üstlerinin gözüne girebilmek, yükselebilmek, ve kendilerini muhtemel eleştirilerden korumak için her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs (kişisel girişim ve inisiyatif) duygularından uzaklaşıyor, adeta ruhsuz ve vicdansız bir robot gibi çalışmayı yeğliyorlar.

Medenî cesaret ve girişimcilik ruhunu istikbal hesapları için riskli ve tehlikeli görüyorlar.

Amirlerine tam teslimiyet (vefa, sadakat) göstermeyi, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. (Ancak, amirler düştüğü zaman "Gelen ağam, giden paşam" türküsü "çığırılır".. Falanın filanın değil "devletin memuru" olmaktan bahsedilir, "Devlette devamlılık vardır" diye konuşulur.)

*

Evet, Paşa, devlet memurları için “meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memuru” nitelemesini yapıyor.. Lafını esirgememiş, dobra mı dobra.

Ancak o memurlara sorarsanız onlar en vatansever vatandaşlardır, vatanseverliğin şampiyonları, mücessem heykelleridirler.. Damarlarını kesseniz kan yerine vatanseverlik akar.. Kalpleri hep vatan diyerek atmaktadır.

Aslında sevdikleri şey, meslekleridir ve maaş bordrolarındaki rakamlardır.. Meslekleri “vatanda hakim olan, kayıtsız şartsız hakimiyetin sahibi bulunan devlet”in memurluğu olduğu için, meslek icabı hem devletçi hem de vatanseverdirler.

Böylece otorite dalkavukluğuna ve düzene teslimiyetçiliğe vatanseverlik etiketi yapıştırılır.

Merhum vali Recep Yazıcıoğlu gibi istisnalar elbette vardır, fakat azınlık durumundadırlar.

Paşanın sözlerinin aşırılık içerdiği doğru, fakat tümden yanlış da değil.

*

Paşa’nın sözlerinin (bizim yorumlarımız ile karışmadan tam onun kastettiği şekilde) anlaşılması için, orijinal haliyle aktarılmasında yarar var:

“… O halde 93 senesi [1876 yılı] mücedditlerinin [meşrûtî/anayasal yönetim isteyen yenilikçilerin] takip ettikleri hareket tarzının sebep ve hikmeti ne idi? Herhalde şu idi ki, onlar, Kanun-u Esasî [anayasa] gereği olarak kendisine yüklenen vazifeleri milletin yerine getirmekteki aczi sayesinde, bu hak ve hürriyetlerden daha bir çok seneler, milletin değil, kendilerinin istifade edeceklerine kanaat getirmiş bulunuyorlardı. …

“Milliyet mücadeleleri (milliyetçi hareketler), ırk rekabetleri gitgide artarak Osmanlılar arasında bir ülkü birliği bırakmadıDünkü casus ve rüşvetçiler başımıza hürriyetçi, müceddit ve vatanperver kesildiler. İşsiz, geveze ve âdi bir avukat, halkın haklarının şiddetli müdâfii oldu. Aciz ve rüşvet yiyici memurlar ateşli politikacı kesildi….

“Batı toplumlarında pek büyük bir rol oynayan “tarihî asalet” [aristokrasi, derebeyler] Osmanlı toplumunda bilinmez. Osmanlılık âleminde, “burjuva” denilen halk, tamamiyle ehemmiyetsiz bir içtimâî âmildir. Halbuki Avrupa toplumlarında, milletin mukadderatı üzerinde pek büyük bir hüküm ve nüfuza sahiptir.

“Buna karşılık Osmanlı cemiyetlerinde “memurlar” en faal ve münevver bir unsur teşkil ederler. Bu vazife pek parlak ve çekici olduğundan zamanımızda bile her aydın Osmanlının ideali, hükûmet memuru olmaktır.

“Halbuki memurluğa has olan kayıtsızlık, tevekkül, teslimiyet ve mes’uliyetten kaçınmak şeklindeki ruh haleti, memurları her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs hislerinden mahrum kılmaktadır [Genelde güç sahibi âmirlerine tam teslimiyet gösterir, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine, üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yaparlar]. Bu yüzden Osmanlı memur tabakasının, Avrupa’daki asilzade ve burjuva sınıflarının ifa ettikleri vazifeyi yerine getirebilmesi mümkün değildir. Çünkü bizim memurlarımızın aksine olarak, asilzade ve burjuva sınıfı mensupları, hareketlerinde serbest ve müstakilmedenî cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir. İşi ve mes’uliyeti arar ve severler, fedakârlık hisleri taşırlar.

“Böyle meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memurunun, başka yerlerde şahsî teşebbüsleri ile o memleketlerin saadet ve imarını temin eden asilzade ve burjuva sınıflarının sahip oldukları kıymete sahip olamayacakları meydandadır.

“Memurların, asilzadeler ile burjuva sınıfının yerini tutacağını zannetmek, adeta iktisatta tüketim ile üretimi birbirine karıştırmak kadar büyük bir hataya düşmek olur.”

(Said Halim Paşa, Buhranlarımızhaz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, s. 46, 52, 60-61.) 

*

Türkiye’de iş ahlâkı, meslek ahlâkı gibi kavramlar çok kullanılıyor, fakat ayrıca bir “devlet ahlâkı”ndan ve “memuriyet ahlâkı”ndan söz etmek de gerekli.

Ahlâkın temel ilkesi olarak şu gösterilir: “Sana yapılmasını istemediğin (mesela fikir ve davranışlarında özgürlük ve seçim hakkı tanınmayıp dayatmaya maruz kalma, fizikî ve psikolojik baskıya uğrama gibi) birşeyi başkasına yapma.”

Devletin (Ki pratikte devlet, siyasetçi ve bürokrat taifesi demektir) ve memurlarının da böyle bir ahlâkı kuşanması, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri vatandaşlara yapmaktan kaçınmaları gerekir.

Lysander Spooner’ın 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, memurların nasıl bir ahlâk üzere olmaları gerektiği hususuna da ışık tutuyor:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise, herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Y., 2017, s. 109-110.)

*

Bediüzzaman Said Nursî rh. a., Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle diyor:

Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar.”

(İslam öncesi cahiliyet dayanışması, birbirine dayanıp yardım eden gaflet, sapıklık, gösterişçilik ve karanlıktan oluşan bir macundur. Bunun için milliyetçiler/ulusalcılar, millet/ulus bağını tanrı kabul ediyorlar.)

Ne var ki, milliyetin yanı sıra mabud (tapınılan tanrı) ittihaz edilen başka sosyal olgu ve kurumlar da var: Mesela devlet, mesela vatanseverlik.

Evet, millete mensubiyeti put edinip tapan laikçi (siyasal dinsizlikçi) milliyetçiler ve ulusalcılar ile, devlet kurumunu put edinen faşist zihniyetli Kemalistler, Allahu Teala’nın beka gibi sıfatlarını devletlerine ve milletlerine veriyorlar.

Ağızlarından bir kere bile Allahu Teala’nın adı çıkmaz, fakat sürekli putları olan devletin ismini zikreder, vatan lafını ağızlarından düşürmez, putları adına ona buna sataşır, onu bunu tehdit ederler. 

Osmanlı’daki Batı taklitçisi kişiliksizler, ilk döneme ait îlâ-yı kelimetillah, yani Allah’ın sözünü yüceltme davasını unutup kendi adlarını devlet-i ebed müddet safsatasıyla yükseltmeye, ırkçılık yapmaya, devleti put edinmeye başlayınca, Osmanlı yıkılıp gitti.

Özellikle devlet kurumlarına çöreklenmiş bürokratlar, faşist devlet putçuluğunu körüklemek için çaba sarfeder, faşist puthanenin şamanları ve rahipleriymişcesine yüceltilmeleri karşısında “İstemem, yan cebime koy” tavrı sergilerler.

Çünkü devlet yüceltmeciliği pratikte kendilerinin yüceltilmesi anlamına gelmektedir.

*

Yukarıda Said Halim Paşa’nın memuriyetle ilgili tespitlerini sıralamıştık.

Olayın bir de şu yönü var: Karakter, mizac ve ahlâk bakımından terörist, mafya üyesi, çeteci, kapkaççı, hırsız, tecavüzcü, katil ve soyguncu olmaya yatkın kişiler hasbelkader memur olunca, bu tür cürümlerini vatanseverlik ve devlete hizmet gibi göstererek daha kolay icra ederler.. 

Çünkü kümes tilkiye emanet edilmiş, koyun sürüsünün başına kurt çoban yapılmış, mahalleye bekçi olarak hırsız atanmıştır.

Bunların memuriyet hayatlarının sonunda, sanki işbilir tüccar imiş gibi zenginleştiklerini farkedersiniz.

Kimse onlara rüşvetçilik, yolsuzluk, hırsızlık, görev ve yetkilerini istismar suçlaması yöneltemez, minareye uygun bir kılıfı çoktan dikmişlerdir.

Yaşayışlarından zenginleşmiş oldukları belli olur, fakat servetlerini olabildiğince gizlemeye çalışırlar.

Böyleleri, şayet güvenlikle ilgili görevlerde iseler (asker, polis, istihbaratçı), vazifesini hukuka bağlı kalarak düzgünce yapan meslektaşlarını bile yıldırırlar, karakter bozukluklarını zanlı, tutuklu ve mahkumlara her türlü işkenceyi yaparak sergileme imkânına kavuşurlar, içlerindeki şeytanı ve canavarı vatanseverlik ve devlete hizmet zırhı ile koruma altına alarak her ahlâksızlığı icra ederler.

Bu ahlâksızlıkları niye yaptıkları sorulduğu zaman da “Ama bu bölücü, Kürtçü, şu FETÖ’cü, öbürü dinsiz imansız komünist, diğeri de din istismarcısı yobaz” derler.. Bir de sanki aşiret mensubuymuş gibi kan davası gütmeye kalkışır, sözde görev esnasında zarar görmüş arkadaşları yüzünden yaralanmış yüreklerini soğutmak istiyormuş gibi edebiyat paralarlar.

Dahası zeytinyağı gibi üste çıkar “Yoksa sizde de mi FETÖ’cülük, komünistlik, yobazlık, bölücülük var?” diye hesap sorarlar.

Gerçekteyse kendileri tecavüzcü ırz düşmanıdır, gözü doymaz hırsızdır, rüşvetçiliğin pîridir, cani ruhlu işkencecidir.

Durum buyken, bütün yolsuzluk ve ahlâksızlarını, bütün canavarlık ve gaddarlıklarını, bütün denaet ve şenaetlerini vatanseverlik ve devlete bağlılık boyasıyla boyayarak millete yuttururlar.

Vatanseverlik, işte bu yüzden bu ülkede ve dünyanın her yerinde her alçağın en son sığınağı olmaktadır.


(İlk yayın tarihi: 5 Eylül 2024)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."