HALİFE'Yİ KURTARMA DAVASI DA, İNGİLİZLER'LE MÜCADELE İDDİASI DA YALAN

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 66

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün, anlı şanlı İsmet Paşa’nın 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde sarfettiği sözlerin, “itiraf” niteliği taşıması hasebiyle, Selanikli’ye “İngiliz işbirlikçiliği” suçlaması yöneltenleri ispat yükümlülüğünden azade hale getirdiğini söylemiştik.

İnönü’nün sözleri şöyle:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Buna karşı Kemalistler/Atatürkistler, BBC Türkçe'de ilk kez 10 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan bir haberi gündeme taşıyorlar:

Bundan 100 yıl önce hazırlanan İngiliz istihbarat raporları, İngilizlerin Mustafa Kemal Atatürk hakkında bilgi toplama faaliyetlerinin, Mayıs 1919'da Samsun'a gitmesinin ardından yoğunlaştığını gösteriyor.

İngiliz istihbaratının 1919'un sonlarına doğru yaptığı ilk değerlendirmelerde, Mustafa Kemal ve Anadolu'da başlayan hareket "devrimci ve tehlikeli bir niteliğe sahip" olarak tanımlanıyor.

Belgelerde Mustafa Kemal'in zıtlarının desteklenmesi ve rakibi olan hareketlerin bir araya gelmesinin teşvik edilmesi gerektiği belirtiliyor.

BBC Türkçe, British Library'de yer alan, İngiliz devletine ait artık gizliliği kaldırılmış istihbarat raporlarına ve resmi belgelere ulaştı.

(https://www.bbc.com/turkce/articles/cx2y8pzxev6o)

İngiliz keferesinin bu açıklamasının, İnönü’nün itirafı karşısında hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmuyor. Eski tabirle, bu lafların i’rabta mahalli yok.

Minareyi çalan, kılıfı da hazırlayacak elbette.

İmdi, bir devletin istihbarat teşkilatı üst düzey bir anlaşma yapıp bir devletin önemli bir yetkilisini angaje ettiğinde, onun kimliğini sahada çalışan alt düzey ajanlara bildirmez. (Hatta bazen kendi devletlerinin başındaki kişilere de bildirmezler. Aşağıda Mustafa Özcan’dan aktaracağımız satırlarda geçtiği gibi..)

O alt düzey elemanların böylesi angaje edilmiş bir adam hakkında düzenleyeceği raporlar bir önem taşımaz.

Fakat o raporlar, angaje edilen kişinin takibi ve rolünü inandırıcı biçimde oynayıp oynamadığının bilinmesi bakımından işe yarar.

*

Evet, bazen devlet başkanları bile ajan olabiliyorlar.

Mustafa Özcan, fikriyat.com’da yayınlanan “Devlet başkanı kılığındaki ajanlar” başlıklı yazısında, Batılı emperyalistler tarafından Ortadoğu'daki devletlerin başına devlet başkanı kılığında yerleştirilen (ya da satın alınmış) taşeronları anlatıyor:

Koca koca devlet adamlarının yabancı istihbarat teşkilatlarına çalıştıklarını ve ajan olarak hizmet verdiklerini duyduğunuzda küçük dilinizi yutabilirsiniz. Tuhaf ama gerçek! İnsan bazen duyduklarına inanamıyor. 'Bu kadar da olur mu?' diye infial geçiriyor. ... ABD 1945 sonrası bölgeyi siyasi taşeronlarla yönetmiştir. İngilizler döneminde Irak kralları, Majestelerinin memuru statüsünde hizmet etmişlerdir. …

[Mısır devlet başkanlarından] Nasır'ın damadı Eşref Mervan da Mossad ajanı olarak çalışmıştır. 

Yeni sızıntılarda ve bazı kayıtlarda [Nasır’ın halefi] Enver Sedat'ın da CIA ajanı olduğu ve Kemal Edhem eliyle dolgun miktarlarda aylık ödenekler aldığı ortaya çıkmıştır. Washıngton Post gazetesi vaktiyle ifşaatında hem Mısır Lideri Enver Sedat'ın hem de Ürdün Kralı Hüseyin'in CIA ajanı olduğunu ve CIA'dan dolgun miktarlarda para aldıklarını kayda geçirmiştir. Cumhurbaşkanı eski vekillerinden Hüseyin Şafii de gazetenin ifşaatını doğrulamış ve Sedat'ın Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini teyit etmiştir. Ürdün Kralı Hüseyin de yaklaşık iki dönem ya da 20 yıl boyunca CIA'den aylık para almıştır. Bu paraları Hüseyin'e bizzat CIA'in Ürdün İstasyon Şefi ulaştırmaktadır. [ABD eski başkanlarından] Carter ödemeleri kontrol ederken yüklü miktarlarda bir bağışla karşılaşır ve bunun esbab-ı mucibesini merak eder. 'No Beef' müstearıyla kayıtlı birine gönderildiğini tespit etmiş ve bu kod adın gerçek kimliğini sormuş ona Ürdün Kralı Hüseyin olduğu söylenmiştir. …

Maalesef kitleler hala bu tür liderlerden tam olarak vazgeçemiyorlar. Efsane şeklinde karaltıları kitleler arasında dolaşmaya devam ediyorlar. Hala Mısır'da Sedatizm olmasa bile az çok güçlü bir biçimde Nasirizm dalgası vardır. İslami kesimlerle sürtüşmenin ve zıtlaşmanın da kaynağıdır.

(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2025/04/29/devlet-baskani-kiligindaki-ajanlar)

*

Bir önceki bölümde, hızlı Atatürkçülerden Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Selanikli ile İsmet İnönü’ye “siyasal dolandırıcılık” ve “millî irade gaspçılığı” suçlaması yönelttiğini de görmüştük.

Tabiî, merd-i Kıptî’nin şecaatini överken sirkatini (hırsızlığını) anlatma türünden bir suçlama bu..

Velidedeoğlu, 17 yaşında genç bir devlet memuru olarak TBMM’de vazife almış, Meclis’in açılışına ve faaliyetlerine tanıklık etmiş.

TBMM’nin açıldığı tarih, 23 Nisan 1920.. Ertesi gün, yani 24 Nisan Cumartesi günü Selanikli, Meclis’e bir önerge sunuyor.

Şunları söylüyor (Köşeli parantez içi ilaveler bize aittir):

O gün hemen yasama çalışmalarına ve hükümet kurulması işinin görüşülmesine başlandı. Mustafa Kemal Paşa Meclis genel kuruluna anayasal nitelikli ve ayrıntılı bir önerge sundu. Bu önergenin en önemli bölümmleri günümüzün diliyle şöyledir:

… olağanüstü durumlarda bütün uluslar … ya yasama görevine ara verip yürütme kurullarına [hükümetlere] üstün yetkiler tanırlar ya da bütün ulusun genel oyuna başvurarak kararlar alırlar. Biz halkın oybirliğine [bir organ olarak] her organdan [diğer organlardan] çok yetki tanıyan İslamlık ilkelerini göz önünde tutup yüksek Meclisinizi ulusun bütün işlerine doğrudan doğruya elkoymuş olarak tanımak yanlısıyız. Bu temel ilke kabul edildikten sonra, yüksek Meclisinizin genel kurulu bütün işerin ayrıntılarına değin [dair] doğrudan doğruya inceleme ve görüşme yapma olanağını bulamayacağından, saygıdeğer kurulunuzdan ayrılacak ve kendilerine vekillik [bakanlık] verilecek üyelerin, bugünkü hükümet kuruluşlarına uygun olarak, ... genel kurul karşısında sorumlu olması, amacın sağlanması için yeterlidir.

Bu durumda yüksek Meclisinize bkanlık edecek zat yüksek Meclisinizi temsil edeceğinden, işlerle görevlendirilen üylelerden oluşacak kurula da [hükümete de] onun başkanlık etmesi ve yüksek Meclisiniz adına imza koymaya ve kararları onaylamaya yetkili olması … zorunludur. …

Anadolu'da, geçici nitelikte bile olsa bir devlet başkanı tanımak veya bir padişah vekilliği ortaya çıkarmak hiçbir zaman caiz değildir. Şu halde başkansız [devlet başkanı bulunmayan] bir hükümet meydana getirmek zorunluluğu içindeyiz. … uzun uzadıya iceleme yaparak en sonunda İslamlığın [İslamiyet'in]temel ilkelerine başvurup, yüksek Meclisinizde yoğunlaşmış olan ve bütün Müslüman halkın birleşmiş oylarıyla uygun görülen ulusal iradeyi, vatanın alınyazısıyla ilgili işlere eylemli olarak [fiilen] el koymuş [olarak] tanımak ilkesini kabul ediyoruz. Böylece yüksek Meclisiniz … ulusun genel yönetimini eylemli olarak yüklenmek, ülkenin ve Hilafet'in kurtuluşunu doğrudan doğruya sağlamak ve savunmak görev ve yetkisi ile kurulmuştur. Ve artık yüksek Meclisinizin ustünde bir güç yoktur. …

İşte ülkemizin … kimi zaman Avrupa'yı taklit etmek … gibi pek acıklı sonuçlarını gördüğü uzak düşünceden [görüşlülükten] yoksun tutumlardan doğan genel uyanışa tercüman olduğumuz kanısiyle bu yoldan yürümek taraflısıyız. …

Yüce Tanrı başarıya ulaştırsın, amin!

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 23-26.) 

*

Görüldüğü gibi dilinden İslamiyet, İslam’ın ilkeleri, hilafet, Yüce Tanrı ve amin düşmüyor.

Bir Siyasal İslamcı (dinci) gibi konuşuyor.

Tabiî hepsi numara..

Takiyye ve yalan dolan.. 

O tarihten dokuz ay önce, Samsun’a çıkışından ise yaklaşık üç ay sonra Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “gizli gündem”ini açıklamış durumda: 

Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikecek, cumhuriyet ilan edecek, geleneksel alfabeyi ve tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracak, Latin alfabesini ve şapkayı millete dayatacaktır.

Onlara söylediği bu.. Tabiî kimseye söylememeleri, aralarında kalması kaydıyla.

Vatanı kurtarmak için değil, böylesi bir projeyi (İngiliz projeisini) hayata geçirmek, İngiliz ilke ve inkılaplarını gerçekleştirmek için işe koyulmuş durumda.

*

Söz konusu proje, İngiliz keferesinin ve o sırada İngiltere’nin Dışişleri Bakanlığı makamında oturan Lord Curzon’un ulaşmak istediği hedeflerden oluşuyor.

Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde aktardığımız gibi, Curzon’un kafasındaki plan, altı asırlık bir cihan imparatorluğunun tarihe gömülmesi, Osmanlı topraklarında başkenti Anadolu’daki bir şehir olan halifesiz, (Afrika'daki muz cumhuriyetlerini andıran) tarihsiz ve kültürsüz, kendi kendisiyle, geçmişiyle, İslam'la, milletiyle ve sosyal gerçeklikle kavgalı, kısacası alzheimer hastası olarak doğmuş otistik ve spastik bir yeni Türk devleti kurulmasıydı.

Yine önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, Selanikli, İngiltere’nin İstanbul büyükelçiliğinde rahip görünümü altında sanatını icra eden (İngiliz gizli servisi’nin İstanbul şefi) Robert Frew (Fro) ile başbaşa yaptığı gizli saklı görüşmelerde belirlenmiş olan yol haritası çerçevesinde hareket etmekteydi.

*

Söz konusu önergesinde Selanikli’nin Padişah’a (Halife’ye), yani Osmanlı Devleti’ne bağlıymış izlenimi vermeye çalıştığı görülüyor.

Güya ülkeyi ve Halife'yi kurtaracak.

Zaten TBMM’yi Halife-Padişah’a bağlılık yemini ederek açmış durumdalar.

Sözde “devlet başkanlığı” makamından yoksun bir hükümet kuruyorlar, fakat TBMM başkanı “fiilen” devlet başkanı konumunda.

Velakin, doğan çocuğun adını koymuyorlar, isimsiz bırakıyorlar.

Çünkü adını koysalar TBMM daha ilk günden çöp olacak, dağılacak.

Çünkü Selanikli’nin o güne kadar devleti ve ülkeyi savunma adına yaptığı hiçbir şey yok.. Samsun’a çıkışından beri geçen 11 ay (neredeyse bir yıl) boyunca sadece bol takiyyeli ve yalan dolan soslu nutuklar atarak kendisinin bu “fiilî devlet başkanlığı” binasının temellerini atmaya çalışmış.

Çünkü Anadolu'ya, Van'dan Ankara'ya kadar geçerli olmak üzere Anadolu genel valiliği anlamına gelen (istediği vali, kaymakam ve subayları görevden alabilecek ve yerlerine yenilerini atayabilecek şekilde) olağanüstü yetkilerle gönderilmiş, ve millete, onun Padişah tarafından vatanı kurtarmak üzere gönderildiği söyleniyor.

Selanikli de o izlenimi veriyor, sözde sadakat sergiliyor.. Yukarıda aktardığımız ifadelerinde görüldüğü gibi.

*

Doğal olarak Selanikli’nin “hükümet”li, “bakan”lı lafları bazı TBMM üyelerinin kafalarında soru işaretlerinin uyanmasına neden oluyor.

Mevcut durumda, Erzurum Kongresi sırasında oluşturulmuş bir Heyet-i Temsiliye (Temsilci Kurul) vardır. Ayrıca bir hükümetin teşkil edilmesi kimsenin aklına gelen birşey değildir.

Velidedeoğlu şunları söylüyor:

Bu önerge üzerine duraksamalar ve çeşitli konuşmalar oldu. …

Duraksamaları gören Mustafa Kemal Paşa yeniden söz alarak şöyle konuştu:

“… Bu görev o denli önemli, içinde bulunduğumuz zaman o denli tarihseldir ki, koca sorumluluğu içinizden üç beş kişiye yüklemekle yetinemeyiz. Bütün bu Meclis’in, bütün anlamıyla sorumlu olması gerekir. Millet bizi ancak bunun için gönderdi. Bizi buraya, ulusu beş kişinin eline bırakalım diye göndermedi.” (s. 26-27.)

Böylece Selanikli, demagoji ve mugalata sanatının tarihî bir örneğini vermiş durumda.

Milletin beş kişinin eline bırakılmasına razı değil, çünkü tek başına kendisinin eline bırakılmasını istiyor.

Çevirdiği dümenin yöneldiği hedef bu.. 

Ve, milletin saflığı ve çaresizliği, ve de İsmet İnönü'nün dile getirdiği İngiliz desteği sayesinde hedefine ulaşacaktır.

*

Velidedeoğlu’nu dinlemeye devam edelim:

Mustafa Kemal Paşa’nın bu enerjik ve mantıklı konuşmasına karşın kimi milletvekilleri yine direndi. Özellikle Sivas Milletvekili Hoca Mustafa Taki Efendi şöyle konuştu:

“Yüksek bilgileri içindedir ki ivmek [acele etmek] pek uygun değildir. İşin önemi oranında, ileriyi düşünerek ivediliğe düşmemek de gereklidir. İvediliğe düşmeyelim, bu çok önemli bir sorundur. Önergenin örneği bildirilsin, herkes kendisi enine boyuna ve derinliğine düşünsün, incelesin, ayrı ayrı konuşulsun, görüşülsün, bu acele edilecek bir şey değildir. Paşa Hazretleri ve saygıdeğer Heyeti Temsiliye arkadaşları şimdiye dek aylarca şu ulusun ağır yüküne katlanmışlar; sanırım ki birkaç gün daha katlanırlar.” (s. 27.)

*

Mustafa Taki Efendi, Nakşbendî Tarikatı şeyhlerinden.. Selanikli’nin asıl niyetini sezmiş olduğu anlaşılıyor.

Vikipedi onu şöyle tanıtıyor:

Mustafa Taki Efendi (1873, Sivas - 1 Ağustos 1925, Gürün), Osmanlı-Türk din âlimi, hukukçu, öğretmen, şair, yazar ve siyasetçi. 1920-1923 yılları arasında birinci dönem Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı.

Yaşamı

Mustafa Taki Efendi 1873 yılında Sivas'ta doğdu. Babası Mehmet Selim Efendi, annesi ise Saniye hanımdır. Babasına nispetle Mustafa Takî Efendi'ye Selim Efendizâde de denilmiştir. Taki efendi, ilk ve orta öğrenimini Sivas İbtidai Mektebi ve Sivas Rüştiyesinde tamamladı. 19 Ekim 1887 tarihinde sorgu hakim yardımcılığı görevi ile kariyerine başladı. 1891'de Hafik ilçesinde sorgu hakim yardımcısı olarak atandı. 1894-1913 yılları arasında Sivas Adliyesinde zabıt katipliği, başkatip ve mahkeme üyesi görevlerinde bulundu. 13 Kasım 1914'te Sivas Mekteb-i Sultânîsi'nde müderris sıfatıyla muallimlik, medresede ise fıkıh ve tefsir hocalığı yaptı. Muallimlik görevini 1920'de milletvekili olarak seçilene kadar sürdürdü.

1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinde Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı ve 23 Nisan 1920'de açılan ilk mecliste hazır bulundu. Mecliste Şer'iye, Evkaf, Adalet, İrşat, Anayasa, Dilekçe, Millî Eğitim komisyonlarında ve Memurîn Muhakemât Tetkik Kurulunda çalıştı. TBMM'nin III. toplantı yılında bir süre Dilekçe Komisyonu Başkanlığını görevini yürüttü. Mecliste görev yaptığı süre boyunca yedisi gizli oturumlarda olmak üzere TBMM kürsüsünden 43 konuşma yaptı ve 5 kanun teklifi sundu. Ümmetçi görüşe mensup bir mutasavvıf olarak Meclis çalışmalarında aktif bir siyasetçi olarak tanındı. I. Dönem milletvekilliğinden sonra 1924 yılında açılan Sivas İmam-Hatip Okuluna Hadis ve Arapça öğretmeni olarak atandı.

Mustafa Takî Efendi aynı zamanda mutasavvıf ve şairdir. Hocası ve şeyhi Tokatlı Mustafa Hâkî Efendiye yazdığı bir mersiye ve bir de ilahisi vardır. İlmi otoritesi, hukuk bilgisi, dini ilimlerdeki üstün bilgisi ve mantık ve felsefe alanlarına olan ilgisi nedeniyle dönemin alimleri tarafından takdir edildi. Hasan Basri Çantay, Mustafa Taki Doğruyol'dan "büyük sufi", "yüksek âlim" ve "arif bir zât" olarak bahsetmektedir.

Özel hayatı ve ölümü

Türkçe, Arapça ve Farsça dillerini bilen Mustafa Taki Doğruyol, Sebîlürreşâd dergisinde kaleme aldığı bir yazısında "Azad-ı lmaret" isimli Ermenice yayınlanan gazeteye cevap vermiş olması Ermeniceyi de bildiğini göstermektedir. Taki Efendi, muallimlik görevi devam ederken 1 Ağustos 1925'te Gürün'de 52 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi Sivas Merkez'deki Yukarı Tekke Mezarlığına defnedildi.

*

Mustafa Taki Efendi hakkında yazılmış kitap ve makaleler mevcut..

Biri Doç. Cemal Ağırman’ın hazırladığı Sivas Mebusu Mustafa Taki Efendi adlı eser.. Ayrıca Dr. Fatih Çınar’ın da Mustafa Taki Efendi başlığını taşıyan bir çalışması yayınlanmış durumda.

Mustafa Taki Sempozyumu bildirileri de yayınlanmış bulunuyor.

Rahmetullahi aleyh.. Mekanı cennet olsun!


VAHDET-İ VÜCUTÇULUK: SUFÎLİK DEĞİL, SOFİSTLİK (SOFİZM, SAFSATA)


     İngiliz'in The Muhyiddin ibn Arabi Society'sinin bakımını yaptığı sümbüller


Prof. Ömer Türker’in “Osmanlı Dönemi Vahdet-i Vücud Tartışmaları İçin Bir Başlangıç: Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Vahdet-i Vücud Yorumu” başlıklı bir makalesi mevcut.

Önce, vahdet-i vücud anlayışını reddeden Adudüddin el-İci ile Sa'deddin et-Teftazani’nin eleştirilerini özetliyor.

Sonra da sözü Seyyid Şerif’e getiriyor.

Şöyle diyor:

“Bilindiği üzere Seyyid Şerif el-Cürcani, Teftazani'nin genç çağdaşıdır ve her ikisi de Razi ekolüne mensuptur. Vahdet-i vücud meselesine Teftazani'den farklı yaklaşan Cürcani, kelam geleneğinde kendi dönemine kadar en ayrıntılı metinleri yazan düşünür olarak kabul edilebilir. Günümüze küçük hacimli olmakla birlikte içerik bakımından meselenin sistemli bir şekilde ele alındığı iki önemli risalesi ulaşmıştır. Bunların birincisi Said Fude tarafından yayımlanıp şerh edilmiştir. Geç dönemde Muhammed Nurü'l-Arabi tarafından şerh edilen diğer risale ise vahdet-i vücud ve meratibin özlü bir anlatısı olup henüz tahkik edilmemiştir. Her iki risalede de Cürcani, ortak bir anlatı sergiler. Cürcani'nin tartışmasının nirengi noktası, varlığın tabii küllî oluşudur ki onun çağdaşı ve ders arkadaşı [Molla] Fenari de aynı kavram üzerinde duracaktır. Cürcani birinci risalede vahdet-i vücudu şöyle özetler: …”

(Ömer Türker, “Osmanlı Dönemi Vahdet-i Vücud Tartışmaları İçin Bir Başlangıç: Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Vahdet-i Vücud Yorumu”, Osmanlı’da İlm-i Tasavvuf, İstanbul: İSAR Y., 2018, s. 230.)

Burada şunu belirtmekte fayda var: Şarihlerden Said Fude vahdet-i vücud anlayışını savunuyor değil.. Tam aksine o, Mevkıfu’l-Akl adlı eseriyle vahdet-i vücutçuluk safsatasının ipliğini pazara çıkarmış olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin çizgisinde yer alıyor.

*

Prof. Türker, yukarıya aldığımız ifadelerinden sonra Seyyid Şerif’ten şu alıntıyı yapıyor (Köşeli parantez içindeki ifadeler bize aittir):

“Muhakkik birlikçiler (muvahhidîn) ise şöyle dedi: Aklın tavrının [ötesinde] bir tavır daha vardır ki ona ancak keşfi müşahedelerle ulaşılır, aklî münazaralarla ulaşılmaz. Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi. Biz bu tavırda kavradık ki, Zorunlu'nun [Tanrı'nın] aynı [kendisi] olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır. Bu, aklî ilimler erbabının tabiî küllî hakkında söylediğine benzer. O hakikat [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir. Öyle ki hiçbir şey onsuz olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

Bir şey anlamadıysanız üzülmeyin, bu sizin, kafası birşeye basmayan biri olmanız anlamına gelmiyor. Mesele, felsefeci ve kelamcıların kendilerine özgü bir jargon (terminoloji diyelim) kullanmalarından ve sizin buna yabancı olmanızdan kaynaklanıyor. Nitekim futbol terimlerini bilmiyorsanız bir spor spikerinin maç anlatımından da bir şey anlamazsınız.

Bu sözleri aktaran Türker bunun ardından Cürcanî’nin sözlerinin şerhine (açıklamasına) geçiyor.

Onları aktarmadan önce birkaç noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor.

*

Cürcanî’nin aktardığı “Aklın tavrının [ötesinde] bir tavır daha vardır ki ona ancak keşfi müşahedelerle ulaşılır, aklî münazaralarla ulaşılmaz” şeklindeki söz, (başta İmam Matüridî olmak üzere) Ehl-i Sünnet ulemasının bilgi anlayışının (Epistemoloji ya da bilgi felsefesi de diyebiliriz) dışındaki bir çizgiyi temsil ediyor.

Burası, “Batınîliğin” boy verdiği ve ayakların kaymaya başladığı nokta durumunda..

İmdi, Ehl-i Sünnet uleması “keşf”i (batınî müşahedeyi) bilgi edinme yollarından biri olarak kabul etmemişlerdir. Yani, keşf, bilgi bahsinde bir delil niteliği taşımaz..

Peki insan nasıl bilgi sahibi olur?..

Şu üç yol ile: Aklî istidlal (akla dayalı delillendirme), (sağlam olmak kaydıyla) beş duyunun algıları, ve (doğru olması şartıyla) haber ile.

*

Bazı bilgiler vardır ki onlara ancak sağlam duyular (havass-ı selime) ile ulaşılır, fakat bu, onlar vasıtasıyla ulaşılan bilgilerin akılla çelişebileceği (ya da izah edilmesinin yahut aklî münazara konusu yapılmasının mümkün olmaması) anlamına gelmez.

Mesela uzayda Dünya dışı yerlerde canlı yaşamının bulunup bulunmadığı konusu, aklî münazara ile sonuca bağlanabilecek bir mesele değildir, bunun için (beş duyu vasıtasıyla yapılan) gözlem/müşahede gereklidir. Fakat bu, gözlem sonucunda ulaşılan bilginin akla aykırı olabileceği manasına gelmez.

İşte, “keşfî müşahede” ile ulaşılabilecek birtakım hakikatler (ya da bilgiler) bulunsa bile, bunlar, aklî münazara konusu olmaktan asla çıkmazlar.. Şu anlamda: Akla aykırı olan, aklın tasdik etmediği bir hakikatten söz edilemez. (Keşfî müşahede tabirini anlamak için insanın mutluluk, üzüntü, keder, kaygı, endişe, sevgi,  korku, ümitsizlik vs. gibi duygularını ya da "içsel deneyim"lerini hatırlamak faydalı olabilir. İnsan bu duyguları kendi içinde yaşayarak "keşf" eder, akıl yürüterek yahut beş duyu vasıtasıyla öğrenmez. Bu, akla aykırılık anlamına gelmez.. Akıl, nasıl "göz"ün vazifesini üstlenip onun yerine görme eylemini gerçekleştiremezse, insanın iç deneyimlerinin mahalli de olamaz, fakat bu, akla aykırılık demek değildir. Akıl açısından bunlar "mümkün" şeylerdir, "vacip/zorunlu" ya da "muhal" değildirler.)

Bir hakikat iddiası (ya da hakikat adına söylenen bir söz) hem akla, hem de nakle (doğru habere) aykırıysa, i’rabta hiç mahalli olmaz. 

(Nasıl akıl, içsel deneyimlerimizin mahalli olamazsa, sevgi, kaygı, korku, mutluluk vs. gibi içsel deneyimlerimiz de aklın yerini alıp onun vazifesini icra edemezler. 

Bu yüzden, kesinliği akıl ya da beş duyu vasıtasıyla sabit olan bir hakikat "keşf" öne sürülerek inkâr edilemez. Mesela "keşf" adına "La mevcude illallah" şeklinde sözler söylenemez. Böyle bir söz ancak, "mevcud"un "kendi nefsi ile kaim olan" manasında kullanılması durumunda hoşgörüyle karşılanabilir. O zaman da "La ilahe illallah" denilmiş olur. Bu durumda yapılan, lafı uzatmak, sağ kulağını sol eliyle tutma işgüzârlığı, "bid'atçi lafazanlık", "artistlik" ve ukalalık yapmak demek olur.) 

İşte bu  "akla ve nakle aykırı keşf" hurafelerine (yani "ümniyye" ve kuruntulara) itibar etmeme hususu, Kur’an’ın bize akletme ile ilgili olarak öğrettiği şeydir. 

Allahu Teala’nın insanlara karşı hücceti akıldan ve peygamberlerin tebliğinden (doğru haber) ibarettir (Mülk, 67/10). Ki, İmam Matüridî’nin mükemmel bir şekilde izah ettiği gibi, peygamberlerin peygamberliği hakkındaki kesin bilgiye de son tahlilde akıl sayesinde ulaşılır. (Bu meseleyi, kitaplaştırıp internete koyduğumuz muhtelif yazılarımızda genişçe tartışmıştık.)

*

Evet, aklı devre dışı bırakıp keşfi müşahedelerden söz etmeye başladığınız zaman Batınîliğin ve sapıklığın her türü sel gibi gelip herşeyi silip süpürür.

Adamlara “Bu, akıl dışı” diye itiraz ettiğiniz zaman da zeytinyağı gibi üste çıkar “Sende keşfî müşahede yoksa, mükaşefe ehli değilsen bu bizim mi suçumuz?!” diye cevap verirler.

Şayet bunu diyen şahsa Allahu Teala bir imtihan vesilesi olarak istidrac kabilinden nimetler ya da olağanüstülükler de vermişse o zaman seyreyle sen gümbürtüyü..

Nitekim Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesi şöyle: “Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi.”

Tamam da mübarek, duyular makulleri idrak edemiyor diye akıl, “duyuların makulleri idrak edemeyeceği” hususunu anlamaktan aciz değil ki!

(Bunlar Seyyid Şerif’in kendi görüşleri olarak söyleniyor değil.. Seyyid Şerif, vahdet-i vücutçuların yaklaşımını özetliyor.)

*

İmdi, bilgi edinme yolları olarak akılsağlam duyular ve haberi sıralarken, haber için doğruluk, duyular için de sağlamlık şartını getiriyoruz. 

Peki keşf söz konusu olduğunda ortaya hiçbir şart koymayacak, sorgusuz sualsiz iman mı edeceğiz?

Hayır!..

İtikat söz konusu olduğunda haberin doğruluğunun garantisi (mucizeyle desteklenmiş olan) peygamberlerin masum olmalarıdır.. Peki, kerameti kendinden menkul keşf ehlinin doğruluğunun garantisi nedir?

Onların sözlerine inananların saflığı ya da ahmaklığı (yahut sapıklığa yatkınlığı) dışında bir garantisi yok.

Bu, meselenin bir yönü.. 

Diğer yönüne gelince.. Nasıl beş duyuya dayalı tecrübe, gözlem ve deneylerde bazı hatalar olabiliyorsa, keşf de hataya açık bir alandır.

Bu beş duyu (istisna durumundaki engelliler dışında) herkeste bulunduğu için, birinin gözlem ya da deneyindeki hata başkaları tarafından fark edilir ve düzeltilir.

Peki, keşfteki hata nasıl düzeltilecektir?

Birisi keşf adına birşey söyledi, diğeri de başka birşey, hangisine itibar edeceğiz?

Mesela İmam-ı Rabbanîİbn Arabî için, kendi keşfine dayanarak, "Boş verin onu, keşfi beş para etmez, ben yaşadım, adam yarı yolda kalmış" anlamına gelen şeyler söylüyor. 

*

İşin gerçeği şu: İtikad söz konusu olduğunda kişi ne İmam-ı Rabbanî'nin keşfine, ne İbn Arabî'nin keşfine, ne de kendi keşfine itibar edebilir.. İtibar edilecek olan, nasslardır, ayet ve hadîslerdir, onlardan usulüddîn çerçevesinde çıkan hükümlerdir. 

Birilerinin keşfi bunlara uygun olduğunda, bu, keşiflerinin sahihliği anlamına gelir.. Aykırı olduğunda ise keşiflerinin batıl ve bozuk olduğu anlaşılır.

Nasıl her göz sahibi herşeyi düzgün göremiyorsa, kimi şaşı, kimi miyop, kimi hipermetrop ise, insanların keşfleri de böyle şaşı vs. olabilir.

Bununla birlikte itikad bahsinde keşfin esamisi okunmaz.. Kimse de keşfini matah birşey gibi ortaya sürme hakkına sahip değildir.

*

Seyyid Şerif'in sözlerine dönelim.

Anlaşılması için, bilmecemsi laf kalabalığının üzerindeki örtüyü kaldırmak gerekiyor.

Makul, “akledilen, akılla anlaşılan şey” demek.. Mesela dünyadaki insan teklerine bakarak “insanlık” diye bir kavram (makul) üretiyoruz. Bizdeki duyularla tek tek insanları idrak ederiz, fakat “insanlık” kavramı duyularla idrak edilen, koklanıp dokunulan, tadına bakılan bir şey (müşahhas bir varlık) olmaktan uzaktır. Bizim kafamızdaki soyutlamanın dışında nesneler dünyasında kendisine ait bir varlığı mevcut değildir.

Seyyid Şerif’in aktardığı “Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi” şeklindeki söz, Tanrı'nın varlığı konusunda aklı tümden devre dışı bıraktığı için eksik ya da yanlış. 

Aklın, onu [yani Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikatini], aklın şanından olan idrak çerçevesinde (aklın kapsama alanına girdiği kadarıyla) idrak edeceği hususu açıktır.

Yani akıl ancak Tanrı'nın varlığının vacip, muhal ya da mümkün olması hakkında hüküm verir.

*

Aktardığımız metinde şu söyleniyor:

“O hakikat [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî [kainattaki] mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir. Öyle ki hiçbir şey onsuz olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

hakikat, Allahu Teala’nın “halik/yaratıcı” olmasından ibaret.

Yaratan (Allahu Teala) var olmasaydı, yaratılanlar da var olmazdı.

Ki biz, Tanrı’nın varlığı düşüncesine, kevnî mazharlar (kainattaki varlıklar) üzerinde düşünmek suretiyle ulaşıyoruz.

“Tanrı var olmasaydı, bu mahlukat da var olmazdı” diyoruz.

Yukarıda aktardığımız ifade ise, akılla ilgili olan bu gerçeği keşf denilen ne idüğü belirsiz bir ucubenin imtiyaz hanesine aktararak onu esrarengiz ve anlaşılmaz birşey haline getiriyor.

*

“Öyle ki hiçbir şey onsuz [“Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati” onda bulunmaksızın], olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi” şeklindeki ifade de saçma.

“Herhangi birşey onsuz olabilseydi”, o şey, (bu lafazanlıklar çerçevesinde) ikinci bir tanrı haline gelmiş olurdu; Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati”nden bağımsız ayrı bir tanrı.

Bu laf salatasında ise ona ikinci tanrılık değil yokluk reva görülüyor, “varlıkla nitelenmeyen var” olma imtiyazı veriliyor, ancak, bu zırvaların vardığı nokta, varlıkla nitelenen herşeye bir tür tanrılık izafe etmekten ibaret.

Birşey varlıkla nitelenemiyorsa, bu durumda mevzubahis olan, sözü edilen (neye karşılık geldiği belirsiz) “hakikat”in yokluğu değildir; tek neden, onu Allahu Teala’nın yaratmamış olmasıdır.

Bu basit gerçeği tutup “hakikat”li laf kalabalığı ile anlaşılmaz bir muammaya, esrarengiz bir sırra dönüştürmek, aptallık ve dangalaklık değilse, anlaşılmaz bir dil kullanarak ariflik gösterişçiliği yapma ya da marifet-furuşluk taslama kalpazanlığı, kepazeliği ve şarlatanlığıdır.

*

"Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati"nden kastedilen şey, (aklın hemen anladığı şekilde) Tanrı’nın varlığı (var oluşu) ve bir oluşundan başka birşeyse, zatı ile ilgiliyse, ona zaten keşf denilen ne olduğu belirsiz hurafe de erişemez.

Ayrıca, keşf denilen şey söze dökülmesi durumunda keşf olmaktan çıkar, akıl tarafından idrak edilip değerlendirilen, hakkında hüküm verilebilen iddialar haline gelir.

Buradaki “… çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi” şeklindeki söz akıl yürütme ekseninde söylenmiş bir söz.

Bu iddianın keşfle ne alâkası var!

Öte yandan, söze dökülmeyen, kişinin kendi içinde sakladığı keşf ile aklın bir alıp veremediği olmaz. 

*

Şunun gibi:

Makuller (akledilenler; mesela "insanlık" kavramı) akılda kaldığı sürece duyuların onlarla bir işi olmaz.. Fakat beş duyu ile algılanan (idrak edilen) müşahhas/somut nesneleri nitelemek için o makulleri öne sürdüğünüzde, yani o makullerin somut/müşahhas tezahürleri olarak (duyular tarafından algılanabilen) nesneleri gösterdiğinizde (mesela bir yaratığın insan olup olmadığını tartıştığınızda), o makullerle ilgili olarak duyuların şahitliği devreye girer.

İşte keşf de böyledir, kişinin kendisinde kaldığı sürece mesele yok, fakat dile getirildiğinde akıl tarafından tartışma konusu yapılır, en azından "vacip, muhal ya da mümkün" olması bakımından.

Mesela adam, "Bana keşf oldu ki Allah'tan başka ikinci bir tanrı var ve bu ancak keşf ile bilinir" demiş olsa, akıl bunu yalanlar, imkânsız (muhal) olduğunu söyler. 

(Bu durumda keşf kalpazanı, aklın bu meselede etkisiz ve yetkisiz olduğunu, bunun "aklın tavrının ötesinde bir konu" niteliği taşıdığını söyleyerek zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışacaktır.)

*

Dahası, “… çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi” şeklindeki ifade akıl eksikliğine ve mantıksızlığa karşılık geliyor.

“Onsuz olabilmek”, onsuz var olmak demektir; onsuz olabilmen durumunda (onsuz mevcut olabildiğin halde) varlıkla nitelenmediğin zaman ise “varlığın” anlamı kalmaz, varlık anlamını yetirmiş bir sıfat olur.

Hem “olabiliyorsun”, hem de varlıkla nitelenmiyorsun, böyle saçmalık olabilir mi!

Ne büyük bir keşf!

Bu, keşf değil; aklı ve mantığı bir tarafa bırakıp saçmalamanın ta kendisi!

Eğer akıl ve mantığı bir tarafa bırakıp böylesi zırvalara keşf diyeceksek, akıl hastanelerindeki insanların suçu ne!

*

Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesine geçelim:

“Biz bu tavırda kavradık ki, Zorunlu'nun aynı olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır.”

“Zorunlu’nun aynı (ta kendisi) olan varlık”tan söz ediyor.

Buradaki zorunlu kelimesi, vacibü’l-vücud tabirindeki “vacib”in karşılığı.. Mevcud kelimesiyle aynı kökten gelen vücud ise, beden demek değil, “varlık, varoluş, var olma” demek.

Varlığı (aklen) zorunlu olan, Allahu Teala’dır.

Yaratılmış olan şeyler ise (aklen) “mümkün” varlıklardır.. Mümkün oldukları için yaratılabilmişlerdir. Varlıkları muhal olsaydı yaratılmaları söz konusu olmazdı. Varlıkları zorunlu (vacip) olsaydı, bu durumda yaratılmadan kendi başlarına bir varlıklarının hep bulunması gerekirdi.

Varlığı muhal (imkânsız) olan ise, mesela ikinci bir Allah’ın varlığıdır.

*

“Mümkün” olan varlıklar, varlıkları ve yoklukları ihtimal dahilinde olan, zorunlu ya da muhal olmayan şeylerdir. 

Mesela bundan 300 yıl sonra insanların hâlâ yaşıyor olması da, kıyametin kopmuş olması da “mümkün”dür. Akıl açısından zorunlu ya da muhal değildirler.

Aklen muhal” olan ile “fiilen/âdeten muhal” olanı da ayırmak gerekiyor. 

Mesela bizim bedensel bakımdan ihtiyarlamayıp hep 30 yaşındaki halimizle kalmamız fiilen muhaldir, imkânsızdır, fakat bu aklen muhal değildir. 

Öyle olduğu içindir ki Cennet’te insanlar ihtiyarlamadan kalırlar. Aklen muhal olsaydı orada da “mümkün” olmazdı.

*

Cürcanî’nin sözüne (aktardığı söze) dönersek.. “Varlık”ı (varlıkla nitelenen herşeyi, bütün varlığı), varlığı zorunlu olanın kendisi haline getiriyor.

İşte, vahdet-i vücutçuluk denilen şey, bu anlayıştan ibarettir..

Varlık, Ehl-i Sünnet nazarında Allahu Teala’nın bir sıfatı iken, burada zatı haline geliyor, kişiselleşiyor.

Böylece, “Varlık”ın, yani vacibü’l-vücud olan Allahu Teala’nın “hakikat”i bahsine geliniyor.

Ve deniliyor ki: “Allah’ın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır.”

*

İmdi, Allahu Teala bizleri yaratmış, varlığını ve birliğini anlayacak şekilde akılla donatmış, buna bağlı olarak varlığını ve birliğini anlayıp bilmekle ve kendisine şirk koşmamakla yükümlü tutmuş, fakat zatının hakikati hakkında konuşmakla yükümlü tutmamıştır.

Tutmamak bir yana, bunu yasaklamıştır.. Çünkü insan Allahu Teala’nın zatını, mahiyetini ve hakikatini kavrayamaz.

Teşbihte hata olmaz derler, bir resim, ressamı kavrayabilir mi?!.. Bir bilgisayar oyunundaki sanal şahıslar, programı yazan hakkında ne bilebilir?!

Ancak, resimde olmayan akıl, bizde var.. Ve bununla, bizi bir yaratanın bulunduğunu anlıyor ve biliyoruz.. Akıl, zorunlu olarak bizi Yaratıcı’nın varlığı ve birliği inancına götürüyor.

Eğer aklen böyle bir zorunluluk bulunmasaydı, Allahu Teala şirkin cezasını ebedî azap olarak takdir etmezdi. (Bu konuları tartıştığımız yazıları kitaplaştırıp internete koymuş bulunuyoruz.)

*

Görüldüğü gibi, Cürcanî’nin laflarını aktardığı vahdet-i vücutçular “… mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır” derken, laflarının baş tarafını anlamsız hale getirmiş oluyorlar. Bütün kayıtlardan arınmışsa, laflarının baş tarafındaki sözleri de hiç söylememeleri gerekirdi.

Cürcanî sonra da şu sözü aktarıyor: “Bu, aklî ilimler erbabının tabiî küllî hakkında söylediğine benzer.”

Böylece başa dönüyoruz.. Çünkü Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi” denilmiş olduğu unutulmuş bulunuyor.

Lafa bakın, “Akıl onu idrak etmekten aciz fakat aklî ilimler erbabının tabiî küllî hakkında söylediğine benziyor”.

Evet, bunu demiş oluyorlar.

Bunu keşf ile mi söylüyorsunuz, akılla mı?

Akıl bu meseleyi (ancak keşfî müşahede ile ulaşılabildiği için) idrak etmekten acizse, bu benzerlikten söz etmeyeceksin, yok söz ediyorsan, akıl bunu (böylesi bir benzerlik kurarak da olsa) tartışma konusu yapabiliyor demektir.

*

Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesine geçelim:

“O hakikat, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir.”

“O hakikat” ne?

Önceki lafları dikkate alındığında, sözünü ettiği “o hakikat”in, kendi tabiriyle, “Zorunlu'nun aynı olan varlığın hakikati” olduğu anlaşılıyor. 

Yani Allah’ın hakikati..

Böylece cümle, ““Allah’ın hakikati, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir” halini alıyor.

Peki bunu nerden biliyoruz?

Seyyid Şerif’in laflarının en başındaki açıklama bunun cevabını veriyor: Bunu aklî münazara ile ortaya koyamıyoruz, bu ancak keşfî müşahedelerle biliniyor.

Ve Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesi, keşfî müşahededen (mükaşefeden) aklî münazaraya geçiş yaparak sapla samanı birbirine karıştırıyor, elmalarla armutları topluyor, çelişki/tenakuz bayrağını göndere çekiyor:

“Öyle ki hiçbir şey onsuz olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

*

Böylece “Allah’ın hakikatini kendisinde bulundurmayan hiçbir şey mevcut olamaz” denilmiş oluyor.

Yani haşa herşeyde bir Allah’lık boyutu var, herşey Allah’ın “hakikat”ini kendisinde bulunduruyor. Allah’ın hakikati “mümkün (varlığı bakımından zorunlu ya da muhal olmayan) mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur” ediyor.

Mazhar, birşeyin zahir olduğu, zuhura geldiği, ortaya çıktığı yer demek. Kevn ise “oluş, var oluş, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek” anlamına geliyor. Türkçe’de kullandığımız yekün ve kâinat kelimeleri de bundan türeme..

Seyyid Şerif’in aktardığı sözlerle denilmek istenen şu: Allah’ın hakikati, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda (varoluşun gerçekleştiği yerlerde) tecelli ve zuhur ediyor.

Bunu, biliyoruz.

Fakat nasıl bildik? Nasıl bilebiliyoruz?

Aslında bunu keşfî müşahede (mükaşefe) ile, aklın idrak edemeyeceği bir surette bilmemiz gerekiyordu, fakat biz bunu keşfî müşahede yaşamadan (onu yaşamış olanlardan) öğrenmiş oluyoruz.

Hem keşf ehli olmadığımız için bunu kendimiz keşfedemiyoruz, hem de aklımız bu keşf konusunda konuşma salahiyetine sahip değil. 

Yani “keşf” ehli olmayan, mükaşefeden mahrum bulunanlar, Ehl-i Sünnet’in bilgi kaynaklarından “(doğru) haber” ile yetinmek zorundalar.

*

Ancak, Şeriat söz konusu olduğunda “doğru haber”in kaynağı vahiy (bizzat Allahu Teala) iken, vahdet-i vücutçuların hakikat davasında “haber”in kaynağı, (kerameti kendinden menkul) senin benim gibi adamların “keşf”i..

Fakat, içlerinden bazıları, yavuz hırsız ev sahibini bastırır deyimini hatırlatır şekilde, kendi “keşf”lerinin ürünü olan hakikat adına, “vahy”e dayanan Şeriat’i aşağılayabiliyorlar.

Keşf” adını verdikleri vehim ve safsatalarını “vahiy”den üstün görebiliyor, gösterebiliyorlar.

Aradaki fark sadece bundan ibaret değil.. Peygamberler masum iken, bunların, her günahı işleyebilme gibi bir özgürlük alanları mevcut.

Fakat, masum muamelesi görmeyi, her söylediklerinin tasdik edilmesini, “keşf” damgasını vurdukları her sözlerine sorgusuz sualsiz inanılmasını bekliyorlar.

*

Peygamberlerin tebligatı/mesajı “akıl” ekseninde değerlendirme konusu yapılıyorken ve vahiy insanları akletmeye çağırırken bunların keşf”i “Aklı bir tarafa bırakacaksınız, yoksa bizi anlayamazsınız” diye söze başlıyor.

Peygamberler (haberlerinin doğruluğunun aklî temelini oluşturan) peygamberliklerini mucizeler ile (beş duyu yani havass-ı selime vasıtasıyla gözlemlenen harikuladeliklerle/olağanüstülüklerle maddî âlemde, materyalist/pozitivist eksende) ispat ederken, bunlar böyle şeyleri “aşmış” durumdalar.. Manevî âlemlerde dolaşmaktan başları dönmüş durumda. 

(Mesela İbn Arabî.. İbn Haldun’un Mukaddime’de ifade ettiğine göre, Mehdî’nin miladî 1200’lü yıllarda çıkacağını “keşfen” bildirmiştir.. Mehdî hâlâ çıkacak.. Bu şarlatan şahsa keramet diye izafe edilen bazı saçmalıkların değerlendirmesini, internete koymuş bulunduğumuz “İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî” adlı kitabımızda yaptık.)

Keşf”leri öyle bir konumda ki, akıl onu sorgulayamıyor, havass-ı selime (beş duyu) ona zaten ulaşamıyor, vahiy (Şeriat) eksenli “doğru haber” de sadece (keşf ehli olmayan, irfandan mahrum bulunan) "zahir ehli”ne hitap eden, yalnız onları bağlayan bir (“hakikat”ten kopmuş) kurallar manzumesi.. Keşfi sorgulamak ne haddine!

*

Böylece, Ehl-i Sünnet’in üçten ibaret olan bilgi edinme yolları (akıl, sağlam duyular, doğru haber), vahdet-i vücutçu taifeye inanan “saftirik” vatandaşlar için bir’e iniyor: Haber..

Doğruluğu kendisinden menkul, delilsiz, aklı iptal eden haber..

Şeriat’in doğruluk kriterleri tarafından sorgulanmaktan muaf olan haber..

Hakikat haberi..

Vahdet-i vücutçu olmayan ahmaklar irfan devletinin padişah ve krallarının üzerindeki (mahir terziler elinden çıkmış) altın yaldızlı ve sırma işlemeli bu muhteşem keşf kostümlerini göremiyorlar, çünkü irfandan yoksun ahmaklar durumundalar.

Ehl-i Sünnet itikadı”nda keşfin bir bilgi kaynağı olarak yeri yok, “itikat”ta hiç yeri yok, fakat bu, (irfanları kendilerinden menkul densiz, nadan) irfan pazarlamacılarının umurunda mı!..

*

Evet, konuya dönersek, Seyyid Şerif’in aktardığı sözlerle denilmek istenen şu: Allah’ın hakikati, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda (varoluşun gerçekleştiği yerlerde) tecelli ve zuhur ediyor.

Böylece Allahu Teala’nın “hakikat”i hakkında akla ziyan laflar söylemiş oluyorlar, fakat itiraz şansımız yok, çünkü akıl bunu idrak edemiyor, anlamaktan aciz.

Yani akıl, bu "irfan süperman"lerinin "keşf"ini idrak edemiyor, anlayamıyor, fakat bu şahıslar "Allah'ın hakikati"ni (zatını) anlamış, idrak etmişler.

Evet, sadece Allahu Teala’nın “hakikat”ini (Ki o, Allah’ın, her mevcudun varlıkla nitelenmesini sağlayan “varlık” olması demek oluyor) “keşf” etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda bizim aklımızın neyi münazara konusu yapıp yapamayacağına da karar veriyorlar.

*

Bu anlayışa göre “İsa, Allah’ın (haşa) oğludur” diyen Hristiyanlar yanılmış oluyorlar, çünkü İsa, Allah’ın oğlu olmanın da ötesinde, hakikatinin tecelli edip zuhura geldiği mazhar oluyor.

Oğlu olmaktan daha fazla bir şey..

Şöyle düşünün: Size, sizin kendi hakikatiniz mi daha yakındır, yoksa oğlunuz mu?

Sizin kendi hakikatiniz, sizden farklı bir şey midir?!

Böyle olunca, Kelime-i Şehadet’imiz de “keşf”in sağladığı ilim, irfan, aydınlanma ve derinlikten mahrum basit, yüzeysel, hakikati tam yansıtmaktan uzak bir söz haline geliyor.

Çünkü, “keşf”e bağlı olarak, “Ben, Allah’tan başka tanrı olmadığına şahitlik ederim. Ve Muhammed’de Allah’ın hakikatinin tecelli edip zuhura geldiğine de şahitlik ederim” denilmesi gerekirken, “Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasulü olduğu” söylenmiş oluyor.

Birşeyin hakikati olmak nerde, kulu olmak nerde!..

Mesela sizin yanınızda kendi hakikatiniz mi daha değerli ve üstündür, yoksa köleniz mi?

Anlaşılıyor ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “keşf”ten mahrum olduğu için bu hakikati anlayamamış, dini eksik tebliğ etmiş, sonradan keşf ehli bulunmaz Hint kumaşları türeyerek dindeki bu eksikliği tamamlamış, insanları cehaletin karanlığından kurtarıp irfanın aydınlığına ulaştırmışlar.

*

İtikad, birtakım herzevekillerin, kerameti kendisinden menkul şişirilmiş balonların, ağzı iyi laf yapan hakikat şarlatanlarının bu tür saçmasapan palavraları üzerine bina edilebilecek bir şey değildir.

Allahu Teala “şey”lerin nasıl var olduğunu bildirmiştir; “Ol!” der ve olur.. Bu kadar!

Bunlar ise, haşa Allah’ın “hakikat”ini “keşf” etmişler; var olmayı o hakikatin zuhuru ve tecellisine bağlıyorlar.

Kendi “hakikat”lerini bile keşfetmekten acizler, fakat Allahu Teala’nın “hakikat”ini nasılsa “keşf” ediyorlar.

*

Bu anlayış, Erzurumlu İbrahim Hakkı rh. a.’in Marifetname’de söylediği gibi, Allahu Teala’nın “Halik” isminin iptali anlamına geliyor.

Fakat mesele bundan ibaret değil; bu, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ayrıntılı bir biçimde açıkladığı gibi, yaratılmışların tanrılaştırılması demektir. Çünkü mevzubahis olan Allah’ın “hakikat”i..

Şeyhülislam’ın mübalağa yaptığı ya da “niyet okuyuculuğu”na soyunduğu zannedilmesin..

Bu, gayet açık.. Yukarıda, Seyyid Şerif’in risalesinde yer alan “O hakikat, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir” şeklindeki cümlede geçen hakikatten kastın “Allah’ın hakikati” olduğunu göstermiştik.

*

Burada “hakikat” kavramı üzerinde de durmak gerekiyor; birşeyin hakikatinden söz ettiğimizde bundan ne anlaşılmalıdır?

Sözlüğe bakalım..

el-Müncid’de “şey’in hakikati” (hakîkatü’ş-şey’i) tabiri için “onun aslı” (asluhû) açıklaması yapılıyor. “Raeytühû alâ hakîkatihî” (Onu hakikati üzere gördüm) cümlesindeki “hakikati üzere”ye ise şu mana verilmiş: “Ke-ma hüve fi’l-vâkı’i” (Vakıada/gerçeklikte o nasılsa, öyle). (el-Müncidü’l-Ebcedî, Beyrut, 1987, s. 377.)

Hans Wehr’in Arapça-Almanca Sözlüğü ise “Leyse lehû hakîkaten” (Onun bir hakikati yoktur) cümlesi için şu karşılığı kullanmış: “Es existiert nicht wirklich, es ist nichts Reales” (Gerçek bir varlığı yok, gerçek değil).. (Arabisches Wörterbuch, 5. b., Wiesbaden, 1985, s. 277.)

Wehr’in sözlüğünün İngilizce tercümesinde ise şu karşılık mevcut: “It does not really exist, it is not real. (A Dictionary of Modern Written Arabic, ed. J. Milton Cowan, 3. b., New York, 2011, s. 192.)

Demek oluyor ki, “Allah’ın hakikati”nden söz etmek, “Allah’ın aslı”ndan, “Allah’ın kendisi”nden söz etmektir.

Bu durumda “O hakikat, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir” şeklindeki söz, “Allah’ın aslı (kendisi), o şeylerde zuhura gelmiş, zahir olup açığa çıkmış” anlamını kazanır. 

“O şeyler, gerçekte Allah’tır” denilmiş olur.

*

Vahdet-i vücutçulara hüsnüzanda bulunan birçok kişinin, onların laflarının mantıkî sonucunun bu olduğunu bilmedikleri kesindir.

Ancak, bunlar, hakkında bilgi sahibi olmadıkları ve kafalarının basmadığı bu tür meselelerin peşine takılmamalı, makbul ve muteber Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarıyla yetinip irfan vs. edebiyatı ile bilmedikleri sulara yelken açmaktan kaçınmalıdırlar.

Bu işi “Tasavvuf haldir, kâl (konuşma) değildir” diyerek savunanlar da “hal”lerini alıp gitmek, edeplerini takınıp susmak, “kâl” vadisinde sapık supuk hezeyanlarla vakit geçirmekten sakınmak durumundadırlar.

*

Evet, bu “akıl”la bağını kesmiş “keşf”e (zırvalara) göre “Hiçbir şey onsuz (Allah’ın “hakikat”i olmaktan uzak) olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

Böylece bu ağaların giydikleri ayakkabıda, kıçlarındaki donda haşa Allah’ın hakikati (kendisi) tecelli edip zuhura gelmiş oluyor. Bunlar haşa Allah’ın hakikatinin tecelli edip zuhura geldiği mazharlar..

Aynı şekilde hristiyan çobanın ahırındaki domuzda, hatta o domuzun pisliğinde haşa Allah’ın “hakikati” tecelli edip zuhura gelmiş oluyor..

“Çünkü bunlarda Allah’ın hakikati tecelli edip zuhura gelmemiş olsaydı varlıkla nitelenmezlerdi.”

Meseleyi bu açıklıkta yazmak gerekiyor ki herkes ne halt yediğinin farkına varsın.

Kısacası, akıl ile bağlarınızı kopardığınız zaman “keşf” edip baş tacı etmeyeceğiniz, yemeyeceğiniz hiçbir halt yok.

*

Cürcanî’nin sözlerinin esasını keşfî müşahede (mükaşefe) kavramı oluşturuyor.

Fakat bu “keşf”in “aklın tavrının ötesinde bir tavır” olmak gibi bir özelliği (ya da iddiası) var.

Akla sığmıyor..

Peki, nakle (nasslara, ayet ve hadîslere) sığıyor mu?

Onlara da sığmıyor..

Sığsa, İbn Arabîci (İbn Arabist) vatandaşlar milleti onun keşf hurafelerine değil ayet ve hadîslere davet edecekler, ortada tartışılacak bir mesele kalmayacak..

Selefîlerin Allah’ın kelamını (aklı bir tarafa bırakarak) yorumlamalarına bile razı olmayanların, kerametleri kendilerinden menkul herzevekillerin kendi keşf iddiaları söz konusu olduğunda aklı devre dışı bırakan saçmalıklarına sorgusuz sualsiz iman etmeleri nasıl yorumlanmalıdır?

*

Yukarıda özellikle şu hususa dikkat çekmiştik:

Ehl-i sünnet itikadına göre bilgi üç yolla elde edilir: Akıl, sağlam duyular, doğru haber.

Keşf diye bir dördüncü bilgi kaynağı yok..

Yani bir insan çıkıp, “Bana keşf oldu ki, bundan böyle helal bildiğimiz şu şey haramdır” diyemez.

Ya da “Haram bildiğimiz şu şey, artık helaldir.. Bunu keşfî müşahede ile öğrendim” diye konuşamaz.

Yahut “İslam’ın şartlarına bir şey daha eklendi, bundan sonra ayrıca şöyle bir ibadet daha yapmamız gerekiyor” şeklindeki bir iddia ile ortaya çıkamaz.

Amelî hususlarda “yeni icat”lar çıkarılamayacağı gibi, itikadî hususlarda da “yeni keşif”ler yapılamaz.

İlki amelî bid’at, ikincisi ise itikadî bid’at olur.. İkincisi daha tehlikelidir.

Din, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” (Maide, 5/3) ayet-i kerimesinin indiği gün tamamlanmıştır, dinde eksik gedik yoktur, ve ona eklenecek bir şey de söz konusu değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması “tahkîkî iman – taklîdî iman” ayrımı yapmaktadır.

Her mümin tahkîkî imana sahip olmakla yükümlüdür.

Buna karşılık hiçbir mümin “keşf” sahibi olmakla, “keşfî müşahede” ehli olmakla yükümlü değildir.

Dolayısıyla tahkîkî iman olarak nitelendirilen imanın “keşf”le bir ilgisi yoktur.

Tahkîkî iman, aklî tefekkür ve nakle dayalı bilgi sayesinde oluşan “delile müstenid” imandır.

*

Said Ramazan el-Bûtî, bu “tahkik-taklid” konusunda şöyle diyor:

“Hâl böyle olunca, Allah Teâlâ’nın bizi kesin bir temele dayandırmakla yükümlü tuttuğu itikadî hususlarda taklidin caiz olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü taklid, ictihada güç yetirilememesi halinde söz konusu olur. İctihad da ancak, âyan beyan bilindiği gibi, zanna dayalı hususlarda caizdir. Allah Teâlâ’nın bizleri kesin kanaat sahibi olmakla mükellef tuttuğu dinin (itikadî) esaslarında, yukarıda da açıkladığımız gibi, zanna dayalı herhangi bir şey bulunmadığından ictihad yapılamaz; nerde kaldı ki taklid yapılsın.

“Bir kimse itikadî esaslarla ilgili delilleri anlamayabilir, bu durumda taklide başvurması şarttır. Çünkü bu, … hem kendisinin, hem de idrak edilebilir şeylerle mükellef diğer aklı başında kimselerin iştirak ettiği bedihî delillerden haberdar olmasıdır.

“Bu yüzden âlimler demişlerdir ki: ‘… İtikadî esaslarda taklitçi durumda olan bir kimse hakkında söylenebilecek en ehven söz, “günahkârdır” ifadesidir.’.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Mezhepsizlik İslâm Şeriatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid’attir, çev. Süleyman Çelik, İstanbul: Bedir Y., 2011, s. 172.)

 *

Konu, merhum Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin (k. s.) Ehl-i Sünnet İ’tikadı adlı eserinde ise şöyle yer almaktadır (Çev. A Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 37):

“Allah (c.c.)’ı ve Allah’ın sıfatlarını bilmek, ilimlerin en yücesi, en büyüğü, en faydalısı, en mükemmeli, en şereflisi, en parlağı, ruha en fazla tesir edenidir…. İşte bunun içindir ki bu ilmi, Peygamber (s.a.v.), ilmin başı olarak vasfetmiştir. Bu ilmi, aklî ve naklî delilleri ile bilemeyen bir kimsenin [başkalarını] taklide başvurmaktan [ve onlara uymaktan] başka çaresi yoktur. Taklid, Mâtüridî mezhebine göre câizdir. [Caiz olmak, farz veya vacip olmak anlamına gelmez.]

“Mutezile ulemasına göre taklid câiz değildir. Hatta Ebu Haşim, taklid edenin kâfir olacağını söylemiştir. Şüphesiz ki doğru olan, bizim mezhebimizin görüşüdür. Bununla beraber taklid yapan kimse günahkârdır. [Bu nedenle, taklid için mutlak olarak caizdir denemez, aklî ve naklî delilleri öğrenme imkânı bulamayan ya da anlayamayanlar için caizdir.]

“Peygamberimiz (s.a.v.)’den şöyle bir hadîs-i şerîfin rivayet olunduğu ileri sürülmüştür: ‘İhtiyarların dinini taklid edin.’ Halbuki bu, hadîs-i şerîf değildir. Süfyân-ı Sevrî’nin sözüdür….”

*

 Allame Âliyyü’l-Kârî ise konuyu şöyle açıklıyor:

İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de bir delile da­yanmadan taklid eden kişinin imanı sahihtir. İmam Ebû Hanife, Süfyan-i Sevrî, Mâlik, Evzai, İmam Şafiî, İmam Ahmed ve müctehidlerin umumu ile hadis âlimleri taklidçinin imanının sahih olduğunu, an­cak delil bulmadığı için günahkâr olduğunu söylemişledir. ... Mûtezile’ye göre ise şüpheyi defetmek mümkün olacak şekilde her meseleyi akıl delâleti ile bilmedikçe bir kimse mümin olamaz. …

… Bu ihtilâf dağ başında bulunup da bu âlem hakkında düşünmeyen, yaratıcısı hakkında asla düşünmeyen kimseler hak­kında doğmuştur. Müslüman ülkelerde doğup büyüyen ve bu âle­min sanatlarını görüp Allah’ı noksan sıfatlardan berî kılan kimse ise taklid sınırının dışındadır. Nitekim bir Arap köylüsüne: “Allah’ı nasıl tanıdın?” diye sorulunca, şöyle cevap vermiş: “Devenin tersi devenin geçtiğine, ayak izleri bir yürüyenin varlığına delâlet eder de bu yüksek eyvanlar ve alçak merkez bir yaratıcının varlığına de­lâlet etmez mi?” cevabını vermiş. Fakat taklidçi inancını, kendini imana davet edenin boynuna bir gerdanlık gibi asıp, “Eğer bu din doğru ise doğrudur, batıl ise vebali günahı onun [beni imana davet edenin] boynuna aittir” ma­nasında bir düşünceye sahip olursa bu türlü taklidçi ittifakla mümin değildir. Çünkü böyle bir kimse imanında şüphe içindedir.

Bir gö­rüşe göre ise, bu âlemin yaratılmışlığı ve Allah Teâlâ’nın varlığı Al­lah Teâlâ hakkında gerekli olan ve olması mümkün olmayan meseleleri delilleri ile birlikte bilmek her mükellefe farz-ı ayndır. Dolayısıyla delile bakarak bilgi sahibi olmak farzdır [farz-ı ayndır], taklid caiz değil­dir. İmam Razî ve Âmidî’nin tercih ettiği görüş de budur. Burada delilden kasdedilen icmalî delile bakmaktır. Tafsilâtlı delile baka­rak şüphesi bulunanların şüphesini gidermek, yol gösterilmek is­teyenlere yol göstermek ise farz-ı kifayedir. …

(İmam-ı Âzam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, şerh: Aliyyül Kârî, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., t. y., s. 384-8.)

*

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ise, konuyu şöyle açıklamaktadır:

Taklid: Huccetsiz, delilsiz, tahkiksiz mücerred hüsn-ü zan sebebiyle, amelde, kavilde, itikadda başkalarına iktida ve taklid etmek caiz değildir ve günah-ı kebairdendir.

“Bazıları da segâirdendir [küçük günahlardandır] demişlerse de, huccet ve burhana müstenit olan amel ve itikada taklidî denmez. [Mezhebinin delillerini bilmesi durumunda salt taklit ehli olmaktan kurtulur.] Eğer bu gayr-ı taklid itikadda olursa, icmalen [özet olarak] olsun, nazar [fikrî inceleme/araştırma] ve istidlale [aklî delil getirme] müracaatla taklidden kurtulmak lazımdır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre mukallidin imanı her ne kadar sahih ise de, itikadda mukallid olanların, üzerine vacip olan nazar [teorik düşünce, akıl yürütme] ve istidlali [aklî ve naklî deliller getirme] terk etmelerinden dolayı, günahkâr olduklarından şüphe edilemez….”

(Mehmet Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlarİstanbul: Seha Neşriyat, s. 159.)

*

Vahdet-i vücutçuların insanları davet ettikleri “öğreti”ye (felsefeye) gelince..

Akılla bir ilgisi yok.. “Aklın ötesinde bir tavır”dan söz ediyorlar.

Nakille de (nasslarla, ayet ve hadislerle de) bir ilgisi yok, çünkü “keşf” adını verdikleri özel bir bilgi türünü bahis konusu yapıyorlar.

Keşf vasıtasıyla ulaştıklarını söyledikleri bilgi ayet ve hadislerde bulunuyor olsa zaten keşften söz etmelerine gerek kalmayacak, doğrudan ayet ve hadisleri okumaları yeterli olacak.

*

Burada karşımıza şöyle bir soru çıkıyor:

Vahdet-i vücutçuların sözlerine itibar eden bir adamın imanı ya da inancı “tahkik-taklid” ayrımında nereye düşer? Onun tavrı “tahkik”e mi, yoksa “taklid”e mi dayalıdır?

Cevap açık: Bu, taklid eksenli bir tavırdır.

Çünkü mevzubahis olan, kişinin ne kendi nazarî (teorik) inceleme, araştırma ve bilgisidir, ne de kendi keşfidir; sadece, “İbn Arabî (ya da vahdet-i vücutçu taife) şunu keşfetmiş” şeklindeki bir “haber”e (rivayete) “takliden” inanılmaktadır.

Ortada som ve pür “taklid” mevcut.. Delilsiz, “akıl ötesi” olduğu söylenen bir iddianın tasdiki söz konusu..

Ve bu taklid ameliyesini, Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde bir yere oturtamıyoruz.

*

Çünkü, Ehl-i Sünnet, ister amelî, isterse itikadî olsun, dinî konularda keşfe itibar etmiyor.

Bunlar ise, delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmayan keşfe bir de taklid günahını ekliyorlar. Tüy dikiyorlar. 

Üstelik, keşf sahibi oldukları söylenen kişiler, sıdk u sadakatlerinin delili olarak mucizeler gösterebilen birer peygamber değiller.

Dahası, peygamberlere özgü “masumiyet”le de bir ilgileri yok.

Onların keşfine inanmanın tek bir dayanağı var: Kuru hüsnüzan.

Ancak, şer’î delil niteliği taşımayan (edille-i şer’iyye arasında yer almayan) böylesi “keşf” iddialarını geçtik, şer’î delillerin bizzat kendilerinde bile hüsnüzan tek başına yeterli olmuyor.

*

Amelî konularda “zan” düzeyindeki bilgilere de (zayıf hadisler ya da içtihat çerçevesinde) yerine göre itibar edilebiliyorsa da, itikadî meselelerde “zan” yeterli görülmüyor. Akıl ve nakil (ayet ve hadis) eksenli “kesin” delil isteniyor.

Dolayısıyla, itikadî konularda vahdet-i vücutçuların keşf iddialarının i’rabta mahalli hiç yok.

Mahalli olmadığı gibi, onların sözlerine itibar etmek (Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde) mahzurlu.

Onların itikadî nitelikteki sözlerine itibar edenler, kendilerini otomatikman “taklid ehli” haline getirmiş, günahkârlığı yol edinmiş, “imanlarının tahkîkî iman olmadığını” belgelemiş oluyorlar.

*

Şu ayet-i kerime, onların durumunun anlaşılmasına yardımcı olabilir:

Bunların bir de ümmî (okuyup yazamayan) kısmı vardır, kitabı (Tevrat’ı), kitabeti (yazmayı) bilmezler, ancak bir takım kuruntu yığını ümniyyeler kurar ve sırf zann ardında dolaşırlar.” (Elmalılı meali, Bakara, 2/78)

Bu ayet-i kerime, Medine’nin kenar muhitlerinde yaşayan Yahudiler için nazil oldu, fakat Hristiyanların durumuna da ışık tutuyor.

Hatta bizim durumumuza..

Bugün milletçe (istisnalar dışında) Kur’an karşısında ümmî konumdayız. Okuyamıyoruz, ya da anlamadan okuyoruz, okumamıştan bir farkımız olmuyor; yazma bahsinde durumumuz daha da kötü, Kur’an diliyle (Arapça) yazamıyor, meramımızı anlatamıyoruz.

Cahilliğimiz o kadar büyük boyutlarda ki, Latin gâvurunun (Türkçe’nin telaffuzunun hakkını veremeyen) harfleriyle Türkçe okuyup yazabilenimiz kendisini ümmîlikten kurtulmuş zannediyor.

Halbuki, Kur’an karşısında kör kütük ümmî.. O kadar cahil ki, ümmî olduğunun farkında bile değil.

İşte, bu bahiste esas olan Kitap bilgisidir.. Ve, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğidir.. Sünnetidir.

Falanın filanın keşfine gelince.. O, en iyi ihtimalle zandan ibarettir.. En iyi ihtimalle...

Kötü ihtimalin ise sınırı yok.

*

Böylesi zanların peşine çok fazla takılmanız halinde, şu ayet-i kerimede durumları açıklanan insanlara benzemeniz mümkündür:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir!” (Tevbe, 9/31)

Bugün İslam alemindeki itikat ve/veya amel bakımından sorunlu toplulukların hemen hepsinin bu hale gelmelerindeki temel etken, şer’î delilleri (Şeriat'i) terk pahasına belirli şahısların keşfine, dehasına vs. güvenmiş olmalarıdır.

Mesela FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü)..

Bu insanların en büyük sorunu, Fethullah’ın “keşf”ine bel bağlamış olmalarıdır.

*

Bu noktada vahdet-i vücud anlayışını (aslını esasını anlamadan, "akıl" vasıtasıyla tevil edip iyiye yorarak) savunan bazı kişilerin salih insanlar olarak bilinmesinin (ve hatta öyle olmasının) bir önemi yoktur.

Edille-i şer’iyye arasında “salih insanların keşfi” de yer alıyor olsaydı mesele yoktu, fakat böyle birşey söz konusu değil.

Salih insanlar da bazen yanılabilirler.. Günah da işleyebilirler, günahta ısrar etmeyip tevbe ederler.. Hak etmeyen insanlar hakkında lüzumsuz hüsnüzanda bulunarak onların sözlerini tevil edebilir, onlara lüzumsuz yere kefil olabilirler..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile yanlış haber ile yanıltabilmişlerdi.. Şu ayet böyle bir olay yüzünden nazil oldu:

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, bir fasık size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 49/6)

Birisi size “keşfen” birşeyi haber verdiğinde, keşf yolculuğuna çıkabilen biriyseniz şayet, onu mutlaka bizzat kendiniz araştırıp “keşf” edin..

*

Araştıramıyorsanız, “keşf” sahibini kendi keşfi ile başbaşa bırakmanız, “keşf”inden uzak durmanız, akıl ve gönül sağlığınız için hararetle tavsiye olunur.

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalb; bunların tümü ondan sorumludur.” (İsra, 17/36)

Şunu da unutmamak gerekiyor: İnsanın manen yaşadığı ve “keşf” diye adlandırdığı birtakım tecrübeler Allahu Teala’nın bir imtihanı olabilir. Kendi keşfine dayanarak, “tamamlanmış olan din”e ilaveler yapmaya kalkışmaktan insanın kaçınması gerekir.

Yoksa Allah'ın tuzağından (mekrinden) kendilerini güvende mi görüyorlar? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah'ın tuzağından emîn olmaz.” (A’raf, 7/99)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."