İRFAN PAZARLAMACILARININ VE VAHDET-İ VÜCUTÇU MARİFETULLAH İŞPORTACILARININ ANLAYAMADIĞI




Malumdur ki, İbn Arabî ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi isimler, “şeriat, tarikat, marifet, hakikat” şeklinde (İslâm’ın ilk dönemlerinde dillendirilmeyen, sonradan icat edilmiş) bir sınıflandırma yapıyorlar.

(Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makalat’ı bu ayrım ekseninde kaleme alınmıştır. Ancak onun tarikat, marifet ve hakikat anlayışı Şeriat’e uygundur.)

Yunus Emre de “Şeriat tarikat yoldur varana, hakikat marifet andan içerü” diyor.

İşte burası, ayakların kaymaya başladığı yer..

Şeriat’siz hakikat ve marifet olmaz..

Şeriat’in olmadığı yerde hakikat ve marifetin izine tozuna rastlanamaz. Hakikat ve marifet, Şeriat’te dercedilmiştir.

Tarikat da öyle.. Bir tarikat, Şeriat’ten saptığında, dalalete düşmüş, hakikat ve marifeti kaybetmiş olur.

*

Tarikatlar mezhepler gibidir, nasıl bir mezhep (içtihat) Şeriat’i (İslam’ı) kendi tekelinde göremezse, tarikatlar da manevî tekamülü kendi inhisarları altındaki bir imtiyaz olarak göremezler. (İmam Şafiî’nin “Bizim (içtihadî meselelerdeki) mezhebimiz/görüşümüz doğrudur, fakat yanlış olma ihtimali var; muarızlarımızın görüşü (delilleri yorumlayış biçimi) yanlıştır, fakat doğru olma ihtimali var” anlamına gelen bir sözü mevcut.)

Manevî tekamül, (Şeriat’e uyulması kaydıyla) tarikatsız da gerçekleşir. 

Nitakim Mehmed Zahid Kotku rh. a., Tasavvufî Ahlâk adlı eserinin birinci cildinde Aziz Mahmud Hüdaî k. s.'nun, “Dört mezhebin imamları seyr ü süluklarını ilim yoluyla yapıp kemale ermişlerdir” anlamına gelen bir sözünü naklediyor.

Yani Şeriat tek başına (tarikat işlevini de görerek) insanı kemale ulaştırabilir, fakat Şeriat’siz tarikat zındıklığın ta kendisidir.

*

Söz konusu dörtlü taksimde geçen marifetten kasıt, marifetullah, Allahu Teala’yı bilip tanımak..

Bu taksim ya da tasnif çerçevesinde “hakikat” kavramı hakkında konuşurken dikkatli olmak gerekiyor. Hakikat Şeriat’in dışında olan bir şey değildir, içinde olan birşeydir, özüdür.

Hakikat, Şeriat’le kaimdir, Şeriat yoksa, hakikat denilen özünün de mevcut olamayacağı açıktır.

O yüzden, Şeriat’e sırt çeviren hakikat edebiyatçılarının cemi cümlesinin hakikat düşmanı haline geldikleri görülmektedir.

*

Marifet meselesine Hz. Ali’nin şu sözü ışık tutmaktadır: 

“Marifet, Allah konusunda kalbinde ne tasavvur edersen et Hakk’ın onun zıddı (ondan başka bir şey) olduğunu bilmektir.”

Kelâbâzî, tasavvvuf konusunda kaleme alınmış ilk eserlerden olan kitabında konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:

“Şeyhlerden biri şöyle der: ‘Marifet iki nevidir: Hakk’ı tanımak, hakikatı tanımak. Hakk ile ilgili olan marifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teala’nın birliğini kabul etmektir. [Şirk koşmamak, muvahhid olmaktır.] Hakikatla ilgili olan marifet, “Allah Teala’nın birliğine [zatıyla ilgili bilgiye] ulaşmanın yolu yoktur” diye arifin inanmasıdır. Zira samediyet bunu imkânsız hale getirmiştir.’ 

"Bu sebeple Rabb’ın [bilgi ile] ihata edilemeyeceği bir hakikat olarak ortaya çıkmıştır. 

"Allah Teala, ‘İlim yönünden onu ihata edemezler’ (Taha, 20/110) buyurmuştur. Samed, sıfat ve vasıflarının mahiyeti idrak edilmeyen varlık demektir. [Zatını bilmeyi geçtik, sıfatlarının künhüne vakıf olmak bile mümkün değildir.]”

(Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf / Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul 1992, s. 193.) 

*

Zünnun-ı Mısrî k. s.’dan konuyla ilgili olarak şu söz nakledilir: 

Allah’tan en uzak kalan, zahir itibariyle O’na en fazla işarette bulunandır.” 

(Ferideddin Attar, Tezkiret-ül Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergah Yayınları, s. 192.)

Cüneyd-i Bağdadî k. s. ise şöyle demiştir: 

“Marifet, Allahü Teala’nın mekri, yani oyunudur [hilesidir]. Arif [marifet sahibi] olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.” (A.g.e., s. 463.)

Yine şu söz de ona aittir: 

“İlim, ihata eden birşeydir, keza marifet de ihata eden birşeydir. Şu halde (ihata olunmaktan münezzeh bulunan) Allah nerede, kul nerede?” (A.y.)

Marifet de ilmin kapsamına girer.

Cüneyd-i Bağdadî k. s. şunu da söylemiştir: 

“Allah’ın vahdaniyetine (birliğine) dair olan ilim, O’nun varlığından farklıdır, keza O’nun varlığı, O’na [varlığına] dair olan ilimden farklıdır.” (A.y.)

*

Ebu Bekir Vasıtî k. s. ise şunları söyler:

“Bir pîr, ‘En büyük günahım O’nun hakkında marifet sahibi olmamdır [marifetfuruşluk yapmamdır]’ demiştir…. İbare ve ifade [marifetullaha dair sözler] Tevhid yolunun mahremi değildir. Bilmek tevhid yolunda, yabancıdır. Tevehhüm ve zan gibi şeylerin tümünde hudûs (sonradan olma durumu) tohumu vardır. Tevhid ise kendi mukaddes âleminde tertemiz bir halde olup konuşmak, dinlemek, ibare, ifade, işaret, görmek, suret, hayal, öyle veya böyle olmak gibi şeylerden münezzehtir. Bütün bunlarda beşeriyet kiri vardır, halbuki tevhiddeki marifet kirli olmaktan münezzehtir….” (A.g.e., s. 739.)

Ebu Bekir Vasıtî k. s. şunları da söylemektedir: 

“Muamele (amel, ahlâk ve ibadet) yoluna dair söz söylemek güzel birşeydir. Lâkin söz, hakikatlar bahsinde şirk çölünden esen bir rüzgar, beşeriyet [benlik, enaniyet] âleminden zahir olan bir inkâr ve tanınma halidir.” (A.g.e., s. 743.)

Yani, yüce hakikatlerden bahsetme iddiasıyla ortaya çıkıp marifetullaha (Allah’ı bilmeye) dair ileri geri konuşanların birçoğu, insanları şirke doğru götüren haddini bilmezler durumundalar.

Böyle yapmakla insanlara Allahu Teala’yı tanıtmış olmuyorlar, kendilerini arif, irfan sahibiermiş vs. diye tanıtmış oluyorlar, "büyük arif" filan diye nam salıyorlar.

Gevezeliklerinin başka da bir faydası yok.

*
Benzer şekilde Ebu Abbas Seyyarî k. s., Hakiki marifet, marifetlerden çıkmaktır (marifet iddiasında bulunmamaktır) demiştir. (A.g.e., s. 777.)

Gerçek marifet (marifetullah, Allah bilgisi), takvasız olmaz.

Yani takvası (Allah korkusu) olmayanda marifetullah bulunuyor olamaz.

İnsandaki marifet (marifetullah), ondaki takva kadardır.

Çünkü, korku, bilginin sonucudur. Bilen, korkar.

Mesela, insanlar aslanlardan, kaplanlardan korkarlar, çünkü onların yırtıcı canavar olduklarını bilirler. İki yaşındaki bir çocuk ise, bu canavarlardan korkmaz. Çünkü onlara dair bilgisi bulunmaz.

O yaştaki bir çocuk, bir prize çiviyi sokmaktan çekinmez, yetişkinlerin ise bundan ödü patlar. Çünkü bunun tehlikesini bilirler.

İşte, kendisinde Allah korkusu (takva) olmayan kişide de, Allah bilgisinin (marifetullahın) bulunuyor olması düşünülemez. 

*

Ancak, takvanın dereceleri var; söz ve davranışlarının kendisini küfre düşürüp düşürmemesini umursamayan kişide takva hiç yok demektir.

Bazısı ise küfre düşmekten sakınır, böylesi bir takvası vardır, fakat amelinde takva sergileyemez.

Takva ile abidliği de birbirine karıştırmamak gerekiyor..

Takva, sevaplı işleri çok fazla yapmak demek değildir, günahtan sakınmaktır. En takvalı insan, günahtan en çok sakınan kişidir, salt farzları yapıyor olsa bile.

Gerçekten takvalı olan insanın yalnızlıktaki hali ile insanlar arasındaki hali, günahtan kaçınma cihetinden bir farklılık göstermez. 

İnsanlar arasında işlemediği günahı yalnızken işleyen kişide takva eksik demektir. İnsanlardan utanmak da (aldatma maksatlı iyi görünme değil de haya) çok iyi ve makbul birşeyse de, Allahu Teala’ya karşı olan takva bunun ötesinde birşeydir. 

(Allahu Teala’dan bizi de takva sahibi kullarından eylemesini niyaz ederiz.)

*

İşte bu yüzden, Allah c. c. katında en değerli (en kerîm) olanlar, O’ndan en çok korkanlardır (Hucurat, 49/13), yani isyankâr duruma düşmekten, emir ve yasakları çiğnemekten en çok sakınanlardır.

Allah’tan en çok korkanlar kimlerdir?

Doğal olarak, âlimlerdir: “Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar, alimlerdir.” (Fatır, 35/28.)

İşte “marifet, hakikat” bundan ibarettir.. Gerisi fasa fiso, boş edebiyat, riyakârlık ve gösteriştir.

Kişi takvası (kendisindeki Allah korkusu, günahtan sakınışı) kadar alimdir ve marifet sahibidir.

Bir insanda takva (marifet), hayat tarzı olarak amelinde kendisini gösterir; takva ve marifetullah gösterişçiliği ve edebiyatı başka birşeydir.

*

Takvanın ne olduğunu bilmek ve anlamak, iyi anlatabilmek de, takvalı olmak anlamına gelmez.

İmam Gazalî’nin İhyâu Ulumiddin’de yer alan şu ifadeleri meseleyi anlamak bakımından aydınlatıcıdır (C. 4, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul: Bedir, s. 23.)

“Hz. Ebu Bekir’i görmez misin ki, [kendisine sunulan] sütü içtikten sonra, sütü verenin gayr-ı meşru [Şeriat’e aykırı] yoldan onu kazandığını öğrenince, hemen boğulacak şekilde parmak salarak onu midesinden boşaltmağa çalışmıştır. O bilmeyerek içtiği bu sütten fıkhî hükümlere göre mes’ul olmadığını ve fıkıh fetvalarında bunu [kusup] çıkarmanın vacib olmadığını bilmiyor mu idi?! İmkan nisbetinde midesini temizlemekle niçin tevbe etti? Bu, ancak onun kalbinde yerleştirilen bir sır içindir. O gizli sır, ona, amme [genelin] fetvalarının başka ve Ahiret yolculuğunun tehlikelerinin başka şey olduğunu ve bunları ancak sıddıkların bilebileceğini bildirdi. Sen, Allah’ın yarattıkları içerisinde Allah’ı en iyi bilen [marifetullah sahibi] bu gibilerin hallerini düşün. Onlar Allah’ı, Allah’a giden yolu, Allah’ın gadabını ve mağrur olmanın zararlarını herkesten iyi bilenlerdendir. Bunlar öyle sırlardır ki, bunların daha ilk kokularını alan kimse, Allah’ın yoluna giren salik, bin sene de yaşasa, her nefesinde nasuh tevbesine devam etmesinin lüzumunu ve hiç vakit geçirmeden tevbenin vücubunu anlar….” 

İmam Gazalî şunu da söylüyor:

“… [O,] celalini anlamakta akılların şaşırıp hayrete düştüğü, vasfını anlatmakta dillerin tutulduğu, ariflerin O’nun hakkındaki marifetlerinin kemali, [marifet hususunda] acziyyetlerini itiraftan ibaret olduğu, bir Allah’tır. Nitekim Resul-i Ekrem: ‘Gereği gibi Seni sena etmekten acizim. Sen, kendini sena ettiğin gibi yücesin’ buyurmuş. Sıddîk-ı Ekber [Hz. Ebu Bekir] de, ‘Anlamadığını [anlayamıyor olduğunu] anlamak bir anlayıştır’ demiştir….”

(A.g.e, C. 4, s. 551-552.)

Plotinus'un şakirdi İbn Arabî herzevekili, İmam-ı Rabbanî ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin dikkat çektiği gibi, Hz. Ebu Bekir r. a.'in bu sözünü diline dolamış ve isim vermeden onu aşağılamış, cahillik isnadında bulunmuş durumda.

Senin irfanın (!) başına çalınsın!

*

Yaşamak başka, edebiyat başka:

Gerçek bu söz yârenler
Gördüm demez görenler
Keramete erenler
Gizli sırrı açar mı?!

Üftade k. s.


KAPLAN'IN ÜFLEDİĞİ KAVAL VE KOYUN SÜRÜSÜ

 



Risale-i Nur talebesi gazeteci-yazar Mustafa Kaplan, “sufizm” konulu “beyanname”leri için şöyle bir yeni açıklama yapmış:

Dünyânın çobanları, sekiz milyar insanı zahmetsizce güdebilmek için beyinlerini çatlatıyorlar ve milyar dolarlar harcıyorlar. Buldukları en geçerli metod, "Sufizm" denen sistemdir.

Sufizm kelimesini "tasavvuf" ile aynîleştiren çokbilmişler, bilmeden yorum yapıyorlar. Sistemde benzerlik olduğu doğru, ama tek başına o değil.

Sufizm, "beyinlerini başkasının cebine koymuş" insanları bir arada gütme san'atıdır. Bir karabaş koyun seçersiniz, bütün sürü onun peşinden gider. Düz giderse düz giderler, uçurumdan atlarsa da düşünmeden taklit ederler.

Şu ân grup formatında çalışan hemen çoğu sosyal topluluklarda bu "sufizm" işletilmektedir. Dünyânın çobanları o gruptan birisini elde etmekte -bunun da yüzlerce yolu var-, onu lider şahsıyyet konumuna getirmekte; onun yönlendirmesiyle de o grubun bütün ferdlerini istenilen rotaya sokmaktadırlar. Çünkü, arkadan gelenlerin "sorgulama" alışkanlıkları yoktur, zâten ona müsâade de edilmez. Hemen "aforoz" sistemi işletilir...

Evet, günümüz tasavvuf ekolleri sufizme en uygun yapılardır; ama bütün gruplar aynı formatta çalıştırılmaktadır. Sâdece tarîkatlar değil, mason locaları da, liberaller de, siyâsî partiler de, STK'lar da sufizm metoduna göre şekillendirilmektedir. Lider tek söz sáhibidir, yanlışında hikmet aranır, aslâ tenkid edilemez!

Var mı, içinde bulunduğu sistemi eleştiren babayiğitler? Hangi grupta, hangi inançta olursa olsun, selâm olsun akıl sáhiblerine! Yazıklar oldu Sufizm mahkûmlarına!..

İşte Mustafa Kaplan'ın karşı çıktığı "Sufizm" budur. İslâm dîni ise, ferdleri özgün düşünmeye, mutlaka aklını kullanmaya, eleştirel mantığa sevk eder. Sufizm seline kapılan bir beyne bunu anlatamazsınız...

Söyledikleri doğru, isimlendirme (kavramsallaştırma) yanlış.

Ki bu, ciddi bir sakatlık.

*

Kaplan, sufizm kelimesi etrafında laf üreteceğine “Allah’ın vaadi” konusundaki hatasını itiraf edip düzeltseydi, okurlarına karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olur, ve kendisinin, hataları olmakla birlikte “iyi niyetli ve samimi” olduğunu düşünmemizi sağlardı.

Hatasız kul olmaz, “Beşer, şaşar”, fakat iyi niyetli insanlar, hatalarını fark ettiklerinde düzeltirler. Yanlışlarını itiraf etmekten kaçınmazlar, tam aksine, hata etmiş olduklarını söyleyerek insanları uyarma konusunda acele ederler.

Mesela İmam Şafiî gibi müçtehit imamların içtihat ve fetvaları için “kavl-i kadîm” ve “kavl-i cedîd” ayrımı yapılır.. Birçok konuda sonradan görüşlerini değiştirmişlerdir. “Bir zamanlar şöyle demiştim, bu konuda farklı birşey söylemeyeyim, sonra insanlar benim için ‘Bir dediği öbürünü tutmuyor’ derler” diye düşünmemişlerdir.

Böyle düşünselerdi takva şişesini taşa çalıp kırmış ve sapıtmış olurlardı.

*

Merhum Bediüzzaman’ın da, bir mahkeme savunmasında yaptığı şöyle bir “hata itirafı” var:

İddianamede, “Telvihat-ı Tis’a” namında tarikatın bazı hakaikine ait bir risalede medar-ı tenkid bulunan şu fıkra:

Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset ve bir kısım gafil insanlar, ehl-i tarikatın içinde gördükleri bazı su-i istimalâtı (kötüye kullanımı) ve bir kısım hatiatı (hataları) bahane ederek bu hazine-i uzmayı kapatmaya, belki tahrip etmek ve bir nev’i âb-ı hayatı dağıtan o kevser menbaını kurutmağa çalışıyorlar. Ve merkez-i hükûmet olan İstanbul’u beş yüz elli sene, bütün âlem-i Hristiyanînin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envar-ı tevhid ve merkez-i İslâmiyetteki ehl-i imanın mühim nokta-i istinadı o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde o ‘Allah, Allah’ diyenlerin kuvve-i imaniyeleri ve marifet-i ilâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş-u huruşlarıdır. İşte ey insafsız hamiyetfuruşlar (hamiyyet gösterişçisi, hamiyyet satar) ve sahtekâr milliyetperverler!. Tarikatın, hayat-ı içtimaiyemizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.” diye yazılı olan fıkra (anekdot) aleyhime tenkidkârane bir fıkra olarak dercedilmiş.

El-cevap: Bu fıkra hakikat noktasında çok hatiatımı affettirir, mübarek bir fıkradır. Hem bu fıkra, hükûmetçe tarikatın yasak olduğuna dair kanunların neşrinden hayli zaman evvel olmakla beraber, bu tarikat talimi değil, tarikatın bir hakikat-ı ilmiyesini ilmen beyan etmektir. Buna yasak temas edemez.

Bediüzzaman burada hukuk dersi veriyor, fakat konumuz bu değil.

Görüldüğü gibi, “hatalarını affettirmek”ten söz ediyor.

Büyük insandı, Allah rahmet eylesin!

*

Mustafa Kaplan’ın ifadelerine dönelim..

Demagoji ve mugalataya sığınıyor.

Çokbilmişler, sufizm kelimesini "tasavvuf" ile aynîleştiriyorlarmış.

Zaten aynılar.. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.. Sufî eşittir mutasavvıf, ve sufizm eşittir (cilik, culuk vezninde) tasavvuf-çuluk.

İmdi, yazarın anlattığı şey şu:

Ortada bir “sistem” var, esasını insanları “sürü” haline getirip (başlarına geçirilen bir “karabaş koyun” vasıtasıyla) gütme oluşturuyor.

“Dünyanın çobanları” denilen birileri (her kimseler), grup formatında çalışan hemen çoğu sosyal topluluklarda o gruptan birisini elde etmekte -bunun da yüzlerce yolu varmış-, onu lider konumuna getirmekte; onun yönlendirmesiyle de o grubun bütün ferdlerini istenilen rotaya sokmaktalarmış. Arkadan gelenlerin (sürünün) "sorgulama" alışkanlıkları yokturmuş, zâten ona müsâade de edilmezmiş. Hemen "aforoz" sistemi işletilirmiş.

Bu “sistem” (sufizm metodu) hem tasavvuf ekollerinde (tarikatlarda), hem mason localarında, hem liberallerde, hem siyâsî partilerde, hem de STK'larda (sivil toplum kuruluşlarında) hükümferma imiş.

Bunun anlamı, liderin tek söz sáhibi olmasıymış, liderin yanlışında hikmet aranırmış, aslâ tenkid edilemezmiş.

*

Bunları anladık, güzel de, bu sufizm metodu denilen şey, sadece tasavvuf ekollerinin tekelinde olmadığına, siyasal partilerde, sivil toplum kuruluşlarında (vakıflar ve derneklerde, gönüllü kültür teşekküllerinde), mason localarında vs. de yürürlükte olduğuna göre, neden bu olguyu sufizm diye adlandırıyorsun da mesela “masonizm, partisizm, sivilizm” vs. gibi bir tabir kullanmıyorsun?

Dünya siyasetine damgasını vurmuş olan bu olgunun farkında olan tek kişi sen değilsin ve sosyal bilimler literatüründe bu olguyu ifade için kullanılan yığınla terim var.

Neden onlardan birini kullanmıyorsun da buna sufizm diyorsun?

Bu olgu işte Yahudilik ve Hristiyanlığa hakim durumda.. Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtildiği üzere haham ve rahiplerini “rab” edinecek kadar liderperestler. Koyun sürüsü olmaya dünden razılar.

Aforoz sistemi de Katolikler’in alamet-i farikası durumunda.

Söz konusu “rableştirme” (Ki sürüleşme ve liderperestliğin zirve noktasıdır) Yahudi ve Hristiyanlar’a özgü de değil.. Firavun ve Nemrut da rabliklerini ilan etmiş ve “sürü”lerine bunu kabul ettirmişlerdi.. Nazım Hikmet'in "Beni Stalin yarattı" diye şiir yazması tesadüf değildir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, çağdaş Türkiye’de de Selanikli Mustafa Atatürk’ü tanrı ilan eden, “Kâbe Arab’ın olsun / Bize Çankaya yeter” diyen putperestler çıktı.

Bu sapmayı ifade için bula bula sufizm kelimesini mi buldun?..

Sözlükteki kelimelerin köküne kıran mı girdi?!

*

Yazar “eleştirel mantık”tan söz ettiği için mantık bahsine de girelim.

Tanımların efradını cami, ağyarını mani olması önem taşır.

Kategorizasyonda “beş küllî”ye (cins, nev’, fasıl, hassa ve araz-ı âmm) dikkat etmek gerekir.

Cins, nev’ (tür) ve fasıl zatî, hassa ve araz ise arızî küllîlerdir.

Mustafa Kaplan’ın sufizm diye adlandırdığı olgu, bu taksimde araz-ı âmmeye tekabül eder. Şayet sadece tarikatlarda böyle bir durum görülseydi, hassa olurdu.

Dolayısıyla, söz konusu olguya sadece tarikatları akla getiren bir isim takmak, mantık bakımından yetersizliğe ve kafa karışıklığına karşılık gelir.

Tabiî asıl maksat kafa karıştırmak ve özel olarak tarikatlara laf sokuşturmak değilse..

Söz konusu olguyu ifade için masonizm, partisizm, sivilizm vs. gibi bir isim takılsaydı o da yanlış (ya da yetersiz, kafa karıştırıcı) bir adlandırma olurdu.

*

Diyelim ki Mustafa Kaplan'ın "sufizm" şeklindeki adlandırması haklı ve yerinde..

Ve birileri, onun bu isimlendirmesine itiraz ederken yanılıyorlar.

Bu durumda Kaplan'a haksızlık etmiş, kul hakkına girmiş olurlar, fakat bu, itikadî bir hata değildir.. Dinin özüyle de ilişkisizdir.

Esas itibariyle “sosyal psikoloji” disiplini tarafından incelenen bir konuda hatalı mülahazada bulunmuş olursunuz.

Mustafa Kaplan'ın "Allah'ın vaadi" konusunda sarfettiği sözler ise bizzat Kur'an'la çelişmektedir.

İtikadî niteliktedir.

*

Üstelik, burada kul hakkına giren kişi, Mustafa Kaplan.. Kullandığı sufizm tabiriyle tarikatların tümünü şaibe ve töhmet altında bırakıyor, kul hakkına giriyor.

Tarikatlardaki liderperestlik, tarikat kurumunun yozlaşmasıyla ortaya çıkıyor, batıl din ve ideolojilerdeki liderperestlik ise onların karakteristik özellikleri durumunda.

Dikkat edilirse, tarikatlarda müridin mürşide (mürşid zannedilen boş beleş adamlara değil, kâmil [alim ve müttekî, Şeriat’e bağlılıktan ayrılmayan] mürşide) gassalın elindeki ölü gibi teslim olmasından söz edilir.

Adlî tabibin elindeki kadavra gibi teslim olmaktan değil..

Batıl dinlere, ideolojilere, masonik yapılara, laik partilere ve perestiş edilen (tapınılan) liderlere tabi olanlar, kendilerini kadavra yapıyorlar. İnsanlıktan çıkıyorlar. Kula kul oluyorlar.

Gassal, ölüyü yıkar temizler, giydirip kefenler, ona hizmet eder, onun yükünü çeker, zahmet ve meşakkatine katlanır.. Tarikat, manen temizlenmek içindir.. Mürşidin vazifesi, müridi manen temizlemeye çalışmaktan ibarettir.

Tarikat kurumunu istismar eden kifayetsiz muhteris müteşeyyihlerin (şeyh taslaklarının, din yolunun haramilerinin, tarikatı menfaat vasıtası yapıp dünya nimetlerine çökenlerin) durumu ayrıdır (Ki günümüzde sayıları hiç de az değil). Nasıl sahte peygamberler var diye peygamberlik kurumuna laf söylenemezse, böylesi sahtekâr şeyhler (maneviyat dolandırıcı ve kalpazanları) bahane edilerek tarikat kurumu da aşağılanamaz.

Katil düzenlerin adlî görünümlü zalimî neşter sahiplerinin gassal rolü oynayarak organ mafyacılığı yapıyor olmaları, gassallık mesleğinin günah hanesine yazılamaz.

Mafyanın organ kaçakçılığını gassallık ya da gassalizm olarak adlandıramazsınız.

Laik (siyasal dinsiz) devletin güdümüne girmiş tarikatımsıların rezaletleri de sufîliğin suçu değildir.

*

Kaplan, sözlerini şöyle bitirmiş:

İşte Mustafa Kaplan'ın karşı çıktığı "Sufizm" budur. İslâm dîni ise, ferdleri özgün düşünmeye, mutlaka aklını kullanmaya, eleştirel mantığa sevk eder. Sufizm seline kapılan bir beyne bunu anlatamazsınız...

Demek oluyor ki bu vatandaş, kendisinin tenkit edilmesinden memnun olacak biri..

Karşımızda (eğer samimiyse) kendisinin sözlerinin sorgusuz sualsiz kabul edilmesinden hoşlanmayacak, eleştirilmesinden keyif alacak biri var.

Yazdıklarından anlaşıldığına göre, yazdığı konularda "tek söz sahibi" olmayı istemesi, yanlışında hikmet aranmasını beklemesi söz konusu değil.

Bu iyi.

Yoksa yanılıyor muyuz?


SUFÎLİK İSTİSMARCILARIYLA (Kİ İSTİSMARI SÜRDÜRMEK İÇİN "DEVLET"Çİ OLMAK ZORUNDALAR) MÜCADELE ETMEK GEREKİYOR, SUFÎLİKLE DEĞİL!

 



Risale-i Nur talebesi gazeteci Mustafa Kaplan’ın aktardığına göre, bir şakirdi, merhum Bediüzzaman'ın Nurculuk yaftasından hoşlanmadığını söylemiş:

Şimdi bu tabir çok hoşuma gitmiyor. Çünkü, insafsız insanlar ondan başka ma’nâ çıkarıyorlar. En iyisi, Nurculuk yerine, nurların, Kur’ân’ın şâkirdleri, tilmizleri denilmeli’ buyurmuşlardı. Bu hatıranın hürmetine biz de ‘Nurculuk’ tabiri yerine ‘şâkird, tilmiz’ tabirini kullanıyoruz.” (Son Şahitler, c. 1, s. 354)

Kaplan, bundan hareketle, “Evet, biz de Nurcu kelimesini kullanmıyoruz. ‘Biz Kur'ân şâkirdiyiz, Risâle-i Nûrları okuyoruz’ diyoruz” diyor.

Ancak, Kur’an’dan çok fazla haberi yok gibi görünüyor.

*

Neden bunu diyoruz?

Facebook hesabından yaptığı şu paylaşımından dolayı:

Efendiler! Bizim ölçümüz “Kur’ân ve Sünnet” değil mi? Eğer Müslümân isek, bütün hâdiseleri ve fiilleri bu ölçülere göre tartmamız gerekmiyor mu? “Evet” demeyenlere sözüm yok, diyenlerle berâber isterseniz bütün yeryüzünü bir teftîş edelim; nerede, kimin ameli o ölçülere uyuyor? Ma’bedlerin içini ve Ka’be’yi dahi kaybettik mi kaybetmedik mi? Dünyânın üstünde yaşanacak bir karış yer kaldı mı? Günâhsız geçen bir ânımız var mı?

Peki, bu çıkmazdan kurtuluş ümîdimiz var mı? Bakın Müslümânların ülkelerine, devletlerine, ordularına, cemâatlerine; hangisinin eliyle insânlık kurtuluşa çıkabilir? Sâdece “Gazze” herkesin gözünün önünde yanıyorsa, artık insânlık da, Müslümânlık da bitmiştir. Kıyâmetin kopmaması için gözle görünen bir maddî sebeb kalmamıştır!..

Sâdece Allah’ın bir vaadi var ki, Rasûlullah Efendimiz (sav) müjdelemiş: Hz. Mehdî (as) ve Meryem’in oğlu Ísâ (as)! “Zuhûr ve nüzûl” dışında álemde hiçbir yeşil ışık kalmamıştır. Ümmetin de tek ümîdi burasıdır. Biz de bunu sık sık nazarlara sunuyoruz ki, kitleler ümidsizliğe düşmesin; zîrâ ümidsizlik küfürdür.

Maddî ve ma’nevî işâretler, 2025-2027 yıllarında böyle bir müjdenin gerçekleşebileceğini haber veriyor. Mustafa Kaplan’ın üzerine basa basa söylediği budur. Ammâ…

Bir: Vaad eden Allah’tır, ama Allah’ın her vaadini yapma mecbûriyyeti yoktur, kimse O’nun irâdesine ipotek koyamaz. Dilerse yapar, dilemezse yapmaz veyâ başka zamân yapar. “Lâ ya’lemü’l-gaybe illâllah” esâstır. Hiçbir istihrâc, çıkarım, işâret, bu káideyi delemez.

İki: Beşeriyyet –hepimiz dâhil- öyle bir kurtuluşu hak etti mi? Allah kıyâmeti koparsa, hak değil midir? İnsanlığın dibe vurduğu bir zemînin hakkı mıdır felâh, huzûr, sükûnet?

Daha sözü uzatmak istemiyorum. Bendeniz, Allah’ın vaadine, Rasûlünün müjdesine gönülden inanıyorum. Yapsa da, yapmasa da, te’hír de etse, inancım değişmez. Peygamberlerin kıssaları rehberimizdir. Bizim ise günâhtan başka imtiyâzımız yoktur.

*

Bizim ölçümüz ‘Kur’ân ve Sünnet’ değil mi?” diyor.

İyi diyor. Da, yukarıya aldığımız laflarının ölçüsü Kur’an değil.. Kendi kafasından ürettiği hurafe.

Marifetullah” bahsinde de sınıfta kaldığının farkında değil.. Ne yazık ki daha Allahu Teala’yı tam tanıyamamış..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Allah, azîzdir ve intikam alandır.” (İbrahim, 14/47)

“Onlar, Allah verdiği sözden asla dönmeyecek olduğu halde, tehdit edildikleri azabı hemen getirivermeni istiyorlar. Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 22/47)

“Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden asla dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/6)

“(İlimde rüsuh sahibi olanlar derler ki:) Rabbimiz! Hakkında şüphe olmayan bir günde insanları bir araya getiricek olan muhakkak ki sensin! Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez.” (Al-i İmran, 3/9)

 “(Yahudiler) ‘Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak’ dediler. De ki: Allah’tan söz mü aldınız; -böyleyse Allah sözünden dönmeyecektir- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Allahu Teala’nın vaadinden dönmeyeceğini bildiren başka ayetler de var. Mesela Zümer Suresi’nin 20’nci, Ra’d Suresi’nin 31’inci ayetleri.

Mustafa Kaplan’ın yukarıya aldığımız türden laflarına “Kur’an’ı ölçü alarak” baktığımızda onun “bilmeyenler”den ve “ilimde rüsuh sahibi olamamışlar”dan olduğunu farkediyoruz.

Bununla birlikte, günahkârlığının farkında olması bir meziyet.

Bizim ise günâhtan başka imtiyâzımız yoktur” diyor.

Hatta, “Günâhsız geçen bir ânımız var mı?” sorusunu yöneltiyor.

Günahları arasında bu türden yazılarının da yer alıp almadığı hususu üzerinde düşünmesinde fayda var gibi görünüyor.

*

Mustafa Kaplan sadece Kur’an’ı değil, okuduğu Risale-i Nur’u da anlamamış.

Bediüzzaman şöyle diyor:

Hulf-ül va'd ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celal ve kudsiyetine yanaşamaz.” (Sözler, Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat)

“İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vechile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilaf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.” (A. y.)

“İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelal'in va'dine iman ve itimad et. Ona va'dinde hulfetmek muhaldir.” (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)

*

Mehdî ve “nüzul-ü İsa (a.s.)” meselesine gelince..

Evet, hadîslerden, onların geleceği anlaşılıyor.

Ancak, zamanı konusunda açık bir bildirim yok.. 2025, 2027, 2030 vs. diye tarih verenler, bu konuda açık bir delil getirebiliyorlar mı?

Hayır!.. Tahmin vs. söz konusu.. Bunlarda ise yanılma da, isabet de olur.. Fakat bu tür tahminleri “Allah’ın vaadi” katına yüceltmek cehalettir. (Öyle bir cehalet ki, frensiz gidildiğinde son durak, "haham ve rahiplerin rab edinilmesi"ne benzer bir şirk olabilir.. Hatta ondan da kötü, çünkü böyleleri bazen "tarih"leri ulemadan da değil, kahinlerden, astrologlardan, falcılardan, medyumlardan vs. alıyorlar.)

Söz konusu tahminleri yapanlar için “Çuvalladılar netekim” demek gerekirken onları sorgulamayıp Allahu Teala’ya (Kur’an ayetlerini de gözardı ederek) haşa döneklik izafe etmek büyük bir cüretkârlık ve had bilmezlik.

Allahu Teala için değil vaadinden dönmek, vaîdinden dönmek bile mevzubahis olamaz.

 (İbn Arabî’nin Cehennem azabı hakkında bu türden zırvaları, sözde keşfiyatı var.. Ancak bu zırvası, diğer birçok zırvası gibi, orijinal değil. Kendisinden önce bunu savunanlar olmuş ki, İmam Gazalî İhya’nın ikinci cildinin sonlarında bu türden iddialarda bulunanlara cevap veriyor.)

*

Kaplan’ın, yukarıya aldığımız paylaşımında “Bakın Müslümânların ülkelerine, devletlerine, ordularına, cemâatlerine; hangisinin eliyle insânlık kurtuluşa çıkabilir?” dediğini görüyoruz.

Bir başka paylaşımında ise, “… sekiz sene önce yazdığımız bir beyânnâmeyi, dört sene önce burada paylaşşım. Sufizm tehlikesine dikkat çekmişiz!” diyor.

Sufizm dediği, tarikatlar..

Günümüzde tarikatların büyük ekseriyetinde iş olmadığı kesin de, sufîliğin bir aslı esası, sahicisi yok mu?

Sufîlik nerden tehlike oluyor?

Türkiye için konuşmak gerekirse, sufîliğin günümüzde yozlaşıp çığırından çıkmasında laik (siyasal dinsiz) devletin de etkisi ve katkısı var.

Bu ülkede sufîliğin öncelikle laik (siyasal dinsiz) devletin “örtülü” operasyonlarının, laikleşme ve demokrasi (demosperestlik, halkın çoğunluğuna taparlık) eksenli "güncellemeciliğinin" nesnesi olmaktan kurtarılması gerekiyor.

*

Ancak, Mustafa Kaplan’ın laik (siyasal dinsiz) devlete “İslam'dan ve tarikatlardan elinizi çekin!” demek yerine, onları tarikatlara karşı harekete geçmeye çağırdığını görüyoruz.

Sözünü ettiği “beyanname”de şu ifadeler yer alıyor:

"İslâm ülkelerinin hemen her yerinde, Afganistan’da, Pakistan’da, Somali’de, Nijerya’da, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de sofizm hareketi mensubları Amerika’yı desteklemektedir.

"I5 Temmuz’da ülke olarak yaşayarak gördük ki, bir cemaat devleti ele geçirecek güce erişmiş! Devletin kılcal damarlarına sızan cemaatler, hiç Diyanetin kontrolüne girer mi? Bilakis onlar Diyaneti kontrol altına alacaklardır. Diyanet müfettişlerinin bu tür yapıları kontrol edemeyeceği geçmiş tecrübelerle bilinmektedir.

Şu an meşrûiyyeti yokken devlete kafa tutabilen yapılar meydanda iken, Diyanet bu cemaatleri meşrulaştırırsa, devlet yeni 15 Temmuz’lardan kurtulabilir mi? Sofizm hareketinin bir parçası olan FETÖ ile mücadelede zorlanan devletimiz, hareketin bilinmeyen unsurlarının birleşmesi hâlinde ne yapabilir?

"Ayrıca unutulmamalı ki, sofizm hareketinin başında bulunan hiçbir şeyh Diyanetin toplantısına bizzat gelmez, kendi yerine bir vekili gönderir. Diyanet çocuklarla muhatab olur. İhtiyac olduğu zaman kendileri Diyaneti çağırıp ayaklarına getirirler. Bu ise izzet-i İslâmiyyeyi kırmaktır. Diyanet İşleri Başkanı şahsı namına, kendi adına o tür ziyaretleri yapabilir, ama Diyanet Kurumunu ve Müslümanları temsilen yapamaz.

"Diyanet bu hatâsından vaz geçmeli, Müslümanlara bu hakareti yapmamalıdır. Böyle bir hareket, Kur’ân’a hakarettir, Hadîse hakarettir, Dîne de hakarettir, Memlekete de hakarettir… Her Müslüman, hak olmak şartıyla bir fikri kabul edebilir. Fakat, bu fikrin bir mensûbiyyeti ifade etmesi, “ca’cısı” “cu’cusu” olamaz.

Yani, kimseye karışmadan herkes kendisi ferd olarak bunu takip edebilir, cemaatçi olamaz. “Şafiîler böyle gelsinler, Hanefileri böyle ayrı toplayalım” gibi şeyler olamaz. Bu, dînde tefrikadır. Tefrika kabul edilemez. Herkes ferdî olarak bir meşrebi, bir mezhebi taklit ve takdir edebilir; ona mahsustur.

"Bunu cemaatleştirmek, örgütleştirmek suretiyle canlandırmak şer’an haramdır."

Dört sene önce söylediklerimiz bugün için de geçerli değil midir? Evvelâ kendi içinde millî birliği te'mîn etmesi gereken devletimizi biz uyarmazsak, kim uyaracak?

*

İlk paragrafta söylediklerini vakıa yalanlıyor.. Bir defa, Afganistan’da ABD’ye karşı mücadele eden Taliban mensuplarının önemli bir bölümü tarikat mensubu. (Afganistan’a gidip İçişleri Bakanı ile görüşmüş olan birisi bana, onun Nakşî şeyhi olduğunu söylemişti.)

Sufî bilinen birilerinin Amerikancı olmaları sufîliklerinden değil, sahici sufî olamamalarından kaynaklanıyor.

Mesela, (ABD ve İsrail güdümlü) 28 Şubatçıların karşısındaki en gür seda olan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, Amerikancı mıydı?!

Beyannamenin ikinci paragrafına geçelim.. FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), sufî bir hareket mi ki onu örnek veriyorsun?!

Fethullah, “devlet”in adamıydı, palazlanıp güçlenince “ulusal” ligden “uluslararası” lige transfer oldu.. 

İşin trajikomik yanı ise, onun bu şekilde “sınıf atlamasını” sağlayan da devletin kendisiydi.

*

Üçüncü paragrafa gelelim.. Şeriat’te (Papalık benzeri) “diyanet işleri başkanlığı” diye bir makam ya da kurum mu var?!

Üstelik, söz konusu olan “laik (siyasal dinsiz, Şeriat’i “iplemeyen”) devletin yasalarına bağlı” bir başkanlık..

İzzet-i İslamiyeymiş.. Yesinler senin izzetini!

Yazar bir de “cemaatleştirmekten, örgütleştirmekten” söz ediyor.

Yani tekkeler, dergâhlar yasak olsun öyle mi?..

Diyelim ki sen bir Hanefî alimisin, ders verirsen ve ders halkan genişlerse fiilen bir medrese kurmuş ve örgütleşmiş, cemaat haline gelmiş olursun.. Sosyolojinin çarklarının dönmesine engel olamazsın. (İnzivaya/uzlete çekilirsin, ya da çekilmek zorunda kalırsın, bırakılırsın, o başka.)

Aynı şey Risale-i Nur dersleri için de geçerlidir.. Topluca ders yaptığınızda cemaatleşirsiniz.

Laik öğretim kurumlarında bile benzer bir durum yaşanıyor.. Bir Mülkiye cemaati, Galatasaray Lisesi cemaati oluşuyor. 

*

Tefrikaya gelince..

İşte bu şekilde sufîlik (tarikat) düşmanlığı yapmak, tefrikanın ta kendisidir.

Laiklik (siyasal dinsizlik) tandanslı bir birlik ve beraberlik, İslam’ın istediği birlik ve beraberlik midir?!

*

Günümüzde devletler, “tehlike” olarak gördükleri kesimleri parçalayıp bölerek, aralarına nifak sokarak idare ediyorlar.

Her tarafa ajan (suret-i haktan gelen bir tür "gönüllü" kayyum) yerleştiriyor, söz konusu yapıları suhuletle içeriden ele geçiriyor ve kontrol altına alıyorlar.

Bakarsın ki “selefî” görünümlü bir ajan, tarikatçılara küfreder, tekfir edip cehenneme yollar, en ağır hakaretleri yapar, bunun sonucunda da tarikatçı, bütün selefîleri aynı torbaya koyup düşman beller.

Yahut bir “özde ajan sözde tarikatçı”, Nurcu diye bilinenlere ipe sapa gelmez suçlamalar yöneltir, onların tasavvuf ve tarikat düşmanlığının coşup kabararak zirve yapmasına neden olur.

Devletlerin istihbarat örgütleri hedef aldıkları "sivil" gruplara her zaman (daha doğrusu hiçbir zaman) doğrudan saldırmazlar. 

Taşeron kullanırlar.

*

2014 öncesinin Türkiye'si için konuşalım.. 

Diyelim ki sen Fethullahçılara “gıcık” oluyor ve bunu söylüyordun.. 

İstihbarat teşkilatları seninle uğraşmak istediklerinde Fethullahçılar arasındaki ajanlarını harekete geçirip onlar üzerinden sana oyun kurabilirler(di). 

Bu, seninle uğraşan her Fethullahçının ajan olmasını gerektirmez. Bir ajanın diğer Fethullahçıları dolduruşa getirmesi yeterlidir. 

(Kaset çekimleri de böyle yapılır; sana tutup mini etekli telekız göndermezler, senin vasıtanla irşad olacak, hidayetini derinleştirecek "irşad heveslisi mütedeyyin bayan" gönderirler, ılık sudaki kurbağa gibi yavaş yavaş haşlanır kıvama gelirsin ve yoluna şantaj kurbanı devletçi "kaset gazisi" olarak devam edersin.. 

Böyle şeyler, çağdaş devletlerin ultra çağdaş gizli servislerinin doğasının/fıtratının/"şakile"sinin ayrılmaz parçası durumunda.. "Ayılana gazoz, bayına limon" babından erkeğe kadın, kadına erkek gönderirler.. TRT'nin MİT'i anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinin son bölümlerinde MİT'çi Korkut'un hedefteki Kraliçe kod Kate'e sırnaşıp asılarak kur yapması senarist cahilliğinin ürünü değil. "Mevzubahis olan vatansa namus da teferruattır" netekim. 

Zaten Selanikli Mustafa Atatürk'leri de Kâzım Karabekir Paşa'ya "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar.... din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" dememiş miydi?! 

Atatürkist birileri istihbaratçılara, "Dini ve namusu olanlar istihbaratçı olamaz" şeytanî mottosunu ezberletiyor olabilirler mi?)

Dolayısıyla, kuklaların bol ve ucuz olduğu bir ülkede yaşıyorsan, FETÖ gibi devletin laik (siyasal dinsiz) serasında yetiştirilmiş hormonlu kuklaları bırakıp kuklacılar üzerinde kafa yormak zorundasın.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."