ORTADA ATATÜRK'ÜN BAŞARISI VE KURTARICILIĞI YOK, İNGİLİZ'İN OYUNU VAR (İSTEYEN "İNGİLİZ'İN TÜRKİYE'Yİ OSMANLI'DAN KURTARMA BAŞARISI" DA DİYEBİLİR)

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 65

 

Bir önceki bölümde, en hızlı Atatürkçülerden Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Selanikli Mustafa Atatürk’e “siyasal dolandırıcılık” suçlaması yönelttiğini görmüştük.

Dediğine göre, 23 Nisan 1920 tarihinde, 17 yaşındaki genç bir memur olarak  TBMM’nin açılışında hazır bulunmuş.

O gün, “Tetkik-i mezabit encümeni" (tutanaklan inceleme komisyonu) adı altmda iki kurul oluşturulmuş.

Bu komisyonların üyeleri, bir torbadan çekilen fişlerdeki adların yüksek sesle okunması ve tutanağa geçirilmesi yoluyla belirlenmiş.

Tesadüfe bakın ki, birinci komisyon için çekilen isimlerden biri, Albay lsmet Bey’inki (İnönü).

İkinci komisyon da boş kalmamış, torbadan Mustafa Kemal’in ismi çıkmış.

*

Velidedeoğlu şöyle diyor:

“Bu komisyonlardan birincisinde Albay İsmet Bey'in, ikincisinde ise Mustafa Kemal Paşa'nın adlarının torbadan çıkmış olmasına o zaman şaşırmıştım. Bugün bu durumun herhalde bir rastlantı sonucu olmadığını, Mustafa Kemal Paşa'mn daha ilk günden Meclis'e tehlikeli sızmaları önlemek için komisyonlarda kendisinin ve gilvendiği kişilerin bulunmasını sağlayıcı önlem almasından ileri geldiğini kabul ediyorum.”

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 20-21.)

Velidedeoğlu’nun “önlem” dediği şeye bizim lügatlar hilekârlık, sahtekârlık ve dolandırıcılık diyor.

Siz isterseniz buna “millet iradesinin gasbı” da diyebilirsiniz.

Böylece, İngiliz işbirlikçileri daha baştan TBMM’ye ve komisyonlara “sızmışlar”..

Evet, TBMM’nin kuruluşuyla birlikte Türkiye’de “millet iradesi”, İngiliz işbirlikçisi siyasal dolandırıcılar tarafından gasbedilmişti.

İngilizler, işbirlikçileri marifetiyle Türk milletinin (ve/veya Türkiye halkının) iradesini gasbetmişlerdi.

Bu irade gasbı bugün de devam etmektedir.

Bu yazı dizisini başından beri atlamadan okuyanlar, bugün de Anayasa’nın ilk dört maddesi kapsamında “değiştirilemez ilkeler” olarak savunulan hususların aslında dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’nun projesinin hayata geçirilmesinden ibaret olduğunu kesin bir biçimde anlamış bulunuyorlar.

*

Söz konusu şahıslara “İngiliz işbirlikçisi (ya da aparatı)” suçlamasını ben yapmıyorum.

Bunu söyleyen, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü.

Evet, çok uzun bir süre CHP'ye liderlik eden anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu tarihî gerçeği açıklamıştı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Ortada bir itiraf var.

İtirafın söz konusu olduğu yerde delile ve şahide (tanığa) ihtiyaç kalmaz.

Adam daha ne desin, gerçeği en ahmak kişinin bile anlayabileceği açıklık ve netlikte dile getirmiş.

Bazı itiraflar vardır, korkunç bir baskı, tehdit (mesela ailesine tecavüz tehdidi) ve dayanılmaz işkenceler vasıtasıyla yaptırılır.. Böylesi durumlarda adam, işkence ve baskıdan kurtulmak için Roma’yı Neron’un değil kendisinin yaktığını bile itiraf eder.

Böylesi itirafçılar bakımından ülkemizin zengin olduğu ileri sürülüyor, fakat kesin olan şu ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün has adamı İsmet İnönü onlardan değil.

Ona Türkiye’de “Gözünün üstünde kaşın var” diyebilen yoktu.

Nitekim, söz konusu itirafı yaptığı sırada aynı şeyi söyleyenler, Selanikli Mustafa Kemal’e hakaret suçundan zindanı boyluyorlardı.

İsmet İnönü’ye ise ne kimse itiraz etti, ne de “Nasıl böyle konuşursun?” dedi, diyebildi.

Deselerdi iyi olurdu, böylece İnönü ayrıntıya girer, itirafının içini doldurmak için gizli kalmış pekçok gerçeği ifşa ederdi.

*

Evet, itirafın olduğu yerde delile ve şahide (kanıta ve tanığa) ihtiyaç kalmaz.

İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerine imza koyan İsmet İnönü, gerçeği açık yüreklilikle dürüstçe açıklamış.

Herhangi bir baskı, zorlama, tehdit, işkence vs. söz konusu olmadan..

Ortada bir itiraf bulunduğu için, esas itibariyle bizim, bu yönde delil ve şahit getirmeye, uzun uzun açıklamalarda bulunmaya ihtiyacımız yok.

Mesele (dava) hakkında hüküm vermek için İnönü’nün bu itirafı yeterlidir.

Evrensel hukuk ilkesi gereği durum budur.

Böyle olmakla birlikte, kimisinin cahilliği, kimisinin ahmaklığı, kimisinin de bilinçli inkârcılığı yüzünden olayın ayrıntılı tablosunu yapıp gözler önüne koymak gerekiyor.. Bu yazı dizisiyle (eksiği ve gediğiyle) yapmaya çalıştığımız şey bu.

*

Tekrar edelim, ortada samimi bir itiraf bulunduğuna göre, mesele kapanmıştır.

Evrensel bir hukuk ilkesi olarak, kişinin itirafı kendisini bağlar.

Bu ilke, Mecelle’de “Kişi ikrarıyla ilzam olunur” cümlesiyle veciz bir biçimde ifade edilmektedir.

İnönü’nün yaptığı itirafı başka birileri itham/suçlama olarak yöneltse, onlardan delil ve şahit getirmeleri istenebilir, fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu hikâyesinde Selanikli Mustafa Atatürk ile başrolü paylaşan, onunla siyam ikizi gibi birlikte hareket etmiş bulunan biri bu itirafı yaptığında, artık ortada tartışılacak birşey kalmaz.

Adam, durduk yere, “Falanca kişi öldürülmüştü de faili meçhul kalmıştı ya, onu işte biz öldürdük” diyorsa, öldürmüştür.. Ona, “Yok yok, sen kendine iftira atıyorsun” denilemez.

Ortada bir yolsuzluk varsa ve birisi çıkıp "Yolsuzluğu ben yaptım" diyorsa, tutup ona "Hayır lan sen yapmadın, biz yaptık" mı diyeceksiniz?!

*

CHP'nin unutulmaz lideri İnönü’nün itirafını tekrar okuyalım:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Bu cümleyi şöyle de okuyabiliriz:

"Selanikli Mustafa Atatürk’ün başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."



İBN ARABÎ’NİN ÇELİŞKİLİ, TUTARSIZ, MANTIKTAN YOKSUN (VE DE EHL-İ SÜNNET’E AYKIRI) SAHTE “İRFAN”I

 



İbn Arabî’nin Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten ayrıldığı noktalar sadece bir iki tane değil. Aşağıda konu edineceğimiz husus (meleklerin mi, peygamberlerin mi üstün olduğu meselesi), onun Ehl-i Sünnet’ten ayrıldığı noktaların fazla önem arzedenlerinden sayılmaz. Fakat söz konusu şahsın düşünce çizgisi hakkında bir fikir verebilir.

Konuyu ele alan Yrd. Doç. Dr. Faruk Sancar, meseleyi şu şekilde özetliyor:

 Mutezilî Alimlerin büyük çoğunluğu ile bazı Şiî düşünürler meleklerin peygamberlerden üstün olduğu kanaatini paylaşırlarken, Ehl-i Sünnet’in bu konudaki derli toplu kanaatini Ömer en-Nesefî’nin ifadelerinde buluyoruz: 

“İnsan nevinden olan peygamberler (Resul), melek nevinden olan peygamberlerden, melek nevinden olan peygamberler, peygamber olmayan insanlardan (Beşerin Avamından), peygamber olmayan (İmanlı) insanlar, peygamber olmayan meleklerden (Meleklerin Avamından) üstündür.” 

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Ehl-i Sünnet'e göre, üstünlük hiyerarşisinin en tepe noktasında peygamberler ve ardından sırasıyla elçi melekler, salih müminler ve nihayet elçilik vasfı olmayan sıradan melekler gelmektedir.

Mutezile ve Şia ise bu konuda kendi aralarında ihtilafa düşmüşler.. Ancak onlardan bazıları bu meselede Ehl-i Sünnet'e hak vermişler.

*

Sancar, bunun ardından şöyle diyor:

"Ancak Ehl-i sünnet alimleri içerisinde bu hiyerarşik tasnifi benimsemeyen isimlerin bulunduğunu da hatırlatmakta fayda görüyoruz."

Bu “benimsemeyen” Ehl-i Sünnet alimi ise, İbn Arabî oluyormuş..

Gerçekte, İbn Arabî Ehl-i Sünnet’ten değildir.

Nitekim söz konusu meselede de bid'at fırkalardan Mutezile ile Şia'nın (Ehl-i Sünnet'e muhalefet edenlerinin) safında yer almış.

İbn Arabî'nin ehl-i bid’at olduğu kesindir. Ehl-i Sünnet'le bir alâkası yoktur.

Küfrü konusunda ise, eserlerindeki ifadelerin gerçekten kendisine ait olup olmadığının ve tevbe edip etmediğinin bilinmemesi, ayrıca kitaplarının hem batıl hem de hak ifadeler içermesi nedeniyle, ihtilaf vardır.

Ona atfedilen kitapların apaçık (tevil götürmeyen) küfür ifadeler içerdiği kesindir.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İbnArabî için açılmış bir sitede (www.ibnularabi.com), onun “mezhep” durumunu  şu şekilde özetlemektedir:

İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri, itikadda (tasavvufta) bâtınî idi” denilmişti. Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası red­deden İbn Arabî’nin itikaddaki mezhebi ne Eş’arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akidini benimsemiş ve bu çerçevede [selefîlik vasıtasıyla] ehl-i sünnet ve’1-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı. (http://www.ibnularabi.com/default.asp?icerik=3)

Bu ifadelerden şunları anlıyoruz:

1. İbn Arabî, amel konusunda dört hak (Ehl-i Sünnet) mezhepten birine müntesip değildi.

2. İbn Arabî, tasavvufî anlayış bakımından müteşerrî değil, batınî idi. Şeriat’i, tabiri caizse iplemiyordu.

3. İtikaddaki mezhebi ne Eş’arîlik ne de Matüridîlik’ti.

4. Selef akidesini yalın ve saf biçimde gerçekten benimsemiş olsaydı, selef "Sünnet ehli" olduğu için Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında kabul edilebilirdi, fakat gerçekte selefin yoluna en uzak çizgidedir. O yüzden selefîler genelde onu (selefe usul noktasından muhalefet etmiş olmasından dolayı) tekfir ediyor, kâfir olduğunu söylüyorlar.

*

Ancak, İbn Arabî’nin Ehl-i Sünnet’e mensubiyetini bir “aksiyom” olarak alan, tartışılmaz bir veri gibi kabul eden Sancar, sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Meseleyi, “insan-melek” ve “peygamber-melek” arasındaki üstünlük şeklinde iki yönlü değerlendiren İbn Arabî de bu konuda ulema arasında ihtilaf bulunduğunu kabul eder. Elbette ulema derken o, sadece kendisinin zahir ilimleri olarak nitelendirdiği şerî ilimlerle meşgul olan alimler zümresini kastetmemekte aynı zamanda kendisinin de içinde bulunduğu mutasavvıfları da bu sınıfa dahil etmektedir. Bu da gösteriyor ki sûfî zümreler arasında da bu konuda tam bir fikir birliğinden söz etmek mümkün gözükmemektedir.

İbn Arabî, meleklerin insandan daha üstün varlıklar olduğunu öncelikle Hz. Peygamberden rivayet edilen şu hadisle delillendirmeye çalışır: Hz. Peygamber bir Yahudi’nin cenazesini görünce ayağa kalkar ve fakat, ‘O bir Yahudi cenazesi’ denildiğinde, ‘Onunla beraber bir melek yok mu?’ diye cevap verir. Başka bir rivayette ‘Kuşkusuz ölüm korkunçtur’, bir diğerinde ise ‘O da bir nefis değil midir?’ der. Bu hadisten hareketle İbn Arabî, meleklerin mutlak olarak insanlardan üstün olduğunu kabul edenlere göre, -ki kendisi de bu kanaattedir- daha faziletli olan için ayağa kalkmaya bir işaret olduğunu söyler. Nitekim kendisine gösterilen sadık bir rüyada (mübeşşire) bunu bizzat söyleyenin Hz. Peygamber olduğunu beyan eder.

İbn Arabî, sözünü ettiği bu rüyayı Fütûhât’ın bir başka yerinde açıkça zikreder ve bunun her türlü tartışmayı sona erdirecek bir açıklık ve mahiyette olduğunu vurgular. Çünkü meselenin halli konusunda kendisini aydınlatan bizzat Hz. Peygamber’dir ve bu da en azından kendisi için katî bir bilgi hükmündedir:

Vakıamda Hz. Peygamberi gördüm ve ulemanın ihtilaflarını zikrettikten sonra ona bu meseleyi sordum: Resulullah bana şöyle buyurdu: ‘Melekler efdaldir’ dedi. Ben de cevabına iman ediyorum ama bana bunu soran kişiye hangi delili göstereceğim? dediğimde bana şöyle hitap etti: Benim insanların en hayırlısı olduğumu da, Allah’tan rivayet ettiğim ‘Beni içinden zikredeni ben de içimden zikrederim, Beni bir topluluk içinde zikredeni ise onunkinden daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim’ hadisini de biliyorsun. Pek çok insan aralarında benim de bulunduğum bir topluluk içinde Allah’ı zikretmiştir. O halde Allah da onları benim bulunduğum topluluktan daha hayırlı bir topluluk (melekler) içinde zikretmiştir. Hz. Peygamberin bu sözüyle hiçbir şeyden sevinmediğim kadar sevindim, çünkü bu mesele, kalbimde derince yer etmişti. ‘O ve melekleri size salât eder’ ayetini düşünürsen meseleyi anlarsın.

Söz konusu ayetin (Ahzab, 33/43), “daha hayırlı topluluğun” melekler olduğunu gösterdiğini söylemek istiyor. (Allahu Teala, mesela bir insanı vefat etmiş peygamberler topluluğu içinde de zikredebilir. Peygamberler topluluğu, ashab topluluğundan daha üstündür.)

*

Anlattığı rüya (vakıa) bir acayip.. Ulemanın konu ile ilgili ihtilaflarını Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatmışmış..

Faydası neyse?..

Bahis konusu acayiplik, anlattığı rüya konusunda şüphelere yol açmakta, (büyük kelâm otoritesi Allame Saadeddin Taftazanî’ye atfedilen vahdet-i vücudla ilgili bir risalede de olduğu gibi) ona yöneltilen “rüya uydurma” ithamının doğruluğu ihtimalini güçlendirmektedir.

Dediğine göre, Resulullah s.a.s. ona şöyle buyurmuş: “Melekler efdaldir.” Bu da karşılık olarak “Cevabına iman ediyorum ama …” diye hadsiz ve edepsiz bir laf yumurtlamış..

Lafa bak, cevabına iman ediyormuşmuş da amaymış..

“Ama”sı da şu: “Bana bunu soran kişiye hangi delili göstereceğim?”

Sana bunu soran yok ki!.. Bunu dert edinen sensin..

Bu mesele, kalbimde derince yer etmişti” diyen kim?!

*

Dediğine göre, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaptığı açıklamaya çok sevinmişmiş.. “Hiçbir şeyden sevinmediğim kadar sevindim” diyor..

Bunun bu kadar sevinilecek nesi var?.. Başkasının senden üstün ya da aşağı olması sana ne fayda verir ne de zarar.. Senin Allahu Teala indindeki kıymetin ne; önemli olan o!.. Kendini başkalarıyla mukayeseye, üstün ya da aşağı ilan etmeye lüzum yok (Ki böylesi lüzumsuz mukayeseler, sonuçta kibir ya da haset gibi hastalıklara yol açar).

İblis de bu üstünlük meselesini kafaya takmış, kalbine derince yerleştirmişti. “Ben Adem’e secde etmem, ondan üstünüm” diyordu.

Allah’tan, bu herzevekil işi meleklerle kapatmış, İblis’i işin içine dahil etmemiş.

Fakat (bu uydurma olduğu anlaşılan rüyası/vakıası ile) muhtemelen İblis’i sevindirmiştir.

İblis’in “insan”la ilgili böylesi değerlendirmelere “hiçbir şeyden sevinmeyeceği kadar sevineceği”ni tahmin etmek zor değil.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in rüyasında verdiğini iddia ettiği cevaba gelelim..

İbn Arabî’nin hadîs-i kudsîden çıkardığı sonucun ilgisiz olduğu görülüyor. Çünkü, bir topluluğun diğer bir topluluktan hayırlı olması, daha az hayırlı topluluk içindeki bir ferdin, daha çok hayırlı topluluk içindeki bütün fertlerden üstün olmasına engel değildir.

Allahu Teala insanlara meleklere secde etmelerini emretmedi, fakat bütün meleklere Adem aleyhisselam’a secde etmelerini emretti.

Yahudinin ölüsüne eşlik eden melek için ayağa kalkmaya gelince.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bazen bazı insanlar için de ayağa kalkmıştır.. Bu, onların Rasulullah s.a.s.’den daha üstün olmaları anlamına mı gelir?!

Üstelik, söz konusu rivayet bu konuda “kesin” delil olmaya elverişli değildir. Çünkü “Başka bir rivayette ‘Kuşkusuz ölüm korkunçtur’, bir diğerinde ise ‘O da bir nefis değil midir?’ der” deniliyor..

Yani meleksiz rivayet de var.

*

Üstelik, İbn Arabî’nin kitaplarının en belirgin özelliği olan kendi kendisini çürütme ve kendisiyle çelişme, bu meselede de kendisini göstermektedir. Sancar, sözlerini şöyle sürdürüyor:

İbn Arabî’nin bu açıklamaları ve nakilleri esasında kendisi açısından meseleyi berraklığa kavuştursa da Fusus’un hemen başında kaleme aldığı bir bölüm onun bu konuda nasıl bir tutum takındığı hususunda zihinlerde soru işareti meydana getirmektedir: Melekler, bu halifenin yaratılışının gereğini anlayamamışlardır. Bununla birlikte Hakk’ın mertebesinin layık olduğu ibadeti de bilememişlerdir; çünkü herkes, Hak’tan ancak kendi zatının gerektirdiği şeyi bilebilir. Melekler Âdem’in, toplayıcılığına (câmî oluşu vasfına) sahip değildi. Onlar, kendilerine özgü ilahi isimlerin dışındaki isimleri bilememiş, Hakk’ı yalnızca kendilerine özgü bu isimlerle tenzih ve teşbih etmişlerdir. Hâlbuki bunların Allah’ın bilgisinin kendilerine ulaşmadığı isimleri olduğunu anlayamamış, dolayısıyla bu isimlerle Hakk’ı takdis edememiş, Âdem’in yaptığı gibi Hakk’ı tenzih edememişlerdir.

Bunun ardından Sancar, İbn Arabî’nin bu ifadeleri ilk bakışta yukarıda da arz ettiğimiz görüşleri ile örtüşmeyen bir izlenim doğurmaktadır” demekte ve sonra da, sanki İbn Arabî yanılmaz, şaşırmaz, kendisiyle asla çelişkiye düşmez insanüstü bir varlıkmış, masum bir peygambermiş gibi tevillerle olayı kapatmaya çalışmaktadır.

Şu açık, ilk bakışta olduğu gibi, son bakışta da lafları birbiriyle örtüşmüyor. (Adamın bütün kitapları böyle birbirini çürüten laflarla, çelişkili ve tutarsız lafazanlıklarla dolu.. Herkes işine gelene yapışıyor.)

Ne var ki Sancar, şârihlerin (İbn Arabî şarihleri ya da minareye kılıf dikicilerinin) beyanlarına başvurmakta, bir sürü mantıksız tevili aktarmaktadır.

*

Halbuki, lafı bu kadar dolandırmaya gerek yok. Bizzat www.ibnularabi.comda Uludağ’ın İbn Arabî’yi medhederken yazdıklarından ortaya çıkan sonuçları hatırlamak yeterli (Bu da, merd-i kıptînin hayranının onun şecaatini övmek için sirkatini anlatmasına benzemektedir):

1. İbn Arabî, amel konusunda dört hak mezhepten (Ehl-i Sünnet’ten) birine müntesip değildi.

2. İbn Arabî, tasavvufî anlayış bakımından müteşerrî değil, batınî idi. Şeriat’e değil batınından (işkembesinden) uydurduklarına tabi idi.

3. İtikaddaki mezhebi ne Eş’arîlik ne de Matüridîlik’ti.

4. Selef akidesini yalın ve saf biçimde gerçekten benimsemiş olsaydı, selef de Ehl-i Sünnet olduğu için Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında kabul edilebilirdi, fakat gerçekte selefîliğe en uzak çizgidedir. O yüzden selefîler tarafından tekfir edilegelmiştir.


KAN UYUMAZ!

 



Mevlana Celaleddin rh. a.

(Mesnevî, 4. cilt)


3650 – Yine onu, o uykusundan uyandırırlar; kendi haline alaylı güler:

Rüyada çektiğim ne üzüntüydü? Doğru halleri nasıl unuttum?
O üzüntü ve hastalığın uyku işi, hile ve hayal olduğunu nasıl bilemedim?”

Dünya hayatı, uyuyanın rüyası gibidir; uyuyan kişi, bunun sürekli olduğunu zanneder.

Sonuçta ansızın ecel sabahı doğar, zan ve hile karanlığından kurtulur.

3655 – (Cennetlik, Cennet'teki) Kalış mekanını ve yerini görünce, o üzüntülerinden dolayı kendisini gülme tutar.

Dünya rüyasında gördüğün iyi ve kötü her şey, mahşer günü birer birer belli olacak.

Bu dünya uykusunda yaptığın, (ahiretteki) uyanıklık anında sana görünür;

Neticede bu yaptığının, (sadece dünyadaki) bu rüyada kötü yapmak olduğunu ve (ahirette) senin için yorumu bulunmadığını sanmayasın.

Ey esire zulmeden! Hatta (dünyadaki) bu gülüş, (ahirette) tabir gününde ağlama ve (soluyarak) nefes alış veriş olur.

3660 – (Rüyadaki) Ağlama, dert, keder ve inleyişini (tabirce) uyanıklığında sevinç bil (Kahkahayla gülmeyi de üzüntü).

Ey Yusufların derisini yırtan! Bu ağır uykudan kurt olarak kalkarsın.
Senin huyların birer birer kurt olur, öfkeyle uzuvlarını parçalar.

Kan, ölümünden sonra uyumaz; kısas olarak öldürülsen bile, “Ölürüm (cezamı çekmiş olurum) ve kurtulurum” deme.

Dünyadaki bu peşin kısas cezası, hilekârlıktır; (ahiretteki) kısasın darbesine göre bu, oyundur.

3665 – Bundan dolayı Allah, dünyaya oyun adını vermiştir; çünkü o cezaya göre, bu ceza oyundur.

Bu ceza, (dünyada insanlar arasındaki) savaşı ve fitneyi söndürmek içindir. O, (ahiretteki ceza) hadım etmektir, buysa (dünyadaki kısas ise sadece) sünnet etmek gibidir.


MUHSİN YAZICIOĞLU'NUN ÖLÜMÜ DAVASI, SORUMLULUK GÜNAH KEÇİSİ FETÖ ÜZERİNE YIKILMAYA ÇALIŞILARAK KAPATILMAK MI İSTENDİ?

 


BÜTÜN BUNLAR VARKEN HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ YAPAMAM!





Yeni Şafak gazetesi yazarı Bülent Orakoğlu'nun bir yazısı Yazıcıoğlu suikasti ile ilgili.

Orakoğlu sıradan biri değil. 

Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Yazısının başlığı şöyle: 

"EGM’den ByLock kayıtlarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun aranmasını kim, neden istedi?"

*

Yazısının bir bölümü şu cümleyle başlıyor:

‘Silahlı terör örgütü adına suç işleme, yalan tanıklık, iftira, suç uydurma, suçu ve suçluyu övme’ suçlarından sabıkası bulunan BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan en başından beri olayın suikast olduğuna inandığını ifade etti.

Adam yalan tanıklık, iftira, suç uydurma gibi suçlardan sabıkalıysa, bunun ifadelerine nasıl güveneceksiniz?

Birileri buna, "Şu yönde ifade ver, karşılığında da şunu al" dediğinde, bunu hemen yapacak bir adam.

*

Her neyse.. 

Orakoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Zira Önalan’a göre Yazıcıoğlu’nun düşürülen helikopterin başında iken görüntüsünü izlemişti. Görüntüleri merhum gazeteci Alper Apak’ın kendisine izlettiğini iddia eden Önalan; “Alper ile bir karayolunda buluştuk. Araç içerisinde bana 10-15 saniyelik görüntü izletti. Görüntüde helikopter düşmüş, 3 parkalı adam helikoptere doğru gidiyor, Muhsin Başkan’ın sırtı dönük yeni kalkmış gibi, arkasından biri de bunu kameraya çekiyor. O zaman Mustafa Destici’yi aradım o da ‘Bu işlere savcılık bakıyor’ dedi. 

Adamın şahidi bir ölü (Alper Apak.. Yazının ilerleyen paragraflarında soyadı Akpak'a dönüşecektir).. 

Savcılık istiyorsa artık öbür dünyaya bir yazı yazarak soruşturmayı derinleştirebilir.

*

Ancak bu Önalan, önce, görüntüleri izleten tek kişiden bahsederken, ardından "izlettiler" diyerek izletenlerin sayısını çoğaltıyor.

Dolayısıyla, ondan, sadece ölen Alper Apak'ın değil, diğerlerinin de isimlerinin istenmesi gerekir.

Okuyalım:

Görüntünün devamı ya da öncesi olabilir. Uzun görüntüden bana bir kesit izlettiler. O gün bana bunu izlettiler ama başka bir amaçları var mıydı bilmiyorum. 

Niye başka birine değil de sana izlettiler? 

Senin özelliğin ne?

Kimler izletti? 

*

Yazıya dönelim:

Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım. Avukat arkadaşlarla görüşüp savcılığa anlatmaya karar verdik. O zaman Malatya Savcılığı’na gidip ifade verdik. Savcılığa ifade verdikten sonra Alper Akpak ile görüşüp görüntüleri rica ettik, o da ‘Bana bir hafta süre verin’ dedikten sonra Kasımpaşa’da öldürüldü. 

Böyle birşey için bir hafta süre istenir mi?

Bu tür görüntülerin nakli bir tuşa bakıyor.

Bu, Amerika'dan gelecek bir kargo mu ki bir hafta süre istiyor?

Diyelim ki sendeki kayıt silindi, birilerinden isteyeceksin, ya da izin alacaksın, o zaman da isteyeceğin süre en fazla bir gün olabilir.

*

Adam suç makinası, yalancı, fakat aynı zamanda sorumluluk duygusuna sahip örnek bir vatandaş. "Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım" diyor.

Adamdaki sorumluluk bilinci göz yaşartıcı boyutlarda.

Ancak, tuhaflık şurada: 

Madem Malatya Savcılığı'na gidip ifade verdin, Savcılık bu Alper'i zaten ifadeye çağırır. Ondan görüntüleri ister. Sen niye görüntüleri istiyorsun? Sen savcı mısın?

Sonra, böyle bir durumda, o Alper'in öldürülmesinin, senin yalancı şahitliğinin, yalan beyanının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olmadığından da emin olunamaz.

*

Her neyse, bu tecrübeli yalancı şahidin laflarına (yani Orakoğlu'nun yazısındaki açıklamalarına) dönelim:

"Biz savcılığa ifade verdikten birkaç gün sonra Alper Akpak öldürülüyor. Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum. Alper’in kaynağı babası. Babası, normal bir gazeteci değildi. Çok değişik iltisaklı ilişkileri olan bir kişiydi" dedi.

Derler ki, "Yalancının çok güçlü bir hafızasının olması gerekir". 

Yoksa, "Nasıl bir yalan uydurmuştum" diye düşünürken ipin ucunu kaçırabilir.

Ancak, yalancılar genelde bir iki dakika önce söylediklerini bile unutmaya meyillidirler.

Bu kıdemli yalancı Emrullah'ın durumu da aynı.

Lafının başında "Bana izlettiler" diyor, burada ise "Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum" diye konuşuyor.

Başka bir çelişki daha sergiliyor. Alper'in kaynağı babasıymış. O halde, babasının izlemiş olması gerekiyor. 

Çünkü kaynak o.

*

Orakoğlu'nun yazısının devamı şöyle:

YAZICIOĞLU SUİKASTI BYLOCK KAYITLARINDA; ÖRGÜT İMAMLARI ARASINDAKİ İTİRAFLAR

2009’da Muhsin Yazıcıoğlu’nun içerisinde bulunduğu helikopterin kırıma uğraması sonucu Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği olay, FETÖ’nün gizli haberleşme ağı ByLock’ta çıkan örgüt imamları arasındaki yazışmalarla da yeni bir boyut kazandı. Yazıcıoğlu suikastı ByLock konuşmalarına yansıyordu. FETÖ’nün ByLock konuşmaları şöyle: “Elazığ İl İmamı Mehmet D. “Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince, hemen İzmir’e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü. İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen El Aziz’e geldim noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz, ‘sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi. Doğru yerle istişare. Bizim abilere kalsak ne var ki dedi bazıları. Hızlı hareket edilemedi bana göre.

Adam, "başına Yazıcıoğlu hadisesinin gelmesinden" söz ediyor. Böyle bir hadisede etkin olan, "özne" konumunda bulunan bir adam böyle bir cümle kurmaz. 

Bununla birlikte yapılması gereken şey basit: Bu Mehmet D.'yi, Barbaros abisini, İstanbul'daki heyetin mensuplarını tespit eder, hepsini sorgularsınız. 

"Bu adamın başına ne geldi, size neyi sordu, mesele nasıl tereyağından kıl çeker gibi halloldu, anlatın bakalım" denilir.

Bunu yapmayıp "Böyle bir yazışma var" diyerek konuyu kapatmak, meseleyi örtbas etmeye çalışmak anlamına gelir.

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı şöyle:

Yaklaşık 15 saat süren duruşma sonunda mahkeme heyeti; Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak ByLock yazışmalarında Muhsin Yazıcıoğlu adının geçip geçmediğinin sorgulanmasının istenmesine, var ise buna ilişkin belgelerin bir suretinin talep edilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. Yazıcıoğlu suikastı ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Tecrübeli bir emniyetçiye, bir istihbaratçıya yakışmayacak bir laf: Yazıcıoğlu suikasti ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Adam belki de bir iftiraya uğrayacaktı da ondan tereyağından kıl çeker gibi kurtuldu, nerden biliyorsun?

*

Orakoğlu'nun yazısını okumaya devam edelim:

“MAHKEME GÜNÜNE KADAR BAŞIMA BİR ŞEY GELİRSE BİLİN Kİ BU BİR SUİKASTTIR”

Bu sözler Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın koruması Erol Yıldız’a ait. Türk Polis Teşkilatı’nda PM olarak görev yapan Yıldız Kahramanmaraş 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin 19 sanığın yargılandığı davada 23 Mayıs’ta üç polisle birlikte tanık olarak ifade verecekti. Ancak PM Erol Yıldız 17 Mayıs’ta ifade veremeden mahkemeden 5 gün önce kendi arabasının altında kalarak şüpheli bir şekilde kaza süsü verilmiş bir cinayete mi kurban gitmişti? Zira Büyük Birlik Partisi’nin MYK üyesi Ali Karahasanoğlu’nu hem dün hem de ondan önceki gün, bugün kaza ile öldüğü söylenen Erol Yıldız (bizce şehittir) arayarak “Mahkeme gününe kadar başıma bir şey gelirse bilin ki bu bir suikasttır. Çünkü Muhsin Başkan’ın şehit olduğu gün helikoptere binmeden önce son görüştüğü kişi Ünal Kurt isminde FETÖ’den yargılanan kişinin Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği bir dosya ile ilgili şahitlik yapacağım’’ dediği iddia edilmişti.

*

Bir FETÖ'cünün Yazıcıoğlu'na dosya verecek olması cinayeti onların işlemiş olduğunu göstermez. 

Tam aksine, birileri FETÖ'cülerin Yazıcıoğlu'na bir dosya verecek olmasından rahatsız olabilirler.

Ayrıca, böylesi bir dosya, sıradan bir dosya da olamaz.

Muhtemeldir ki, FETÖ'cüler, o dosyanın, bazı kritik konularda Yazıcıoğlu'nun kararlarını etkileyeceğini düşünmüşlerdir.

Böyle bir dosya, ve böyle bir dosyanın içeriği, FETÖ için değil, FETÖ'ye karşı olanlar için rahatsızlık kaynağı olabilir.

*

Yazıya dönelim:

FETÖ’cü Ünal Kurt’un daha önce yargılandığı anlaşıldığından yakalanması ve şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği dosyanın elde edilerek içeriğinin önlenmesi önemli görünüyor sanırım. 

Evet, bu önemli.

Yazar "içeriğinin önlenmesi" diyor, fakat kastı "öğrenilmesi" olmalı.

Ancak, "içeriği önlenebilir" de.. 

Çünkü söz konusu dosya, birilerini rahatsız edecek türdense, Ünal Kurt'un konuşması şu veya bu şekilde engellenebilir mi diye düşünmek de mümkündür. 

Akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım: Adam ya hiç bulunmaz (kaçması, gizlenmesi sağlanır), ya konuşmamaya veya yanlış bilgi vermeye ikna edilir. 

Veya belki de "temizlenir". 

Nerden nasıl bilebilirsiniz?. 

Ancak, faraziyeler üzerinden hüküm vermek doğru olmaz.

*

Orakoğlu'nun yazısına dönelim:

Yine gazeteci Alper Akpak’ın savcılığa gittikten sonra öldürüldüğü güne kadar HTS kayıtlarının tespiti BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan’ın doğru söyleyip söylemediğini ortaya çıkaracak, doğru söylüyorsa gazeteci cinayeti ve Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili bize kamuoyuna henüz yansımamış önemli ipuçları verebilecektir sanırım. İnşallah!

Burada Emniyetçi bilgi ve tecrübesi konuşuyor.

Diyelim ki bu Emrullah doğru söylüyor, böyle bir kaydı izledi.. Bu kayıtlar ölen Alper'in eline nasıl ulaşmış olabilir?

Senaryoya göre, görüntüleri kaydeden kişinin ve parkalıların FETÖ'cü olması gerekiyor. Ve bunlar, kaydettikleri görüntüleri belgesel seyrettirir gibi sağa sola dağıtan tipler. Alper'in babasına da "Sen gazetecisin, gazeteciler böyle şeylere meraklıdır, buyur al sana görüntü" diyorlar. O da oğluna veriyor. Oğlu da, Emrullah Önalan'a gösteriyor. 

Doğruysa, böyle..

Yalansa, önümüze şu soru geliyor: Bir insan yalan olduğunu bile bile kalkıp taa Malatya'ya gidip böyle bir ifadeyi niçin verir? 

Ne karşılığında? 

Bunu bir hobi olarak beleşten yapıyorsa bayağı masraflı ve zahmetli bir hobi.. 

Yok bunu bir meslek, bir gelir kapısı olarak görüyorsa, onu kimler niçin böyle konuşturuyor olabilirler?

*

Ancak, altı yıl önce, 28 Eylül 2016 tarihinde Milliyet gazetesinde konu çok farklı bir biçimde yer almış:

Milliyet'te yer alan habere göre, Önalan, 13 Haziran 2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesinde, şunları söyledi:

"Yazıcıoğlu vefat ettikten sonra İstanbul'da Ahmet Akbak adlı bir devlet görevlisi ile tanışmıştım. Büyükçekmece’de bir kafede fotoğraf göstermişti. Fotoğrafta düşen helikopterin başında kar maskeli 3 kişi görünüyordu. Bu karenin olayın akabinde çekildiği izlenimi edindim. Hatta helikopterin yanında karlar arasında cesetler olduğunu sandığım bir görüntü hatırlıyorum. Bana bu fotoğrafı gösteren kişi 'Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim' dedi. Bu kişinin ifadesinin alınmasını istiyorum. Beni onunla buluşturan Adil Hortooğlu’dur."

"BİRKAÇ SANİYEYDİ"

Önalan, 24 Mayıs 2013’te Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci kez ifade verdi. Önalan, bu kez, "2013 Nisan sonunda Hortooğlu, Beylikdüzü tarafında bana cep telefonu olmayan ancak elektronik bir cihazdan görüntü izletti. Birkaç saniyeydi. Rahmetli genel başkana doğru arkalarından çekim yapılır vaziyette görülen 3 kişinin başkanımıza yürüdüklerini gördüm. Çekim yapan kişinin de bu şahısların arkadaşlarından biri olup arkadaşlarından habersiz çekim yaptığını anladım" dedi.

"BEN GÖRMEDİM AKPAK GÖRMÜŞ"

Önalan’ın görüntüleri birlikte izlediğini iddia ettiği Adil Hortooğlu ise 9 Ekim 2013’te "şüpheli" sıfatıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi. Yazıcıoğlu’nun kaza yerinde elleri havada dua eder gibi bir görüntüyü gazeteci Ahmet Akpak’tan duyduğunu, Akpak ile aralarında geçen konuşmayı Önalan’a aktardığını belirten Hortooğlu, ifadesinde şunları sıraladı:

"Önalan’ı Erzurum BBP Merkez İlçe Başkanı olduğu dönemde tanıdım. Ancak kendisinin beyanında belirttiği şekilde kendisine görüntü izlettiğim iddiası yalandırÇatalca’da çiftliği bulunan Ahmet Akpak beni ziyarete geldi. Bana görüntüler olduğunu ancak kendisinde olmadığını söyledi. Akpak ile aramdaki bu konuşmayı arkadaşım zannettiğim Önalan’a aktardım. Ancak ben bir görüntüyü bizzat görmedim. Sadece Akpak’ın bana söylediğini aktardım. Akpak, 2010 sonlarında vefat etti."

"BABA-OĞUL HAYATINI KAYBETTİ"

Yazıcıoğlu ailesi avukatlarından Selami Ekici görüntülerin elinde olduğu iddia edilen gazeteci Akpak ile oğlu Alper Akpak’ın kısa zaman aralıklarında yaşamlarını kaybettiğini belirterek, "Görüntülerin sahibi olduğu iddia edilen Ahmet Akpak’a ulaşmak istediğimizde 2010’da şeker komasından öldüğünü öğrendik. Alper Akpak’a ulaştık. Alper Akpak, babasının çeşitli yerlerde eşyalarının olduğunu söyleyip bir hafta süre istedi. Alper Akpak sonrasında telefonlarımıza çıkmayınca suç duyurusunda bulunduk. Akpak’ın ifadesine başvurulacağı sırada Kasımpaşa’da çıkan taraftar kavgasında öldürüldü" dedi.

Ahmet Akpak (Akbak), Alper Akpak'ın babası..

Hem devlet görevlisi, hem gazeteci, hem de çiftlik sahibi..

*

Nedim Şener'in Hürriyet'te yayınlanan 30 Aralık 2020 tarihli yazısı ise, Bülent Orakoğlu'nun habersiz olduğu bazı noktalara ışık tutuyor.

Birincisi, Yazıcıoğlu'na dosya vereceği söylenen Ünal Kurt, suikast davasında gizli tanık olmuş.

İkincisi, sözü edilen Mehmet D., Mehmet Durakoğlu..

Okuyalım:

Geçen 11 yılda göz göre göre “yargı suikastına” uğrayan Yazıcıoğlu dosyası hakkında şimdi beşinci dava açıldı. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 10 Nisan 2018 tarihinde takipsizlik kararını kaldırdığı 20 kişi ile ilgili dosya kapsamında açılan 17 sanıklı davanın, 11 Aralık 2020 tarihli iddianamesinde, sanıklar davayı takip edenler için tanıdık isimler. Göksun’da açılan davanın sanıklarından 7’si bu davada da sanık oldu. Bunlar, Kayseri İstihbarat Şube Müdürü Ali Orhan Dinçhelikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü darbeci Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ve bunların savunmasını üstlenen FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar. İddianamenin diğer sanıkları, FETÖ’cülerin amaçları doğrultusunda tanıklık yapan Ergenekon soruşturmasında yargılanan Erol Ölmez, soruşturmada daha önce gizli tanık olan Ünal Kurt, kod adı “Erzincan” olan Abdulvahap Güllü oldu. Ayrıca FETÖ’nün üst düzey yönetimiyle irtibatlı olan Mehmet Yaşar Durukan da sanıklar arasında. Sanıklar arasında, “Yazıcıoğlu ölmeden olay yerinde çekilmiş görüntülerini izledim” diye ifade veren BBP üyesi Emrullah Önalan, sahtecilikten kaydı olan gizli tanık Muharrem Tunç, daha önce tanık olan Erkin Çözeli de sanık oldu.

Fetullahçı Terör Örgütü’nün Yazıcıoğlu dosyasının aydınlatılması konusunda en önemli ifadeyi 8 Mayıs 2018  tarihinde itirafçı Abdullah Önder verdi. Bu ifade son iddianamede yer aldı. Önder ifadesinde, 2014 yılında FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu olduğunu, aynı yıl özel yetkili mahkemelerin kapatılması sonrası Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında gizlilik kararının kalktığında FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın üstlendiğinin ortaya çıkmasının örgütte büyük bir kargaşaya yol açtığını söyledi.

Bunun üzerine, FETÖ’nün il imamı Mehmet Durakoğlu, Gaziantep il avukatlar sorumlusu Turan Canpolat, Gaziantep bölge avukat sorumlusu Kamil Bakum, Malatya dar bölge avukat sorumlusu Halil Kayış ve başka örgüt üyeleri ile toplantılar yaptıklarını söyledi. Önder ifadesinde, Mehmet Durakoğlu’nun, konunun Amerika’ya aktarıldığını, Fetullah Gülen’in olayın “bomba” olarak nitelendirdiğini ve “ortaya çıkarsa altından kalkamayacaklarını söylediğini” anlattı. Daha sonra konuyu sorduğunda, Durakoğlu’nun “İnşallah tereyağından kıl çeker gibi bu işi halledeceğiz” dediğini ifadesinde söyledi. Önder’in ifadesinde söyledikleri, yalnızca dosya hakkında verilen kararlarla değil, adı geçen FETÖ’cülerle ilgili yapılan HTS analiziyle de kanıtlandı. Ayrıca adı geçenlerin tamamının ByLock kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. ByLock içeriklerinde de Yazıcıoğlu dosyasının nasıl karartıldığına dair ifadeler yer aldı.

Bu ifadeler, Orakoğlu'nun yazısında geçen tereyağı ve kıl hikayesine açıklık getiriyor.

*

Olayın gerisinde bir FETÖ itirafçısının beyanı var. FETÖ'cü Av. Abdullah Önder, itirafçı olmuş.

Ve, Yazıcıoğlu davasında yargılanan Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın avukatının FETÖ'cü olduğunu haber vermiş.

Ancak onların avukatlığını kendilerinden birinin üstlenmesi FETÖ'cülerin kararı değil, "Bu avukat üzerinden bizi zan altında bırakırlar" diye paniklemişler, olayı Fethullah'a kadar ulaştırmışlar.

Orakoğlu'nun yazısında geçtiğine göre, "bazı abiler", "(Bunda) Ne var ki?" demişler, olayın ciddiyetini anlamamışlar.

Fakat Fethullah işi ciddiye almış, bunun patlamaya hazır bir bomba olduğunu düşünmüş.

Söz konusu askerlerin avukatlığını üstlenen kişinin (askerlerin değil, avukatın) kendileriyle bağlantısının ortaya çıkması durumunda bunun altından kalkamayacaklarını söylemiş.

Böyle bir durumda, birilerinin, olayı FETÖ'cülerin üzerine yıkma yönünde adım atabilmek için FETÖ'cü olan (ya da FETÖ'cülerin içine sızdırılmış) birini bir şekilde devreye koymuş olmadıklarından emin olmak kolay değildir.

*

Bu gelişme, 2014'te olmuş.

O sırada Akparti Hükümeti ile FETÖ kanlı bıçaklı hale gelmiş bulunuyordu.

Erdoğan ile Fethullah birbirlerine ağza alınmayacak laflar söylüyorlar ve birbirlerinin açığını arıyorlardı.

Ancak, burada şöyle birşey var: 

Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın elektronik cihazları sökmüş olmaları önemli değil. Onlar öyle bırakılacak değildi, eninde sonunda sökülecekti. 

O cihazları kimlere verdiler, akıbetleri ne oldu? 

Bunun için emir almışlar mıydı? 

Kim emir vermişti? 

Asıl bunlar önemli. 

*

Bu şahıslar FETÖ'nün talimatıyla suikastin karartılmasında rol aldılarsa, itirafçı olmamaları için FETÖ'nün onlara dolaylı yollardan da olsa sahip çıkması gerekirdi.

Çıkmamışlar.

Eldeki verilere göre, onlara sahip çıkmak istemedikleri, kendileriyle bağlantılı birinin avukatlıklarını üstlenmesinden bile rahatsız oldukları ortaya çıkıyor.

Onların, "Örgüt bizi sattıysa biz de onları satarız, kendimizi kurtarmak için itirafçı oluruz" diyebilecek olmaları umurlarında bile değil.

Bu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak davada kilit isim gibi görünüyor..

Gerçekten FETÖ'cüler mi, yoksa FETÖ'cü gibi mi gösteriliyorlar, orası bir muamma..

Davanın düğüm noktasını da sanırım elektronik cihazların akıbeti oluşturuyor.

O cihazlar kimlere verilmişti?

Nereye gittiler?

Asıl araştırılması gereken bu!


(İlk yayın tarihi: 5 Ekim 2022)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."