TÜRK MİLLETİNE VE TÜRK HÜKÜMETİ'NE MİT'E DAİR AÇIK MEKTUP

 





Bir önceki yazıda, Zafer Partisi’nin şımarık ve ayarsız genel başkanı Ümit Özdağ’ın ukalaca laflarını görmüştük.

Partisinin 2022 yılında Ankara’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi'nde şunları söylemiş:

“Sizinle çok önemli bir şey konuşacağım. Hiç açıklanmamış bir husus. Bunu bütün Türkiye'de birkaç kişi biliyor... 2009'dan itibaren Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu biliyordu.” 

Bütün Türkiye’de sadece birkaç kişinin bildiği bir olaya vakıf olma gibi bir imtiyaza sahip bulunan bu şımarık tip sözlerini şöyle sürdürmüş:

“2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: Bunlar casus.”

Ardından da Erdoğan’a ayar veriyor, hesap soruyor, dalgasını geçiyor:

“Madem casus olduklarını biliyordun, neden 2010’da referanduma bunlarla gittin? Neden FETÖ’cü generallerin casus olduğunu bile bile atadın? Şimdi Erdoğan merak edecek bunu Özdağ’a kim söyledi diye… Eniştem söylemedi emin ol!”

(https://www.milligazete.com.tr/haber/12311135/umit-ozdag-erdogan-bombasini-patlatti-ilk-defa-acikliyorum)

*

İmdi, Özdağ’ın “Türk istihbaratçılar” lafı bana, Doğu Perinçek muhibbanı gazetecilerden Arslan Bulut’un Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın Avustralya’daki vefatına dair (2003 yılında) yazdıklarını hatırlattı.

Dediğine göre, Türk istihbaratçılar ona, Esad Coşan hocanın İngiliz istihbaratının bir “tır”lı suikasti sonucunda vefat etmiş olduğunu söylemişlerdi.

Konuyu bir yazımda tartışmış bulunuyorum (Bkz. PROF. ESAD COŞAN HOCA'NIN ÖLÜMÜ VE TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI

https://seyfisay.blogspot.com/2025/01/prof-esad-cosan-hocanin-olumu-ve-turk.html).

Söz konusu yazımız okunduğu zaman görülebileceği gibi, ne yazık ki “Türk istihbaratçılar” her zaman (belki de çoğu zaman) doğruyu söylemiyorlar..

Algı operasyonu, gri propaganda, kara propaganda, devlet sırrı vs. derken her yalanı su içer gibi söyleyebiliyorlar. (TRT’nin MİT’i anlatan Teşkilat dizisi de her bölümünde bu mesajı veriyor.)

*

Evet, Türk istihbaratçılar (MİT’çiler), bırakın milleti, hükümetleri ve başbakanları bile aldatabiliyorlar.

28 Şubat’taki ihanetleri malum.

Fakat ayak oyunu yaptıkları tek başbakan, Prof. Necmettin Erbakan değil.

Demirel de onlardan şikayetçiydi.. Şu söz ona ait:

"Genelkurmay ve MİT, Patagonya'da herhangi bir depremi bile tüm detaylarıyla sana bildirir ama bir yandan da altınızı oyar, bundan haberiniz olmaz. Ben 11 Eylül akşamı saat 17.00'de evime gittim. Ertesi gün baraj açılışları vardı. Fakat 12 Eylül beni Zincirbozan'a [hapse] götürdü."

(https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/fuat-ugur/suleyman-demirelin-darbe-ve-patagonya-istirabi-576944)

Evet, MİT’in (Türk istihbaratçılarının) meziyetlerinden birisi bu: 

Rastgelenin altını oymak.

*

Ümit Özdağ’ın iddiasına gelince..

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bir yabancı servisin Türkiye’de yaptığı istihbarat operasyonunda aktif rol almış olabilir mi?

Mümkün.

Ancak, Arslan Bulut’un Esad Coşan hocanın ölümü ile ilgili olarak Türk istihbaratçılardan yaptığı naklen yayındaki akla ziyan saçmalıkları dikkate aldığımızda, onların her sözlerine inanmamak gerektiği de ortaya çıkıyor. (Eksik olmasın, Teşkilat dizisi de aynı mesajı veriyor.)

MİT’in içindeki bir kliğin FETÖ’cülere kumpas kurmadıklarından, mesela şu İzmir’deki askerlerin (yargıya taşınan) telekızlı casusluk maceralarının intikamını almaya çalışmadıklarından nasıl emin olabiliriz?

*

Şöyle emin olabiliriz:

Erdoğan’a söz konusu dosya sunulunca, eldeki belge ve bilgiler çerçevesinde sorumlular hesaba çekilmiş olsalardı, ve bir casusluk davası çerçevesinde yargı önünde hesap verselerdi, “Evet, böyle birşey varmış, ortada (tıpkı İzmir casusluk davasında olduğu gibi) belgeler, kanıtlar, video kayıtları vs. var, ve FETÖ’cüler kendilerini savunamadılar, iddialara cevap veremedilerderdik.

(Telekızlı İzmir casusluk davasına ait yaklaşık bin adet –rakamla 1000 adet— video kaydı bulunuyor.. Hatta Müyesser Yıldız, “Neden bunlar hâlâ Genelkurmay arşivinde tutuluyor; imha edilmelilerdi” diye yazmıştı.)

Ümit Özdağ’ın sözünü ettiği dosya çerçevesinde bir dava açılmamış olduğuna göre, ortada ciddiye alınacak birşey yok demektir.

Masumiyet karinesi diye kapı gibi evrensel bir hukuk kaidesi var, boru değil.. Beraet-i zimmet asıldır.

Ancak, MİT’çilerin halihazırda bizi “yargısız” da ikna etmeleri mümkün..

Söz konusu dosya MİT’in de, hükümetin de arşivinde bulunuyordur.. Kamuoyuna açıklanır, millet de onların nasıl hain casuslar olduklarını görür, anlar.

Yapmalılar.. 

Yapmamaları ya da yapamamaları kendilerini töhmet altında bırakır.

*

Ancak, sorun sadece bundan ibaret değil.

Ümit Özdağ’ın, “Ey Erdoğan, neden bu casusları tutuklatıp yargılatmadın?” demek yerine, “Madem casus olduklarını biliyordun, neden 2010’da referanduma bunlarla gittin? Neden FETÖ’cü generallerin casus olduğunu bile bile atadın?” demesi ilginç.

Çok ilginç.

Casusluğun şu sizin lehçede manası ve cezası bu mudur?

Casussun, ve sadece terfi etmiyorsun, başka da birşey yok.. Ha bir de herhangi bir referandumda AKPARTİ'ye destek vermeyeceksin.. 

Çok ağır bir ceza!. Göz korkutucu!

(2015 yılı sonlarında dönemin TBMM Başkanı İsmet Yılmaz, TBMM'de müşavir olmamı teklif etme ve atamamı yapma alicenaplığında bulunmuştu.. Ancak, 2018 yılının 1 Ocak günü bir yılbaşı hediyesine layık görüldüm, TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın imzasıyla, tenzil-i rütbe ile "müze araştırmacısı" kadrosuna kaydırıldım ve maaşım, yarıya yakın azaltıldı.. Demek ki benim cürmüm, FETÖ'nün casusluğundan daha büyüktü.. İtiraz etmedim, idare mahkemesine de gitmedim, fakat o sırada TBMM'ye bağlı olan İstanbul'daki saraylardan birine gönderilmemi talep ettim.. Aklımda, evime daha yakın olduğu için Beylerbeyi Sarayı vardı, ne var ki Dolmabahçe'de kalmam istendi.. Kasım 2019'da ise, yeni TBMM Başkanı Prof. Mustafa Şentop ile İsmet Yılmaz telefonla beni arayarak tekrar Ankara'ya davet etme centilmenliğinde bulundular. Kabul etmedim, düşük maaşla emekliliği tercih ettim.)

*

Evet, bu komedya (belki de kumpas) 2009 yılında yaşanmış.

Benim merak ettiğim şu: 2009 yılı, aynı zamanda Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldüğü yıl.

MİT’çiler, bir dosya da Yazıcıoğlu için hazırlamışlar mıydı?.. 

Bunu cidden merak ediyorum.. Çook..

Ayrıca, 2009 yılı, benim zehirlendiğim yıl..

Ne yazık ki, MİT denilince tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyorum..

Merhum Esad Coşan hocanın, 2000 yılında Almanya’da cemaat mensuplarına benim için, “Onu buraya yerleştirebilir misiniz?.. Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum, her zaman MİT bunun karşısına çıkıyor” derken, herhalde bir bildiği vardı.


İSTİHBARAT UZMANI ÜMİT ÖZDAĞ'IN DERİN SIRRI (VE DE HRİSTİYAN-YAHUDİ PRODÜKSİYONU OYUNLARDAKİ YAMAKLIK ROLÜNE MAHKUM OLMANIN UTANÇ VERİCİ MİRASI İLE YAŞAMAK ZORUNDA KALMAK)

 

2009 YILI: ÖLÜMÜN CESUR KÖRFEZİ

  







Gazete, “Ümit Özdağ, Erdoğan bombasını patlattı” diyor.

Haberin başlığı şöyle: “Ümit Özdağ, Erdoğan bombasını patlattı: İlk defa açıklıyorum”.

Doğrudur.

Şahsen ben de ilk defa öyle bir açıklamaya rastlıyorum.

Ancak, bu akıllı geçinen şahıs, açıklamasıyla, kendisinin MİT’in adamı olduğunu bangır bangır ilan ettiğinin farkında değil.

“Şeçaat arzederken merd-i Kıptî…” hesabı kendisini ele veriyor, haberi yok.

*

Bu işler böyledir..

Şair, İhtirâz-ı ta'neden kalmakdadır âhım nihân / Bir hakîkat kalmasın âlemde Allahım nihân” (Kötülenmekten kaçınmak için âhımı gizliyorum / Dünyada hiçbir gerçek gizli kalmasın Allahım) diyor da, aslında görmek isteyenler için âlemde hangi hakikat gizli ki?!..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir kul, bir gizli iş yaparsa, Allah (z. c. hz.) ona öyle bir elbise giydirir ki, o iş hayırlı ise o da hayırlı, şerli ise şerlidir (dışına yansır).” (Râmûz el-Ehâdîs, 370/13)

“En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,

“Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

*

Önce, Millî Gazete’nin ilgili haberini okuyalım:

Ümit Özdağ, partisinin Ankara’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi'nde gündeme dair açıklamalarda bulunurken bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili çok ciddi bir iddia ortaya attı. …

Ümit Özdağ partisinin kongresinde daha önce hiç açıklanmamış bir husus diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu2009 yılından itibaren bildiğini buna rağmen beraber çalışma yaptığını belirtti.

"ERDOĞAN FETÖ'YÜ 2009 YILINDAN BERİ BİLİYOR"

Ümit Özdağ bunu Türkiye’de birkaç kişi biliyor diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili “Sizinle çok önemli bir şey konuşacağım. Hiç açıklanmamış bir husus. Bunu bütün Türkiye'de birkaç kişi biliyor... 2009'dan itibaren Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu biliyordu." İfadelerini kullandı.

Erdoğan’ın FETÖ’yü yıllar önce bildiğini yaşandığı iddia edilen bir olayla anlatan Özdağ “2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: “Bunlar casus” diye konuştu.

"MADEM FETÖ'YÜ BİLİYORDUN..."

Erdoğan’ın FETÖ’nün yılar önce bilmesine rağmen beraber iş yapması hakkında da sert sözler kullanan Özdağ "Madem casus olduklarını biliyordun, neden 2010’da referanduma bunlarla gittin? Neden FETÖ’cü generallerin casus olduğunu bile bile atadın? Şimdi Erdoğan merak edecek bunu Özdağ’a kim söyledi diye… Eniştem söylemedi emin ol!” dedi.

*

Eniştesi de söylemiş olabilirdi.

Çünkü bu Ümit Özdağ, 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından Muzaffer Özdağ’ın oğludur.

Bu tip adamlar için devletin stratejik kurumları “aile şirketi” gibidir.

Mesela Kenan Evren’in damadı MİT’çiydi.

Bunlar çocuklarını MİT’e, TSK’ya ve özellikle de Dışişleri Bakanlığı’na (devlet kesesinden dünyayı gezsin, bilgisi görgüsü artsın, keyfine baksın, millete tepeden bakabilsin diye) yerleştirirler.

Devletin imkânlarıyla bol maaşlı “vatanseverlikçilik” oynar, kendilerinin “devletin gerçek sahipleri” olduğunu düşünürler,

Çocukları buralarda birbirleriyle tanıştıkları için aralarında evlilikler filan da olur, böylece akrabalık halkası genişler. 

Önemli kurumlarda “enişte”leri de bulunur.

*

Sonra da, putlaştırdıkları Selanikli Mustafa Atatürk'ün mirası "(İslam Şeriati'ni düşman ilan eden) Batı'dan ithal laikliğe (siyasal dinsizliğe)" iman etmeyen, sahip olduğu din ve vicdan hürriyetini kullanma konusunda "laik efendiler"in vesayeti altına girmeyi reddeden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür vatandaşların Şeriatçılığına savaş açarlar.

Onları insandan saymaz, köpek gibi zehirleyerek veya tırlarla ezerek yok etmenin hayalini kurarlar. 

Bu "efendi"lere göre, o "düşman"lar ancak, (siyasal dinsizliğin temel ilkesi olan) "Bütün inançlar saygındır (Sadece İslam değil, küfür de saygındır; saygınlık bakımından Allah'a kulluk ile Şeytan'a tapma arasında fark yoktur)" şeklindeki "siyasal dinsizlik amentüsü"nü ezberleyip tekrarlamayı kabul ederlerse "zehirlenme korkusu olmadan" yaşama hakkına sahip olmalıdırlar.

Yine onlara göre, laiklik (siyasal dinsizlik) gereği Allahu Teala'ya saygı "ortak değer" değildir, fakat putları Selanikli, saygı gösterilmesi gereken "ortak değer"dir.

Mevzubahis olan putları (ve herkesi zorla "ortak" ettikleri "değer"leri ya da "hurafe"leri) ise, artık "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olma, önemsiz teferruattır.

*

Konuya dönelim..

Görüldüğü gibi Özdağ, “Eniştem söylemedi, emin ol!” diyor.

Emin olduk..

Peki sen bunu nerden biliyorsun?

Bunu Türkiye’de birkaç kişi biliyor”, ve, biri sensin?

Nasıl oluyor da oluyor bu?

Ve senin (camide hutbe sırasında yaptığın Atatürk’lü şovun gibi) densiz operasyonlarının “yabancı” bir istihbarat servisinin operasyonu olmadığını da biliyoruz.

Bunu sana yaptıranların “enişten” olmadığının farkındayız.

Bu densizlikleri sana, “Türkiye’de birkaç kişinin bilebileceği” şeyleri bildirenler mi yaptırıyor?

*

Sonra da aynı adamlar, senin gibileri bahane ederek gözü açılmadık sığırcık yavrusu durumundaki saf (ve de sapına kadar ürkek, sizin karşınızda tirtir titreyen) Diyanet bürokrasisini uyarıyorlar mı:  

“Hocam, toplumsal barış için bazı şeyleri yapmamız lazım.. Adamın yaptığını görüyorsunuz. Siz de bu tür tepkileri dikkate alırsınız artık.. Bu kadarcık fedakârlığı yapmalısınız.. Millî birlik ve beraberlik, kem küm, vatan kurtaran Hasan, mevzubahis olan vatan putuysa İslam da teferruattır, ham hum, gırrr..”

*

Özdağ’ın laflarına gelelim:

“2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: “Bunlar casus”.

Dosyayı önüne, bu lafı söyletmek için koymuşlar: “Bunlar casus.”

İmdi, bu adamların yabancı istihbarat servisleriyle işbirliği halinde olduğunu anlamak için zahmet edip bu tür dosyaları okumaya gerek yoktu.

Yabancı ülkelerde açtıkları okulların CIA’e hizmet ettiğini herkes biliyordu.

Mesela merhum Kadir Mısıroğlu yazıp durmuştu. [Ancak kusuru büyüktü, Erdoğan'ın eniştesi olma onuruna erişememişti.]

*

Gel gör ki, yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’deki işbirlikçileri, ortakları sadece FETÖ değildi.

MİT de ortaklarıydı. 

Hatta MİT, FETÖ'den da fazla ortaktı, "stratejik ortak".. 

Resmen "müttefik"ti, "stratejik müttefik".. 

Prof. Fahrettin Altun, Sabah gazetesinde yayınlanan "Bu nasıl milli istihbarat?" başlıklı yazısında, MİT eski Müsteşarı (Başkanı) Korgeneral M. Fuat Doğu'nun şu sözünü aktarmıştı: 

"Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'in şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop'a götür dese onu oraya götürmekle memurum."

Buradan anlaşılıyor ki MİT'in tarihi utandırıcı ve karanlık.. 

Irz düşmanı namussuz ve pezevenklerden müteşekkil CIA'in (hadi uşağı demeyelim) acentası ya da şubesi gibi çalışmışlar.. 

Alınlarındaki bu leke tarih sayfalarına kömür karasıyla yazılmış.

Herhalde onlardan, Sinop gibi illere yaptıkları yolculuklar sırasında birşeyler öğrenmişlerdir.. 

Kıratın yanında duran ya huyundan, ya suyundan..

CIA'den pezevenklik, namussuzluk, gâvur uşaklığı ve ırz düşmanlığı dışında ne öğrenilir, ben bilmiyorum.

[CIA'den namussuzluk dersleri almaları İslam Şeriati'ne aykırıdır, fakat Atatürkçülükleriyle çelişmez.. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin (resmen değilse bile fiilen) putumsusu olan Selanikli Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa'ya "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" demiş bulunuyor.)

*

Evet, ortaklık sadece Amerikan "efendi"lerin Sinop gibi illere götürülüp yedirilip içirilmesiyle sınırlı olsaydı fazla dert etmeye gerek yoktu.

Kötü olan şu ki, beraber operasyonlar (namussuzluklar) yapıyorlardı.

Hem de bu devletin anayasal hükümetine (ve dolayısıyla millete) karşı.

Nitekim, Erbakan-Çiller Hükümeti’nin yıkılmasını sağlayanlar MİT’çiler ile (onların destek verdikleri, hatta gaza getirdikleri) birtakım subaylardı.

Buna karar verenler ise Amerikan Dışişleri binasının bilmem kaçıncı katının sakinleri ile (Bakınız: Cengiz Çandar’ın Cem Küçük tarafından alıntılanan eski yazıları) İsrail devletinin yetkilileriydi.

Bu yabancı güçlerin Türkiye’deki aparatları (uşakları, yamakları) ise (Amerikalılar'ın "özel şoförlüğü"nü yapmaya alışmış, alıştırılmış) MİT’çiler ile darbeci subaylardı..

*

Malumunuz, darbeciler başarılı olurlarsa “vatan kurtaran Hasan” olarak vatanseverlik nutukları atarlar, başarısız olunca da Talat Aydemir gibi, darağacının yağlı ipini, vatan haini damgası eşliğinde öperler.

Erbakan Hükümeti, yabancıların içerideki casuslarıyla ve uşaklarıyla başedebilseydi, onları yargılar, layık oldukları damgayı suratlarına basardı.

Öyle olmadı, Erbakan’ı siyasî ölü haline getiren o işbirlikçi casuslar millete karşı “vatanseverlik” artistliği yapmaya devam ettiler.


(İlk yayın tarihi: 3 Ekim 2022;

Yazının devamı için tıklayınız: 

ÖLÜMÜN CESUR KÖRFEZİ https://seyfisay.blogspot.com/2022/10/2009-yili-olumun-cesur-korfezi.html

VE LÂ YEZÂLU'LLEZÎNE KEFERÛ TUSÎBUHUM Bİ MÂ SANE'Û KÂRİ'ATUN EV TEHULLU KARÎBEN MİN DÂRİHİM HATTÂ YE'TİYE VA'DU'LLAH! İNNE'LLÂHE LÂ YUHLİFU'L-MÎ'ÂD!

 



SALAKLAR CENNETİNDE İSTİHBARATÇI OLMANIN DAYANILMAZ ŞEYTANÎ HAZZI

 

ÜMİT ÖZDAĞ OPERASYONUNUN ŞİFRELERİ



(Hakan Fidan'a neden böyle efelenmiyordu?)


Bu yazı, esas itibariyle son cumhurbaşkanlığı seçimine, Erdoğan’aKılıçdaroğlu’na ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a dairdir.

Erdoğan’ın Altılı Masa’yı nasıl alt ettiğine ve bu süreçte Ümit Özdağ’ın oynadığı istihbaratçılara özgü role ilişkindir.

Fakat aynı zamanda bilim felsefesi ve fizik "yasa"larıyla ilgilidir.

*

Önce teori ve yasa kavramları üzerinde duralım.

Aslında doğa bilimlerinde yasa diye birşey yoktur. Hepsi teoridir. (Sosyal bilimlerde de öyle.)

Yasa diye “inanılan” tespitlerin kesin doğru olduklarını söylemek mantıken mümkün değildir.

Bunun nedeni, gözlem ve deneylerden hareketle yapılan ve yasa adı verilen çıkarımların tümevarım yöntemiyle yapılmış genellemeler olmasıdır.

Kesin olan sadece o gözlemlerle elde edilen doğruudan bilgidir. Fakat onlardan hareketle yapılan çıkarımın bir kesinliği yoktur. (Mesela ağaçtan düşen elmanın düşmesiyle ilgili gözlem kesindir, fakat düşmenin mekanizmasıyla ilgili "açıklama modeli" ya da kuram kesin değildir.)

*

Fakat dilerseniz kurama inanabilir, iman edebilirsiniz.

Ki bugün (epistemolojiden, bilim felsefesinden, mantık biliminden habersiz olan) herkesin durumu budur, körlemesine inanmaktadırlar.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklik kitabında ifade ettiği gibi, son tahlilde bilim de, (din gibi) bir inanç sistemidir.

Aradaki farkın kavramsal çerçeve farklılığı olduğunu söylemek mümkündür.

*

Mesela, modern fiziğe göre, yağmurun yağması, yağmur damlalarının düşmesi, yerçekimi olgusu sayesinde olur. (Yani olay. yerçekimi diye bir kavramla açıklanır, mesela melek kavramı kullanılmaz.)

Peki, yerçekimi (gravitasyon) nedir?..

Aslında, içi boş bir adlandırmadan ibarettir.

Newton, nesneler arası hareketin kendince bir matematiksel formülünü vermişti, fakat yerçekiminin nasıl birşey olduğu konusunda hiçbir şey söylememişti. 

Söyleyememişti.

*

Meşhur fizikçi Feynman, bu hususu şöyle açıklıyor:

… Başlangıçta Newton, teorisi konusunda sorgulanmıştı: Ama bu birşey ifade etmiyor; bize birşey anlatmıyor. O da “Size nasıl hareket ettiğini söylüyor; bu yeterli olmalı. Ben de size nasıl hareket ettiğini söyledim, neden öyle olduğunu değil” yanıtını vermişti.

(Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, çev. Nermin Arık, 2. b., Ankara: TÜBİTAK, 1995, s. 35)

Kısacası, ortada sadece bir matematiksel formül var, yerçekiminin (Feynman’ın tabiriyle) mekanizması hakkında ise, Newton da dahil, hiç kimsenin birşey bildiği yok.

Yine Feynman’ı dinleyelim:

“Newton’dan bugüne kadar hiç kimse bu yasanın gerisinde yatan, matematiksel mekanizma yerine geçebilecek … sonuçları bazı olaylarla çelişmeyen teorik bir anlatım bulmayı başaramamıştır.”

(Feynman, s. 37)

Evet, çelişen bazı olaylar var.

*

Feynman şunu da söylemektedir: 

“… eğer kuantum teorisi doğru ise yerçekiminde de parçacık gibi davranan bir tür dalga olması gerekir; bu parçacıklara graviton diyoruz. Eğer buna inanyorsanız yerçekimi deyip geçebilirsiniz.”

(Feynman, s. 177.)

Bu alıntıda olduğu gibi Eğer kuantum teorisi doğru ise demek gerekiyor. Çünkü herhangi bir teorinin gerçekten doğru olduğunu söylemek “bilimsel” olarak mümkün değildir.

Evet, parçacık kuramına (parçacık gibi davranan dalga kuramına) inanıyor ya da inanmıyor olabilirsiniz. Çünkü, bilim de aslında inanç meselesi..

*

İsterseniz, ne olduğunu bilmediğiniz, nasıl birşey olduğu konusunda hiçbir fikrinizin bulunmadığı bir yerçekimi kavramına (içi boş adlandırmaya, takılmış isme) inanmayı (gökten gelmiş vahiy gibi iman etmeyi) sürdürebilirsiniz.

Ancak, fizikçiler öyle yapmıyorlar, sorgusuz sualsiz inanmak yerine, kendi yöntemleri çerçevesinde makul bir izah tarzı bulmaya çalışıyorlar. Teorilerini sürekli sorguluyor ve yeniliyorlar.

O yüzden, Stephen Hawking şöyle demektedir:

“Klasik kuram artık, evrenin iyi bir betimlemesi değildir. O halde evrenin ilk aşamalarını tartışırken kütlesel çekimin [yerçekiminin] tanecik kuramı kullanılmalıdır.”

(Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev. Sabit Say ve Murat Uraz, İstanbul: Milliyet, 1998, s. 173-4.)

Olay sadece sihirli değnekvari çekim (yerçekimi) ise, tanecikten bahsetmemek gerekir, fakat durum öyle değil.

*

Tanecik kuramının (teorisinin) kullanılması gerekiyor. (Evet, teori; yasa değil.. Olayı açıklamak için “teori içinde teori” icat etmek icap ediyor.)

Tanecik teorisinin (tanecik gibi davranan dalga teorisinin) kullanılması neden gerekiyor peki?..

Sebebi, gözlemlerden ulaşılan veriler (Evet, işin sabit olan kısmı, gözlemler.. Mesela gelgit olayının kendisi kesindir, onunla ilgili “açıklama model”i ise, “kesin doğru” olduğunu ispatlayamayacağımız bir teoriden ibarettir):

"… Bu olasılıkların hiçbiri gözlemlerimizle uyuşmuyor…. Evrenin nasıl başladığının anlaşılması için çekimin tanecik kuramı kullanılmalıdır."

(Hawking, s. 189.)

Yani gözlemlerinizden hareketle bir kuram geliştiriyorsunuz, fakat yeni gözlemler, diktiğiniz bu kuram gömleğine sığmıyor, onu yırtıp parçalıyor.

Bir teoriyi (kuramı) kurtarmak için başka bir kuramla onu desteklemek zorunda kalıyorsunuz. Fakat sonuçta o da kuram, “kesin doğru” olduğunu söyleyebileceğiniz bir "yasa" değil.

*

Peki, tanecik kuramı çerçevesinde yerçekimini gerçekleştirdiğini varsayacağımız bu (dalga gibi davranan, kanatlı melekleri hatırlatan) tanecikler ya da parçacıklar, nasıl birşeydir?

İşte bu noktada fizik, metafiziğe (fizikötesine) dönüşmeye başlıyor. Meleklere iman ile yerçekimine iman arasında bir fark kalmıyor.

Sadece yerçekimini sağlayan (ve dalga gibi davranan) taneciklerin değil, modern fizikte sözü edilen pekçok parçacığın, (Hawking'in tabiriyle) melekler gibi gözlemlenemeyen, sadece var oldukları sezilen şeyler oldukları kabul ediliyor.

Hawking, şöyle diyor:

“Kapatma ilkesinin kuvark ya da gluonların yalın biçimde gözlemlenmesine izin vermemesi, kuvark ve gluon parçacıkları kavramının tümünü biraz fizikötesi yapıyor.”

(Hawking, s. 102.)

Bu tür parçacıkların özelliği ise (kurama göre) şu:

"… Bunlar, güneşin çekim kuvvetini taşıyan parçacıklar gibi sezilgen parçacıklardır: gerçek parçacıklardan farklı olarak parçacık detektörü ile doğrudan algılanamazlar."

(Hawking, s. 141.)

Yani, mantık aynı.. Ha (kanatlı) melek demişsiniz, ha (dalga gibi davranan) parçacık.. 

Melekler de doğrudan algılanamıyor, bunlar da..

Ama olayı izah için (ve de bilimin karizmasını çizdirmemek için) bu parçacığın varlığına "inanmak" zorundasınız.

*

Modern fizikçilere göre, gözlemlediğimiz olayları izah için, bunların varlığına inanmamız gerekiyor.

Yoksa boşlukta kalıyoruz.

Bir başkası da bu izahı meleklerle yapıyor.

Peki bu yerçekimini sağlayan parçacıkları zihnimizde nasıl canlandırabiliriz? 

Canlandırabilir miyiz?

Hawking’in cevabı şöyle:

“Çekim alanına tanecik gözlükleri arkasından bakarsak, iki madde parçacığı arasındaki çekim kuvvetinin graviton denen 2-dönmeli bir parçacık tarafından taşındığını zihnimizde canlandırabiliriz…. Dünya ile güneş arasındaki çekim kuvveti, bu iki cismi oluşturan parçacıkların aralarında graviton değiş tokuşu olarak görülebilir. Değiş tokuş edilen parçacıklar gerçek olmamalarına karşın ölçülebilir bir etki yaratırlar, dünyanın güneş çevresinde dönmesine neden olurlar. Gerçek gravitonlar [tanecikler] klasik fizikçi deyimiyle çekim alanlarının doğururlar. Bunlar o kadar zayıftır ki henüz algılanamamışlardır.”

(Hawking, s. 98.)

Yani yerçekimini yapan gravitonlar, tıpkı melekler gibi, tarafımızdan algılanamıyorlar.

Ama madem ki Güneş ile Dünya birbirini çekiyor (Daha doğrusu birbirini bırakıp gitmiyor), bunu yapan birşeylerin olması gerekiyor.

*

Yine, gelgit diye birşey varsa onun da bir sebebi olmalı.. 

Üzümü gören tilkinin ağzının sulanması gibi Ay'ı görünce duruşuna çekidüzen verip başını dikerek kabaran denizin böyle yapmasının ardındaki etken ne?

Son beste, bunların hepsinin (dalga gibi davranan) parçacıkların başının altından çıktığını söylüyor. 

Ancak, gözlemle değil sezgi ile var olduklarına hükmettiğimiz bu tanecik ya da parçacıklarla ilgili teori de, bütün sorulara cevap vermiyor.

Hatta, meseleyi bütünüyle gayb (metafizik) haline getiriyor.

Hawking’in ifadesiyle, ortaya şu sonuç çıkıyor:

“Tanecik mekaniğinin ortaya çıkışıyla, olayların tam bir doğrulukla bilinmeyeceğini, her zaman bir miktar belirsizlik bulunacağını anlar olduk. İstenirse, belirsizlik içindeki bu gelişigüzellik Tanrı‘dan bilinebilir.”

(Hawking, s. 210.)

Yani iş dönüp dolaşıp yine Tanrı'ya (Allahu Teala'ya) geliyor.

*

Hawking’in ifadesiyle, durum şu:

 “… tanecik mekaniğinin belirsizlik ilkesinin [olayları] kestirme gücümüze getirdiği sınırlamadır. Bunu ortadan kaldırmamızın hiçbir yolu yok…. İkincisi, kuramın denklemlerini, çok basit durumlar dışında, tam olarak çözemememiz gerçeğinden kaynaklanıyor. [Daha önceki] Newton’un kütlesel çekim kuramında bile, üç cismin devinimini tam olarak hesaplayamıyoruz; cisimlerin sayısı ve kuramın karmaşıklığıyla zorluk daha da artıyor.”

(Hawking, s. 213.)

Bütün bunlardan hareketle varılan son hüküm ise şu:

“… kuramlar kanıtlanamayacağı için gerçekten doğru kuramı bulduğumuzdan hiçbir zaman emin olamayacağız. Ama kuram matematik açıdan tutarlı ve gözlemlere uyan kestirimler veriyorsa, aradığımız kuram olduğuna akla uygun ölçülerde inanabiliriz.”

(Hawking, s. 212.)

Böylece, başladığımız noktaya dönmüş olduk: Bilim de, sonuçta, bir inanç sistemidir.

*

Feynman şöyle diyor:

"… çekim yasasının söz ettiğimiz diğer bazı yasalarla ortak özelliklerini vurgulamak istiyorum. İlk olarak, ifade ediliş tarzı matematikseldir; diğerleri de öyledir. İkincisi, tam doğru değildir. Einstein onu değiştirmek zorunda kaldı; yine de tam doğru olmadığını biliyoruz…. Bunlar bütün diğer yasalarımız için de geçerlidir; hiçbiri tam doğru değildir."

(Feynman, s. 30)

Peki, madem öyle, teori ya da kuram, ne işe yarar?

*

Yine Hawking’i dinleyelim:

"… bir kuramı, evrenin ya da onun sınırlı bir parçasının modeli ve gözlemlerimizi bu modeldeki niceliklere bağlayan [zihinde oluşturulmuş] kurallar takımı olarak tanımlayacağım. Kuramın varlığı yalnızca aklımızın içindedir ve başkaca hiçbir gerçekliği (herhangi bir anlamda) yoktur." 

(Hawking, s. 26.)

Daha kısa bir anlatımla:

"… bilimsel bir kuram, yalnızca gözlemlerimizi betimleyebilmek için kurduğumuz matematiksel bir modeldir: salt kafamızda vardır."

(Hawking, s. 181.)

Kısacası, gözlemlenen nesne ve olaylar, vardır, mevcuttur, onların gerisinde olduğu düşünülen doğa yasaları ise, gerçekte yoktur. 

Kafanızdan uydurduğunuz, kesin doğru olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiniz “inanç”lardır.

*

Feynman’la noktayı koyalım:

“Bu, bilimin kesin olmadığı anlamına gelmektedir…. Eğer daha önce bilimin çok kesin olduğunu düşündüyseniz, siz hata yaptınız.”

(Feynman, s. 84-5.)

*

İsteyenler bu meseleleri Kemal Sunal’ın oğlu Ali’nin Güldür Güldür skeçlerinden öğrenmeyi deneyebilirler.

Herhangi birşey öğrenemeseler de zihin konforları bozulmaz, rahat ederler.

Modern bilimle aydınlanmış olmanın hazzını yaşarlar.

Ronald David Laing diye birinin şöyle bir sözü var:

Öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmezsiniz, bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey salak olduğunuzda da geçerlidir."

İlk cümle yanlış, ikincisi doğru.

*

Salak olduğunu bilmeden bilim hakkında skeçler hazırlayan ve bu mevzuları gerçekten bilenleri sarakaya alanların mutluluğuna gıpta etmemek mümkün değil.

Üstelik, salaklıkları para ve şöhretle de ödüllendiriliyor.

İşin acı tarafı ise şu: Türkiye’de akademisyenlerin çoğu da söz konusu tiyatro kumpanyası boşboğazlarından daha donanımlı değiller.

Sözde bilim adamı olarak vatana millete hizmet ediyorlar, fakat önemli bir bölümü “bilim”in gerçekte ne olduğundan bile habersiz salak durumundalar.

*

Fakat, mutlular.. 

Mutlu olmalarını sağlayacak salaklık, Allah vergisi olarak onlarda hadsiz hesapsız.

Yahya Kemal haklı:

“Yalnız duyan yaşar” sözü, derler ki, doğrudur.

“Yalnız duyan çeker” derim, en doğru söz budur. 

*

Siyasetin (ve de istihbaratçılığın) teori ve yasalarına gelelim.

Nasıl bir doğa bilimcisi gözlemlenen olay ve nesnelerden hareketle onların ardındaki etkenlere (mekanizmalara) ulaşmaya çalışıyorsa, siyasette de bir gözlemlenen olaylar ve şahıslar, bir de bunlara ilişkin “kuram”lar söz konusudur.

Bu kuramlara bazıları komplo teorisi, bazıları da yasa gözüyle bakarlar.

Gerçekten de siyasal gelişmeler ve politikacılar hakkında yapılan analizlerin bazıları baştan sona (kara ve gri propaganda eksenli) komplo teorisi durumundadır, fakat bazıları da müşahhas verilerden hareketle bilimsel bir bakış açısıyla yapılmış değerlendirmelerdir. 

Öte yandan, evrim ve izafiyet gibi hususlara dair teorilere "evrim teorisi, izafiyet teorisi" vs. denildiği gibi, komplolara ilişkin açıklamalara da komplo(nun) teorisi demek uygun düşer. 

*

Bu açıdan bakıldığında komplo teorisi (kendisi komplo olan teori) ile komplonun teorisi (komploya dair teori) arasında da ayrım yapmak gerekir.

General Clausewitz'in "Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır" (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln) şeklindeki sözü meşhurdur. Siyaset bazen açık çatışma ve savaşla, bazen de "komplo"lar (yalan, hile, dolap, aldatma, tuzak, kuyu kazma, şantaj, satın alma, suikast, sabotaj, provokasyon, ajitasyon, yüze gülüp arkadan hançerleme) ile devam eder..

Siyaset elbette her zaman komplo değildir, fakat komplosuz siyaset de (özellikle çağımızda) hemen hemen yok gibidir. 

Eski çağlarda istisnaî bir durum olan komplolar, istihbarat faaliyetlerinin ileri düzeyde kurumsallaştığı geçen asırdan beri istisna olmaktan çıkıp kural haline gelmiştir.

*

Son cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan’ın nasıl kazandığı sorusuna cevap vermeyi, olayı kısmen de olsa aydınlatacak bir "açıklama modeli" bulmayı denemeye kalkışsak neler söyleyebiliriz?..

Önce şu hususun altını çizelim: Erdoğan tecrübeli bir siyasetçi.. Gençliğinden beri bu işlerin içinde.. 

Siyasetin içinde pişmiş, bu işin kurdu olmuş.. 

Ayrıca Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş..

Bildiği şeylerden biri şu: Seçimler döneminde ortamıın biraz gerilmesi, kaçacak oyları çekecek bir yerçekimi mekanizmasının oluşturulması, bırakıp gidecek unsurların gözlerinin korkutulması gerekiyor.

2002, 2007, 2011 ve 2014 seçimlerini Türkiye’deki kutuplaşma ve askerî darbe korkusunun gölgesinde (fazla bir çaba sarfetmeden) kolayca kazanabildi.

2000’li yıllardaki Cumhuriyet mitinglerini, 2013’deki Gezi Parkı tantanasını, CHP ile ortak hareket eden MHP’nin 2014’teki saldırgan üslubunu hatırlayın..

*

15 Temmuz’dan sonra ise durum değişmeye başladı.

Bir defa, Erdoğan’ın MİT’e ve TSK’ya tamamen hakim konuma geldiği düşünülmeye başlandı. 

Eski "mağdur, hakkı yenen ya da yenmeye çalışılan" Erdoğan yoktu artık.

İkincisi, Kılıçdaroğlu, selefleri gibi “Laiklik elden gidiyor, Atam sen kalk da  ben yatam” tarzı bir siyaset yürütmüyordu.

Muhafazakâr kesime karşı yumuşak ve uzlaşmacı bir üslup kullanıyordu.

Bu sayede İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını AKP’nin elinden almayı başarmıştı.

Ayrıca, son cumhurbaşkanlığı seçiminde Saadet Partisi’ni ve eski AKP’li Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ı yanına çekmeyi sağlayacak bir yerçekimi hattı oluşturmuştu.

Dolayısıyla muhafazakâr tabanı “CHP gelecek, canınıza okuyacak” diye korkutmak zorlaşmıştı.

Erdoğan’ın seçimi kazanması için gereken gerilim ortamı oluşmuyordu.

*

Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nu karşılaştırdığımız zaman şunu görüyoruz: Erdoğan Kılıçdaroğlu'nun suya götürür susuz getirir.. Kaçın kurrası!..

Siyasetin ayak oyunlarını daha iyi (çok iyi) biliyor.. Tam bir siyaset canbazı..

Ayrıca Erdoğan, Kılıçdaroğlu ile eşit şartlarda yarışmıyordu, seçime girerken daha avantajlıydı.. 

Çünkü devletin başındaydı.. MİT, kendisinin emrindeydi.

Derin devletin artık Erdoğan’ın emri altında olduğunu (veya “Erdoğan – derin devlet konsorsiyumu”nun kurulduğunu) iddia edenler de var.

*

Türkiye’de derin devlet dediğimiz yapının ve (emekçisi ve emeklisi ile) MİT’çilerin, psikolojik savaşın da, algı operasyonunun da, provokasyonun da ustası oldukları bir gerçek.

Ortamın nasıl “gerileceğini” çok iyi biliyorlar.

28 Şubat öncesinden örnek verelim..

Erbakan çok ihtiyatlı davranıyordu.. Fakat derin devletçiler iki ayrı yapı icat ederek irtica tehdidini gündemde tutmayı ve bunun faturasını Erbakan'a çıkarmayı başardılar.

Bu yapılardan biri, domuz bağı cinayetleriyle ünlenen (sözde) Hizbullah’tı.. (Özde "hizbu derin devlet".)

İkincisi ise “uçkurist” Müslüm Gündüz’ün “şeyhliğini” yaptığı gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatıydı..

Erbakan istediği kadar ihtiyatlı olsun.. Türk tipi demokraside derin devlet için çareler tükenmiyordu.

Derinlerin parası da elemanı da boldu.

*

Gelelim son cumhurbaşkanlığı seçimine..

Seçim filmindeki gerilim ve korku öğesi eksikliği Zafer Partisi ve Ümit Özdağ sayesinde giderildi.

Ümit Özdağ istihbarat konulu kitapları da bulunan bir adam.. Uzmanlık alanı istihbaratçılık, gizli servisler..

İstihbaratçılığı, ajanlığı, sağ gösterip sol vurmayı, psikolojik savaş tekniklerini, algı operasyonu numaralarını, propaganda hilelerini ve de “vatana ve millete istihbaratçı tuzak ve oyunlarıyla, katakulli ve dolaplarıyla hizmet”in "önemini ve değerini" bilmeyen, bukalemunvari "istihbaratçı ahlâkı"nı özümseyemeyen, içine sindiremeyen, rahat yalan söylemeyi meslekî yetkinlik değil de düşük karakterlilik kabul eden bir adamı, gizli servis senaryolarında baş rolü üstlenmeye veya figüran olmaya razı etmek zor olabilir, fakat Ümit Özdağ gibi birinin, teorik bilgisini pratiğe aktarma fırsatı yakalamaktan keyif alması beklenir.

*

Soru şu: (Kılıçdaroğlu’nun yol açmaktan özenle sakındığı, uzak durduğu) "Erdoğan’ı seçtirecek bir gerilimi üretme"si görevi, derin yapılar tarafından Ümit Özdağ’a verilmiş olabilir mi?

Nasıl sözde Hizbullah'ın sabıkası ve Aczimendeburiliğin sorumluluğu Erbakan’ın sırtına yüklendiyse, Ümit Özdağ’ın skandal boyutlarındaki Atatürkçü, laikçi, cumhuriyetçi, kavgacı, anti-ümmetçi sansasyonel çıkışlarının, milletteki CHP korkusunun depreşmesine yol açacağı hesaplanmış olabilir mi?

Seçimin ikinci turunda Özdağ’ın Altılı Masa’ya yanaşması, bu istihbarat uzmanının ve başında bulunduğu prefabrik tabela partisinin kademe kademe, aheste aheste, yavaş yavaş Altılı Masa'ya monte edilmesi bir tesadüf müydü?

Aynı Özdağ'ın seçimlerden önce Kılıçdaroğlu ile yapmış oldukları gizli anlaşmayı ancak istihbaratçılardan beklenebilecek kıvrak bir manevra ile CHP Kongresi’nin arefesinde açıklaması, böylece Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatının bitmesine sebep olması da bir tesadüf mü?

*

Evet, doğa bilimleri söz konusu olduğunda bir gözlemlenen olay ve nesneler, bir de onlardan hareketle oluşturulan kuramlar (Ki bazen yasa diye adlandırılırlar) bahis mevzuu olur.

Siyaset alanında da salt olayları gözlemlemek, “Şu gün şöyle oldu, bugün böyle oldu, falanca şöyle dedi, filanca böyle yaptı” demek yeterli değildir.

Perde arkasına, mantıksız görünen gelgit ve zikzaklara ışık tutacak kuramlarınızın, açıklama modellerinizin, teorik yaklaşımlarınızın bulunması önem taşır.

*

Öncelikle şu gerçeğin hep akılda tutulması gerekir: Siyasetin yerçekimi yasasında devlet en büyük çekim merkezidir. 

Pekçok siyasetçi (derini ve yüzeyseliyle) onun etrafında döner, onun etkisi altındadır.

Dünya’daki gelgit olayının Ay’ın (görünmeyen) çekimi ile açıklanmasına benzer şekilde, siyasetteki bazı gelgitlerin de, (ortada görünmeyen) derin devletin ve gizli servisin çekim etkisi ile birlikte düşünülmesi bazen zorunluluk haline gelir. 

Derin yerçekiminin bir parametre olarak denkleme dahil edilmesi, pekçok karanlık ve muğlak noktanın anlaşılır hale gelmesini sağlar.

*

Bu çekim, parçacıklarla (paracıklarla) mı oluyor, kuru kuruya beleş mi ortaya çıkıyor, yoksa algılarımızın ulaşamadığı başka bir mekanizma mı mevcut, o konuda kesin bir sonuca varmak zordur.

Fakat siyaset söz konusu olduğunda devletin derininin ve yüzeyselinin, ve de istihbarat teşkilatlarının (çekim diye adlandırılabilecek olan) etkisini görmezden gelmek saflık olur.

Hatta, Kemal Sunal’ın oğlunun eğlence programı gibi platformlarda bu tür konulara girilmemesi de, başka bazı konulara ise özel olarak girilmesi de bu etkiden bağımsız düşünülemez.


(İlk yayın tarihi: 27 Kasım 2023)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."