İNGİLİZ'İN "DEHA"SI, FRANSIZ'IN "MANKAFA"SINI NASIL YENDİ?

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 61

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, 8 Temmuz 1919 tarihinde, yani Erzurum'daki ikametinin ikinci günü Padişah Vahideddin’e telgrafla ilettiği “Kulları Mustafa Kemal” (Vahideddin’in kulu Selanikli Mustafa) imzalı istifa mektubu üzerinde durmuştuk.

Selanikli, bu telgrafın metnini 24 Nisan 1920 tarihinde, TBMM’nin açılışından bir gün sonra yaptığı TBMM açılış konuşmasında milletvekillerinin (dolayısıyla milletin) huzurunda okumuş, böylece, inkârı mümkün olmayan bir tarihî belge olarak TBMM zabıtlarına (tutanaklarına) geçirmiş durumda.

Söz konusu mektubunda bir kere değil, iki kere değil, tam beş defa Padişah’ın kulu ve kölesi olduğunu ifade ediyor.

Fakat aynı adam, o tarihten dokuz ay önce, Erzurum Kongresi sırasında, kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e, Osmanlı Devleti'ni tarihe gömeceğini, cumhuriyet ilan edeceğini ve cumhurbaşkanı sıfatıyla tesettürü (İslamî örtünmeyi) ve Kur'an harflerini kaldıracağını, Avrupa harflerini alacağını ve millete şapka giydireceğini söylemiş bulunuyor.

Yaptığı şey, Kemalizm ideolojisi penceresinden bakanlara göre, “deha”nın ve “üstün zekâ”nın Anadolu’daki önlenemez şahlanışı..

Dürüstlük, şahsiyet, şeref/onur ve karakter gibi ahlâk eksenli kavramlar çerçevesinde düşünen eski kafalı fakirlere göre ise takiyye, yalancılık, sahtekârlık, hilekâr dalkavukluk, “gizli gündem”cilik, içten pazarlıkçılık, siyasal dolandırıcılık ve döneklik.

*

Selanikli millete, bütün gayesinin hilafeti ve saltanatı (Osmanlı Devleti’ni) savunmaktan ibaret olduğu yönünde sürekli teminat verdi.

Önceki bölümde de aktardığımız gibi, TBMM adına “Halife ve Hakan Efendimiz” diye başlayan bir beyanname yayınlayarak şunu dedi:

“Padişahımız, kalbiniz [size karşı] hiss-i sadakat ve ubudiyetle (bağlılık duygusu ve kulluk ile) dolu, tahtımızın [saltanat makamının] etrafında her zamandan daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. İctimâın [TBMM toplantısının] ilk sözü Halife ve Padişah’a sadakat olup Millet Meclisi’nin son sözünün yine bundan ibaret olacağı[nı] sedde-i seniyelerine [südde-i seniyyelerine, padişahlık makamına] en büyük tazim ve huşu ile arzeder.

“Büyük Meclis emriye Mustafa Kemal”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 272-4.)

Aslında böyle bir beyanname yayınlamasına gerek yoktu, çünkü, Falih Rıfkı’nın yazmış olduğu gibi, TBMM Padişah’a (halifeye) bağlılık yemini etmiş durumdaydı:

“Buhari-i Şerifler, minarelerde sala ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü padişah ve halifeye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir! ‘Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir’.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 22.)

Evet, bu padişah-halifeye sadakat vurgusu her fırsatta yapılmış durumda.

Mesela, 5 Eylül 1920’de kabul edilen Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun (toplantı yeter sayısı yasası) ilk maddesi şu hükmü taşıyordu:

“Büyük Millet Meclisi, hilafet ve saltanatın, vatan ve milletin istihlas (kurtulup halas bulması) ve istiklalinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye (aşağıdaki şartlar) dairesinde müstemirren (devamlı olarak) in’ikat eder (toplanır).”

Dilipak, “[Eski başbakan] Sadi Irmak bu madde ile ilgili olarak şu açıklamayı yapma zarureti duyuyor” diyor:

“Bu birinci madde şüphe yok Atatürk’ün ilhamıyla benimsenmişti ve bu madde Atatürk’ün zamanlama konusundaki dehasının esaslı bir belgesidir. Atatürk daha 1907’de hilafeti de, saltanatı da kaldıracağını söylemişti. Fakat 1907’de bunun günü gelmemiş, [Anadolu’da başlattığı hareket sırasında] memleketin alıştığı ve kalben bağlı olduğu hilafet ve saltanata yer vermek ve mücadele hedefleri arasında [güya] onları kurtarmak amacını göz önünde tutmak zorundaydı. O günkü koşullarda milletin büyük çoğunluğu bu görüşteydi.”

(Dilipak, s. 284.)

Bu birinci madde, bu değerlendirme ışığında, şüphe yok, birşeyin daha esaslı bir belgesidir: 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün yalancılığının, hilekârlığının, sahtekârlığının, takiyyeciliğinin, dönekliğinin, siyasal dolandırıcılığının, devlete (Osmanlı Devleti’ne) ihanetinin..

Padişah’a böyle dalkavukça “beş çarpanlı kulluk mektubu” gönderen sahtekârlığın mazisi demek ki sadece dokuz ay önceki Erzurum Kongresi günlerine uzanmıyormuş..

Taa 1907’ye dayanıyormuş. (Ki o sırada Selanikli 26 yaşında.)

*

Evet, bu Selanik “karpuz”unun dışı yeşil, içi kırmızıydı.

Anadolu’dan Padişah Vahideddin’e böyle “beş çarpanlı kulluk mektubu” gönderen hilekâr dalkavukluğun, henüz Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da Saray’a gidip Padişah’la görüştüğünde nasıl kulluk arzedeceği, el etek öpeceği, postal yalayacağı tahmin olunabilir.

Padişah Vahideddin’e içinden küfrettiği halde dışından kulluk arzeden bu muhteşem ve görkemli dalkavukluk, İngilizler’e karşı da tam tersini yaptı: Sözde milletin ve memleketin kurtuluşu için İngiliz keferesine karşı ülkeyi savunuyordu, özde ise Anadolu’ya "vize" ile gönderilmiş İngiliz işbirlikçisi durumundaydı.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!

*

Evet, İngilizler, müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’ı, Selanikli Mustafa Atatürk’ü üstü kapalı biçimde desteklemeye mecbur ettiler.

Özellikle de Fransızlar’ı:

“Fransızlar, Mustafa Kemal’in geleceğinden ümitli değildi. Daha doğrusu, Fransızlar değil de İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri o günlerde farklı düşünüyordu. Mustafa Kemal’le yaptığı bir mülakattan söz eden bir gazeteciye, Yüksek Komiser şöyle diyecekti:

“- İlahi beyefendi, o general Mustafa Kemal’le gevezelik etmek de nereden kafanıza esti, o, mankafanın tekidir. Burada onun esamesi okunmaz.”

(Dilipak, s. 296.)

İngilizler, Fransızlar gibi düşünmüyorlardı.. Onlara göre Selanikli Mustafa Atatürk bir dahi idi, mankafa değildi.

Ondaki “deha”yı daha 1913 yılında keşfetmişlerdi:

“Mesela İngiliz Genelkurmay Başkanı Feld Mareşal Sir Hanry Wilson 1913 yılında hazırladığı bir raporda Enver ve Cemal Paşalar hakkında olumsuz mütalaalar serdettikten sonra, o günlerde, daha kimsenin dikkatini fazla çekmediği bir zamanda, albay rütbesine sahip bir subayı işaret ediyordu: O, Mustafa Kemal’di:

“- Mustafa Kemal adında genç bir kurmay albay var. Kendisini gözetleyin, çok ileri gidebilir. (Bkz. Atatürk’ün Hastalığı, AKDTYK yayını / 1989 Türk Tarih Kurumu).”

(Dilipak, s. 296.)

*

Evet, çok ileri gitti..

Haddinden fazla..

Ve bunu İngilizler’e borçluydu:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


"KUL SELANİKLİ" SAZININ TELLERİNE DOKUNDU, BAKALIM NE SÖYLEDİ

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 60

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, bir yandan (Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı şekilde) haince Osmanlı Devleti’ni yıkma planları yaparken diğer taraftan (sanki saltanat ve hilafet için kellesini ortaya koymuş bir fedakâr serdengeçti gibi) Padişah Vahideddin’in onuruna tonlarca yağ yakıp, dalkavuklukta dünya tarihinin aşılması imkânsız rekorunu kırmış olduğunu görmüştük.

Bu riyakâr dalkavukluğu, sinsi takiyyesi, düzenbaz yalancılığı ve deccalâne (çok yalancı) hilekârlığı, ipleri eline geçirip konumunu sağlama alıncaya kadar devam etti.

Deccalliğinin (çok yalancılığının) devasa boyutlarını, 8 Temmuz 1919 tarihinde, yani Erzurum'daki ikametinin ikinci günü Padişah Vahideddin’e gönderdiği “Kulları Mustafa Kemal” (Vahideddin’in kulu Selanikli Mustafa) imzalı istifa mektubu ortaya koyuyor.

Telgrafla iletilen mektup şöyle:

MABEYN-İ HÜMAYUN CENAB-I MÜLUKÂNE BAŞKİTABET-İ CELİLESİ VASITASIYLA ATABE-İ ULYA-YI HAZRET-İ PADİŞAHÎ’YE 

(SARAY BAŞKATİPLİĞİ VASITASIYLA PADİŞAHIN YÜKSEK MAKAMINA)

Şimdiye kadar gerek Zat-ı Akdes-i Hümayunlarına (kutsal zatlarına) ve gerek Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) vaki olan maruzatımda (sunumlarımda) vatan ve milletin ve makam-ı mualla-yı Hilafetin (yüce Hilafet makamının) maruz ve giriftar olduğu avakib-i elîme ve buna karşı mütehassıl alâm ve evza-ı milliyeyi tekmil safahat ve hakikatiyle (uğradığı acı durumları ve buna karşı duyulan elemleri ve milletin aldığı vaziyeti, bütün safhaları ile gerçek olarak) arzettim. 

Bunu ifa etmekle mukaddesatımın (kutsal inançlarımın) nefs-i acizaneme tahmil eylediği (aciz şahsıma yüklediği) en yüksek ve en vicdani vazifelerden birini yapmış oldum.

Âmâl ve teşebbüsat-ı abidanemin (kölece amellerimin ve girişimlerimin) İngilizlerce müdafaa-i vataniyye (vatan savunması) suretinde değil, şekl-i âharda telakki olunmasından naşi (başka şekilde anlaşılmasından dolayı) Hükümet-i Seniyyelerinin müşkil bir vaz-ı tazyik altında kaldığı (altından kalkılması zor bir baskı altına konulduğu) irade ve ifham buyruluyor. Hükümet-i seniyyelerinin ve payitaht-ı saltanat-ı hümayunlarının (yüce hükümetlerinin ve saltanat merkezinin) zaten ne gibi tazyik (baskı) ve şerait-i elîme-i inhisar (acı verici koşullar sınırlaması) altında bulunduğu gerek çâkerlerince (kulunuz kölenizce) ve gerek bütün millet-i necibelerince tamamen malum ve âyan olduğu cihetle, bu tazyik ve inhisarın daha ziyade tevessüüne (genişlemesine) ve bahusus pek büyük revabıt-ı sıdk u ubudiyetle (sadakat ve kulluk bağlarıyla) merbut (bağlı) bulunduğum kalb ü âmâl-i müfşika-i hümayunlarının (majestelerinin şefkatli kalb ve tasarılarının) düçar-ı kelal olmasına (eziyet görmesine) hiçbir vechile razı olmayacağım cihetle yalnız memuriyet-i acizaneme değil, tekmil mübahatını (bütün övünçlerini), vatan ve milletimin ve makam-ı akdes-i hümayunlarının nur-u feyiz ve necatından (kutsal makamlarının feyz ve kurtuluş nurundan) alan pek çok sevdiğim mübarek hayat-ı askeriyeme de veda suretiyle arz-ı fedakâri eylerim (askerlik yaşamıma veda suretiyle özveride bulunduğumu arzederim). 

Makam-ı Uzma-yı Saltanat ve Hilafetin ve millet-i necibelerinin hayatımın son noktasına kadar daima hâris (koruyucu) ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı kemal-i ubudiyetle (tam bir kullukla) arz ve temin eylerim. Silk-i celil-i askerîden (askerlik mesleğinden) istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne arz ettim. 

Sıhhat ü afiyet-i Cenab-ı Mülûkaneye (Padişah cenaplarının sıhhıt ve afiyetine) dua ve her türlü afattan masun (belalardan korunmuş) buyurmalarını Cenab-ı Kibriya’dan (Allahu Teala’dan) niyaz eylediğim muhat-ı ilm-i âlî buyruldukta (yüce bilgilerinizin kuşatıcılığına arz ü) ferman.

Kulları

Mustafa Kemal.

Fî 8 Temmuz Sene 1335, Saat 11.40 Gece.

*

Bu istifa mektubu, inkârı mümkün olmayan bir tarihî belge olarak TBMM zabıtlarına (tutanaklarına) geçmiş durumda.

Çünkü Selanikli, bu telgrafın metnini 24 Nisan 1920 tarihinde, TBMM’nin açılışından bir gün sonra yaptığı TBMM açılış konuşmasında milletvekillerinin huzurunda okumuş durumda.

Yani milletvekillerinin şahsında bütün milletin huzurunda.

Doğal olarak bunu, “Ben Padişah hazretlerinin sadık bir kulu kölesiyim, ona hizmet dışında bir gayem kesinlikle yoktur” mesajını vererek milleti aldatmak için yapıyor.

Deccalliğin (çok yalancılığın) gereğini ifa ediyor.

*

Söz konusu telgrafın TBMM’nin sitesinde yer alan sadeleştirilmiş şekli şöyle:

7 Temnıuz 1919 Erzurum [TBMM sitesindeki orijinal/sadeleştirilmemiş metindeki tarih: 9.7/VII.1335)

Padişah hazretlerinin devletli mabeyni yüce başkâtipliği eliyle Padişah hazretlerinin yüce katına.

Şimdiye kadar gerek padişahlık yüce makamına ve gerek Harbiye Nazareti’ne yazdığımı yazılarda vatan ve milletin ve yüce hilafet makamının karşılaştığı üzücü olayları ve buna karşı ortaya çıkan tepkileri ve milli durumu bütün safhaları ve açığı ile ile arz ettim.

Böyle davranmakla kutsal varlığımın bana yüklediği en yüksek ve en vicdani görevlerden birini yapmış oldum. 

Bendenizin çalışına ve faaliyetlerinin İngilizlerce vatan savunması olarak değil, başka bir şekilde yorumlanması nedeniyle yüce hükümetlerinin ağır baskı altında tutulduğu yazılıyor ve bildiriliyor. Yüce Hükümetiniz ve yüce Saltanat başkentinizin ne gibi baskı ve üzücü şartlar altında bulunduğu gerek benim tarafımdan ve gerekse bütün asil milletimizce tam anlamıyla ve her yönüyle bilinmekte olup bu baskı ve denetimin giderek daha da artması durumunda özellikle büyük sadaketle ve aşırı derecede bağlı bulunduğum müşfik ve yüce amaçlar taşıyan yüreğinizin sıkıntıya düşmesine hiçbir şekilde razı olamayacağım için, yalnız memuriyetime değil, bütün şan ve şerefini, vatan ve milletimin ve kutsal yüce makamınızın feyiz ve asalet nurundan alan ve pek çok sevdiğim kutsal askerlik yaşamıma da veda ederek özveride bulunduğumu arz etmek isterim. 

Yüce saltanat ve hilâfet makamınızın ve asil milletimizin sonuna kadar daima koruyucusu ve sadık bir kulu olarak kalacağımı içten gelen duygularımla arz ve temin ederim. Yüksek askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim. Onurlu padişaha sıhhat ve esenlikler diler ve her türlü kötülükten korumasını Cenabı Hak’tan dilerim. Yüce bilgilerinize sunarım.

Kulları

Mustafa KEMAL

*

Görüldüğü gibi, sadece bir kere değil, iki kere değil, tam beş defa Padişah’ın kulu ve kölesi olduğunu ifade ediyor.

Bir kere bile fazlayken, beş defa..

"Hâdim (hizmet eden)" ya da "emirber" gibi bir tabir kullansa yeterli, fakat döne döne, eğile büküle, kırk büklüm olarak, Padişah'ın manevî huzurunda kırk takla atarak kulluk (kölelik) arzediyor.

Dalkavuklukta sınırları zorluyor. 

Fakat aynı adam, şahsiyetli bir insana yakışmayacak şekilde, o tarihten dokuz ay önce, evet dokuz ay önce, kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e, Osmanlı Devleti'ni tarihe gömeceğini, yıkacağını, o cihan imparatorluğunun külleri üzerinde (Afrika'nın muz cumhuriyetlerini akla getirecek şekilde) cumhuriyet ilan edeceğini (yani cumhurbaşkanı olacağını, ve cumhurbaşkanı olunca da), sanki memleketin bütün derdi buymuş gibi, tesettürü (İslamî örtünmeyi) ve Kur'an harflerini kaldıracağını, Avrupa harflerini alacağını ve millete zorla şapka giydireceğini söylemiş bulunuyor.

Kafasındaki plan Osmanlı Devleti’ne ve millete ihanet, dilindeki türkü ise Padişah’a kulluk.

Adam öyle böyle değil, büyük sahtekâr.

Türk tarihinin en büyük deccali.. 

Deccallik sanatında ulu önder. (Yanlış anlaşılmasın, hadîs-i şerîflerde geçen Deccal değil.. Onunla ortak noktası yalancılığı ve sahtekârlığı.)

*

Selanikli, söz konusu “beş çarpanlı kulluk mektubu”nu TBMM’de okumakla yetinmedi, bir de (milleti kandırmak için) Padişah’a hitaben bir beyanname yayınladı.

Halife ve Hakan Efendimiz” diye başlayan beyannamenin son cümleleri şöyle:

“Padişahımız, kalbimiz [size karşı] hiss-i sadakat ve ubudiyetle (bağlılık duygusu ve kulluk ile) dolu, tahtımızın [saltanat makamının] etrafında her zamandan daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. İctimâın [TBMM toplantısının] ilk sözü Halife ve Padişah’a sadakat olup Millet Meclisi’nin son sözünün yine bundan ibaret olacağı[nı] sedde-i seniyelerine [südde-i seniyyelerine, padişahlık makamına] en büyük tazim ve huşu ile arzeder.

“Büyük Meclis emriyle Mustafa Kemal”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 272-4.)

Evet, Selanikli’nin dilinde “padişah kulluğu” dalkavukluğu, gönlünde ise Osmanlı Devleti’ne ihanet vardı.

Fakat hem Osmanlı Devleti’ne bağlılığını sürdüren memurlar taifesini (mülkî amirleri, subayları), hem de milleti aldatmak için takiyye yapması, muazzam bir yalanlar şatosu inşa etmesi gerekiyordu.

Asıl sadakati, Samsun’a çıkmadan önce (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla) İngiliz krallığına vermiş olduğu söze ve taahhütlerineydi.

Başarılı olmak (yani cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’nin başına geçebilmek) için, İngilizler’in desteğine ihtiyacı vardı.

Buna karşı İngilizler’in istedikleri ise, Selanikli için hiç de önemli olmayan tesettür ve Arap alfabesi gibi “İslam kültürü” öğeleriydi.

Selanikli, cumhurbaşkanlığı koltuğunun hatırına şapka giymeye dünden razıydı.. Dahası bunu millete, darağaçlarının fasih ve beliğ dilinin keskin ikna kabiliyetinin yardımıyla kabul ettirmeye kararlıydı.

Yeter ki İngilizler sözlerinde dursunlardı.. Kendisi de sözünde durmaya hazırdı.

*

Ve İngilizler sözlerinde durdular.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, en aptal kişinin bile anlayacağı açıklıkta dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


ANADOLU CAHİLLİĞİ VE MÜNAFIKLIĞI KARŞISINDA ŞEYH SAİD “ÖZ”Ü

 




Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz, 16 Kasım 2024 tarihli yazısında, Yalçın Koç diye birinin Anadolu Mayası – Türk Kimliği Üzerine Bir İnceleme adlı (Cedit, Ankara 2008) zırvalar koleksiyonunun reklamını yapmış.

Yazısında bol bol “Horasan erenleri” tabiri geçiyor, fakat Lekesiz’in peşinden gittiği kişiler Horasan erenleri değil, Yalçın Koç adlı Anadolu ergeni.

Bu Anadolu koçu, “Anadolu Türk kim’liği” diye bir kavram icat etmiş.

Kitabında şunu diyormuş:

“Anadolu Türk kim’liği”nin esası, “Türkistan’dan gelen kelam”dır.

“Türkistan’dan gelen kelam”, “İnsan’ın öz’ü”dür.

Anlaşılıyor ki bu koçun, kafasını kullanmadan fikir üretebilme gibi özel bir yeteneği var.

Cahil adam, senin boş laflarına göre, Anadolu Türk kimliğinin esası, insanın özünden ibaret.

İnsanın özü ise, var olmak için ne Anadolu’ya, ne de Türklüğe muhtaçtır.

İnsanlık (insan olma) ve insanlığın özü Türkler’in tekelinde değil.

Hakikat de, Türkistan'dan gelen kelam diye yutturmaya çalıştığınız sahteciliğin inhisarı altında bulunmuyor.

*

Lekesiz’in yazısında, yukarıya aldığımız saçma lafları (Koç’a ait) şu cümle izliyor: “‘İnsan’ın öz’ü’, ‘mutlak’tır.”

Bu “mutlak”lıktan neyi anladığını ise lafın gerisi ortaya koyuyor:

“Anadolu Türk kim’liği”, bu nedenle “evrim”e, “devrim”e, “değişim”e tabi olamaz; çünkü, “İnsan’ın öz’ü”nün “öte’si” mevcut değildir. “Evrim”, “devrim” ve “değişim” için, “öte”ye ve “son’ra”ya ihtiyaç bulunur.

Demek ki, aklı kıt koç, mutlaklığı değişmezlik olarak anlıyor. (Oysa, Kur’an’da anlatılan “insanın özü” böyle bir mutlaklık içermez.. Ahsen-i takvîmi de var, esfel-i safilîni de.)

Eğer insanın özü, bu cahil koçun dediği gibiyse, onu Anadolu Türk kimliğine hapsedemezsiniz.. 

Nerede insan varsa, orada Anadolu Türk kimliğinden bağımsız olarak “insanın özü” var demektir.

*

O arada bu aklı kıt, çenesi kuvvetli koç, bir öz-kültür ayrımı yapıyor.

İnsanın özü başkaymış, kültürü başkaymış.

Lekesiz’in ağzı açık ayran budalası gibi hayranlıkla aktardığına göre, bu akılsız koç şöyle diyesiymiş: “ ‘İnsan’ın öz’ü’ cihetinden ‘kültür’, ‘dış kabuk’tan ibarettir.

Bu cümleyi şu laflar izliyor:

“Anadolu Türk kim’liği”, bu bakımdan, Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus olan hiçbir “fikriyat” vasıtasiyle, bu diyara mahsus olan hiçbir “ideoloji” yoluyla ne “açılabilir”, ne “anlatılabilir”, ne “reddedilebilir”, ne de “savunulabilir”.

Bre dangalak, Kur’an ve Sünnet’ten bağımsız olarak icat ettiğin “mutlak” insan özüne bir de seküler sosyal bilimin “kültür” kavramını eklediğinde, tam da Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus “fikriyat” içinden konuşmaya başlamış olacağını fark edemeyecek kadar angutsan ben sana ne diyeyim!

*

Ancak, bu angut koçun Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus “fikriyat”ın “kültür” zırhını huşu ile kuşanmış olması sebepsiz değil.

Asıl düşmanı da Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus “fikriyat” değil, “Arap kültürü” diye adlandırdığı “ırklar ve coğrafya üstü (dolayısıyla Türklüğe, Anadolu’ya, Horasan’a hapsedilemeyecek) sahih İslam” düşüncesi/itikadı/geleneği.

O yüzden, ıkına sıkına ürettiği zırvalarının üstüne şu tüyü dikiyor:

“Anadolu Türk kim’liği”nin yönünü “Arap kültürü”ne çeviren, “Türkistan’dan gelen kelam”ı, “söz’e ve hizb’e bağlar”.

Böylece Vehbi’nin kerrakesinin pis yüzü kabak gibi ortaya çıkmış oluyor.

*

Sonra, bu aklı kıt koç, kendi kafasından (daha doğrusu kafasızlığından, heva ve hevesinden) bir “kutsallık” icat ediyor:

“Ay yıldız’lı al bayrağımız” ve “vatanımız”, “Anadolu Türk kim’liği”nin “öz’ü” itibariyle, yani “Türkistan’dan gelen kelam” itibariyle, “kutsal”dır.

Bre dangalak, ay yıldızlı bayraktaki hilalin, İslam’ı (müslümanlığı) temsil etmesi bakımından bir değeri vardır, fakat bunun kutsallığı Anadolu Türk kimliği hurafesi ve safsatasından kaynaklanmaz.. 

Anadolu küfür beldesiyken ve Türkler henüz müslüman olmamışken de hilal müslümanlar için bir sembol olarak değerliydi.

Anadolu’nun kutsallığından bahsetmek ise, müşrikçe bir tavırdır.

Neyin kutsal olduğu ancak vahiy ile bilinebilir.. Kendini herhangi birşeyi kutsal ilan etme mevkîinde görmek tanrılık taslamaktır.. 

Firavun da Mısır arazisinde ve kendisinde (kendi özünde) bir kutsallık görmeye başlamıştı.

Yahudiler, kendi soy soplarında bir kutsallık görmeye başladıkları için sapıttılar.

Onlara göre, dünyada Yahudi milletinden ve onlara vaad edilen vatandan daha kutsal hiçbir şey yok.. Bu kutsallık karşısında bütün insanlık hava cıva.

*

Lekesiz kafasızlığın angut koçtan yaptığı alıntıları (yukarıya aldığımız son zırvayı) şu cümle izliyor:

Bu “hakikat”, “kelam”ı “söz”den, “bayrak”ı “bez”den, “vatan”ı “arazi”den ayıramayan “Anadolu Vahhabi’leri” ve, “rahip zümre’leri” için “can alıcı nokta”dır.

Bu cümleyi kuran angutluğa Anadolu cahilliği mi, Anadolu münafıklığı mı, Anadolu Yahudileşmeciliği mi, yoksa Anadolu dalaleti mi demek gerekir, karar verebilmiş değilim.

Bre dangalak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mesajını da “söz” diye adlandırıyoruz. (Hadîs, sözlük anlamı itibariyle söz demektir.)

Vatan da son tahlilde arazidir. 

Sırf vatanı için dertlenen kişi (merhum Said Havva’nın Şehadet adlı kitabında ifade ettiği gibi) şirke batmış olur. (Uhud Savaşı’nda böyle sırf vatanı Medine için çarpışan bir kişiyi Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem Cehennem’le müjdeledi.. “Zararı yok, bizimle birlikte vatan için savaştı ya, değerli adam” diye buyurmadı.)

*

İnsanın özünü getirip şirke (müşrikliğe) bağlamaya çalışan bu angut koçun sözlerinin devamı şöyle:

“Anadolu Vahhabi’si”, “kutsal’lık idrak’ını” “Arap kültürü”ne bağlayarak ve, bu itibarla “ay yıldız’lı al bayrağımız’ın” ve “vatanımız’ın” “kutsal olmadığını” öne sürerek, “Anadolu Türk kim’liği”ne saldırır.

Evet, kutsal değildir.. 

Vatanımıza da, bayrağımıza da saldırmıyoruz, fakat onların putlaştırılmasına saldırıyoruz.. 

Saldırmamaktan Allahu Teala’ya sığınırız.

Dangalak koçun bir sonraki cümlesi ise, “derin devlet” kurnazlığının çirkin suratının göründüğü nokta:

“Bizzat Kilise” de, aynı yönde gayret sarfeder; “Anadolu Türk kim’liği”ni, “tadil edilmiş Arap Kültürü”ne tahvil etmeğe uğraşır.

Burada Arap kültürü, şirkten kaçınma hassasiyetine karşılık geliyor.. İlla da yerli-milli putçuluk yapmak gerekiyormuş.

Herşeyiyle Batı’ya teslim olmuş olan “derin devlet müşrikliği”, durduğu yeri, müttefiklik bağlantılarını unutmuş, abrakadabra, hokuspokus numaralarıyla ak’ı kara gösterme derdinde.

*

Bu dangalağın şu lafları, elindeki silahın kendisini de vurmaya elverişli olduğunu akledemediğini gösteriyor:

Oysa “kutsal’lık”, sadece, “Kadim dem’de Hatem olan Kelam”a mahsustur; “Arap kültürü”ne değil.

Bre angut, “Kadim dem’de Hatem olan Kelam”dan kastın Kur’an ve Sünnet ise, bunu niye açıkça söyleyemiyorsun?

O “kelam”, senin Türk kültüründeki şirk eğilimlerini de süpürüp attığı için mi?

Laik (siyasal dinsiz, Şeriat'e baş kaldırmış, isyan etmiş) devletinin bayrağındaki yıldızı kutsal ilan etmeyi biliyorsun da, Afganistan ve Suudi Arabistan bayraklarındaki Kelime-i Tevhid’i niye görmüyorsun? (Senin bayrağında bir tane yıldız var, Amerikan bayrağında 50 tane.. Amerikan bayrağı 50 kere mi kutsal?)

Anadolu’yu kutsal ilan etmeyi biliyorsun, peki Mekke ne?

Onun kutsallığı Arap kültürüne mi özgü?

*

Anadolu koçunun bir sonraki cümlesine geçelim:

Türkistan’dan gelen kelam”, “Yesi”den bir “Yüce İnsan›ın gönlünde Türkçe söz ile açılan Kadim dem’de Hatem olan Kelam”dır. Bu “açılış”, ne “tefsir”dir, ne “tercüme”dir, ne de “meal”.

Dangalak, ne dediğini bilmediği için sonunda lafı  getirip “Türkçe söz”e (evet, söze) bağladı.

Yesi ile, Ahmed-i Yesevî k. s. hazretlerine atıfta bulunmuş oluyor.. Yüce bir insan olduğu doğru, fakat yüceliği Türklüğünden değil, Yusuf-u Hemedanî k. s.'dan aldığı tarikat terbiyesinden kaynaklanıyor. 

İşin ilginç tarafı, Ahmed-i Yesevî k. s., Anadolu’yu hallaç pamuğu gibi atan Timur’un gönülden bağlı olduğu zattır. (Çünkü, zayıf zamanlarında onu rüyasında görmüş, müjdelenmişti. Yıldırım’la karşılaştığı Ankara Savaşı sırasında da onun Divan-ı Hikmet’inden tefeül yapmış, zafer müjdeleyen mısralar çıkınca bunları bereket olsun diye savaş sırasında yetmiş küsur defa okumuştu.. Merhumun türbesini yaptıran da Timur'dur.)

Ahmed-i Yesevî k. s., Yusuf-u Hemedanî k. s. hazretlerinin dört halifesinden biri.. (Bir diğeri, Nakşbendiye tarikatı meşayihinden Abdülhalık Gücdüvanî k. s.)

Yesevîlik ile Nakşbendiye, özü ve kaynağı itibariyle aynı şeydir.

Peki, siz, bir Nakşbendî şeyhi olan Şeyh Said ve isyanı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Horasan erenlerinin yolunu kim sürdürüyor Türkiye’de, Şeyh Said geleneği mi, yoksa boz kurtçu totemperestlik mi?

Buna cevap verin!

 

"SÖYLÜYORUM.. TEKRAR SÖYLÜYORUM.. SÖZLERİMİN TESİRLİ OLMADIĞINI ÜZÜLEREK GÖRÜYORUM"

 

Bir güzel insan Bursalı Hacı Mehmed Efendi!

Prof. Dr. Erman Bülent Tuncer milligazete.com.tr için kaleme aldı.


Bu örnek şahsiyet, Muhterem Hocamız Mehmed Zahid Kotku Hazretleri idi. İskenderpaşa Camii imam ve hatibi olan bu güzel insanı, semt sakinleri “Bursalı Hacı Mehmed Efendi olarak tanır ve çok severlerdi. O gerçek bir Allah dostu idi. Gönüllerimizin “Hocaefendi”si idi. Onsuz geçen hayat benim için büyük bir boşluk oluşturmuştur. Çünkü her sıkıntımızda başvurduğumuz ve duasını istediğimiz bir akil insandan mahrum kalmıştık.

HER ŞEY BİR RÜYA İLE BAŞLADI

Dedemi bayram namazlarına götürdüğüm zaman, Hocaefendi’yi tanımıştım. Sokakta top oynarken, bu güzel insanın aramızdan geçtiğini hatırlarım. Yıllar sonra, bu özel ve güzel insanın hayatıma yön vereceğini nereden bilebilirdim. Ferudiddin bin Attar’ın yazdığı ve Hocaefendi’nin sadeleştirdiği Tezkiretel Evliya isimli eseri hayatımın seyrini değiştirmiştir. Evliyaullah’ın hayatından çok etkilenmiştim. İslam ahlakının güzelliğini ve özelliğini anlamıştım.

İşte bir sonbahar gecesi, rüyalarımda Hocaefendi’yi gördüm. Rüyalardaki yolculuğumuz o zaman doçent olan Necmettin Erbakan’ın ikametgâhının karşı köşesindeki bakkal dükkânının önünden başlıyor. Hakk’a doğru yönelen bu yürüyüş Saraçhane’deki Belediye Sarayı’nın önünde bitiyordu. Gördüğüm bu rüyanın içinde, Hocaefendi okullarda okutulan tarih kitaplarındaki yalanları anlatıyor. Mahremde konuşulan gizli hakikatleri açıklıyordu. Yolculuğun sonunda bir uyarıda bulundu: “Konuştuklarımız aramızda kalsın. Şimdilik suskun kal.”

RÜYALAR GERÇEK OLSA

Ne var ki, zaman tüneli içine girdiğimizde, bu rüya gerçek olmuştu. Siyaset dünyasına girişim Erbakan Hoca ile başlamış, bürokratik hayatım da Belediye Sarayı önünde noktalanmıştı.

RÜYA İÇİNDE RÜYA

Şaşılacak bir şey oldu. Rüya içinde bir rüya görüyordum. Kısa bir zaman önce vefat eden dedelerimin cenaze imamlarını buluyor, bu rüyanın tabir edilmesini istiyordum. Hocaefendi birden karşıma çıkıyor. “Kimse ile konuşma” şeklindeki uyarısını hatırlatıyordu. Bu uyarıyı dikkate almadım. Ama bunun bedelini çok kötü bir şekilde ödedim. Bendeki ani gelişen dini heyecan ailemi telaşlandırdı. Erken öten horoz gibi meydana çıktım. Bu mücadelenin çocuk yaşta sıkıntılarını çektim. Vefa Lisesi’ndeki sınıf arkadaşlarım ‘Müftü’ ismini taktılar. Sonunda liseden mezun olurken, karnemdeki hal ve gidiş notu 10’dan 6’ya düşürülmüştü.

RÜYA DEĞİL GERÇEK

Bu rüyanın bir İlahi tasarım olduğuna inandım. Bir Allah dostu bu rüyayı yorumlarken, “Sende bir şey yok. Bu dedenden tevarüs eden bir husus” dedi. Annemin dedesi Bitlis’te bir Kadiri şeyhi idi. Şeyh Muhyeddin diye bilinirmiş. 

Bu rüyanın en şaşırtıcı yanı, Hocaefendi’nin yanındaki kişilerdi. Hayatımda bunları hiç görmemiştim. İskenderpaşa Camii’nde Cuma namazını kılarken bir de bu insanları orada görmez miyim? Az daha küçük dilimi yutacaktım.

BU AŞK BİTMESİN

Hiç çekinmeden Hocaefendi’nin kapısını çaldım. Rüyamı anlattım. Hiçbir yorum yapmadı. Beni okyanusların ortasına götürdü. Gemi batıyor, ne yaparız diye sordu. Kendisi cevabını verdi. “Rabbim bizi bağışla ve bizi yaşat” diye dualar ederiz” dedi. Sahile çıktığımız zaman bu duaları unutursak sözümüzde durmamış oluruz” şeklinde hatırlatmalarda bulundu. Anladım ki, bu aşkın bitmesini ve bu sevginin tükenmesini istemiyordu. 1962 yılı Kasım ayında başlayan yolculuk 1980 yılının sonbaharında geçici bir ara veriyordu. Bu satırların günahkâr yazarı –hayatı boyunca- mürşidinin himmetini asla unutmayacaktır. Nasihat vermek istediği her genç kardeşine de bir tavsiyede bulunacaktır: Âlimlerin etrafında buluşunuz. Unutmayınız ki, âlim bilgi yüklü olan kişi değil, ilmi ile amel eden bir kimsedir. 

NEREDEN ÇIKTIN KARŞIMA

Her rahmetin bir zahmeti vardır. Dünya hayatı zor bir sınavdır. Yalan dünya boştur. Ancak yanıltıcı görüntüsü hoştur. Yaradan’ın da koyduğu kurallar vardır. Bu dünyadaki nimetlerin haramı vardır. Helali vardır. Ahirette de hesabı vardır. Gül yüzlü Hocaefendi dilinden hiç eksik etmezdi. “Haramın azabı vardır. Helalin de hesabı vardır. Bana göre, “ayaklarınızı denk alın” demek isterdi. Gerçek âlimler bir rehberdir. 

ACI BİR HİKÂYE

Londra’da yaşadığım yıllarda bekardım. Geceleri British Council denilen uluslararası bir mekâna takılırdım. Bir seferinde yarı İngiliz, yarı İrlandalı çok güzel bir melez kız ile tanıştım. Bu güzel kıza hayran olmuştum. Hayatımda ilk kez (içim kan ağlayarak) içtiği içkinin hesabını ödüyordum. Ev adresini de öğrenmiştim. Kendisi ile buluşmayı planlıyordum. O gece Hocaefendi rüyama girmiş, sanki Londra üzerime yıkılmıştı. Yüksek bir ses tonu ile yaramaz talebesini azarlıyordu. “Yazıklar olsun. Bu fakir millet bu ilişkiler için mi sizleri yabancı ülkelere gönderiyor.” şeklinde tepkisini ortaya koyuyordu. Bu sözler bir ok gibi kalbime saplanmıştı. Ertesi gün ani bir kararla Londra’dan Brighton’a taşınmıştım.

ŞİMDİ İÇİN RAHAT MIDIR?

1973 Mart ayında doktora çalışmalarını tamamlamış ve İngiltere’ye gidiş hazırlıklarını yapıyorum. Milletvekili genel seçimleri var. Mazhar Özman ve Rıfat Tandoğan gibi ağabeylerimiz milletvekili adayı olmuşlardı. Seçim kampanyasına fiilen katılmamı istiyorlardı. Resmi bir görev taşırken, bu yarışın içinde olmak istemiyordum. O zaman istifa etmemi istediler. Mazhar Ağabey, Hocaefendi’nin bu iş için üniversiteden ayrılmamı istediğini söyledi. Ancak bana hiç de inandırıcı gelmedi. Çünkü Hocaefendi prensip olarak siyaset ile ilgilenmiyordu. Hocaefendi yurt dışına çıktığı için de kendisine ulaşamıyordum. Zaten gidiş sebebi de, bu spekülasyonların dışında kalmaktı. Kararsız kalmıştım. Osman Çataklı beni rahatlattı. İstifamı önledi. Ömer Öztürk de bu baskılardan kurtulmam için beni İngiltere’ye gönderdi. Hocaefendi ise Mekke’de idi. Ağabeylerimi yalnız bıraktığım için de içim buruktu. Londra’da Hocaefendi rüyalarıma girmesin mi? Ağabeylerimizin vücutları kan revan içinde, perişan ve yorgun bir haldeler. Hocaefendi, “Erman şimdi sen rahat mısın” diye sormasın mı? Bir kez daha sarsılmıştım.

EĞİTİM METODU

Hocaefendi’nin kendisine has bir eğitim metodu vardı. Önem verdiği bir konuyu, zihinlere yerleştirmek için çok sık tekrarlardı. Cuma hutbesinde anlatır. Pazar derslerinde tekrarlar. Ev sohbetlerinde de bir kez daha vurgulardı. Benim gibi günahkâr bir kul da, bu uyarıları dinler, Hocaefendi’nin haklılığını kabul eder, ancak aynı hataları işlemeye devam ederdi. Şüphesiz Hocamız bu yanlışlardan çok rahatsız olurdu.

Bir gün bize çok güzel bir ders verdi. Dedi ki, “Söylüyorum. Tekrar söylüyorum. Sözlerimin tesirli olmadığını üzülerek görüyorum. Oturdum, kendi kendime sebebini araştırdım. Kabahati kendimde gördüm.” 

Bu sözleri naklettiğim Necip Fazıl Kısakürek “Bana bak” dedi, “Bu bir veli üslubudur. Bu zatı sakın bırakma.”

KUR’AN ve SÜNNET

Hazretin en önemli uyarısı: “Denizde yürüyen bir kişi görseniz, havada uçtuğuna tanık olsanız, eğer bu kişi Resulullah’ın sünnetine muhalefet ediyorsa, vebadan kaçar gibi, onun yanından kaçınız.”

KUTSAL BİR GÖREV

Vefatından kısa bir zaman önce mide ameliyatı olmuştu. Ameliyatı Mazhar Özman yapmış. Ali Uras Hocamız da izlemişti. Değerli bir anestezi uzmanı olan Müfid Hoca da narkoz veriyordu. Duaların eşliğinde Hocaefendi ameliyat olurken, cerrahı rahatlatmak için, anestezist bazı şaklabanlıklar yapıyordu. Doğrusu bu duruma canım çok sıkılmıştı. Sanki Hocaefendi’nin ruhu beni başucuna çağırıyordu. Nur yüzlü bakışları içinde beni sınava tabi tutuyordu. 19 yıllık yol arkadaşlığımızdan hatırımda kalanları sordu. Anlattıklarımı doğruladığını düşünüyordum. Sanki bana bir talimat vermişti. Gittiğim her yerde, aşağıdaki hususları anlatmamı istiyordu.

1- Bu dünyada en büyük felaket imansız olarak yaşamaktır. En büyük bahtiyarlık da bu dünyayı kâmil bir imanla terk etmektir. İçerisinde zerre kadar imanı olan kimse cehennemde kalmayacaktır.

Ehli iman günahları nedeniyle cehenneme gitse bile, cezasını tamamladıktan sonra, kendisini cennette bulacaktır. Halbuki iman etmeyenlerin gidecekleri yer doğrudan cehennem olacaktır.

Geliniz ev ev merhamet şebekeleri kurunuz... İnsanları bu felaketten kurtarınız.

2- Bu memleketin başına gelen felaketlerin en büyük sebebi rızık korkusudur. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” veya “viran olası hanede evladüiyal (eş ve çocuklar) var” safsatasıdır.

Doğrusu şudur: Rızkı veren Allah’tır. Rezzak olan Allah’tır. Rızık konusunda Allah’ın sözü vardır. Şüphesiz Allah sözünde durandır.”

3- Bütün dünya Müslümanların karşısında olsa, hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Yeter ki, Allah bizimle beraber olsun. Hz. İbrahim Aleyhisselam’ı ateşe attılar. Rabbimizin emriyle bu yakıcı ateş, gül bahçesine dönüştü. Ateş bir mahlûktur. Allah’ın yarattığı bir şeydir. Rabbimizin izni olmaksızın, hiçbir şey yapamaz.

Unutmayınız ki, kuvvet ve kudret sahibi sadece Allah’tır.


(https://www.milligazete.com.tr/haber/22363586/bir-guzel-insan-bursali-haci-mehmed-efendi)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."