FALİH RIFKI ATAY: “SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA SULTAN VAHİDEDDİN GÖNDERDİ”

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 57

 

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk’ü Anadolu’ya gizli “özel görev”le gönderen, Sultan Vahideddin’di.

Bunu, Selanikli’nin has adamı, sofra yoldaşı Falih Rıfkı Atay da biliyor ve söylüyordu:

“Falih Rıfkı Atay da Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdeddin’in gönderdiği görüşündedir ve bu görüşlerini 19 Mayıs 1957 tarihli Dünya gazetesinde yazmıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 146.)

Bu bir görüş değil, tarihî gerçektir..

O günleri yaşamış olan herkesin bildiği bir gerçek:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 143-4.)

Eger Anadolu’ya kimin gönderileceği, kimin görevlendirileceği konusunda son karar mercîi Osmanlı hükümeti (bakanlak kurulu) olsaydı, Selanikli’nin şansı yoktu.

Kâzım Karabekir gibi daha uygun isimler vardı.. (Ki Karabekir, Selanikli'den bir ay önce, bir direniş hareketi örgütlemek için kendi inisiyatifi ile gönüllü olarak Erzurum'a gitme fedakârlığı göstermişti.)

Selanikli'nin gönderilmesinin nedeni Vahideddin’den “torpilli” oluşuydu.

Son sadrazamlardan Mareşal Ahmet İzzet Paşa da aynı hususu vurgulamaktadır (Ki Selanikli, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, mütareke sırasında İstanbul’a gelince Tevfik Paşa yerine Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın tekrar sadrazam olması için çok entrika çevirmiş fakat başarılı olamamıştır):

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

"Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında (bile) olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur.

"Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurullarımızın) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

"Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

"Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

Olayın özeti bu..

*

Bir başka tanıklık Selanikli’nin özel uşağı Cemal Granda’ya ait:

“Öte yandan ‘Atatürk’ün Uşağı İdim’ kitabını yazan Cemal Granda bizzat Atatürk’ten ‘Beni millî mücadeleyi başlatmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahdettin’dir’ dediğini kaydediyor.” (Dilipak, s. 144.)

Granda’nın ifadeleri şöyle:

"BİR gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk. Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat Abbas‘la derin bir konuşmaya dalmıştı. Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor, zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.

"Saip her fırsatta Atatürk’ü sevdiğini, O’nun için her şeyi göze alabileceğini ileri sürüyor, bense ona:

"— Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun. Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım… Diye takılıyor, sonra şöyle ekliyordum: 

"— Savaşta yararlık gösteren bir sürü paşayı sevmiyorsun da yalnız Ata’yı seviyorsun. Bu doğru mu?

"Arkadaşım aksini ileri sürüyor, bense onun dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

"Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

"— İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… diye çıkıştı.

"Hiç sesimi çıkarmadan başımı önüme eğip biraz bekledim. O tekrar konuşmasına dalınca da sessizce dışarı süzüldüm.

"Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni çağırdığı zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı öğüyordum. Bilmem ama, çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu marşın mısralarının tekrarı, aklımda kaldığına göre şöyleydi:

"«Çelik gibi kollu, Tunçtan bilekli – Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı? »

"Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

"O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

"— Sen benim Büyük Nutuk’umu okudun mu? Dedi.

"— Okumadım efendim, diye karşılık verdim. Sonra tekrar sordu :

"— Kütüphanenin neresinde, biliyor musun?

"— Biliyorum, bir pırlanta mahfaza içinde olacak.

"— Öyleyse al getir…

"Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutuk’u mahfazasından çıkardım, aşağıya indirdim. İçimde ne yalan söyliyeyim, bir korku vardı.

"O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutuk’u verdim. Ruşen Eşref, Nutuk’un sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

"Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

"— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

"— Sen de dinle… diye ekledi.

"Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu.

"Gözleri değişmeyen bir noktaya saplanmıştı. Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

"Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu :

"— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

"— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

"— Emredersiniz.

"— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

"Ve kendisine şu görevi veriyor:

"— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi (adamlarınızı) alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

"Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor."

(Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri: Atatürk’ün Oniki Yıl Hizmetini Gören Cemal (Çelebi) Granda’nın Hâtıraları, haz. Turhan Gürkan, İstanbul: Fer Yayınları, 1971, s. 164 ve devamı.)

Cemal Granda’nın ifadeleri böyle..

Granda, Selanikli'den yaptığı nakiller çerçevesinde Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği altınlardan da bahsediyor (Ne müfettişmiş ama! 40 bin altınla gönderiliyor.. Bugünkü parayla yaklaşık 800 milyon lira.. Asgarî ücretin 17 bin lira olduğu bir zamanda "basit bir müfettiş"in cebine 800 milyon lira koyuyorsunuz):

"… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

"Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti. Elde avuçta beş para kalmamıştı.

"Nereden para bulunacağı düşünülürken Diyanet İşleri Başkanı [o günlerde Ankara müftüsü] Rifat Hoca çıkageliyor. Hemen cebinden bin lira çıkarıyor ve Atatürk’e:

"— Paşam, şimdi sizin paraya ihtiyacınız vardır. Bugünlük bu kadar temin edebildim. Kusura bakmayın… diye parayı uzatıyor.

"— Bu parayı hiç unutmam… der ve Rifat Hoca’dan sırası geldikçe öğünerek sözederdi."

(A.g.e, s. 163.)

*

Selanikli’ye Samsun yolculuğunda refakat eden ve millî mücadeleyi başlatan beş general arasında yer alan Refet Bele de hadiselerin içyüzünü Münevver Ayaşlı ve Necip Fazıl gibi isimlere açıklamış durumda:

“Refet Paşa yıllar sonra Necip Fazıl’a konu ile ilgili olarak şöyle diyecektir:

“ ‘Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranmamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun, Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden adam olduğunu yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.” (Dilipak, s. 145-6.)

Sultan Vahideddin’in adını “vatan haini”ne çıkaran, Selanikli’ydi.

Selanikli, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tarihçilerine göre, yeni bir devlet kurmuş büyük bir vatansever, büyük bir kahraman.

Ancak, Osmanlı Devleti ve Padişah Vahideddin açısından bakıldığında, o bir hain..

İşgalci İngilizler ve müttefikleri (Fransa ve İtalya) ile bir olup kendi devletine oyun oynayan bir entrikacı.

Olaya ahlâk felsefesi ve etik değerler açısından bakıldığında verilecek hüküm de belli: Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın söylediği gibi, “memur ve mensubu olduğu hükümdara [ve devlete, millete] karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikler” yapan, yalancılık, takiyye ve ikiyüzlülüğün dibini bulan, üstüne üstlük bir de bunu “halkın gözünden saklamak” için tarihî gerçekleri gizleyen bir dalavereci, milleti yalanlarla avutan, kendisinin putlaştırılmasını sağlamak için halka masal anlatan, muhaliflerine kendisi aleyhinde tek bir cümle bile etme imkânı vermeyen, Karabekir'in bile kitabını toplatıp yaktıran zalim ve kan dökücü zevkperest bir despot.

*

İşin içyüzünü (Selanikli-İngiliz anlaşma ve dayanışmasını), herhangi bir “değer hükmü”ne başvurmaksızın açıklayan isim ise, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı General İsmet İnönü:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN PADİŞAH VAHİDEDDİN İÇİN İNGİLİZLER’İN YARDIMIYLA DİKTİĞİ “HAİN” KOSTÜMÜ

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 56

 

Bu memlekette “Selanikli Mustafa Atatürk’ü Anadolu’ya gönderen Vahideddin’di, değildi” tartışması çok yapıldı.

Aslında gönderenin Vahideddin olduğunu o günleri yaşayan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibiler biliyorlardı, fakat “yalancı şahit” olmadıkları için tanıklıklarına “resmî tarihçiler” itibar etmediler.

İşin ilginç ve şaşırtıcı tarafı, gönderenin Vahideddin olduğunu Selanikli’nin kendisi de söylemiş durumdaydı, fakat “kraldan fazla kralcı, papadan fazla katolik” olmayı marifet zanneden Kemalist putçular onun itirafına kulp takıyor, “N’ayır, n’olamaz, Atamızı hain Vahdettin göndermiş olamaz” diye ağlayıp zırlayarak kendilerini helak ediyorlardı.

Oysa Selanikli, İstanbul’dan ayrılışından bir gün önce Padişah’ın huzuruna çıktığını, Vahideddin’in kendisine “Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!” demiş olduğunu has adamı, sofra yoldaşı Falih Rıfkı’ya anlatmış ve o da kitabına almış durumdaydı.

Kemalist dangalaklara göre, Vahideddin Selanikli’yi, devleti (vatanı) kurtarsın diye göndermemişti, görevi, Karadeniz’deki karışıklıklara son verme amaçlı müfettişlikten ibaretti.

Böyle bir görevli gönderilmesini resmen isteyenler de İngilizler’di.

Padişah, basit bir görevle herhangi bir beldeye giden basit bir müfettişi niçin özel olarak huzuruna kabul etsin ve ona böyle hitap etsindi ki?

*

Vahideddin, Mondros Mütarekesi’nin hükümleri yüzünden zor durumdaydı.

Onu mütareke için zorlamış olanların başında da (güvendiği yaveri) Selanikli geliyordu.

Önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Filistin’de İngilizler’in karşısında tabana kuvvet kaçması yetmiyormuş gibi Suriye’den Padişah’a gönderdiği telgrafta “İngilizler’le behemahal (her ne pahasına olursa olsun) barış” yapılmasını teklif etmiş durumdaydı.

Ancak İngilizler, dümeni ellerine geçirince başka hesaplar yapmaya başlamış, bu arada Yunan’ın İzmir’i işgaline yeşil ışık yakmışlardı.

Yunanistan’ın İngilizler ile müttefiklerinin teşviki, cesaretlendirmesi ve izni olmaksızın böyle birşeyi yapamayacağını anlamak için siyaset dehası olmak gerekmiyor.

O sırada Osmanlı Hükümeti’nin (ve Padişah’ın), barış antlaşması için masaya oturulduğunda koz olarak kullanabilecekleri bir direniş hareketine ihtiyaçları vardı.

Ancak bunu, açıktan açığa yapamazlardı.. Çünkü İngiliz donanmasının toplarının namluları İstanbul’da Osmanlı Sarayı’na yönelmiş durumdaydı.

Dolayısıyla devletin söz konusu direniş hareketini bir “örtülü operasyon”la başlatması, işgalci güçlere direnişin “bilgisi ve ilgisi dışında, kendisine rağmen” gerçekleştiğini söyleyebilmesi gerekiyordu.

*

Evet, devletler bazen bazı şeyler yapar, habersizmiş gibi görünürler.

İstihbarat teşkilatları da böyle çalışır.

Daha doğrusu devletler gizli servislerini böylesi “resmen açıklayamadıkları” işleri için kurarlar.

Suriye’ye giden MİT tırlarını hatırlayınız.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne göre böyle birşey yoktu, fakat kendi savcısı, polisi olayı ortaya çıkarınca, bunu haber yapan gazeteciler “suçlu” hale geldiler.

Bu yüzden hapse giren de, yurtdışına kaçan da var.

Benzer şekilde Erdoğan, 5 Kasım 2023 tarihinde Rize’de şöyle konuşmuştu:

“Şundan emin olunuz ki biz Filistin meselesinde, Gazze’de yaşananlar konusunda görünenden çok daha fazlasını yapıyoruz, yapmayı da sürdüreceğiz.

Tabiî “Anlarsınız ya!” babından tevile müsait konuşuyor.

Bu sözünden dolayı köşeye sıkıştırılmak istense “Görünenden çok daha fazla insanî yardım yapıyor, açlara yiyecek, yaralılara ilaç veriyoruz” diyecek.

Milletin anladığı ise başka.

*

Evet, Osmanlı Hükümeti ve Padişah Vahideddin, Selanikli’yi Anadolu’ya “özel görev”le göndermiş olduklarını kamuoyuna ilan etme imkânından mahrumdular.

Selanikli de (İstanbul’da “Padişah, Osmanlı Hükümeti ve Selanikli” arasında yapılan plana göre) Anadolu’da “bir direniş hareketi örgütlemek için Padişah tarafından özel talimatla gönderilmiş olduğunu” alenen ve açıkça söylemeyecek, devlet görevlilerine [mülkî amirlere (vali ve kaymakamlara) ve askerî erkâna (subaylara)] ve halkın ileri gelenlerine bunu gizli saklı olarak açıklayacaktı.

Aksi takdirde Padişah ve Osmanlı Hükümeti zor duruma düşer, işgalciler (İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar) bunu devlete karşı kullanırlardı.

Devlet zor duruma düşürülmemeli, resmiyet ve aleniyette başka türlü konuşulmalıydı.

*

İşte Selanikli’nin (ve arkadan ona akıl veren İngilizler’in) istedikleri şey tam da buydu.

Körün istediği bir gözdü fakat iki göze birden sahip olmuştu.

Böylece Selanikli, gelecekte, “herşeyi kendisinin planlayıp yaptığını, hain Padişah’ın yardım etmek bir tarafa köstek olmak için elinden geleni ardına koymadığını” söyleme imkânına kavuşmuş oluyordu.

Nitekim İngilizler, sonraki süreçte Vahideddin’i Selanikli’ye tavır koyması için sıkıştırmaya başladılar.

Padişah İngilizler’in istediği türden açıklamaları başlangıçta “Dostlar alışverişte görsün” hesabı yasak savma kabilinden (ve de Selanikli ile olan bir “danışıklı dövüş” mantığıyla) yaptı.

Böylece İngilizler, Padişah’ın hain, Selanikli’nin ise kahraman olarak gösterilmesinin zeminini oluşturmuş oluyorlardı.

*

Selanikli ise, başlangıçta (yani güçsüz, ipsiz sapsız olduğu sıralarda) Padişah’ın açıklamaları için “Padişahımız esirdir, çaresizdir, İngilizler ona korkunç baskı yapıyorlar, böyle konuşmak zorunda” türünden makul gerekçeler üretiyordu.

Ne zamana kadar?

TBMM’yi kurup bir hükümet teşkil edinceye kadar.

Oysa TBMM’yi açarken (Selanikli de dahil olmak üzere) milletvekilleri Osmanlı Devleti’ne ve Padişah’a, makam-ı saltanat ve hilafete sadakat yemini etmiş durumdalardı.

Falih Rıfkı şunları yazmaktadır:

“Buhari-i Şerifler, minarelerde sala ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü padişah ve halifeye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir: Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir’.

“Mustafa Kemal ilk amacına ermiştir. Bir Millet Meclisi vardır. Onun başbakanı ve hükûmeti vardır. Yeni devlet kurulmuştur.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 22.)

*

Evet, Selanikli TBMM’yi “Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir” diyerek açtı.

Böyle büyük bir yeminle.

Ancak, TBMM’yi açıp bir hükümet teşkil ettikten ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkardıktan sonra yavaş yavaş ağız değiştirmeye başladı.

Bunu yaparken önce salt İstanbul hükümetini hedef aldı.

Görünüşte onun devletle (ve de saltanat makamı ile) bir sorunu yoktu, İstanbul hükümetinden şikayetçiydi.

Sakarya Savaşı kazanılıp Selanikli’nin biti kanlanınca yavaş yavaş Osmanlı Devleti’ni de hedefe koymaya başladı.

*

TBMM’yi açarken yaptığı yemin, büyük bir yalandan ibaretti.

Zaten, adlarına yemin ettiği Allahu Teala ile Resul-i Ekrem’ine herhangi bir saygısı yoktu.

Saygısı, muasır medeniyet seviyesini (çağdaş uygarlık düzeyini) temsil eden İngilizler’eydi.

(Aldığı Atatürk soyadı da ulu bir yalandan, gülünç ve komik bir palavradan ibaret.

Nerden Türkler’in atası oluyormuş?! Türkler’in atası Adem aleyhisselamdır, Nuh aleyhisselamdır.

Selanikli Mustafa, Bilge Kağan’ın, Sultan Alparslan’ın, Fatih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in atası mı?! 

Türk milletinin soyu sopuyla sinsice alay eden birilerinin kurtlardan boz olanı, bir boz kurtu, bir hayvanı Türkler'in atası yapmaları yetmiyormuş gibi sahte ata olarak bir de Selanikli çıktı.)


İNGİLİZ’İN “KARAR”I, TAKİYYE TARİKATI PÎRİ SELANİKLİ’NİN “ÂTEŞÎN ZEK”SI, PADİŞAH VAHİDEDDİN’İN ÇARESİZ SAFLIĞI




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 55

 

Selanikli Mustafa Atatürk, dahilde “irtica” diye adlandırdığı hareketlere ve Osmanlı hanedanına karşı son derece acımasız idiyse de, dış düşmanlara karşı son derece anlayışlı ve kibardı:

“Mustafa Kemal İzmir’in kurtarılmasından sonra, İzmir’e gelerek burada yaşayan Rum halkına güvence vermiş ve bunun bir göstergesi olarak da, ilk gün bir Rum meyhanesine giderek Rumlarla sohbet etmişti. Hatta, Venizelos’un burada hiç rakı içip içmediğini sormuş, içmediğini öğrenince, ‘Acaba niçin İzmir’i almaya kalkıştı ki’ diye espri yaparak aradaki gerginliği yumuşatmıştı!

“Yunan işgal kuvvetlerinin çoğu geldikleri gibi, İngiliz gemilerine binip geri gitmişlerdi. Türk askerleri ise Yunanlıların geri çekilmesinin ardından Adaları işgal etmemişler, hatta Meis bile Yunanistan’ın işgalinde kalmıştı. Türkiye savaş sonrası Yunanistan’dan savaş tazminatı da istemiyerek büyük bir dostluk göstermişti.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 109.)

Dostluğu gösteren Türk milleti değildi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü..

Ayrıca, savaş tazminatı Selanikli’nin değil milletin cebinden çıkmış oluyordu.. Sonraki süreçte Selanikli yüklü bir maaşla cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulacaktı.. Onun kişisel bir kaybı yoktu, hatta sonraki yıllarda Venizelos tarafından Nobel barış ödülü için aday gösterilmeyi garantilemişti.

Adalar meselesine gelince.. Selanikli neden Ege kıyılarından bakıldığında çıplak gözle görülebilen, burnumuzun dibindeki, Yunanistan’a yüzlerce mil uzaklıkta yer alan Adaları Yunanistan’a bırakmıştı?

Acaba İngilizler’in bir Milne Hattı da Selanikli için mi vardı?..

Yoksa Selanikli, “Vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz.. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.. Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır” şeklindeki nutuklarını unutmuş, vatan topraklarını (İngilizler’in dahli olmaksızın) Yunanistan’a kendiliğinden mi bağışlamıştı?

Bunu bilmiyoruz.

Normalde, “Kavgada yumruk sayılmaz” hesabı gidebildiği yere kadar gitmesi gerekiyordu, fakat anlaşıldığı kadarıyla kanaatkâr adammış.

*

Venizeloslara karşı kibarlıktan kırılan Selanikli, aynı centilmenliği bahtsız padişah Vahideddin’e göstermeyecekti.

Oysa Anadolu’ya “Vahideddin’in yaveri” unvanıyla geçmiş bulunuyordu:

“17 Kasım 1922, Vahideddin İstanbul’dan ayrıldı. Malta üzerinden Roma’ya gitti [İngiltere’ye değil, İtalya’ya]. Yahudiler tabutuna haciz koydular ve yoksulluk içinde öldü. Giderken hazineden hemen hemen zatî eşyaları dışında hiçbir şey almadı. Son anda yolda okumak için istediği Kur’an-ı Kerim’in altın bir mahfaza içinde olduğunu öğrenince Roma’dan, altın mahfazayı beytülmale (devlet hazinesine) ait olduğu için İstanbul’a geri iade etti.” (A.g.e., s. 117.)

Sonraki süreçte Selanikli, Vahideddin’in vatanı satmış bir hain olduğunu iddia edecek, yağdanlıkları da aynı teraneyi coşkuyla tekrarlayacaklardı.

Bu masala göre Vahideddin, vatanı satmış, karşılığında ise zatî (kişisel) eşyalarını kurtarmayı başarmıştı.

Pek kârlı bir alışveriş!

Selanikli ise, “Savaş tazminatı istemiyoruz, Yunan kardeşlerimize helal ü hoş olsun” babından cömertlik yapar ve Adalar’ı vatandan saymazken vatanı satmış olmuyordu.

*

Aslında, biraz etraflıca düşünülürse, Selanikli’nin Yunan’a karşı sergilediği incelik ve nezaketi onun açısından anlayışla karşılamak mümkün olabilir.

Çünkü, Selanikli’nin Anadolu denizinde büyük bir maharetle sörf yapmasını sağlayan dalga, Yunan’ın İzmir’i işgali sayesinde oluşmuştu.

Şayet bu işgal yaşanmasaydı, İngilizler ve müttefikleri ile Mondros Mütarekesi uyarınca bir antlaşma yapılması söz konusu olacak, Anadolu’da (örtülü bir devlet operasyonu mahiyetinde) bir direniş hareketi oluşturma düşüncesi Vahideddin’de ve Osmanlı Hükümeti’nde oluşmayacaktı.

Dolayısıyla, Selanikli’nin müfettişlik maskesi altında Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle ve “örtülü görev ve gizli gündem”le Anadolu’ya gönderilmesi söz konusu olmayacaktı.

Bir bakıma Selanikli herşeyini Yunan’ın Anadolu’yu işgal girişimine borçluydu.

Dolayısıyla savaş tazminatından vazgeçmiş ve sonraki yıllarda Venizelos ile can ciğer kuzu sarması formatta dostluk tesis etmiş olması yadırganamaz.

Onun asıl düşmanı Osmanlı Devleti ile Padişah Vahideddin’di:

“14 Ocak’ta (1923) Mustafa Kemal’in annesi İzmir’de vefat etti. … Mustafa Kemal ancak 27 Ocak’ta İzmir’e gelerek annesinin kabrini ziyaret edebildi. Annesinin mezarı başında Mustafa Kemal şöyle diyordu: ‘Burada yatan annem, zulmün, cebrin, bütün milleti felakete götüren bir keyfi idarenin kurbanıdır.’ Bu en acılı gününde annesinin ölümünden bile Osmanlı yönetimini sorumlu tutması, içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi ifade etmesi bakımından oldukça ilginçtir. Ancak, aynı günlerde Mustafa Kemal itilaf devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) hakkında daha ılımlı düşünüyordu.” (A.g.e., s. 120.)

Bu ılımlılıktan Yunan da payını eksiksiz biçimde alıyordu.

*

İngilizler, adamları Selanikli vasıtasıyla Padişah Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) fena oyun oynadılar.

Selanikli’nin mütareke döneminde İstanbul’da geçen altı ayının (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 arası) ilk iki buçuk ayı, onun İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla İngilizler’le temas kurup anlaşmasına sahne oldu.

Nutuk’ta adı Fro diye geçen Frew, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görüntüsü altında kendisini kamufle ediyordu.

Ve İngilizler, Selanikli hakkında bir “karar” aldılar.. Onun, başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurmasını ve Osmanlı Devleti’ni tasfiye etmesini sağlayacaklardı.

Söz konusu karar hakkında, Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü uzun yıllar sonra şunları söyleyecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yunan’ın İzmir’i işgali de bu “karar”ın bir parçasıydı.

İngiliz’in oyunu büyüktü.. Büyük düşünüyor ve büyük oynuyordu.

Önce, Vahideddin’in, Selanikli ile İngilizler’e oyun oynayabileceğini düşünmesini sağladılar.

Doğu Karadeniz’deki istenmeyen gelişmeler yüzünden oraya bir görevli gönderilmesini Osmanlı Hükümeti’nden isteyenler de İngilizler’di.. Gönderilecek kişinin Selanikli olacağını biliyorlardı.

Selanikli, Vahideddin’i ürkütmemek için tok alıcı numarası yaptı, alabildiğine nazlandı:

Merhum Necip Fazıl, son padişah Vahdeddin’in yaverlerinden ve son sadrazamlardan Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’le yaptığı bir konuşmayı bir kitabında anlatmaktadır. Paşa’nın [Selanikli’nin] Anadolu’ya geçmekte tereddüt ettiğini gösteren konuşma şöyledir [Necip Fazıl’ın anlatımıyla]:

“Eski yaver (Ali Nuri Bey) birdenbire şu sözleri söyledi: ‘Bahsettiğim cuma selamlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura [Vahideddin’in huzuruna] davet ve kabul edildi.’

“Telaşla doğruldum: ‘İkna mı etti? Mustafa Kemal Paşa’nın bu hususta ikna edilmeye ihtiyacı mı vardı?’

“Söz, bu naziklerin naziği can noktasına gelince, muhatabım toparlanarak tane tane devam etti: ‘İzah edeyim: Mustafa Kemal Paşa’nın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Başyaver Naci Bey (Millî Mücadele’ye katılan, birçok kumandanlıklarda bulunan, uzun zaman meb’usluk eden, Nazik Naci Paşa lakabıyla maruf General Naci Eldeniz) yaverler odasına geldi ve haykırdı: “Hünkâr, Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edebildi!” Bu haykırış, kelimesi kelimesine kulaklarımdadır. ...’ (Necip Fazıl, Vahidüddin, s. 154.)

(Dilipak, a.g.e., s. 143.)

Selanikli’nin bu şekilde nazlanmasının iki nedeni var gibi görünüyor: Birincisi, Anadolu’ya giderken daha fazla yetki ve imkân koparmak.

İkincisi ise, gelecekte Vahideddin’e ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı çevireceği dümen ve dolaplara kılıf uydurmak.

O gün için Padişah Vahideddin’in Mustafa Kemal’in numara yapmakta olduğunu anlayamamış olması doğal, fakat sonradan yaşanan olaylar gözönüne alındığında, Selanikli’nin Padişah’ı “kafaya almak” için şöyle şeyler söylemiş olduğunu düşünebiliriz:

“Haşmetmeab, endişem odur ki, benim böyle bir vazifeyi üstlenmem durumunda İngiliz ajanları sizi bana karşı kışkırtmaya ve aramızı bozmaya, çalışmalarımı engellemeye ve baltalamaya çalışacaklardır. Boş durmayacaklardır. Benim kendi şahsî ikbalim için çalıştığım, zat-ı şahanelerine ihanet içinde olduğum iftirasını bile atabilirler. İnsanlık hali, şayet bu tür asılsız dedikodulardan etkilenecek olursanız bendeniz vazifemde başarılı olma şansını yitirir, çok zor duruma düşerim.. Bu çok ağır bir sorumluluk ve üstesinden gelmek hiç de kolay değil.” 

*

Selanikli’nin bu tür laflarına karşı saf Padişah Vahideddin onu teskin ve teselli etmiş, güvence vermiş, “Hiç endişe etme, daima senin arkanda olacağım, aleyhindeki tezvirata asla iltifat etmeyeceğim, bana güven!” demiş olmalıdır.

Nitekim, merhum Ali Ulvi Kurucu’nın Hatıralar’ının ikinci cildinde, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Vahideddin’le Selanikli hakkında yaptığı uzun bir görüşme aktarılıyor.

Şeyhülislam, bir gece neredeyse sabaha kadar Padişah’ı kararından döndürmeye çalışmış, Selanikli’ye güvenilemeyeceğini söylemiş, Vahideddin’in cevabı ise “Paşa hakkında suizanda bulunuyorsunuz.. O, güvenilir biri” olmuştur.

Selanikli hakkında Şeyhülislam’a “Âteşîn bir zekâ!.. Âteşîn bir zekâ!..” deyip durmuştur.

Muhtemelen içinden de şunu diyordu: “Mustafa Kemal haklıymış.. İngiliz ajanları bizim saf Şeyhülislam’ı bile kafaya alıp aldatmışlar.. Adam büyük âlim ama siyaset nedir bilmiyor ki.. Oyuna gelmemeliyim.”


İNGİLİZ’İN “BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA” FİLMİ

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 54

 

Evet, Samsun'a çıkan Selanikli Mustafa Atatürk, İngilizler’in verdiği yol haritasına göre hareket ediyor, Osmanlı Devleti’ni tarih mezarlığına gömmek için “paralel devlet” kurma yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

Selanikli devletleşme hedefi için TBMM’yi kurmaya uğraşırken İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) Milne Hattı ile İzmir dağlarında bekletmekteydiler.

İzmir’i 15 Mayıs 1919’da (Selanikli’nin Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan hareketinden bir gün önce) işgal eden Yunan ordusu şayet Milne Hattı ile durdurulmamış olsaydı, Erzurum’a kadar rahatça yürüyebilir ve Kâzım Karabekir ile karşılaşabilirdi.

Durdurulmaları gerekiyordu.

Çünkü yürümeye devam etmelerinin iki mahzuru vardı:

Birincisi, böylesi bir durumda Karabekir millî mücadelenin doğal lideri haline gelirdi ve artık Selanikli’nin esamisi okunmazdı.

İkincisi, doğrudan bir sıcak çatışmaya girilmesi durumunda Selanikli, Osmanlı Devleti’nin yerine ikame edilecek yeni bir devleti (takiyye marifetiyle kimseyi ürkütmeden kurnazca) kurmak için gereken adımları atamaz, “kongreler düzenleme, önce bir Heyet-i Temsiliye icat etme, ardından Osmanlı’nın Meclis-i Mebusan’ının yerini alacak bir millet meclisi oluşturma, bilahare bir hükümet kurma” aşamalarından oluşan programını hayata geçirmeye zaman ve imkân bulamazdı.

İngilizler bir taraftan Yunan’ı Milne Hattı ile durdurmak diğer taraftan da Osmanlı Devleti kurumlarını İstanbul’da felçli hale getirmek suretiyle Selanikli için tarlayı sürüp altüst ettiler ve araziyi hazırladılar.

Meydan Selanikli’nindi.

*

Selanikli 23 Nisan 1920’de Meclis’i açmış ve ardından bir hükümet teşkil etmişti.

Ayrıca, Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile, TBMM’nin (yani “fiilen” kendisinin) otoritesini kabul etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlılığı sürdürenleri “vatan haini” kontenjanından idam etmeye, katledip öldürmeye, asıp kesmeye başlamıştı.

Osmanlı Devleti’ne sadakatin, ihanet etmekten kaçınmanın adı artık “vatana ihanet” olmuştu.

Ancak, “vatan” için milleti asıp kesmeye başlamış olan Selanikli’nin henüz asıl düşmanlara karşı attığı tek bir kurşun bile yoktu.

Buna Yunan da dahildi.

Ortada garip bir durum vardı.. Sözde Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu korumak ve kurtarmak gayesiyle işgalci düşmanlarla savaşmak üzere yola çıkmış olan Selanikli, milletle savaşıyordu.

TBMM’nin “gazilik” serüveni işgalci düşmana değil millete savaş açılarak başlatılmıştı.

Selanikli’nin karizmayı tümden çizdirmemesi ve görüntüyü kurtarması için Yunan’ın biraz hareketlenmesinde ve TBMM’nin gaziliğine bir “işgalci gâvurla mücadele” boyutunun eklenmesinde fayda vardı.

(TBMM için “gazi meclis” deniliyor. Güzel de, Osmanlı hanedanı daha fazla gaziydi.. Yeniçeri ocağı vs. için de aynı durum geçerli. Kimse Osmanlı sülalesinden bahsederken “gazi hanedan” demiyor.. Üstelik içlerinde Murat Hüdavendigâr gibi şehitleri ve Kanunî gibi sefer sırasında sınır boylarında ölenleri de var.)

*

Yunan ordusu 21 Haziran 1920’de (TBMM’nin açılışından iki ay sonra) Milne Hattı tatiline son vererek hareketlenmeye başladı.

Bu gelişme, “Selanikli boşuna uğraşmıyormuş, yayılma istidadı gösteren bir Yunan tehdidi gerçekten varmış” denilmesine yol açtı.  

Ancak, Selanikli’ye bağlı güçlerle Yunan kuvvetleri arasında kayda değer bir çatışma yaşanmadı.

İngilizler’in planı, biraz hırgünden sonra Selanikli ile Venizelos’u bir masaya oturtup barıştırmak, böylece olayı kazasız belasız “mutlu son”a bağlamaktı.

Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.. TBMM hükümetinin kurulmasından yedi, Yunan ordusunun “kıpraşmaya” başlamasından beş ay sonra, Kasım 1920’de Venizelos, ülkesindeki seçimleri kaybetti.

Bu siyasî yenilgi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in 19 Aralık 1920’de Yunanistan’da tekrar krallık tahtına oturmasına yol açtı.

[Yedi yıl önce, 18 Mart 1913’te tahta çıkmış olan Konstantin, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından dönemin başbakanı Venizelos ile görüş ayrılığına düşmüş bulunuyordu.

Almanya taraftarı olan Konstantin, Yunanistan’ın savaşta İngilizler ile müttefiklerinin safında yer almasını istemiyordu.

Bu yüzden Venizelos’u iki defa istifaya zorladı, fakat ona geri adım attıramadı. 

Tam aksine, kendisi tahtını kaybetti.

Çünkü 1917 yılında İngiltere ile müttefikleri (Fransa ve İtalya), Atina’yı bombalama tehdidinde bulundular.

Konstantin, tahtı oğlu Aleksandros’a bırakarak ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Tekrar kral olmasını ise, Venizelos muhaliflerinin Kasım 1920 seçimlerini Konstantin’in tahta tekrar geçmesi için bir tür referanduma dönüştürmüş olmalarına borçluydu.

Bu defa İngiliz yanlısı Venizelos kaybetmiş, Almanya taraftarı Konstantin kazanmıştı.]

*

Konstantin’in tahta çıkmasıyla birlikte Türk-Yunan gerginliği büyümeye, harlanıp ateşlenmeye başladı.. 

İlk ciddi çatışma, Venizelos’un seçim yenilgisinden iki ay, Konstantin’in tahta çıkmasından ise üç hafta sonra yaşandı.

Konstantin’in yeniden iş başına geçmesinden 18 gün sonra, 6 Ocak 1921’de Yunan ordusu Ege’de iki koldan taarruza geçti. 

Bunun sonucunda 9 Ocak – 11 Ocak 1921 tarihleri arasında Birinci İnönü Muharebesi yaşandı.

Selanikli’nin başı, Konstantin yüzünden dertteydi.

Osmanlı Devleti'ne bağlılığı yüzünden TBMM'ye şüpheyle bakan milleti bırakıp Yunan'la savaşmak gerekiyordu. 

*

Enver Paşa ve şürekâsının Alman yanlısı, Selanikli’nin ise (mütareke döneminde İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde yayınlanan röportajlarının da ortaya koyduğu gibi) İngiliz muhibbi (İngilizsever) olduğu biliniyordu.  

Bir sır değildi.

İngilizler’le arası hoş olmayan Konstantin (Ki onlardan esaslı bir “kazık” yediği için onulmaz bir kuyruk acısına sahipti), Venizelos’un aksine, Anadolu’da gidebileceği yere kadar gitmek istiyordu.

Tahta geçtikten sonra “Yunan devlet sırlarını” ve Venizelos’un İngilizler’le çevirdiği dolapları (önceden vakıf olmadıysa şayet) kâmilen öğrenmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Selanikli Ankara’da TBMM’yi açıp hükümetini kurduktan ve Anadolu’da yeni bir devletin teşekkülü işini rayına oturttuktan sonra İngilizler, Osmanlı Devleti’nin ipini çekmek için son esaslı hamlelerini yaptılar.

TBMM’nin açılışından yaklaşık dört ay sonra (Venizelos hâlâ ellerinin altındayken), 10 Ağustos 1920’de Osmanlı’ya Sevr Antlaşması’nı dayattılar.

Teşhibte hata olmaz derler, Sevr Antlaşması’nı spordaki “tavşan atlet” olgusundan hareketle “tavşan antlaşma” olarak adlandırmak mümkün olabilir.

Sevr saçmalığına yüklenen işlev, Anadolu’da kurulmakta olan yeni devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından “zafer” olarak algılanmasını sağlayacak bir fon perde ya da zemin olmasıydı.. Malum, elinizi buz gibi soğuk bir sudan çıkarıp ılık suya soktuğunuzda olduğundan daha sıcak görünür. 

Evet Sevr’in önemi, Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırması ve etkisizleştirmesi, Ankara Hükümeti’nin yapacağı herhangi bir antlaşmayı ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi, bir zafer destanı haline getirmesinden kaynaklanıyor.

Hem İngilizler’in hem de Selanikli’nin böyle bir “tavşan antlaşma”ya ihtiyacı vardı:

“Sevr Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu. Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. Gerçek idam fermanı buydu ve İstanbul hükümeti kendi idam fermanını kendi elleri ile imzalamıştı. Sevr, Mondros Mütarekesi’nin tabiî sonucu idi. Çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …

“… Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 78.)

*

Bütün bunlar olup bittiğinde ve 1921 yılına girildiğinde ortada Selanikli’nin işgalci güçlere karşı henüz bir başarısı bulunmuyorduysa da, İngilizler tarafından reklam ve propagandası hararetle yapılmaktaydı:

“25 Ocak’ta, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Gürzon’un Paris Konferansı’ndaki demeci: ‘İstanbul hükümeti felç halinde ve Mustafa Kemal Türkiye’nin gerçek hakimidir’.” (A.g.e., s. 88.)

İstanbul Hükümeti’ni felç eden de, Selanikli’yi Türkiye’de hakim hale getiren de, sonra bunu ilan eden de Lord Curzon..

İstanbul Hükümeti'nin felç olmasını sağlayacak adımları bilinçsizce değil stratejik bir plan dahilinde hesaplı kitaplı olarak attıkları kesin.

Niyetlerinin Osmanlı Devleti'ni gerçekten felç etmek olduğu, bunun istenmeden meydana gelmiş bir yol kazası olmadığı, Curzon'un durum tespiti için kullandığı felç kelimesinden anlaşılıyor.

Aynı şekilde, Osmanlı'nın felç edilmesinin Selanikli'yi "Türkiye'nin gerçek hakimi" haline getirme amacına yönelik olduğu, Curzon'un bu "müjde"sinden seziliyor.

Herşey, onun aldığı ve devletine aldırdığı “karar”ın sonucu..

Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü bu karardan şöyle söz ediyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin?!

*

Curzon'un söz konusu "müjde"yi vermesinden dört ay sonra, 1921 yılının 13 Mayıs’ında ise İngiltere ve müttefikleri (Fransa ve İtalya), bir Türk-Yunan savaşında tarafsız kalacaklarını açıklıyorlardı:

“13 Mayıs’ta İtilaf devletleri, Yunanistan’dan desteklerini tamamen çekerek Türk-Yunan savaşı karşısında tarafsız kalacaklarını açıkladılar.” (Dilipak, s. 93.)

Bu tarafsızlık, pratikte Selanikli’ye verilmiş dolaylı bir destek anlamına geliyordu.

Böylece Selanikli’nin karşısında “yedi düvel” (yedi devlet) değil, tek devlet kalmıştı. 

*

Bu süreçte hem İngilizler hem de Selanikli zamanlamayı mükemmel yaptılar ve her adımı tam uygun vakitte attılar.

Önceki bölümlerde, birtakım Osmanlı devlet adamları, komutanları ve aydınlarının İngilizler tarafından Malta’ya sürülmelerinin, Selanikli’yi adamdan saymayan dişli budaklı adamların oyun dışı bırakılmasına yönelik bir taktik olduğunu dile getirmiştik.. (Falih Rıfkı'nın Çankaya'da yazdığına göre, İttihatçılar Selanikli için "haris, sarhoş, sefih, fırsatçı ve ahlâksız" diyorlar, Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için "muhteris, menfaat düşkünü" nitelemesi yapıyorlardı.)

İngilizler Malta esirlerini uzun süre bırakmadı, adada tuttular.. Ne zaman ki Sakarya Savaşı kazanıldı ve Selanikli’nin konumu sarsılmaz bir biçimde güçlendi, işte o zaman onları serbest bırakmaya başladılar.

Çünkü artık, "Sakarya Savaşı'nın muzaffer komutanı" Selanikli’ye boyun eğip biat etmekten başka yapabilecekleri birşey kalmamıştı:

“29 Eylül’de, Mustafa Kemal, İngilizler’in beklenmeyen ilginç kararı ile ilgili olarak gizli celsede TBMM üyelerine bilgi verdi: ‘Son zaferi takiben hemen onun beklediği günlerde İngilizler bir yakınlaşma zemini aradılar ve bunun sonucu hemen bize hiç sormadan Malta’da bulunan tutukluların tümünü bırakmaya karar verdiler.” (Dilipak, s. 101.)

Sakarya Savaşı’nın kazanıldığı tarih 13 Eylül 1921.. Ve Selanikli 16 gün sonra bunları söylüyor.

Selanikli’nin bu laflarının “satır araları”nı iyi okumak gerekiyor.

İmdi, İngilizler’in Malta sürgünlerini serbest bırakmak için bunu önce ona sormaları mı gerekiyordu ki “bize hiç sormadan” diyebiliyordu?

Geçmişte böyle “birbirlerine sorarak” iş yapma gibi bir huyları ya da alışkanlıkları mı vardı?

İngilizler, kimleri Malta’ya sürecekleri, sürmeleri gerektiği konusunda acaba önceleri Selanikli’den akıl mı alıyorlardı?

*

İngiliz karşılıksız iyilik yapmaz, sinekten yağ çıkarma gibi bir huyları vardır.

En küçük birşeyi bile pazarlık konusu yapıp karşılığında birşeyler koparmayı gayet iyi bilirler.. (1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı'nda İstanbul'a, Yeşilköy'e kadar gelen Rus ordusunu Marmara'ya giren donanması ile tehdit edip durdurması karşılığında Kıbrıs'a çöreklenmişlerdi.)

Üstelik "istiklal mücadelesi" sırasında işgalci düşmanımız durumundaydılar.

Çanakkale’de dünya kadar gemisini, cephanesini kaybetmiş, askeri telef olmuş.. Sonra da gelmiş İstanbul’a çöreklenmiş, intikam alma derdinde.. Nasıl oluyor da Selanikli’ye durduk yere böyle bir jest yapabiliyorlar?

Sakarya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan İngilizler değil ki..

Yenilen, Almanya yanlısı, İngilizler’in de sevmediği Konstantin.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."