SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN PADİŞAH VAHİDEDDİN İÇİN İNGİLİZLER’İN YARDIMIYLA DİKTİĞİ “HAİN” KOSTÜMÜ

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 56

 

Bu memlekette “Selanikli Mustafa Atatürk’ü Anadolu’ya gönderen Vahideddin’di, değildi” tartışması çok yapıldı.

Aslında gönderenin Vahideddin olduğunu o günleri yaşayan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibiler biliyorlardı, fakat “yalancı şahit” olmadıkları için tanıklıklarına “resmî tarihçiler” itibar etmediler.

İşin ilginç ve şaşırtıcı tarafı, gönderenin Vahideddin olduğunu Selanikli’nin kendisi de söylemiş durumdaydı, fakat “kraldan fazla kralcı, papadan fazla katolik” olmayı marifet zanneden Kemalist putçular onun itirafına kulp takıyor, “N’ayır, n’olamaz, Atamızı hain Vahdettin göndermiş olamaz” diye ağlayıp zırlayarak kendilerini helak ediyorlardı.

Oysa Selanikli, İstanbul’dan ayrılışından bir gün önce Padişah’ın huzuruna çıktığını, Vahideddin’in kendisine “Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!” demiş olduğunu has adamı, sofra yoldaşı Falih Rıfkı’ya anlatmış ve o da kitabına almış durumdaydı.

Kemalist dangalaklara göre, Vahideddin Selanikli’yi, devleti (vatanı) kurtarsın diye göndermemişti, görevi, Karadeniz’deki karışıklıklara son verme amaçlı müfettişlikten ibaretti.

Böyle bir görevli gönderilmesini resmen isteyenler de İngilizler’di.

Padişah, basit bir görevle herhangi bir beldeye giden basit bir müfettişi niçin özel olarak huzuruna kabul etsin ve ona böyle hitap etsindi ki?

*

Vahideddin, Mondros Mütarekesi’nin hükümleri yüzünden zor durumdaydı.

Onu mütareke için zorlamış olanların başında da (güvendiği yaveri) Selanikli geliyordu.

Önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Filistin’de İngilizler’in karşısında tabana kuvvet kaçması yetmiyormuş gibi Suriye’den Padişah’a gönderdiği telgrafta “İngilizler’le behemahal (her ne pahasına olursa olsun) barış” yapılmasını teklif etmiş durumdaydı.

Ancak İngilizler, dümeni ellerine geçirince başka hesaplar yapmaya başlamış, bu arada Yunan’ın İzmir’i işgaline yeşil ışık yakmışlardı.

Yunanistan’ın İngilizler ile müttefiklerinin teşviki, cesaretlendirmesi ve izni olmaksızın böyle birşeyi yapamayacağını anlamak için siyaset dehası olmak gerekmiyor.

O sırada Osmanlı Hükümeti’nin (ve Padişah’ın), barış antlaşması için masaya oturulduğunda koz olarak kullanabilecekleri bir direniş hareketine ihtiyaçları vardı.

Ancak bunu, açıktan açığa yapamazlardı.. Çünkü İngiliz donanmasının toplarının namluları İstanbul’da Osmanlı Sarayı’na yönelmiş durumdaydı.

Dolayısıyla devletin söz konusu direniş hareketini bir “örtülü operasyon”la başlatması, işgalci güçlere direnişin “bilgisi ve ilgisi dışında, kendisine rağmen” gerçekleştiğini söyleyebilmesi gerekiyordu.

*

Evet, devletler bazen bazı şeyler yapar, habersizmiş gibi görünürler.

İstihbarat teşkilatları da böyle çalışır.

Daha doğrusu devletler gizli servislerini böylesi “resmen açıklayamadıkları” işleri için kurarlar.

Suriye’ye giden MİT tırlarını hatırlayınız.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne göre böyle birşey yoktu, fakat kendi savcısı, polisi olayı ortaya çıkarınca, bunu haber yapan gazeteciler “suçlu” hale geldiler.

Bu yüzden hapse giren de, yurtdışına kaçan da var.

Benzer şekilde Erdoğan, 5 Kasım 2023 tarihinde Rize’de şöyle konuşmuştu:

“Şundan emin olunuz ki biz Filistin meselesinde, Gazze’de yaşananlar konusunda görünenden çok daha fazlasını yapıyoruz, yapmayı da sürdüreceğiz.

Tabiî “Anlarsınız ya!” babından tevile müsait konuşuyor.

Bu sözünden dolayı köşeye sıkıştırılmak istense “Görünenden çok daha fazla insanî yardım yapıyor, açlara yiyecek, yaralılara ilaç veriyoruz” diyecek.

Milletin anladığı ise başka.

*

Evet, Osmanlı Hükümeti ve Padişah Vahideddin, Selanikli’yi Anadolu’ya “özel görev”le göndermiş olduklarını kamuoyuna ilan etme imkânından mahrumdular.

Selanikli de (İstanbul’da “Padişah, Osmanlı Hükümeti ve Selanikli” arasında yapılan plana göre) Anadolu’da “bir direniş hareketi örgütlemek için Padişah tarafından özel talimatla gönderilmiş olduğunu” alenen ve açıkça söylemeyecek, devlet görevlilerine [mülkî amirlere (vali ve kaymakamlara) ve askerî erkâna (subaylara)] ve halkın ileri gelenlerine bunu gizli saklı olarak açıklayacaktı.

Aksi takdirde Padişah ve Osmanlı Hükümeti zor duruma düşer, işgalciler (İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar) bunu devlete karşı kullanırlardı.

Devlet zor duruma düşürülmemeli, resmiyet ve aleniyette başka türlü konuşulmalıydı.

*

İşte Selanikli’nin (ve arkadan ona akıl veren İngilizler’in) istedikleri şey tam da buydu.

Körün istediği bir gözdü fakat iki göze birden sahip olmuştu.

Böylece Selanikli, gelecekte, “herşeyi kendisinin planlayıp yaptığını, hain Padişah’ın yardım etmek bir tarafa köstek olmak için elinden geleni ardına koymadığını” söyleme imkânına kavuşmuş oluyordu.

Nitekim İngilizler, sonraki süreçte Vahideddin’i Selanikli’ye tavır koyması için sıkıştırmaya başladılar.

Padişah İngilizler’in istediği türden açıklamaları başlangıçta “Dostlar alışverişte görsün” hesabı yasak savma kabilinden (ve de Selanikli ile olan bir “danışıklı dövüş” mantığıyla) yaptı.

Böylece İngilizler, Padişah’ın hain, Selanikli’nin ise kahraman olarak gösterilmesinin zeminini oluşturmuş oluyorlardı.

*

Selanikli ise, başlangıçta (yani güçsüz, ipsiz sapsız olduğu sıralarda) Padişah’ın açıklamaları için “Padişahımız esirdir, çaresizdir, İngilizler ona korkunç baskı yapıyorlar, böyle konuşmak zorunda” türünden makul gerekçeler üretiyordu.

Ne zamana kadar?

TBMM’yi kurup bir hükümet teşkil edinceye kadar.

Oysa TBMM’yi açarken (Selanikli de dahil olmak üzere) milletvekilleri Osmanlı Devleti’ne ve Padişah’a, makam-ı saltanat ve hilafete sadakat yemini etmiş durumdalardı.

Falih Rıfkı şunları yazmaktadır:

“Buhari-i Şerifler, minarelerde sala ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü padişah ve halifeye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir: Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir’.

“Mustafa Kemal ilk amacına ermiştir. Bir Millet Meclisi vardır. Onun başbakanı ve hükûmeti vardır. Yeni devlet kurulmuştur.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 22.)

*

Evet, Selanikli TBMM’yi “Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir” diyerek açtı.

Böyle büyük bir yeminle.

Ancak, TBMM’yi açıp bir hükümet teşkil ettikten ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkardıktan sonra yavaş yavaş ağız değiştirmeye başladı.

Bunu yaparken önce salt İstanbul hükümetini hedef aldı.

Görünüşte onun devletle (ve de saltanat makamı ile) bir sorunu yoktu, İstanbul hükümetinden şikayetçiydi.

Sakarya Savaşı kazanılıp Selanikli’nin biti kanlanınca yavaş yavaş Osmanlı Devleti’ni de hedefe koymaya başladı.

*

TBMM’yi açarken yaptığı yemin, büyük bir yalandan ibaretti.

Zaten, adlarına yemin ettiği Allahu Teala ile Resul-i Ekrem’ine herhangi bir saygısı yoktu.

Saygısı, muasır medeniyet seviyesini (çağdaş uygarlık düzeyini) temsil eden İngilizler’eydi.

(Aldığı Atatürk soyadı da ulu bir yalandan, gülünç ve komik bir palavradan ibaret.

Nerden Türkler’in atası oluyormuş?! Türkler’in atası Adem aleyhisselamdır, Nuh aleyhisselamdır.

Selanikli Mustafa, Bilge Kağan’ın, Sultan Alparslan’ın, Fatih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in atası mı?! 

Türk milletinin soyu sopuyla sinsice alay eden birilerinin kurtlardan boz olanı, bir boz kurtu, bir hayvanı Türkler'in atası yapmaları yetmiyormuş gibi sahte ata olarak bir de Selanikli çıktı.)


İNGİLİZ’İN “KARAR”I, TAKİYYE TARİKATI PÎRİ SELANİKLİ’NİN “ÂTEŞÎN ZEK”SI, PADİŞAH VAHİDEDDİN’İN ÇARESİZ SAFLIĞI




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 55

 

Selanikli Mustafa Atatürk, dahilde “irtica” diye adlandırdığı hareketlere ve Osmanlı hanedanına karşı son derece acımasız idiyse de, dış düşmanlara karşı son derece anlayışlı ve kibardı:

“Mustafa Kemal İzmir’in kurtarılmasından sonra, İzmir’e gelerek burada yaşayan Rum halkına güvence vermiş ve bunun bir göstergesi olarak da, ilk gün bir Rum meyhanesine giderek Rumlarla sohbet etmişti. Hatta, Venizelos’un burada hiç rakı içip içmediğini sormuş, içmediğini öğrenince, ‘Acaba niçin İzmir’i almaya kalkıştı ki’ diye espri yaparak aradaki gerginliği yumuşatmıştı!

“Yunan işgal kuvvetlerinin çoğu geldikleri gibi, İngiliz gemilerine binip geri gitmişlerdi. Türk askerleri ise Yunanlıların geri çekilmesinin ardından Adaları işgal etmemişler, hatta Meis bile Yunanistan’ın işgalinde kalmıştı. Türkiye savaş sonrası Yunanistan’dan savaş tazminatı da istemiyerek büyük bir dostluk göstermişti.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 109.)

Dostluğu gösteren Türk milleti değildi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü..

Ayrıca, savaş tazminatı Selanikli’nin değil milletin cebinden çıkmış oluyordu.. Sonraki süreçte Selanikli yüklü bir maaşla cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulacaktı.. Onun kişisel bir kaybı yoktu, hatta sonraki yıllarda Venizelos tarafından Nobel barış ödülü için aday gösterilmeyi garantilemişti.

Adalar meselesine gelince.. Selanikli neden Ege kıyılarından bakıldığında çıplak gözle görülebilen, burnumuzun dibindeki, Yunanistan’a yüzlerce mil uzaklıkta yer alan Adaları Yunanistan’a bırakmıştı?

Acaba İngilizler’in bir Milne Hattı da Selanikli için mi vardı?..

Yoksa Selanikli, “Vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz.. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.. Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır” şeklindeki nutuklarını unutmuş, vatan topraklarını (İngilizler’in dahli olmaksızın) Yunanistan’a kendiliğinden mi bağışlamıştı?

Bunu bilmiyoruz.

Normalde, “Kavgada yumruk sayılmaz” hesabı gidebildiği yere kadar gitmesi gerekiyordu, fakat anlaşıldığı kadarıyla kanaatkâr adammış.

*

Venizeloslara karşı kibarlıktan kırılan Selanikli, aynı centilmenliği bahtsız padişah Vahideddin’e göstermeyecekti.

Oysa Anadolu’ya “Vahideddin’in yaveri” unvanıyla geçmiş bulunuyordu:

“17 Kasım 1922, Vahideddin İstanbul’dan ayrıldı. Malta üzerinden Roma’ya gitti [İngiltere’ye değil, İtalya’ya]. Yahudiler tabutuna haciz koydular ve yoksulluk içinde öldü. Giderken hazineden hemen hemen zatî eşyaları dışında hiçbir şey almadı. Son anda yolda okumak için istediği Kur’an-ı Kerim’in altın bir mahfaza içinde olduğunu öğrenince Roma’dan, altın mahfazayı beytülmale (devlet hazinesine) ait olduğu için İstanbul’a geri iade etti.” (A.g.e., s. 117.)

Sonraki süreçte Selanikli, Vahideddin’in vatanı satmış bir hain olduğunu iddia edecek, yağdanlıkları da aynı teraneyi coşkuyla tekrarlayacaklardı.

Bu masala göre Vahideddin, vatanı satmış, karşılığında ise zatî (kişisel) eşyalarını kurtarmayı başarmıştı.

Pek kârlı bir alışveriş!

Selanikli ise, “Savaş tazminatı istemiyoruz, Yunan kardeşlerimize helal ü hoş olsun” babından cömertlik yapar ve Adalar’ı vatandan saymazken vatanı satmış olmuyordu.

*

Aslında, biraz etraflıca düşünülürse, Selanikli’nin Yunan’a karşı sergilediği incelik ve nezaketi onun açısından anlayışla karşılamak mümkün olabilir.

Çünkü, Selanikli’nin Anadolu denizinde büyük bir maharetle sörf yapmasını sağlayan dalga, Yunan’ın İzmir’i işgali sayesinde oluşmuştu.

Şayet bu işgal yaşanmasaydı, İngilizler ve müttefikleri ile Mondros Mütarekesi uyarınca bir antlaşma yapılması söz konusu olacak, Anadolu’da (örtülü bir devlet operasyonu mahiyetinde) bir direniş hareketi oluşturma düşüncesi Vahideddin’de ve Osmanlı Hükümeti’nde oluşmayacaktı.

Dolayısıyla, Selanikli’nin müfettişlik maskesi altında Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle ve “örtülü görev ve gizli gündem”le Anadolu’ya gönderilmesi söz konusu olmayacaktı.

Bir bakıma Selanikli herşeyini Yunan’ın Anadolu’yu işgal girişimine borçluydu.

Dolayısıyla savaş tazminatından vazgeçmiş ve sonraki yıllarda Venizelos ile can ciğer kuzu sarması formatta dostluk tesis etmiş olması yadırganamaz.

Onun asıl düşmanı Osmanlı Devleti ile Padişah Vahideddin’di:

“14 Ocak’ta (1923) Mustafa Kemal’in annesi İzmir’de vefat etti. … Mustafa Kemal ancak 27 Ocak’ta İzmir’e gelerek annesinin kabrini ziyaret edebildi. Annesinin mezarı başında Mustafa Kemal şöyle diyordu: ‘Burada yatan annem, zulmün, cebrin, bütün milleti felakete götüren bir keyfi idarenin kurbanıdır.’ Bu en acılı gününde annesinin ölümünden bile Osmanlı yönetimini sorumlu tutması, içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi ifade etmesi bakımından oldukça ilginçtir. Ancak, aynı günlerde Mustafa Kemal itilaf devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) hakkında daha ılımlı düşünüyordu.” (A.g.e., s. 120.)

Bu ılımlılıktan Yunan da payını eksiksiz biçimde alıyordu.

*

İngilizler, adamları Selanikli vasıtasıyla Padişah Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) fena oyun oynadılar.

Selanikli’nin mütareke döneminde İstanbul’da geçen altı ayının (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 arası) ilk iki buçuk ayı, onun İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla İngilizler’le temas kurup anlaşmasına sahne oldu.

Nutuk’ta adı Fro diye geçen Frew, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görüntüsü altında kendisini kamufle ediyordu.

Ve İngilizler, Selanikli hakkında bir “karar” aldılar.. Onun, başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurmasını ve Osmanlı Devleti’ni tasfiye etmesini sağlayacaklardı.

Söz konusu karar hakkında, Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü uzun yıllar sonra şunları söyleyecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yunan’ın İzmir’i işgali de bu “karar”ın bir parçasıydı.

İngiliz’in oyunu büyüktü.. Büyük düşünüyor ve büyük oynuyordu.

Önce, Vahideddin’in, Selanikli ile İngilizler’e oyun oynayabileceğini düşünmesini sağladılar.

Doğu Karadeniz’deki istenmeyen gelişmeler yüzünden oraya bir görevli gönderilmesini Osmanlı Hükümeti’nden isteyenler de İngilizler’di.. Gönderilecek kişinin Selanikli olacağını biliyorlardı.

Selanikli, Vahideddin’i ürkütmemek için tok alıcı numarası yaptı, alabildiğine nazlandı:

Merhum Necip Fazıl, son padişah Vahdeddin’in yaverlerinden ve son sadrazamlardan Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’le yaptığı bir konuşmayı bir kitabında anlatmaktadır. Paşa’nın [Selanikli’nin] Anadolu’ya geçmekte tereddüt ettiğini gösteren konuşma şöyledir [Necip Fazıl’ın anlatımıyla]:

“Eski yaver (Ali Nuri Bey) birdenbire şu sözleri söyledi: ‘Bahsettiğim cuma selamlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura [Vahideddin’in huzuruna] davet ve kabul edildi.’

“Telaşla doğruldum: ‘İkna mı etti? Mustafa Kemal Paşa’nın bu hususta ikna edilmeye ihtiyacı mı vardı?’

“Söz, bu naziklerin naziği can noktasına gelince, muhatabım toparlanarak tane tane devam etti: ‘İzah edeyim: Mustafa Kemal Paşa’nın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Başyaver Naci Bey (Millî Mücadele’ye katılan, birçok kumandanlıklarda bulunan, uzun zaman meb’usluk eden, Nazik Naci Paşa lakabıyla maruf General Naci Eldeniz) yaverler odasına geldi ve haykırdı: “Hünkâr, Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edebildi!” Bu haykırış, kelimesi kelimesine kulaklarımdadır. ...’ (Necip Fazıl, Vahidüddin, s. 154.)

(Dilipak, a.g.e., s. 143.)

Selanikli’nin bu şekilde nazlanmasının iki nedeni var gibi görünüyor: Birincisi, Anadolu’ya giderken daha fazla yetki ve imkân koparmak.

İkincisi ise, gelecekte Vahideddin’e ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı çevireceği dümen ve dolaplara kılıf uydurmak.

O gün için Padişah Vahideddin’in Mustafa Kemal’in numara yapmakta olduğunu anlayamamış olması doğal, fakat sonradan yaşanan olaylar gözönüne alındığında, Selanikli’nin Padişah’ı “kafaya almak” için şöyle şeyler söylemiş olduğunu düşünebiliriz:

“Haşmetmeab, endişem odur ki, benim böyle bir vazifeyi üstlenmem durumunda İngiliz ajanları sizi bana karşı kışkırtmaya ve aramızı bozmaya, çalışmalarımı engellemeye ve baltalamaya çalışacaklardır. Boş durmayacaklardır. Benim kendi şahsî ikbalim için çalıştığım, zat-ı şahanelerine ihanet içinde olduğum iftirasını bile atabilirler. İnsanlık hali, şayet bu tür asılsız dedikodulardan etkilenecek olursanız bendeniz vazifemde başarılı olma şansını yitirir, çok zor duruma düşerim.. Bu çok ağır bir sorumluluk ve üstesinden gelmek hiç de kolay değil.” 

*

Selanikli’nin bu tür laflarına karşı saf Padişah Vahideddin onu teskin ve teselli etmiş, güvence vermiş, “Hiç endişe etme, daima senin arkanda olacağım, aleyhindeki tezvirata asla iltifat etmeyeceğim, bana güven!” demiş olmalıdır.

Nitekim, merhum Ali Ulvi Kurucu’nın Hatıralar’ının ikinci cildinde, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Vahideddin’le Selanikli hakkında yaptığı uzun bir görüşme aktarılıyor.

Şeyhülislam, bir gece neredeyse sabaha kadar Padişah’ı kararından döndürmeye çalışmış, Selanikli’ye güvenilemeyeceğini söylemiş, Vahideddin’in cevabı ise “Paşa hakkında suizanda bulunuyorsunuz.. O, güvenilir biri” olmuştur.

Selanikli hakkında Şeyhülislam’a “Âteşîn bir zekâ!.. Âteşîn bir zekâ!..” deyip durmuştur.

Muhtemelen içinden de şunu diyordu: “Mustafa Kemal haklıymış.. İngiliz ajanları bizim saf Şeyhülislam’ı bile kafaya alıp aldatmışlar.. Adam büyük âlim ama siyaset nedir bilmiyor ki.. Oyuna gelmemeliyim.”


İNGİLİZ’İN “BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA” FİLMİ

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 54

 

Evet, Samsun'a çıkan Selanikli Mustafa Atatürk, İngilizler’in verdiği yol haritasına göre hareket ediyor, Osmanlı Devleti’ni tarih mezarlığına gömmek için “paralel devlet” kurma yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

Selanikli devletleşme hedefi için TBMM’yi kurmaya uğraşırken İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) Milne Hattı ile İzmir dağlarında bekletmekteydiler.

İzmir’i 15 Mayıs 1919’da (Selanikli’nin Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan hareketinden bir gün önce) işgal eden Yunan ordusu şayet Milne Hattı ile durdurulmamış olsaydı, Erzurum’a kadar rahatça yürüyebilir ve Kâzım Karabekir ile karşılaşabilirdi.

Durdurulmaları gerekiyordu.

Çünkü yürümeye devam etmelerinin iki mahzuru vardı:

Birincisi, böylesi bir durumda Karabekir millî mücadelenin doğal lideri haline gelirdi ve artık Selanikli’nin esamisi okunmazdı.

İkincisi, doğrudan bir sıcak çatışmaya girilmesi durumunda Selanikli, Osmanlı Devleti’nin yerine ikame edilecek yeni bir devleti (takiyye marifetiyle kimseyi ürkütmeden kurnazca) kurmak için gereken adımları atamaz, “kongreler düzenleme, önce bir Heyet-i Temsiliye icat etme, ardından Osmanlı’nın Meclis-i Mebusan’ının yerini alacak bir millet meclisi oluşturma, bilahare bir hükümet kurma” aşamalarından oluşan programını hayata geçirmeye zaman ve imkân bulamazdı.

İngilizler bir taraftan Yunan’ı Milne Hattı ile durdurmak diğer taraftan da Osmanlı Devleti kurumlarını İstanbul’da felçli hale getirmek suretiyle Selanikli için tarlayı sürüp altüst ettiler ve araziyi hazırladılar.

Meydan Selanikli’nindi.

*

Selanikli 23 Nisan 1920’de Meclis’i açmış ve ardından bir hükümet teşkil etmişti.

Ayrıca, Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile, TBMM’nin (yani “fiilen” kendisinin) otoritesini kabul etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlılığı sürdürenleri “vatan haini” kontenjanından idam etmeye, katledip öldürmeye, asıp kesmeye başlamıştı.

Osmanlı Devleti’ne sadakatin, ihanet etmekten kaçınmanın adı artık “vatana ihanet” olmuştu.

Ancak, “vatan” için milleti asıp kesmeye başlamış olan Selanikli’nin henüz asıl düşmanlara karşı attığı tek bir kurşun bile yoktu.

Buna Yunan da dahildi.

Ortada garip bir durum vardı.. Sözde Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu korumak ve kurtarmak gayesiyle işgalci düşmanlarla savaşmak üzere yola çıkmış olan Selanikli, milletle savaşıyordu.

TBMM’nin “gazilik” serüveni işgalci düşmana değil millete savaş açılarak başlatılmıştı.

Selanikli’nin karizmayı tümden çizdirmemesi ve görüntüyü kurtarması için Yunan’ın biraz hareketlenmesinde ve TBMM’nin gaziliğine bir “işgalci gâvurla mücadele” boyutunun eklenmesinde fayda vardı.

(TBMM için “gazi meclis” deniliyor. Güzel de, Osmanlı hanedanı daha fazla gaziydi.. Yeniçeri ocağı vs. için de aynı durum geçerli. Kimse Osmanlı sülalesinden bahsederken “gazi hanedan” demiyor.. Üstelik içlerinde Murat Hüdavendigâr gibi şehitleri ve Kanunî gibi sefer sırasında sınır boylarında ölenleri de var.)

*

Yunan ordusu 21 Haziran 1920’de (TBMM’nin açılışından iki ay sonra) Milne Hattı tatiline son vererek hareketlenmeye başladı.

Bu gelişme, “Selanikli boşuna uğraşmıyormuş, yayılma istidadı gösteren bir Yunan tehdidi gerçekten varmış” denilmesine yol açtı.  

Ancak, Selanikli’ye bağlı güçlerle Yunan kuvvetleri arasında kayda değer bir çatışma yaşanmadı.

İngilizler’in planı, biraz hırgünden sonra Selanikli ile Venizelos’u bir masaya oturtup barıştırmak, böylece olayı kazasız belasız “mutlu son”a bağlamaktı.

Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.. TBMM hükümetinin kurulmasından yedi, Yunan ordusunun “kıpraşmaya” başlamasından beş ay sonra, Kasım 1920’de Venizelos, ülkesindeki seçimleri kaybetti.

Bu siyasî yenilgi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in 19 Aralık 1920’de Yunanistan’da tekrar krallık tahtına oturmasına yol açtı.

[Yedi yıl önce, 18 Mart 1913’te tahta çıkmış olan Konstantin, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından dönemin başbakanı Venizelos ile görüş ayrılığına düşmüş bulunuyordu.

Almanya taraftarı olan Konstantin, Yunanistan’ın savaşta İngilizler ile müttefiklerinin safında yer almasını istemiyordu.

Bu yüzden Venizelos’u iki defa istifaya zorladı, fakat ona geri adım attıramadı. 

Tam aksine, kendisi tahtını kaybetti.

Çünkü 1917 yılında İngiltere ile müttefikleri (Fransa ve İtalya), Atina’yı bombalama tehdidinde bulundular.

Konstantin, tahtı oğlu Aleksandros’a bırakarak ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Tekrar kral olmasını ise, Venizelos muhaliflerinin Kasım 1920 seçimlerini Konstantin’in tahta tekrar geçmesi için bir tür referanduma dönüştürmüş olmalarına borçluydu.

Bu defa İngiliz yanlısı Venizelos kaybetmiş, Almanya taraftarı Konstantin kazanmıştı.]

*

Konstantin’in tahta çıkmasıyla birlikte Türk-Yunan gerginliği büyümeye, harlanıp ateşlenmeye başladı.. 

İlk ciddi çatışma, Venizelos’un seçim yenilgisinden iki ay, Konstantin’in tahta çıkmasından ise üç hafta sonra yaşandı.

Konstantin’in yeniden iş başına geçmesinden 18 gün sonra, 6 Ocak 1921’de Yunan ordusu Ege’de iki koldan taarruza geçti. 

Bunun sonucunda 9 Ocak – 11 Ocak 1921 tarihleri arasında Birinci İnönü Muharebesi yaşandı.

Selanikli’nin başı, Konstantin yüzünden dertteydi.

Osmanlı Devleti'ne bağlılığı yüzünden TBMM'ye şüpheyle bakan milleti bırakıp Yunan'la savaşmak gerekiyordu. 

*

Enver Paşa ve şürekâsının Alman yanlısı, Selanikli’nin ise (mütareke döneminde İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde yayınlanan röportajlarının da ortaya koyduğu gibi) İngiliz muhibbi (İngilizsever) olduğu biliniyordu.  

Bir sır değildi.

İngilizler’le arası hoş olmayan Konstantin (Ki onlardan esaslı bir “kazık” yediği için onulmaz bir kuyruk acısına sahipti), Venizelos’un aksine, Anadolu’da gidebileceği yere kadar gitmek istiyordu.

Tahta geçtikten sonra “Yunan devlet sırlarını” ve Venizelos’un İngilizler’le çevirdiği dolapları (önceden vakıf olmadıysa şayet) kâmilen öğrenmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Selanikli Ankara’da TBMM’yi açıp hükümetini kurduktan ve Anadolu’da yeni bir devletin teşekkülü işini rayına oturttuktan sonra İngilizler, Osmanlı Devleti’nin ipini çekmek için son esaslı hamlelerini yaptılar.

TBMM’nin açılışından yaklaşık dört ay sonra (Venizelos hâlâ ellerinin altındayken), 10 Ağustos 1920’de Osmanlı’ya Sevr Antlaşması’nı dayattılar.

Teşhibte hata olmaz derler, Sevr Antlaşması’nı spordaki “tavşan atlet” olgusundan hareketle “tavşan antlaşma” olarak adlandırmak mümkün olabilir.

Sevr saçmalığına yüklenen işlev, Anadolu’da kurulmakta olan yeni devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından “zafer” olarak algılanmasını sağlayacak bir fon perde ya da zemin olmasıydı.. Malum, elinizi buz gibi soğuk bir sudan çıkarıp ılık suya soktuğunuzda olduğundan daha sıcak görünür. 

Evet Sevr’in önemi, Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırması ve etkisizleştirmesi, Ankara Hükümeti’nin yapacağı herhangi bir antlaşmayı ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi, bir zafer destanı haline getirmesinden kaynaklanıyor.

Hem İngilizler’in hem de Selanikli’nin böyle bir “tavşan antlaşma”ya ihtiyacı vardı:

“Sevr Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu. Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. Gerçek idam fermanı buydu ve İstanbul hükümeti kendi idam fermanını kendi elleri ile imzalamıştı. Sevr, Mondros Mütarekesi’nin tabiî sonucu idi. Çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …

“… Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 78.)

*

Bütün bunlar olup bittiğinde ve 1921 yılına girildiğinde ortada Selanikli’nin işgalci güçlere karşı henüz bir başarısı bulunmuyorduysa da, İngilizler tarafından reklam ve propagandası hararetle yapılmaktaydı:

“25 Ocak’ta, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Gürzon’un Paris Konferansı’ndaki demeci: ‘İstanbul hükümeti felç halinde ve Mustafa Kemal Türkiye’nin gerçek hakimidir’.” (A.g.e., s. 88.)

İstanbul Hükümeti’ni felç eden de, Selanikli’yi Türkiye’de hakim hale getiren de, sonra bunu ilan eden de Lord Curzon..

İstanbul Hükümeti'nin felç olmasını sağlayacak adımları bilinçsizce değil stratejik bir plan dahilinde hesaplı kitaplı olarak attıkları kesin.

Niyetlerinin Osmanlı Devleti'ni gerçekten felç etmek olduğu, bunun istenmeden meydana gelmiş bir yol kazası olmadığı, Curzon'un durum tespiti için kullandığı felç kelimesinden anlaşılıyor.

Aynı şekilde, Osmanlı'nın felç edilmesinin Selanikli'yi "Türkiye'nin gerçek hakimi" haline getirme amacına yönelik olduğu, Curzon'un bu "müjde"sinden seziliyor.

Herşey, onun aldığı ve devletine aldırdığı “karar”ın sonucu..

Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü bu karardan şöyle söz ediyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin?!

*

Curzon'un söz konusu "müjde"yi vermesinden dört ay sonra, 1921 yılının 13 Mayıs’ında ise İngiltere ve müttefikleri (Fransa ve İtalya), bir Türk-Yunan savaşında tarafsız kalacaklarını açıklıyorlardı:

“13 Mayıs’ta İtilaf devletleri, Yunanistan’dan desteklerini tamamen çekerek Türk-Yunan savaşı karşısında tarafsız kalacaklarını açıkladılar.” (Dilipak, s. 93.)

Bu tarafsızlık, pratikte Selanikli’ye verilmiş dolaylı bir destek anlamına geliyordu.

Böylece Selanikli’nin karşısında “yedi düvel” (yedi devlet) değil, tek devlet kalmıştı. 

*

Bu süreçte hem İngilizler hem de Selanikli zamanlamayı mükemmel yaptılar ve her adımı tam uygun vakitte attılar.

Önceki bölümlerde, birtakım Osmanlı devlet adamları, komutanları ve aydınlarının İngilizler tarafından Malta’ya sürülmelerinin, Selanikli’yi adamdan saymayan dişli budaklı adamların oyun dışı bırakılmasına yönelik bir taktik olduğunu dile getirmiştik.. (Falih Rıfkı'nın Çankaya'da yazdığına göre, İttihatçılar Selanikli için "haris, sarhoş, sefih, fırsatçı ve ahlâksız" diyorlar, Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için "muhteris, menfaat düşkünü" nitelemesi yapıyorlardı.)

İngilizler Malta esirlerini uzun süre bırakmadı, adada tuttular.. Ne zaman ki Sakarya Savaşı kazanıldı ve Selanikli’nin konumu sarsılmaz bir biçimde güçlendi, işte o zaman onları serbest bırakmaya başladılar.

Çünkü artık, "Sakarya Savaşı'nın muzaffer komutanı" Selanikli’ye boyun eğip biat etmekten başka yapabilecekleri birşey kalmamıştı:

“29 Eylül’de, Mustafa Kemal, İngilizler’in beklenmeyen ilginç kararı ile ilgili olarak gizli celsede TBMM üyelerine bilgi verdi: ‘Son zaferi takiben hemen onun beklediği günlerde İngilizler bir yakınlaşma zemini aradılar ve bunun sonucu hemen bize hiç sormadan Malta’da bulunan tutukluların tümünü bırakmaya karar verdiler.” (Dilipak, s. 101.)

Sakarya Savaşı’nın kazanıldığı tarih 13 Eylül 1921.. Ve Selanikli 16 gün sonra bunları söylüyor.

Selanikli’nin bu laflarının “satır araları”nı iyi okumak gerekiyor.

İmdi, İngilizler’in Malta sürgünlerini serbest bırakmak için bunu önce ona sormaları mı gerekiyordu ki “bize hiç sormadan” diyebiliyordu?

Geçmişte böyle “birbirlerine sorarak” iş yapma gibi bir huyları ya da alışkanlıkları mı vardı?

İngilizler, kimleri Malta’ya sürecekleri, sürmeleri gerektiği konusunda acaba önceleri Selanikli’den akıl mı alıyorlardı?

*

İngiliz karşılıksız iyilik yapmaz, sinekten yağ çıkarma gibi bir huyları vardır.

En küçük birşeyi bile pazarlık konusu yapıp karşılığında birşeyler koparmayı gayet iyi bilirler.. (1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı'nda İstanbul'a, Yeşilköy'e kadar gelen Rus ordusunu Marmara'ya giren donanması ile tehdit edip durdurması karşılığında Kıbrıs'a çöreklenmişlerdi.)

Üstelik "istiklal mücadelesi" sırasında işgalci düşmanımız durumundaydılar.

Çanakkale’de dünya kadar gemisini, cephanesini kaybetmiş, askeri telef olmuş.. Sonra da gelmiş İstanbul’a çöreklenmiş, intikam alma derdinde.. Nasıl oluyor da Selanikli’ye durduk yere böyle bir jest yapabiliyorlar?

Sakarya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan İngilizler değil ki..

Yenilen, Almanya yanlısı, İngilizler’in de sevmediği Konstantin.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN OSMANLI DEVLETİ'NE KARŞI VERDİĞİ (İNGİLİZ DESTEKLİ) İSTİKLAL MÜCADELESİ

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 53

 

İsmet İnönü’nün “istiklâl mücadelesi” olarak adlandırdığı süreç, Osmanlı Devleti’nin (hükümeti ve devlet başkanıyla, yani padişahıyla) İngilizler ile Selanikli Mustafa Atatürk tarafından top gibi oynanılan bir nesneye dönüştürülmesine sahne oldu.

Görünüşte kavgalı olan bu iki odak, Osmanlı Devleti’ni (Osmanlı hükümetini ve devlet başkanını) şamar oğlanına çevirdiler.

Sureta kavgalıydılar, gerçekteyse Selanikli, İngilizler’in kendisi için yazdığı senaryoyu mükemmel bir oyunculukla hayata geçirmekteydi.

Karar vericiler İngilizler’di, icracı ise Selanikli.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde son derece veciz, açık, yalın, anlaşılır ve özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Anadolu’ya Padişah Vahideddin tarafından müfettişlik maskesi altında bir direniş hareketi örgütlemek üzere gönderilmişti.

Adı müfettişti fakat yetkileri “Anadolu genel valiliği” anlamına geliyordu.

Çünkü Van’dan Ankara’ya kadar her beldede mülkî amirleri (valileri kaymakamları) ve askerî erkânı (komutanları, subayları) görevden alma, başka yere nakletme ve yerlerine atama yapma yetkisine sahipti.

Böylece Vahideddin, güvendiği yaveri Mustafa Kemal eliyle, İngilizler ile müttefiklerine oyun oynamak istiyordu..

Fakat aslında İngilizler Selanikli ile Vahideddin’e oyun oynamaktaydılar.

Saf ve tecrübesiz yeni padişah Vahideddin’in İngiltere’nin politika ve istihbarat (gizli servis) kurtlarıyla başedebilmesi, onları oyuna getirebilmesi mümkün değildi.

Selanikli, Padişah Vahideddin tarafından “gizli” bir görevle Anadolu’ya gönderilmişti, fakat İngilizler’den aldığı bir gizli görevi daha vardı: Önceki bölümlerde ayrıntılı bir şekilde aktardığımız gibi Lord Curzon’un “Anadolu’da yeni devlet” projesini hayata geçirmek.

*

Bunun esasını, Selanikli’nin Anadolu’da önce bir “paralel meclis” kurması, ardından “paralel hükümet” teşkil etmesi, daha sonra da bir “paralel devlet” kurarak Osmanlı Devleti’nin hayat damarlarını kesmesi ve onu ölüme mahkum etmesi oluşturuyordu.

Bu yüzden Selanikli, Samsun’a çıktıktan sonra işgalci Yunan’a karşı hemen vatan topraklarını savunma gibi bir tutum içine girmedi.. Aynı şekilde, Maraş, Urfa ve Antep’de halk Fransızlar’la savaşırken o şehirlere gidip savaşa katılmak gibi bir tavır da sergilemedi.

İlk başta tek derdi vardı: Ankara’da bir meclis toplamak.. Erzurum ve Sivas kongreleri, bunun altyapısının oluşturulması için düzenlenmişti.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının yerini alacak bir paralel meclisin kurulması, onun tam 11 ay, dört gününü aldı..  Yaklaşık bir yıl.. 19 Mayıs 1919’dan 23 Nisan 1920’ye uzanan bir zaman dilimi..

Bir yıl boyunca Selanikli’nin aklında ne cepheye gitmek gibi bir düşünce vardı ne de vatan savunması.

(Cepheye gitme düşüncesi aklında daha sonra da yoktu, fakat Sakarya Savaşı’na TBMM’nin baskısı sonucunda katılmak zorunda kaldı.

Dört gün süren tartışmalardan sonra..

Ve de diktatörlük yetkileri alarak.. 

Buna göre, Sakarya Savaşı’na katılma fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecek, astığı astık kestiği kestik, sözü kanun bir diktatör olacaktı.

Yani cepheye gitmeyi, TBMM’yi yetki bakımından cascavlak ve dımdızlak bırakarak kabul etmişti. 

Ayrıca bir yenilgi durumunda kendisine “İhmal, kusur ya da ihanet var mı?” diye hesap da sorulamayacaktı. 

Sözde, mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattı, özde ise Selanikli’nin menfaati mevzubahis olunca vatan savunması teferruattı.)

*

Evet, Selanikli bir yıl boyunca aheste aheste ağını ördü, “paralel meclis”e giden yolun taşlarını döşedi.

Endişesi ve acelesi yoktu, İngilizler ona Yunan yönünden garanti vermişlerdi.

İsmini General Milne’den alan Milne Hattı ile İzmir sınırında durdurulan, İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmeye ve ot yolmaya mahkum edilen Yunan ordusu, Anadolu içlerine yürümeyecek ve Selanikli’ye sorun çıkarmayacaktı.

Selanikli rahatça “paralel meclis”ini kurabilirdi.

Kurdu da.. 

(Yunanistan’da Almanya’nın adamı Konstantin kral olup tahta çıkmasa ve Venizelos’un İngilizci politikalarına son vermeseydi bu kült film, “paralel meclis” ve “paralel hükümet” kurulduktan sonra “mutlu son”la bitecek, Venizelos biraz kuru gürültü çıkaracak, bu arada devreye giren İngiltere ile müttefikleri, Ankara hükümeti ile Yunanistan’ı masaya oturtup barıştıracaklardı.. Olmadı.. İş uzadı.. Kader..)

*

İngilizler, oyunu Osmanlı Devleti’ni felç edip çalışamaz hale getirme, ve devlet kurumlarının yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda kalmaları esası üzerine kurmuşlardı.

TBMM’nin açılışının arefesinde (bir ay ve bir hafta önce, 16 Mart 1920’de) İstanbul’u “fiilen” işgal etmelerinin, Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp bazı milletvekillerini tutuklayıp Malta’ya sürerken geriye kalanların Ankara’ya geçmelerine göz yummalarının, bu arada Harbiye Nezareti (Milli Savunma Bakanlığı) ile Osmanlı Genelkurmayı’nın kapısına kilit vurmalarının, telgrafhaneleri işgal ederek İstanbul ile taşranın iletişimini kesmelerinin ardındaki asıl etken buydu.

Şayet Selanikli Anadolu’da bir meclis toplamayı başaramasa, Anadolu’da tutunamasaydı, İstanbul’u fiilen işgal etmezler, Osmanlı Hükümeti ile yapılacak bir barış antlaşması üzerinde kafa yorarlardı.

Selanikli’nin (özellikle Kâzım Karabekir’i “kafaya alması” sayesinde) Anadolu’da kök salıp tutunduğunu, Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasının mümkün olduğunu görünce, söz konusu meclisi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmek için Meclis-i Mebusan’ı kapattılar.

İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”ın gereği yerine getirilmekteydi.

Görünüşte, Anadolu’daki isyancılara (güncel tabirle teröristlere) karşı etkili bir mücadele vermediği için Osmanlı Devleti’ni cezalandırıyorlardı, gerçekteyse bunu, “Anadolu’daki isyancılar”ın önünü açmak için yapıyorlardı.

Ancak, halk nezdinde Osmanlı Padişahı’nın hain, Selanikli’nin ise “İngilizler’e kök söktüren kahraman” gibi gösterilmesi gerekiyordu.

İngilizler, algı operasyonu ve imaj üretimi alanlarında virtüöz olduklarını, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklal mücadelesi” ile ispatladılar.

*

İngiliz “devlet aklı” İstanbul’u fiilen işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’ni felç edip çalışamaz hale getirince, İstanbul’daki devlet adamlarına Ankara’ya biat etmek dışında bir seçenek kalmamıştı.

TBMM’nin açılışından üç gün önce, 20 Nisan 1920’de Fevzi Çakmak da bu kervana katıldı:

“20 Nisan’da Fevzi Paşa beraberindeki bir grup subayla birlikte İstanbul’dan gizlice ayrılacak Kuşçalı’ya geldi. Mustafa Kemal’le temas içinde idi. Aynı günlerde Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafla, Fevzi Çakmak’ı Milli Müdafaa Vekilliğine (Milli Savunma Bakanlığına) getirmekten söz ediyordu. Mustafa Kemal en acil görev olarak milli mücadeleyi örgütlemek değil, öncelikle Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının dağılmasından sonra Ankara’da bir hükümet örgütlemeye çalışıyordu. Önemli olan bir diğer mesele de, henüz doğuda Kazım Karabekir’in komutasında önemli bir Osmanlı birliği bulunuyordu. Gelecekte bunlar sorun çıkartabilirdi. Bu nedenle bu birlikle ilgili sorunların tasfiyesi gerekiyordu. Bunun ilk adımı olarak Kazım Karabekir’i Ankara’ya çağırarak bu kuvvetleri başsız bırakmak, kademeli şekilde tasfiye ederek, bu güçlerin [Osmanlı’dan] bağımsız milli güçler haline gelmesinin ardından Ankara’ya bağlı kuvvetler haline getirilmesi mümkündü.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 66.)

Selanikli, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasından hemen bir gün sonra, “hükümet” meselesini halletmek üzere kolları sıvadı:

“24 Nisan’da, Mustafa Kemal Ankara’da yeni bir hükümet teşkil edilmesinin zaruretinden sözetti. Ve aynı gün Meclis’te Millet Meclisi üyelerine, icra (yürütme) yetkisinin Heyet-i Temsiliye üzerinden Meclis’e intikal ettirilmesi lazım geldiğini söyledi. Böylece Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’de kendisi ile uyumlu çalışma yapamayacağını düşündüğü kişilerden kurtulmuş oluyordu. Uzun süren yürüyüşte beş kişilik Temsil Heyeti içinde bir şeyh ve bir de hoca bulunuyordu. Yetkinin Meclis’e devri ve yeni icra heyetinin seçilmesi süresi içinde Mustafa Kemal yeni mesai arkadaşlarını belirlemede en şanslı konuma sahip olacaktı.” (A.g.e., s. 67-68)

Şeyh, Nakşbendî şeyhi Hacı Fevzi Efendi’ydi, hoca ise Hoca Raif Efendi.

Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu), Erzurum Kongresi’nde oluşturulmuş bulunuyordu.

*

Selanikli, bir gün sonra (25 Nisan’da) ise, Millet Meclisi üyelerine bir konuşma yaparak “İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalanlara kanmayın” diyordu. (A.g.e., s. 68.)

Selanikli’nin kafasında başka planlar bulunduğunu, “olduğu gibi görünmediğini ve göründüğü gibi olmadığını” söyleyen kim varsa İngiliz ajanıydı.

Selanikli istediğine İngiliz ajanlığı suçlamasında bulunabilirdi, fakat kimse onun İngiliz ajanı olduğunu söyleyemezdi.

Söyleyen, TBMM’nin açılışının altıncı gününde, açlışının üzerinden daha bir hafta geçmeden 29 Nisan günü çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na (Vatan Hainliği Yasası'na) göre, idamı hak ediyordu:

“Yeni Meclis’in yaptığı ilk yasalardan biri Hıyanet-i Vataniye Yasası oldu. Bu yasa 29 Nisan’da kabul edildi. Öte yandan, [yeni oluşturulan] Ankara hükümeti, İstanbul hükümetinin 16 Mart’tan itibaren yaptığı anlaşma ve andlaşmaları geçersiz saydığını açıkladı.” (A.g.e., s. 69)

Bu, Osmanlı hükümetine “Siz hükümet, ve dolayısıyla devlet değilsiniz, hükümet de, devlet de benim” demek oluyordu.

İngiliz’in “istiklal mücadelesi” kararı hayata geçiriliyor, Selanikli Osmanlı Devleti’ne karşı istiklalini (bağımsızlığını) ilan ediyordu.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."