Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
PROFESYONEL VATANSEVERLER CUMHURİYETİ
Hangi kitabı olduğunu unuttum, Mehmed Zahid Kotku
rh. a., İslam dünyasında işlerin profesyonel orduların ortaya çıkmasıyla
bozulduğunu yazmış durumda.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında
profesyonel ordu ve askerlik yoktu.. Savaş zamanında eli silah tutanlar cepheye
koşuyorlardı.. Barış zamanında ise herkes işinde gücündeydi.
Türk tarihinde de durum budur.. Selçuklular
başlangıçta sadece bir aşirettiler, devlet değildiler.. Gazneli Mesud’un onlara
gadretmesi yüzünden Gazneli Devleti ordusuyla çarpışmak zorunda kaldılar ve galip
geldiler.. Çaresizlikten savaştılar.. Kaçacak, sığınacak yer kalmamıştı.
Bu olay, onların bağımsız devlet olarak ortaya
çıkmalarına yol açtı.
Aynı durum Akkoyunlular Devleti için de söz
konusu..
Bunlar da bir aşiretti, liderleri de Kara Yülük Osman’dı..
Sivas’a hükmeden Kadı Burhaneddin bunlara gadretti, peşlerine düştü, onlar da kendilerini savunmak ve savaşmak
zorunda kaldılar, ve Kadı’yı mağlup ettiler.
Çaresizlikten dolayı savaşmışlardı.. Firavun’un Hz. Musa aleyhisselam ile ashabını takip etmesi gibi Burhaneddin de onları kaçarlarken takip etmişti.
Yakalandılar ve savaştılar.
Bu galibiyet onların devletleşmesine yol açtı. Fatih
Sultan Mehmet’le boy ölçüşüp savaşan (ve Şah İsmail’in annesinin
babası olan) Uzun Hasan, Kara Yülük Osman’ın torunudur.
Osmanlılar da başlangıçta bir aşiretti.. Düzenli bir profesyonel
orduları yoktu.. Aşiret fertleri savaşmak gerektiğinde savaşıyor, diğer
zamanlarda kendi işlerine bakıyorlardı. Profesyonel ordu Yeniçeri Ocağı
ile başladı, ve bu ocak daha sonra devletin başına bela oldu.
*
Kurumsallaşma (kabuk) gerekli, fakat bir zaman sonra “öz”ün
yok olmasına neden olabiliyor.
Bu kabuk-öz, profesyonellik-ihlas (iyi niyet) dengesini
kurmak ve sürdürmek çok zor.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde
anlattığı gibi, kurum bir araçken zamanla amaç haline gelmeye başlayabiliyor
ve kurum çalışanları kurumlarının (ve dolayısıyla kendilerinin, şahıslarının,
menfaatlerinin) bekası için çalışmayı gerçek misyonları haline
getirebiliyorlar.
Dinî ilimlerde de durum budur.. Medreselerin ve okulların
teşekkülüyle birlikte dinî eğitim-öğretim faaliyetleri sistematik ve düzenli
hale gelmişse de, siyasal otoriteye karşı hakkı söyleme noktasından zaafiyet
ortaya çıkmıştır.
İmam-ı Azam, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin
Hanbel gibi zatlar ve İmam Buharî gibi alimler, devlet(ler)den bağımsız faaliyet
gösterdiler.. Kimseden maaş almıyorlardı.
Maaş olayı medreselerle birlikte başladı.. Bununla
birlikte, bütün medreseler devletin himayesi ve güdümünde değildi. Mesela Nakşbendî-Halidî
geleneği çerçevesinde faaliyet gösteren “tekke/dergâh medreseler” sivil
kurumlar olarak varlıklarını sürdürdüler.
Böyle olmakla birlikte, devletin kontrolü altındaki
medreselerden de hak ve hakikati kimseden çekinmeden söyleyebilen alimler
yetişmekteydi.
Kâzım Karabekir’e “"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle
kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyerek
namussuzluk ve dinsizlik hareketi başlatan Selanikli Mustafa Atatürk’ün medrese
ve tekkeleri iyi-kötü demeden toptan hedef almasının nedeni buydu.
*
Evet, geçmişte devlet, Nizamülmülk’ün yaptığı
gibi, medreseler kuruyorduysa da, onlara özerklik tanımaktaydı.
Ayrıca o medreselerde eğitim ve öğretimle
meşgul olan ulema da gerektiğinde devlet başkanlarına hak ve hakikati
söylemekten geri kalmıyorlardı. Mesela Molla Güranî, mesela Zenbilli
Ali Efendi.
Nitekim İmam Gazâlî’nin Büyük Selçuklu Devleti
vezirlerine çok sert uyarılarda bulunmuş olduğunu görüyoruz.. Onlara gönderdiği
mektuplarında şu ifadeler yer alıyor:
“Şunu biliniz ki, bir insana
atfedilen ve onu göklere çıkaran unvanlar şeytan icadı olup,
bunlar muttaki bir Müslümanın kabul edemeyeceği şeylerdir….
“… Sonuç olarak, insanın ‘emîr’ (yönetici) kelimesinin hakiki anlamını
bilmesi çok önemlidir…. İslam’ın emrine göre emîr, nefsine ve tutkularına
hakim olandır." (Abdül Kayyum, İmam Gazzâlî’nin
Mektupları, çev. Gürsel Uğurlu, İstanbul: İnkılâb, 2002, s. 24.)
“… Netice olarak, zahidane bir hayat
sürmenizi, Allah’tan korkmanızı ve hesap gününü
düşünerek hayırlı işler yapmanızı öğütlerim….” (s. 30)
“İslam, zengin-fakir,
avamdan-eşraftan kim yaparsa yapsın, adaletsizliğin araştırıldığı
ve hükme bağlandığı bir sistem öngörür.
“… Kendinizi halktan kesinlikle
farklı görmeyin….
“… Unutmayın, adaletsiz davranan küfür üzere davranmıştır…. Şu
anda mevta olan vezirler (başbakanlar), halkın faydasına teklif edilen
şeyleri dinlemeye hiç yanaşmadılar ve insanların kendilerinden bekledikleri
işleri yapmaktan kaçındılar. Hayatlarına, sağlıklarına ve zenginliklerine
güvendiler. Dalgaların üzerine bina dikmeye uğraştılar…. Şimdi bu vezirlerin
bütün izleri yok oldu." (s. 45)
“İbadet edenler türlü türlüdür.
Bazıları kendilerine, bazıları servetine, bazıları hanımına, bazıları
çocuklarına, bazıları amirlerine ve işlerine perestiş ederler…." (s. 54)
“…. Allah’ı arayanlar da, O’na
götüren yollar da pek çoktur, ancak O tektir. Eğer bir tek dinî vecibeyi yerine
getirmekte zaaf gösterir veya geceleri çok derin uyursanız veya büyük bir günah
işlemekle suçlanırsanız veya geniş topraklarınızda yaşayan bir tek köylünün bir
gece aç uyuduğunu duyarsanız, Allah’ın gazabının size
ulaşacağını ve geri kalan günlerinizi, bu vurdumduymazlığınıza dövünerek
geçirmek mecburiyetinde kalacağınızı hatırlayınız…." (s. 55)
“… Istırap çeken insanlığa hizmet
etmek isterseniz, bir insanın zengin olmadan ve gurur alameti olan süslü
elbiseler giymeden de yaşamasının mümkün olduğunu anlarsınız. Kadın
elbiseleri giyerek bir erkek kadın olur mu? Bu mümkün değilse siz kadın
elbisesi [kadın gibi süslü elbise] giyerek onlara nasıl benzersiniz? Süslü elbiseler giyenler daha taşkın ve
kadınsı davranırlar. Hiçbir şey kadın gibi görünmeye çalışan birisinden daha
sefil değildir…. İnsanlar size iyi davranıyorsa, bu yalnızca kendi
amaçlarına hizmet etmek içindir. Birçok kimse size aşırı sevgi gösterir, çünkü bir vezir (başbakan)
olarak, (onlar için) siz bir makam ve servet ilahısınız. Şu anda size medh ü senada bulunanlar, vazifeyi bırakıp
yerinize başkası tayin edildiğinde, sizi suçlayıp yeni geleni methetmeye
başlayacaklardır. Sizi metheden birisini gördüğünüzde, bilin ki, o bir yalancıdır ve sizin için muhtemel bir tehlikedir…." (s. 77-8)
“… Hükümdarların hizmetini kabul
edenler, hâlâ kendi arzularının kölesidirler; bu insanların mutluluğu ve
üzüntüsü diğer insanlara bağlıdır…." (s. 79)
“Ey vezir (başbakan), kendini ve
aileni akıl ve irfan sahibi kimselerin dualarından mahrum etme! Şimdi ahirette
olan diğer vezirler hataya düşerek, takva sahibi insanlarla yollarını ayırdılar
ve kaçınılmaz olarak, dehşetli son onları altetti….
“Geçmiş vezirlerin hiç
birinin, kötü amelleriyle sizin kadar dile düşmediğini
belirtmeliyim. İdareniz neticesinde halkın çektiği sefalet ve perişanlık
hesaba gelmediği gibi siz hâlâ ıstırap içindeki Tûs ahalisine acımıyorsunuz…." (s.
85)
“Hiçbir gurur duygusunun, yaptığınız ölümcül ve korkunç hatayı itiraf
etmekten sizi alıkoymasına müsaade etmeyin. İşleri yerli yerine
oturtacak, ilim irfan sahibi tek
devlet adamı yok…." (s. 86)
*
Evet, profesyonellik (kurumsallaşma ve kabuk
bağlama) bir süre sonra “öz”ün ihmal edilmesine, önemsiz görülmesine, hatta çürüyüp kaybolmasına yol açabilmektedir.
Buna “din adamlığı”nda da, askerlikte de
rastlanabiliyor.
Din bilgini profesyonelleştiğinde tek derdi
alacağı maaş ve yazacağı kitaplarla kazanacağı şöhret olur. Zülf-ü yâre
dokunacak gerçekleri açık ve net biçimde söyleyemez.
Asker profesyonelleştiğinde ise, millete hizmet
etmek için görevlendirildiğini unutur, milletin ağasıymış, babasıymış,
vasisi ve velîsi imiş gibi ahkâm kesmeye, artistlik yapmaya başlar.
Tankının namlusunu (İsrail gibi) düşmanlara değil, düşmanlarla işbirliği yaparak milletine çevirir.
Kılıcını düşmana değil, kendisini yedirip içirip giydiren, beline kılıç takan millete sallar.
Geçenlerde “Mustafa Kemal’in askeri”
teğmenlerin şımarıkça korsan gösteri düzenleyip millete kılıç sallamalarında
olduğu gibi.
Sanki analarından bellerindeki kılıçla birlikte doğmuşlardı.. Onlara o kılıcı veren, bu millet.. Ve bu millet, o kılıcı verecek başka adam bulamıyor da değil.
Buna tepki gösterilmesi karşısında birileri
hemen yaygarayı kopardılar: Siz Mustafa Kemal düşmanı mısınız?
*
Peki, birkaç teğmen de kılıçlarını çekip “Allah’ın
askerleriyiz” diye bağırsalardı bunu da tabiî ve normal karşılayacak
mıydınız, yoksa “Laiklik can çekişiyor, yetişiiin!” diyerek şirretlik yapıp yaygara mı
koparacaktınız?
Buna karşı, “Siz Allah düşmanı mısınız ki
onların Allah’ın askerleri olduklarını söylemelerinden rahatsız oldunuz.. Bu
size niye battı?” diyebilecek miydik?!
Türkiye’de böyle birşey olmuyor, çünkü Türkiye’nin
müslümanı sindirilmiş, korkutulmuş, ezilmiş, ezikleştirilmiş.
Buna karşılık, İslam düşmanlığını, dinsizliğini
ve imansızlığını Selanikli ölü Mustafa Atatürk kalkanıyla koruma altına
alan her densiz millete kılıç sallayabiliyor.
Densizlik, şımarıklık ve haddini bilmezlikleri Arş-ı Alâ'ya ulaştı.
*
Çok zekîler ya, “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş niye kılıçla hutbe okudu?” diyorlar.
Bunun dinde yeri var, fakat korsan gösterinin askerlikte yeri yok.
Ali Erbaş ne yapmış?.. Cuma namazından sonra ikinci kez minbere çıkıp korsan hutbe mi okumuş?!.. Usule aykırı olarak icat mı çıkarmış?!
Kılıcını kınından sıyırıp cemaate mi sallamış?!.
Kimse teğmenler için “Neden bellerinde kılıç
vardı?” demiyor.. “Kılıcınızı böyle sallayarak Adnan Menderes ile
arkadaşlarını, 28 Şubat’ta İsrail’in hatırı için aşağılanan dönemin
başbakanı Erbakan’ı mı millete hatırlatıyorsunuz?! Bize 'Anlarsınız ya!' kıvamında vermek istediğiniz mesaj ne?” deniliyor.
Mustafa Kemal’in askerleriymiş.. Madem bunda
birşey yok, o zaman o yaygaranızın zekâtı kabilinden bir kerecik de “Allah’ın
askerleriyiz” diye bağırın.
“Allahu ekber!” deyin.
Hayır!.. Onu, gariban müslüman subay cephede kurşuna hedef olurken söyleyecek, fakat Mustafa Kemal’in askerleri o gariban müslüman subayların sırtına basarak millete artistlik yapıp kılıç sallayacak.
Düzeni iyi kurmuşlar.
*
Doğu Perinçek diye bir uçak pervanesi fırıldak tip var.. Yanar döner siyaset bukalemunu..
MİT’çi Mehmet Eymür’e göre, İngiliz istihbaratıyla da irtibatlı
bir CIA ajanı..
Yine eski
MİT’çi merhum Necdet Küçüktaşkıner de Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadede,
Perinçek’in yabancı istihbarat servisleriyle irtibatlı olduğunu tespit
ettiklerini beyan etmişti.
Perinçek fırıldağının zamanında dergisinde Turan
Dursun’a yazdırarak İslam’a ve müslümanlara küfrettirmiş olması sebepsiz
değildir.
Nerde bir fay hattı varsa, Perinçek oradadır.
Nerde bir kaşınacak yara varsa, Perinçek yine
oradadır.
Nerde bir benzin dökülecek yangın varsa,
Perinçek hemen hazırdır.
*
Teğmenlerin densizliğini fırsat bilen Turan Dursungillerin hemen tarikat vs. diyerek İslam'a vurmaya başladıkları görüldü.
Türk milletinin yüz akı kutup şahsiyetlerden Ahmed-i Yesevî de tarikatçıydı, tarikat şeyhiydi.
Mevlana Celaleddin-i Rumî de tarikatçıydı, Yunus Emre de, Osman Gazi'ye bilgece öğütler veren Şeyh Edebali de..
Gidip mezarı başında tören yaptığınız Hacı Bektaş-ı Velî de tarikatçıydı.
Fatih'e İstanbul'u fetih cesareti ve azmi aşılayan Akşemseddin de tarikat şeyhi.
Emir Buharî de, Aziz Mahmud Hüdayî de, Kafkaslar'ın hürriyet güneşi Şeyh Şamil de tarikat şeyhi.
İstiklal Harbi'nde Türkiye'ye yardım gönderen Afganistan, Pakistan, Hindistan müslümanları da genellikle tarikatçı.
Anadolu'ya gelip İstiklal Harbi'ne vaazlarıyla destek veren Şeyh Senusî de tarikat şeyhi.
Türk tarihinden tarikatı, tasavvufu, dergâh ve tekkeleri çıkarın, geriye sadece şu mahut teğmenlerde görülen türden densizlik, şımarıklık, artistlik ve gösterişçilik kalır.
Tasavvuf ve tarikatın Türk tarihi için ne ifade ettiğini tam anlamak isteyenler, tarihte hüküm sürmüş 16 Türk devletinden biri olan Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Şah'ın hatıratını okusunlar.
*
Bunlar bir de Selanikli ölü Mustafa Atatürk'ün uydurma bir lafını naklediyorlar.
Güya demiş ki: "Bu yapılar Selçuklu'yu ve Osmanlı'yı batırdığı için yasakladık."
Hayır, bu yapılar, Selanikli'nin çağdaşlaşma, Batılılaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) hedeflerine uymadığı için yasaklandı.
Böyle bir iddianın hayatta en hakiki mürşit ilim çerçevesinde sorgulanması gerekir.
Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına, farklı Türk aşiret ve boylarının devlete baş kaldırması neden oldu.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına ise Moğol istilası.
Osmanlı'yı yıkan ise Birinci Dünya Savaşı'nda üzerimize gelen İngiliz, Rus, Fransız ve İtalyan ordularıydı.
Tabuta son çiviyi ise saltanat ve hilafeti kaldırarak Selanikli çaktı.
*
Doğu Perinçek denilen tip, bazen doğruları da söyler.. Sebebi, bir
ucundan yamanarak hareket ve söylemleri sulandırmak, şirazesinden çıkarmak, varlığıyla kirleterek gözden
düşürmektir..
Ya da aşırılaştırarak “Aşırılaşan herşey
zıddına inkılab eder” kaidesince “destek suretinde köstek” olur.
Çok nadiren maskesini indirir, gerçek yüzüyle
arz-ı endam eder.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın densiz teğmenler için “hukuk”un
işletileceğini söylemesi karşısında paniğe kapılıp maskesini indirdiği
görülüyor.
Çok rahatsız olmuş.. Demek ki güvendikleri
dağlara kar yağıyor.
*
Bir de Özgür Özel adlı, siyaseti ilkokul
müsameresine çeviren tip var.
Neden sekiz gün beklenmiş de sonra böyle bir
açıklama yapılmışmış; bunu soruyor.. Erdoğan’a böylece hesap sormuş oluyor.
Onun ne zaman konuşacağına sen mi karar
vereceksin?
Bunun sebebi, o sekiz günde darbe heveslilerinin
bitlerinin şimşek hızıyla kanlanması, şımarıklık ve azgınlıklarının sabır
taşını çatlatacak noktaya gelmiş olması olabilir mi?!
Bu noktada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin ülkesinin ve milletinin selametini düşünen bir devlet adamı olgunluğu sergilemiş olduğunu belirtmemiz bir hakşinaslık borcudur.
Kendisi için küçük, fakat milletin selameti için büyük bir beyanda bulunmuş durumda.
BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK
Osmanlı’nın son sadrazamlarından Said Halim Paşa
Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bilirdi. Birçok makalesini Fransızca ve
İngilizce dillerinde kaleme almış bulunuyor.
Buhranlı bir dönemde, 1913-1916 yılları arasında
sadrazamlık yapmıştır ve yazdığı Buhranlarımız adlı kitabı
değerlidir.
Bu kitabında, 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’i ilan
edenlerin bir anayasa hazırlamak suretiyle milletin hak ve
hürriyetlerini değil, kendilerinin menfaatlerini garanti altına almak
istediklerini belirtir.
Aynı durum aslında İkinci Meşrutiyet için de
fazlasıyla söz konusu.
Selanikli Mustafa Atatürk’ün
Ankara’da TBMM adıyla topladığı meclis ile, takiyyesini konuşturarak hazırlattığı "dindar, Şeriatçı" anayasa için de benzer
şeyleri söylemek mümkün.
Nitekim, Nutuk’unda, cumhuriyetin (yani
kendisinin cumhurbaşkanlığının) ilanı için nasıl sinsi bir politika izlediğini,
muhaliflerini aldattığını ve takiyye yaptığını açıkça itiraf etmiş bulunuyor.
*
Yani anayasanın öneminden bahsedip meşrutiyet,
cumhuriyet, vatan millet Sakarya edebiyatı yapanların laflarına hemen inanmamak
gerekiyor.
Asıl maksat, memur taifesinin (silahlı ve silahsız bürokratların,
siyasetçilerin) ya da onların arasındaki "fırsatçı, haris, ahlâksız, sarhoş, menfaat düşkünü, muhteris ve sefih" tiplerin menfaat şatolarını sağlam temeller üzerine bina etmek istemeleri
olabilir.
Nitekim Said Halim Paşa, söz konusu kitabında, Osmanlı
başkentindeki casus (dış güç işbirlikçisi) ve rüşvetçilerin kendilerini
hürriyet yanlısı, müceddit (yenilikçi, yenileyici) ve vatanperver gösterdiklerini belirtiyor.
Casuslukta/ajanlıkta en mahir olanlar kendilerini en vatansever gösteriyorlar. (Casusluğun doğasında/fıtratında bu var: Kendini kamufle etmek için, olduğunun tam zıddı gibi görünmek.)
Paşa ayrıca, elinden doğru dürüst iş gelmeyen beceriksiz memurların ateşli
politikacı kesilmelerinden yakınıyor. (Siyaset, memurun istikbalinin sigortasıdır; kolay yoldan terfi almanın, ve de zahmetsizce "taraftar kitlesi" edinmenin yollarından biridir.. Memur, kendisi olarak tek başına kalmaktan, yalnız hareket etmekten korkar, illa bir gruba, kliğe, cemaate ya da partiye yamanacaktır.. "Çağdaş sentetik aşiret"lerden birine kapılanacak, bir "ağa"ya biat edecektir.)
Doğal olarak bu memurların sadaklarındaki en keskin
ok, vatanseverlik durumunda.. Keskin ve zehirli ok.
Evet bunların en büyük meziyetleri sarsılmaz
vatanseverlikleridir.. Vatan, dillerinden hiç düşmez.. Vatanseverlik onların
tekelindedir.. Hiç kimse onlar kadar vatansever olamaz.
Bütün menfaat hesaplarını "mevzubahis olan vatansa" çuvalına doldurur sonra da geriye kalan herşeyi teferruat ilan ederler.
Teferruatın en başında da din ve namus gelir.. Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk'ün Kâzım Karabekir Paşa'ya dediği gibi.
*
Paşa, devlet memurluğu için şu tespitleri yapıyor:
Memur olmak (devlet hizmetinde “emir kulu” haline
gelmek); (hak ve hakikate) kayıtsızlığı, tevekkülü (Allahu Teala’ya değil devletlu
amirlere tevekkülü), teslimiyeti (düzene/rejime teslimiyeti) ve mes’uliyetten
(sorumluluk almaktan) kaçınmak şeklindeki ruh haletini körüklüyor.
Memurlar, üstlerinin gözüne girebilmek, yükselebilmek,
ve kendilerini muhtemel eleştirilerden korumak için her türlü fedakârlık ve şahsî
teşebbüs (kişisel girişim ve inisiyatif) duygularından uzaklaşıyor, adeta ruhsuz ve vicdansız
bir robot gibi çalışmayı yeğliyorlar.
Medenî cesaret ve girişimcilik ruhunu istikbal hesapları için riskli ve tehlikeli görüyorlar.
Amirlerine tam teslimiyet (vefa, sadakat) göstermeyi, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. (Ancak, amirler düştüğü zaman "Gelen ağam, giden paşam" türküsü "çığırılır".. Falanın filanın değil "devletin memuru" olmaktan bahsedilir, "Devlette devamlılık vardır" diye konuşulur.)
*
Evet, Paşa, devlet memurları için “meslekleri
icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memuru” nitelemesini
yapıyor.. Lafını esirgememiş, dobra mı dobra.
Ancak o memurlara sorarsanız onlar en vatansever
vatandaşlardır, vatanseverliğin şampiyonları, mücessem heykelleridirler..
Damarlarını kesseniz kan yerine vatanseverlik akar.. Kalpleri hep vatan diyerek
atmaktadır.
Aslında sevdikleri şey, meslekleridir ve maaş bordrolarındaki
rakamlardır.. Meslekleri “vatanda hakim olan, kayıtsız şartsız hakimiyetin
sahibi bulunan devlet”in memurluğu olduğu için, meslek icabı hem devletçi hem
de vatanseverdirler.
Böylece otorite dalkavukluğuna ve düzene
teslimiyetçiliğe vatanseverlik etiketi yapıştırılır.
Merhum vali Recep Yazıcıoğlu gibi istisnalar
elbette vardır, fakat azınlık durumundadırlar.
Paşanın sözlerinin aşırılık içerdiği doğru, fakat tümden yanlış da değil.
*
Paşa’nın sözlerinin (bizim yorumlarımız ile karışmadan
tam onun kastettiği şekilde) anlaşılması için, orijinal haliyle aktarılmasında
yarar var:
“… O halde 93 senesi [1876
yılı] mücedditlerinin [meşrûtî/anayasal yönetim isteyen yenilikçilerin]
takip ettikleri hareket tarzının sebep ve hikmeti ne idi? Herhalde şu idi ki,
onlar, Kanun-u Esasî [anayasa] gereği olarak kendisine yüklenen vazifeleri
milletin yerine getirmekteki aczi sayesinde, bu hak ve hürriyetlerden daha
bir çok seneler, milletin değil, kendilerinin istifade edeceklerine kanaat
getirmiş bulunuyorlardı. …
“Milliyet mücadeleleri (milliyetçi
hareketler), ırk rekabetleri gitgide artarak Osmanlılar arasında bir ülkü
birliği bırakmadı. Dünkü casus ve rüşvetçiler başımıza
hürriyetçi, müceddit ve vatanperver kesildiler.
İşsiz, geveze ve âdi bir avukat, halkın haklarının şiddetli müdâfii oldu. Aciz ve rüşvet yiyici memurlar ateşli politikacı
kesildi….
“Batı toplumlarında pek büyük bir
rol oynayan “tarihî asalet” [aristokrasi,
derebeyler] Osmanlı toplumunda bilinmez. Osmanlılık âleminde, “burjuva” denilen halk, tamamiyle ehemmiyetsiz bir
içtimâî âmildir. Halbuki Avrupa toplumlarında, milletin mukadderatı üzerinde
pek büyük bir hüküm ve nüfuza sahiptir.
“Buna karşılık Osmanlı
cemiyetlerinde “memurlar” en faal ve münevver bir
unsur teşkil ederler. Bu vazife pek parlak ve çekici olduğundan zamanımızda
bile her aydın Osmanlının ideali, hükûmet memuru olmaktır.
“Böyle meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay
hükûmet memurunun, başka yerlerde şahsî teşebbüsleri ile o
memleketlerin saadet ve imarını temin eden asilzade ve burjuva sınıflarının
sahip oldukları kıymete sahip olamayacakları meydandadır.
“Memurların, asilzadeler ile burjuva
sınıfının yerini tutacağını zannetmek, adeta iktisatta tüketim ile üretimi
birbirine karıştırmak kadar büyük bir hataya düşmek olur.”
(Said Halim Paşa, Buhranlarımız,
haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, s. 46, 52,
60-61.)
*
Türkiye’de
iş ahlâkı, meslek ahlâkı gibi kavramlar çok kullanılıyor, fakat ayrıca
bir “devlet ahlâkı”ndan ve “memuriyet ahlâkı”ndan söz etmek de
gerekli.
Ahlâkın
temel ilkesi olarak şu gösterilir: “Sana yapılmasını istemediğin (mesela fikir
ve davranışlarında özgürlük ve seçim hakkı tanınmayıp dayatmaya maruz kalma,
fizikî ve psikolojik baskıya uğrama gibi) birşeyi başkasına yapma.”
Devletin
(Ki pratikte devlet, siyasetçi ve bürokrat taifesi demektir) ve memurlarının da
böyle bir ahlâkı kuşanması, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri
vatandaşlara yapmaktan kaçınmaları gerekir.
Lysander Spooner’ın 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a
yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, memurların nasıl bir ahlâk üzere
olmaları gerektiği hususuna da ışık tutuyor:
“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise,
herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak
zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile
sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi
bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya
kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir
ilke yoktur.
“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak
yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir
grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele
geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip
olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran
herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların
mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre
kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan
etmiş olur.”
(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Y.,
2017, s. 109-110.)
*
Bediüzzaman Said Nursî rh. a., Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle diyor:
“Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüd edip
yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten
mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz
ediyorlar.”
(İslam öncesi cahiliyet dayanışması, birbirine
dayanıp yardım eden gaflet, sapıklık, gösterişçilik ve karanlıktan oluşan bir
macundur. Bunun için milliyetçiler/ulusalcılar, millet/ulus bağını tanrı kabul ediyorlar.)
Ne var
ki, milliyetin yanı sıra mabud (tapınılan tanrı) ittihaz edilen başka
sosyal olgu ve kurumlar da var: Mesela devlet, mesela vatanseverlik.
Evet,
millete mensubiyeti put edinip tapan laikçi (siyasal dinsizlikçi) milliyetçiler ve ulusalcılar ile, devlet kurumunu put edinen
faşist zihniyetli Kemalistler, Allahu Teala’nın beka gibi sıfatlarını
devletlerine ve milletlerine veriyorlar.
Ağızlarından
bir kere bile Allahu Teala’nın adı çıkmaz, fakat sürekli putları olan devletin
ismini zikreder, vatan lafını ağızlarından düşürmez, putları adına ona buna
sataşır, onu bunu tehdit ederler.
Osmanlı’daki Batı taklitçisi kişiliksizler, ilk döneme ait îlâ-yı kelimetillah, yani Allah’ın
sözünü yüceltme davasını unutup kendi adlarını devlet-i ebed
müddet safsatasıyla yükseltmeye, ırkçılık yapmaya, devleti put
edinmeye başlayınca, Osmanlı yıkılıp gitti.
Özellikle
devlet kurumlarına çöreklenmiş bürokratlar, faşist devlet putçuluğunu
körüklemek için çaba sarfeder, faşist puthanenin şamanları ve rahipleriymişcesine
yüceltilmeleri karşısında “İstemem, yan cebime koy” tavrı sergilerler.
Çünkü
devlet yüceltmeciliği pratikte kendilerinin yüceltilmesi anlamına gelmektedir.
*
Yukarıda
Said Halim Paşa’nın memuriyetle ilgili tespitlerini sıralamıştık.
Olayın bir de şu yönü var: Karakter, mizac ve ahlâk bakımından terörist, mafya üyesi, çeteci, kapkaççı, hırsız, tecavüzcü, katil ve soyguncu olmaya yatkın kişiler hasbelkader memur olunca, bu tür cürümlerini vatanseverlik ve devlete hizmet gibi göstererek daha kolay icra ederler..
Çünkü kümes tilkiye emanet edilmiş, koyun sürüsünün başına kurt çoban yapılmış, mahalleye bekçi olarak hırsız atanmıştır.
Bunların
memuriyet hayatlarının sonunda, sanki işbilir tüccar imiş gibi zenginleştiklerini
farkedersiniz.
Kimse
onlara rüşvetçilik, yolsuzluk, hırsızlık, görev ve yetkilerini istismar
suçlaması yöneltemez, minareye uygun bir kılıfı çoktan dikmişlerdir.
Yaşayışlarından
zenginleşmiş oldukları belli olur, fakat servetlerini olabildiğince gizlemeye
çalışırlar.
Böyleleri,
şayet güvenlikle ilgili görevlerde iseler (asker, polis, istihbaratçı), vazifesini
hukuka bağlı kalarak düzgünce yapan meslektaşlarını bile yıldırırlar, karakter bozukluklarını
zanlı, tutuklu ve mahkumlara her türlü işkenceyi yaparak sergileme imkânına
kavuşurlar, içlerindeki şeytanı ve canavarı vatanseverlik ve devlete hizmet
zırhı ile koruma altına alarak her ahlâksızlığı icra ederler.
Bu
ahlâksızlıkları niye yaptıkları sorulduğu zaman da “Ama bu bölücü, Kürtçü, şu
FETÖ’cü, öbürü dinsiz imansız komünist, diğeri de din istismarcısı yobaz”
derler.. Bir de sanki aşiret mensubuymuş gibi kan davası gütmeye kalkışır,
sözde görev esnasında zarar görmüş arkadaşları yüzünden yaralanmış yüreklerini
soğutmak istiyormuş gibi edebiyat paralarlar.
Dahası
zeytinyağı gibi üste çıkar “Yoksa sizde de mi FETÖ’cülük, komünistlik, yobazlık,
bölücülük var?” diye hesap sorarlar.
Gerçekteyse
kendileri tecavüzcü ırz düşmanıdır, gözü doymaz hırsızdır, rüşvetçiliğin
pîridir, cani ruhlu işkencecidir.
Durum
buyken, bütün yolsuzluk ve ahlâksızlarını, bütün canavarlık ve gaddarlıklarını, bütün denaet ve şenaetlerini vatanseverlik ve devlete bağlılık boyasıyla boyayarak millete yuttururlar.
Vatanseverlik,
işte bu yüzden bu ülkede ve dünyanın her yerinde her alçağın en son sığınağı
olmaktadır.
DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DECCALÎ-ŞEYTANÎ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ
Bir
yazarın, basit bir devlet ve siyaset felsefesi anlamına gelen şu ifadeleri
yazmış bulunduğu görülüyor:
“Devlet ile rejim ayrı şeylerdir. Devlet
cevherdir, rejim arazdır. (Elma cevherdir, elmanın tatlı veya ekşi, yeşil veya
kırmızı yahut sarı, taze veya bayat, büyük veya küçük, sağlam veya ezik-çürük
olması arazdır.)
“Türkiye devleti korunmalı, bugünkü rejim
değiştirilmelidir.
“Devleti yıkmak kaosa, anarşiye, çöküşe
yol açar; düzen veya sistemi değiştirip, yerine âdil ve hak bir düzen getirmek
hem devleti, hem ülkeyi, hem de halkı güçlendirir, sağlıklı kılar.”
(https://www.milligazete.com.tr/haber/1082811/devlet-rejim-laiklik-ve-gelecegimiz)
Bu
ifadeler, birçok açıdan yanlış.
Birincisi,
“Devlet ile rejim ayrı şeylerdir” denilemez.
Şayet
devleti, modern Batılı anlayışa göre, “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal
bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel
varlık” olarak tanımlarsak ve onun ülke (vatan), millet (halk) ve siyasal düzen
(rejim) unsurlarından oluştuğunu kabul edersek, devlet ile rejimin ayrı şeyler
olduğunu söylememiz mantıksızlık olur.
Buradaki
ilişki, ayrılık ve farklılık ilişkisi değil, küll-cüz (parça-bütün)
ilişkisidir. Rejim, tek başına devlet değildir, fakat devletten ayrı birşey
de değildir.
Mesela
insan baş, gövde ve bacaklardan oluşur. Tek başına baş, insanın kendisi
değildir, fakat insan, “baş”tan ayrı bir şey de değildir. Başsız insan olmaz.
“İnsan ayrı, başı ayrıdır” denilemez. Tam aksine, böylesi durumlarda bazen
parça (cüz) anılıp bütün (küll) kastedilir. Mesela, “Allah korkusundan ağlayan
göze ateş dokunmaz” denildiğinde, bundan murad, insanın bütün vücududur; yoksa,
diğer azaları yanıp, gözleri yanmayacak demek değildir.
*
İkinci
olarak, “Devlet cevher, rejim arazdır” da denilemez.
Cisim-cevher-araz
ayrımı Eski Yunan’ın varlık düşüncesinin kavramsal çerçevesi durumundadır ve
Abbasîler dönemindeki tercümeler yüzünden Müslümanlar arasındaki itikadî
tartışmalara sirayet etmiştir.
Cevher
diye, mekânı olan varlığa ve cismin bölünemeyen en küçük parçasına
demektedirler.
Merhum
Aliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:
“Rivayet edilir ki, İmam-ı Azam Ebu
Hanife’ye cisimler ve arazlar hakkındaki sözden soruldu. İmam-ı Azam, ‘Allahu
Teala Amr bin Ubeyd’e lanet etsin ki, bunun hakkında insanlara ilk defa söz
açtı’ dedi.”
(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev.
Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., s. 99.)
Bu
cevher-araz kavramsallaştırması, Batı’da skolastik düşüncenin sorgulanması ile
birlikte kısmen çöpe atılıp terk edilmiştir.
Günümüzün
kuantum fiziği çerçevesinde ise irabda hiç mahalli bulunmamaktadır denilebilir.
Ancak,
çöpe atılmış olmasaydı bile, devletten söz edildiğinde onu cevher, rejimi ise
araz olarak nitelendirmek, kavramı yanlış kullanmak olurdu.
Belki
devlete araz bile denilemez, çünkü devlet, “itibarî” bir varlıktır;
gerçekte asıl var olan, bürokratlar topluluğudur.
*
Üçüncüsü,
genelde rejimler değiştiğinde devletler de değişmiş olur.
Ülkeler
oldukları yerde dururlar; değişen, onların üzerinde yaşayan toplumların
hâkimiyet alanlarının sınırlarıdır.
Milletlerde
ya da halklarda da nisbî bir süreklilik vardır; diyelim ki 150 yıl
içinde bir milletin bütün fertleri ölüp gittiğinde ve yerlerini yeni bireyler
aldığında, biz milletin varlığını aynen sürdürdüğünü kabul ederiz.
Bunun
nedeni, yeni bireylerin aynı dili konuşmaya devam etmeleri, belli ölçüde aynı
kurumları/gelenekleri yaşatmaları ve “kimlik” olarak 150 yıl önceki
kimliği aynen deklare etmeleridir.
Yeni
bir devletin kurulması dediğimiz şey ise, genellikle, insanların farklı bir
kimliği ilan etme yönünde ikna edilmeleri veya zorlanmalarından ibarettir.
Mesela
1850 yılında İstanbul’da yaşayan insanlar kendilerini en genel ifadesiyle “Osmanlı”
olarak nitelendirirken, 1950 yılında Türk olduklarını söylemek zorundaydılar.
1915’te
kendisinin Osmanlı olduğunu düşünen insanlar, 1935’te, artık Osmanlı olarak
kendilerini tanıtmalarının başlarının belaya girmesi anlamına geleceğini
gördüler.
*
Türkiye’deki
derin devlet mensupları için, devlet-rejim ayrımı yapmak, rejim
aleyhtarlarının devlete sadâkatini sağlamak bakımından işlevsel görünebilir,
fakat küresel çapta düşünüldüğünde bunun başka “kimlik” sorunlarına yol
açacağını hesap etmek gerekir.
Mesela
Alman vatandaşlığına geçmiş bir Türk, devlet-rejim ayrımını Almanya’da nasıl
yapacaktır?..
Gerçekte,
devlete sadâkat ile rejime sadâkat arasındaki sınır da belirsizdir.
Mesela
Suriye rejimine göre, rejim muhalifleri gerçekte devlete isyan etmiş
durumdalardı ve devletin yıkılmasına yol açacak bir faaliyetin içindelerdi.
*
Dindar
geçinen, bir yandan da “Devletimi tutarım, bozuk düzen ve sisteme karşıyım”
diyen uyanıkların bakış açısına göre, Suriye’deki İslamî muhalefetin
Suriye devletine bağlı kalması, Türkiye ile iş tutmaması gerekiyordu.
Faşist
ve devletçi bakış açısının doğal sonucu bu.
Fakat
bu sözde dindar özde faşist soytarılık, bu noktada çifte standart limanına
demir atar, Suriyeli muhaliflerin Türkiye için kendi devletlerine karşı “gaza
getirilmiş” olmalarını isabetli bulur.
Ancak,
Suriye’deki benzer “dindar soytarılar” için de, Suriyeli muhalifler, Türkiye
ile işbirliği yapıp Suriye devletine karşı ayaklandıkları için “yerli ve milli”
değildirler, dış güçlerin ajanı hainlerdir. Satılmış işbirlikçilerdir.
Görüldüğü
gibi, denklem biraz karışık.
Doğal,
çünkü devletçi zihniyet aklın ve mantığın kayıtlarından azade olmanın keyfini
çıkarmaktadır. Özgürdür.
*
Türkiye’deki,
Suriyelilere devletlerine isyan etme aklı veren kapıkulu mollaları, yerli-milli
rejim mevzubahis olunca farklı makamdan gazel okumaya başlıyor, “Bekleyeceğiz,
insanları irşat edeceğiz, bir zaman gelecek herkes Şeriat isteyecek,
düzen kendiliğinden değişecek.. Aman ha aklınıza başka kötü şeyler gelmesin!..
Devletine itaat et, rahat et” diyorlar.
Ama
aynı şeyi Suriye muhalefetine söylemezler. “Türkiye siyasetçilerinin,
istihbaratçılarının gazına gelmeyin, insanları irşat etmekle yetinin” demezler.
Demediler.
Türk
hükümetine de, “Niye onların gaza gelmesine, böylece başlarının belaya
girmesine katkı sundunuz?” diye sormazlar.
Sormadılar.
*
Evet,
devletçi mantıkta tutarlılık ve dürüstlük bulamazsınız.
Olayın
diğer yüzünde ise şu gerçek yatıyor: Suriye’deki İslamî muhalefetin laik
(siyasal dinsiz, Batı’nın müttefiki ve Kemalist) Türk devletine, ve onun gizli
servisine güvenmemesi gerekirdi.
Çünkü,
gerçek anlamda bir Şeriatçi değilseniz, sizin için “ahde vefa” (sözünde
durma) gibi ilkelerin bir önemi bulunmaz.. “Ulusal çıkar” güneşinin
karşısında onlar ilkbahar kar’ı gibidir.
Erirler.
Bir
devlet için ahde vefa (sözünde durma), öncelikle, çıkardığı kanunlara evvela
kendisinin tam olarak riayet etmesiyle başlar.. Mesela asla hukuk dışına
çıkmaması, gizli servisi eliyle yasa dışı yollara başvurmaması, muhaliflerini
yargısız infaza tabi tutmaması gerekir.
Laik
(siyasal dinsiz) devlet, ahde vefasızlığın, sözünde durmamanın münafığın üç alâmetinden biri olduğunu dikkate alarak politika üretmez, çünkü bu, laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırıdır,
devleti din kurallarına uydurmaya çalışma suçudur. (Bir Türk
İslamı/Müslümanlığı’ndan söz edenlerin, Türkler’e özgü bir Türk Münafıklığı ve
Türk Kâfirliği’nin bulunduğunu da kabul etmeleri gerekiyor.)
Muasır
medeniyet yani çağdaş uygarlık, “Siyasette vefa yoktur” Makyavelist ilkesiyle
politika üretir.
Ulusal
çıkar, katmerli, kat kat olmuş çıkarcılık ve bencillik söz konusu olunca, herkesi satmaktan kaçınmaz.
*
Konumuza,
rejim meselesine dönelim.. Genelde, devletler yıkılmadıkça rejimleri de
değişmez.
Mesela
Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen işgal edilmiş, Alman
devleti fiilen çökmüştü. İşgalciler, o tek devletin yerine iki ayrı devletin
kurulmasını kararlaştırdılar.
Ve,
zannedilenin aksine, devletler ve rejimlerin dahilî güçler tarafından yıkılması
olayı nadiren yaşanır.
Yıkılmayı
sağlayan can alıcı vuruşu dış güçler yaparlar. Mesela, Anadolu Selçuklu
Devleti’nin çöküşünün nedeni, Moğol istilasıydı.
Benzer
şekilde Osmanlı da, başkentini işgal eden Batılı güçler tarafından
yıkılmıştır.
Humeynî
bile, Şah’a karşı rejimi değiştirecek bir hareketi İran içinden organize
edemezdi; değişim ve dönüşümün merkezi Paris’ti.
*
Bununla
birlikte, her ülkede rejim, zaman içinde az veya çok bir değişim ve dönüşüm
yaşar.
Ancak
bu rejim değişikliği, zannedilenin aksine, rejim karşıtları tarafından değil,
bizzat rejimin sahipleri tarafından yapılır.
Sovyetler'deki
Perestroika ve Glasnost böyle birşeydi.
Türkiye'de
tek parti rejiminin yerini çok partili rejimin alması da, bir yönüyle
dış müdahalenin, bir yönüyle de içerdeki elitlerin kararının sonucuydu.
Arap
Baharı sürecinde Tunus ve Mısır'da yaşanan rejim
değişikleri bile, o ülkelerde iktidar elitlerinin ya da bürokrasilerin devlet
başkanlarını yalnız bırakıp rejim değişikliğine onay vermelerinin sonucuydu.
*
O
nedenle, gerçekte her "rejim" için asıl tehdit, genellikle bizzat o
rejimin sahipleridir.
Çünkü,
rejimin helvadan putunu yapan ve insanları ona tapmaya zorlayanlar da,
acıkınca yiyecek kadar işbilir ve pragmatist davranma gücüne ve imkânına sahip
olanlar da, onlardır.
İşte
bu yüzden, pratikte devletçilik, aynı zamanda rejimcilik anlamına gelir.
*
Olaya
İslâm (ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet) açısından bakıldığında, modern
devlet tanımlarının pek önem taşımadığını öncelikle kaydetmek gerekir.
İslâm’a
göre, bir insan, objektif ölçülere göre muztar ve mecbur kalmadıkça, Halik’a
isyan olan yerde mahluka itaat etme konusunda mazur görülemez.
Burada
devlet-rejim ayrımının hiçbir önemi yoktur; itaat ancak maruftadır.. Maruf ise
Şeriat’e ve akla uygun olandır. (Akl-ı selîm, sağlam akıl Şeriat’le çelişmez..
Akıl adına ileri sürülenler Şeriat’le çelişiyorsa aklın değil heva ve hevesin,
insandaki hayvanî içgüdü ve eğilimlerin ürünüdür.)
Ancak
insan, münkerlere müdahale konusunda gücünün yetmediği şeylerle mükellef de
değildir.
Ayrıca İslâm, meşru hedeflere meşru vasıtalarla varılmasını şart koşar.. Hem amaç hem de araç meşru olmak zorundadır.
Yani
İslâmî bir düzen kurma niyetiyle İslâm’a aykırı faaliyetlerde bulunulamaz.
Aynı
şekilde, birileri, “Rejimi içerden değiştirmek için ona karşı takiyye
yapıyoruz” kabilinden mazeretler üretemezler.
Çünkü insan, muhtemel ve müstakbel bir İslâmî rejim için halihazırda mevcut müslümanlığına zarar verecek tutumlar sergilemekle yükümlü değildir.
Tam
aksine, böylesi bir tavır haramdır.
*
“Gayenin
yüceliği her türlü vasıtayı da yüce hale getirir” gibi bir anlayış Makyavelizm’e
özgüdür ve modern devletlerin örtülü bir biçimde benimsediği temel bir ilke
durumundadır.
Günümüzde
hemen hemen bütün devletlerin gizli servislerinin çalışma biçimleri gerçekte
Makyavelizm’in zaferini ilan etmektedir.
Böylece
devletler, çifte standardı resmîleştirmiş bulunmaktadır.
Adeta
şöyle demektedirler:
1.
Devlet, hukuk içinde kalır.
2.
Her devletin, hukuk dışına çıkabilecek bir gizli servisi vardır.
3.
Gizli servisler tarafından yapılan hukuksuzluklar da hukuka uygun kabul edilir
ve yargı konusu olamazlar, çünkü onlar devleti korumak gibi yüce bir gayeye
hizmet etmektedirler.
Anlayış
ve uygulama maalesef budur.
Bu
yüzden, mesela ülkemizde merhum Bediüzzaman bir dizi zehirleme
teşebbüsüne maruz kalmış ve kendisini güçlükle koruyabilmiştir. Merhum Es’ad
Erbilî ise suikastten kurtulamamıştır.
Bu
türden kaza görünümlü cinayetlerin haddi hesabı ise hiç bilinmiyor.
Faili meçhulleri ise hiç soran yok.
İşin
en kötü yanını ise, bu gizli servislerin, kendi önem ve değerlerine başkalarını
da inandırmak için kimi zaman mevhum bir tehdit algısı oluşturmaktan
kaçınmamaları ve toplumsal bir paranoyaya yolaçmaları, bazen de provokatif
faaliyetlerle tehdidi bizzat üretmeleridir.
*
İslâm’ın
temel ilkelerinden birini, sözleşmelere riayet oluşturur.
Herhangi bir devletin sınırları içinde yaşayan bir kimsenin, devletten aldığı hizmetler karşılığında kendisine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, başkalarının hakkını çiğnememesi ve fesada yol açmaktan uzak durması gerekir.
Hak arama ve adalet talebi, dinini eşit ve özgür bir vatandaş olarak yaşama ideali başka birşey, "Düşmanımızın herşeyi bize helaldir, fırsat bulunca yağmalayabilirsin" şeklindeki yahudice mantıkla hak çiğneme başka birşeydir..
(Türkiye'de müslüman ile Kemalist eşit değildir.. Kemalist kendi ilkelerini müslümana dayatabilirken, müslüman İslam'ın ilkelerini Kemaliste dayatamaz. Hatta demokratik çerçevede müslümanın eline böyle bir hak geçse bile Kemalizm buna imkân vermez.. Kemalizme göre Kemalist ile müslüman eşit değildir, her zaman Kemalistin dediği olmak, müslüman da buna koyun gibi boyun eğmek zorundadır.. Türkiye'deki demokrasi içi boş bir kelimeden ibarettir.)
Burada
muhatabın dinî kimliği değil, zımnen veya açıkça verilmiş bulunan sözler ve
kabul edilmiş taahhütler önemlidir.
Mesela
İslâm devleti, zimmîlere can güvenliği ve inanç hürriyetini garanti eder, buna
karşılık adına cizye denilen vatandaşlık vergisini alır.
Bu
yüzden, ilk İslâm fetihleri sırasında, zimmîlerle anlaşma yapılırken, “Şayet
sizin güvenliğinizi sağlayamazsak, cizye ödemeniz gerekmez” denilmiştir.
*
Bir
İslâm devleti, “Falanca zimmî din bilgini bizim rejimimiz için ideolojik
bakımdan tehdit arzediyor, o halde onu gizlice zehirleyelim” demez, çünkü
onun can güvenliğini garanti etmiştir.
“Devlet
ayrı, rejim ayrı” diye ona efsun da okumaz.
Ondan,
“devletçilik yapması” gibi ekstra bir ideolojik vergi de talep
etmez.
Onu, ("İslam ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" etmediği için devleti yönetme imkânından mahrum bırakmakla birlikte) devleti korumakla yükümlü görmez ve tutmaz, tam aksine, devlet olarak kendisini,
onu korumakla yükümlü kabul eder.
İslam devleti "Benim nazarımda bütün vatandaşlar eşittir" diyerek Himalayalar cesametinde yalan söyleyen bir deccal (çok yalancı) rejimi değildir.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...