ÂL-İ İMRÂN, 3/188

 





ANLATILAMAYAN




Şu sözler Erdoğan’a ait:

Bakınız bunu gerçekten söylemek istemezdim.

Bunu söylemeye gerek duymazdım.

Ama mecbur kaldım.

Hiç kimse ne şahsımın ne de bu kutlu kadronun Filistin meselesindeki sorgulayacak kalibrede kapasitede değildir.

Biz devlet yönetiyoruz. 85 milyonun emanetini taşıyoruz.

Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir.

Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz.

Ancak çıkıp da bizim Filistin hassasiyetimizi sorgulayanlar er ya da geç mahcup olacaklar. Rezil olacak tarih önünde. Haksızlık yaptıklarını göreceklerdir.

Biz Filistin davasını sadece savunmuş değil, bu uğurda çok ağır bedeller de ödemiş bir hareketiz, bir kadroyuz.

Böyle bir dönemde hakkı ve hakikati haykırmanın zor olduğunu biliyoruz.

Ama bütün bir dünya bilsin, anlasın, idrak etsin, ne suikast girişimlerine, ne darbe girişimlerinize, ne ekonomik saldırılarınıza, ne de algı operasyonlarınıza boyun eğmeyeceğiz.

Tayyip Erdoğan olarak tek başıma kalsam dahi, Allah ömür verdikçe Filistin mücadelesini savunmaya, mazlum Filistin halkının sesi olmaya devam edeceğim, devam edeceğiz.

(https://x.com/TheLaikYobaz/status/1808552358428746084)

*

Kutlu kadrodan söz ediyor..

Asr-ı Saadet simülasyonu yapar gibi..

Sanki karşımızda ashab-ı kiram var..

Sanki Allahu Teala’nın indirdiği ile yönetiliyoruz, ülkemizde Şeriat hakim.

Neyin kutluluğuysa?.

Herhalde totem boş ya da yoz kurt (haydut, yol kesici, eşkıya hayvan) kutluluğu.

Kurtlanmış, kurtlu kutluluk.

*

Tuhaf bir nostalji duygusuyla “Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir” diyor.

Bazı adımlarınızın görünmediği doğru..

Muhtemelen sadece Filistin’de değil, memleket içinde de attığınız bazı adımlar görünmüyor.

Bazı şeyleri göstermeden yapıyorsunuz.

Peki, bir şekilde görenler için “paranoyak, vehimli, evhamlı” vs. denilmesini sağlıyor da olabilir misiniz?

Körler ve sağırların sizi ağırlayacağı şekilde.

Vazifesi görünmeyen adımlar atmak, görünmeyen işler yapmak olan kurumlarınız da var zaten.

Birinin adı galiba MİT’ti.

*

Erdoğan, “Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz” de diyor.

Anlatmadığınız, anlatamadığınız kesin.

Nitekim, eski Dışişleri Bakanınız, Başbakanınız Ahmet Davutoğlu da aynı şeyi söylüyor.

Zamanında şöyle konuşmuştu:

"Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar, açık söylüyorum. Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın. İleride birgün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden, aylardan biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır."

*

Erdoğan gibi isimlerin “görünmeyen”li, Davutoğlu gibilerin de “insan içine çıkamaz”lı lafları beni derinden, çok derinlerden etkilediği içindir ki, Kayseri’de Suriyeliler’e yönelik saldırılar yaşanınca aklıma, “Görünmeden çalışanlar taifesi acaba bu işin neresinde?” sorusu geldi.

Gördüğünüz gibi, acizane, devlet adamlarımızın sözlerinden çok etkileniyor, laflarının etkisinden bir türlü kurtulamıyorum.

Kayseri’deki “görünmeyen” zamanlama ilginçti.

Normalde Sinan Ateş cinayeti davasının konuşulacağı, herkesin bu davaya odaklanacağı bir günün sabahına insanlar Kayseri’deki olayları konuşarak girdiler.

Yaşanan tuhaf olaylar yüzünden Sinan Ateş davası unutuldu, arada adeta kaynadı gitti.

*

Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı (şu anki Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı) Hilmi Güler’den duyduğum bir “Ordu atasözü” var, “Davulcu yellenmesi duyulmaz” derdi.

Zurnacı yellenmesi hiç duyulmaz.

Evet, Kayseri’de ne kadar çakal varsa sokağa salındı ve MHP’den çıkan yellenme sesi o gürültü ve şamata arasında kayboldu gitti.

Allah var, taciz diye yorumlanan görüntüleri sosyal medyada yayanlar (O görüntüler muhtemelen eskidir.. Birileri hîn-i hacette lazım olur diye arşivlerinde saklamışlardır), bunun ardından adres gösterip Kayserili çapulcuları sokağa yönlendirenler, büyük iş çıkardılar.. Tam da Sinan Ateş davasına saatler kala.

Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Şöyle mi demeliyiz: Birileri göstere göstere yellenmeyi de, yellenmenin üstünün nasıl örtüleceğini de gayet iyi biliyorlar.

Belki de tesadüftür.. Ancak, şöyle diyenler de var: “Başarı gayrete aşıktır. Hiçbir başarı tesadüf değildir.

ABD eski başkanı Franklin D. Roosevelt hazretleri de şöyle demiş: “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkanı Erdoğan da diyor ki: “Siyasette bazı adımlar görünmüyor olabilir. Bazı yapılanlar görünmüyor olabilir.”

Elhak, görünmüyor.

*

[Kayseri’de yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.

Fakat bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.

Onların kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.

Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara Mesut’un hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.

Böyle işler akıllarına bile gelmez.

Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…]

*

Bu söylediklerimizi detaylandırmak, derin analizler yapmak mümkün, fakat gerek yok.. Anlayana sivrisinek saz.

Ancak, şunu biliyoruz: Erdoğan, Filistin konusunda bedel ödemesini gerektirecek herhangi birşey yapmadı.. Bedel de ödemedi.

İktidarının ilk yıllarında Yahudiler’le yediği içtiği ayrı gitmiyordu.. Onlardan madalya vs. alıyordu.

Burada kritik dönemeç Aralık 2008.. O ay İsrail bir kalleşlik yaptı, Erdoğan’ı “ofsayt”a düşürdü.. Gazze’ye yaptığı saldırıya Erdoğan vize vermiş gibi bir izlenim uyandırdı.

Erdoğan, bu durum karşısında “saf seçmek”, İsrail’e tepki göstermek zorunda kaldı.

İsrail’le arası bozuldu.. Arası bozulmasaydı bu defa Necmettin Erbakan ona bedel ödetecek, onu “yahudi hortumu, maşası, uşağı, işbirlikçisi, acentası” olarak damgalayıp bütün imajını yerle bir edecekti.

İşte Erdoğan’ın ödediği bütün bedel bu..

Şimdi bize tutmuş “Bedel ödedim” diyor. Hangi bedel?.

*

Bir de suikast konusu var..

Burda kastedilen Bediüzzaman gibi zehirlenenler, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca gibi “tır”larla tokuşturulan, hurdahaş edilenler değil.

Sümeyye Erdoğan böyle bir konuda gazetelere manşet olmuştu.

Teferruatına girmeyelim.

*

Erdoğan’ın hiç hayırlı işi yok demiyoruz, fakat yanlışları tüm doğrularını götürüyor, ve geride devasa bir yanlış yığını kalmaya devam ediyor.


SELANİKLİ DECCAL MUSTAFA ATATÜRK'ÜN İŞGALCI DÜŞMANLA "TEŞKİLAT" (PARALEL DEVLET) PAZARLIKLARI

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 44

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlama çabasında en önemli noktayı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu konusu oluşturuyor.

İstiklal Harbi (Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele) diye adlandırılan olayın içyüzünün kavranması buna bağlı.

Yine, İstiklal Harbi’nin “esasları/ilkeleri, gayeleri/hedefleri, söylemleri/taahhütleri/vaatleri” ile İstiklal Harbi sonrası Türkiye’nin ilkeleri ve icraatı arasındaki tabana tabana zıtlık, 180 derecelik farklılık da, Selanikli’nin İstanbul’daki dalavereleri bilinmeden anlaşılamaz.

*

Falih Rıfkı Atay’ın, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabını okuyorduk.

Bu kitap şu açıdan önemli: Selanikli’nin mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da neler yaptığını kendi ağzından öğrenmiş oluyoruz.

Yani başka birileri onun bağlantıları ve yaptıkları hakkında birtakım iddialarda bulunmuş değiller.. Öyle olsa, kafalarda “Acaba doğru mu söylüyorlar?” diye bir soru işareti belirebilir.

Selanikli’nin kendisi hakkındaki açıklamaları ise bir “itiraf” niteliği taşıyor.

Mecelle’deki “Kişi ikrarı ile muaheze olunur” maddesi evrensel bir hukuk ilkesi durumundadır.. Kişinin ikrarı, beyanı, başkalarını değilse bile kendisini her halükârda bağlar.

*

Selanikli’nin “itiraf”larını söz konusu kitaptan okumaya devam edelim.. Atay, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“İstanbul'u işgal eden İtilaf devletlerinin (İngiltere, Franasa, İtalya) mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri bir noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlardı: Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır? Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir? İttihat ve Terakki'yi hiç hatırlarından çıkardıkları yoktu.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

Selanikli’nin Türkçesi bozuk olduğu için meramını düzgün ifade edememiş.

“Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır?” şeklindeki cümlede “olmasına” yerine “kurulmasına” demesi gerekirdi.

Çünkü kastedilen bu.

Bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” halihazırda var olsa zaten bilinir.. Çünkü, bütün memlekette (evet, bütün memlekette) nüfuzunu hissettiriyorsa, onun varlığından haberdar olmamak için kör olmak yetmez, ayrıca sağır da olmak gerekir.

Selanikli’nin bir sonraki cümlesi ise aptalca: “Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir?”

Teşkilat (örgüt), başsız olmaz.

Bir teşkilat varsa, mutlaka başı ayağı vardır..

Başı olmayan teşkilat.. Böyle bir ucube henüz var olmuş değil.

Dolayısıyla, “başına geçebilecek şahsiyetler”den söz eden işgalcilerin (İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’ın) kastı, böyle bir teşkilatı kurup başına geçebilecek şahsiyetler.

Öyle bir teşkilatın bulunmadığını biliyorlar.. Öyle bir teşkilatı kuracak adam arıyorlar..

(Var aslında böyle "nüfuzlu" bir teşkilat: İttihat ve Terakki.. Fakat o, işlerine yarayacak durumda değil.)

*

Burada karşımıza şu soru çıkıyor: İşgalciler, niçin böyle bir teşkilatın varlığını dert edinmiş durumdalar?

Selanikli’nin dediğine göre, “bu noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlar”mış.

Çok ehemmiyet.. Çok önem..

Bu nokta onlar için neden çok önemli?

Normalde “Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” zaten mevcut.. Devlet teşkilatı.. Osmanlı Devleti.

Fakat, gâvur, Türkiye’de başka bir teşkilatın, Osmanlı Devleti’ne paralel başka bir devletin, bir “paralel devlet”in kurulmasını, sonra da Osmanlı Devleti’nin yerini almasını istiyor.

Önceki bölümlerde anlattığımız gibi, bu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un kafasındaki plan ve projeydi.

*

İttihat ve Terakki bu ihtiyaca cevap veremiyordu, devleti batırdığı için itibarı sıfırlanmıştı.

Liderleri Enver, Cemal ve Talat kirişi kırıp yurtdışına kaçmışlardı. Yerlerini doldurabilecek karizmatik bir lider de ortaya çıkmamıştı. İttihat ve Terakki, can çekişmekte olan bir çeteydi.

Selanikli Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’nin başına geçme şansı da yoktu.. Çünkü, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da belirttiği gibi, İttihatçılar onu “haris, sefih, sarhoş, ahlâksız ve fırsatçı” olarak nitelendiriyorlardı.

Selanikli’nin o gün için tek avantajı, kendisini yaveri yapmış bulunan Padişah Vahideddin’in ona olan sınırsız güveniydi.. Bu güvende, Selanikli’nin İttihat ve Terakki liderleri tarafından sevilmemesinin de etkisi vardı.

Selanikli, İttihat ve Terakki’de dikiş tutturamaz, (Enver’in gölgesi üzerinden eksik olmayan) bu teşkilata diş geçiremezdi, fakat yeni bir teşkilat kurması mümkün olabilirdi.. İşgalci düşmanlar böyle düşünüyorlardı.

Aynı şeyi Vahideddin de düşünüyordu.. Padişah olduğu halde İttihatçılar’a diş geçiremezdi, fakat Selanikli gibi arkasında bir örgüt bulunmayan sapı silik bir şahsı istediği gibi kullanabilirdi.

Nitekim, Derin Tarih dergisinin 2013 yılında okurlarına hediye ettiği Sultan Vahdettin'in İstanbul'dan Ayrıldıktan Sonraki İlk Açıklaması “Ben Hain Değilim” adlı kitapçıkta, Vahideddin’in, “Türk milletinin Selanikli gibi bir adama bu şekilde itaat arzedeceğini tahmin etmemiş olduğu” yönündeki ifadelerini buluyoruz.

 

*

Bu noktada akla gelen ikinci soru şu: İşgalcilerin “mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri”nin böylesi bir teşkilat ve başına geçebilecek adamlar arayışına girmiş olduklarını Selanikli nerden ve nasıl biliyordu?

Selanikli, nasılsa, işgalcilerin hem mümessillerinin, hem politikacılarının, hem de askerlerinin “gündem”ini biliyor.

Adamlarla “al takke, ver külah” bu kadar nasıl samimi olabiliyor?

(Şu anda işgal altındaki bir memlekette yaşamıyoruz, kendi ülkemizdeyiz.. Buna rağmen, eski arkadaşlarınız bile olsalar, birileri etkili ve yetkili konumlara geldiklerinde, onların ağzından birtakım bilgileri kerpetenle bile zor alabilirsiniz.. Selanikli ise maşallah işgalcilerin bütün ileri gelenleriyle ahbap çavuş ilişkisi içinde.)

Acaba kendisine, “Böyle, Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş olabilirler miydi?

Ve Selanikli de, “Evet, işte aradığınız adam tam da karşınızda duruyor.. Beni gökte ararken yerde buldunuz” demiş olabilir miydi?

Değildiyse, işgalciler Selanikli’ye, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği niçin vermişlerdi:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, önümüze gelen üçüncü soru bu:

Acaba işgalci düşmanlar, Selanikli’ye, “Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş, böyle bir teklif yapmış olabilirler miydi?

Cevabı, Selanikli’nin Falih Rıfkı’ya yaptığı “itiraf”lardan biliyoruz.

Evet, yapmışlardı.. Okuyalım:

"- Bir gün A Bey [Bu “A” her kimse?] bir İtalyan şahsiyetinin Fethi Bey ve benimle görüşmek arzusunda bulunduğundan bahsetti. Bir İtalyan mimarının evinde buluşacaktık. Teklifi kabul ettik. [Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki] Bonmarşe’nin [bu ismi taşıyan mağazanın] karşısında büyük bir apartman! Çaydayız. Bahsedilen zat hemen söze başladı:

"- Ben Türkiye'nin hakiki dostuyum. Hükümetin acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini de görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu.” (Atay, s. 133.)

Selanikli deccal (çok yalancı), burada yine sanatını konuşturmaya başlamış.

Önceki bölümlerde, Selanikli’nin Tevfik Paşa hükümetini devirmek için ne entrikalar çevirdiğini, ne katakullilere başvurduğunu görmüştük.

Hatta, İttihat ve Terakki hükümetinin bakanlarından Kara Kemal ile başbaşa verip (Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı tasarladığını, fakat bu planın İsmail Canbulat’ın sert tepkisi yüzünden akamete uğradığını da öğrenmiştik.

Yine, Selanikli’nin Rauf Orbay, Fethi Okyar ve İsmail Canbulat ile olan ilişkisini “ihtilal komitesi” olarak adlandırdığına da muttali olmuştuk.

Dahası, Vahideddin’i öldürmeyi bile düşündüğüne, Ataç’a anlattıkları sayesinde vakıf olmuştuk.

Belli ki, görüştükleri İtalyan şahsiyet, Selanikli Sarı Kemal’in planlarından bir şekilde haberdar olmuş, onunla bu yüzden görüşmek istemiş.

Selanikli ise deccalliğini (çok yalancılığını) sergileyerek bize masal anlatıyor. İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu”ymuş.

Yersen!

İttihat ve Terakki’nin hükümet darbesi yapacak mecali mi kalmış?! Kara Kemal bile, Sarı Kemal’in ocağına düşecek kadar aciz hale gelmiş.

Evet, Selanikli işini biliyor.. Nedense, söz konusu “İtalyan şahsiyet”in adını da vermiyor.. Sanki devlet sırrı.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli deccal “İtalyan şahsiyet”in kendisi ile Fethi Okyar’a yaptığı teklifi (hükümet darbesi yapıp devleti ele geçirme) açıklıyor.

Ancak, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew’yla yaptığı “başbaşa, gizli saklı” görüşmelerde konuştukları konulara gelince gayet ketum.

Rauf Orbay’ın ve Cevat Abbas’ın beyanlarından anlıyoruz ki, onunla en az üç kere görüşmüş durumda.. Durum buyken, Ataç’a, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden Frew ile sadece bir kez görüşmüş olduğunu, bir daha da görüşmediğini söylüyor.

Soru şu: Neden yalan söyleme ihtiyacı duyuyor?

İkinci bir soru: “Bir daha da görüşmemiş olduğunu” söylemesini gerektiren sebep ne?. Bunu neden özellikle vurguluyor?

Yalancının iyi bir hafızasının olması gerektiği kuralı kendisi için de geçerli, fakat, bütün yalancılar gibi o da açık veriyor.. Bir yıl sonra TBMM’de yaptığı (ve Nutuk adıyla kitaplaştırılan) konuşmasında, Frew ile “bir iki defa” görüştüğünü söyleyecektir.

Bir başka ilginç nokta da şu: Frew için gayet saygılı ifadeler kullanıyor, onu iyi kalpli fakat “sergüzeşt-cû” (macera arayan, maceraperest) saf bir adam olarak nitelendirerek dosyayı kapatıyor.

Salak numarası yapıyor, fakat aslında bizi, bütün bir Türk milletini, Türkiye halkını salak yerine koyuyor.

*

Evet, Frew ile arasında geçen konuşmaları ve İngilizler’le yaptığı anlaşmayı saklıyor, fakat İtalyan’a sıra gelince dili çözülüyor.

Sebebi, İtalyanlar’la doğrudan bir anlaşma yapmamış olması.. İtalyanlar’la olan ilişkilerini ayarlayıp düzenlemeyi İngilizler uhdelerine almış durumdalar.. Selanikli’nin birşey yapması, yorulması gerekmiyor.

Muhtemelen İngilizler, İtalyanlar’a Selanikli ile anlaşmış olduklarını söylemişler, ve İtalyanlar, “Bari şu Selanikli ile biz de doğrudan temas kuralım, gelecekte faydası olur” diye düşünmüşlerdir.

Filmin (tiyatronun) sonunu anlatmak heyecanı yok ediyor, fakat film o kadar karmaşık, o kadar muğlak, o kadar karışık ki, senaryonun yazımında değilse de çekiminde “yönetmen baş yardımcısı” olarak görev yapmış olan İsmet İnönü’nün yaptığı “özet”i bilmeden filmden bir anlam çıkarmak çok zor.. 

Heyecan olsun da, anlamsız heyecanın bir faydası yok.

Evet, İnönü, Selanikli’nin bütün hikâyesini tek cümlede özetlemiş durumda:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


LAİK DEMOKRASİ, ESARET VE KÖLELİK REJİMİDİR (BEN DEMİYORUM, MERHUM BÜYÜK ALİM ELMALILI DİYOR)

 



Laiklik (siyasal dinsizlik), Türkçe’siyle “dinler arasında tarafsız olmak”, aklı bir tarafa bırakıp doğru ile yanlış arasında tarafsız olmaktır.

Akılsızlıktır.

İyi ile kötüye eşit mesafede bulunacak kadar sağduyudan mahrum olmaktır.

Güzel ile çirkini denk tutacak kadar duygusuz olmaktır.

Duygu bozukluğudur.

İlim ve irfandan, temiz ile murdara eşit değer tanıyacak kadar uzak olmaktır.. Cehaletin zirve noktasıdır.

Yerlerin ve göklerin, herşeyin yaratıcısı Allahu Teala ile (Hindistanlı eşekten beter iki ayaklıların taptığı) ineğe aynı ölçüde saygı gösterecek kadar izan, idrak ve irfan fakiri olmaktır.. Densizliktir.

Allahu Teala ile ineği (veya inekten farksız putlaştırılmış bir lideri) aynı konumda görme ahlâksızlığıdır.

Ve bireysel ahlâksızlık, akılsızlık, densizlik, cehalet ve duygusuzluğu devlet düzeyine taşıması itibariyle laiklik (siyasal dinsizlik), dinsizliğin en fena türüdür.. Zirve noktasıdır.

Buna karşılık Siyasal İslam da, İslam’ın (Allah’a teslim oluşun) zirve noktasıdır.

İslam düşmanlarının “İslam’ın bazı yönlerini beğeniyoruz, mesela müslümanlar yoksullara sadaka versinler, yemek yedirsinler, yardım etsinler, çok iyi çok sevaplı, fakat Siyasal İslam kötü” demelerinin nedeni budur.

*

İnsanların kafalarını kullandıkları (ya da kullanıyor numarası yapmak zorunda kaldıkları) sıralarda itiraf ettikleri gibi, “bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla, ilme ve mantığa uygun olan ile, akılsız, mantıksız ve ilme aykırı olana eşit mesafede olmak, aklı başında bir insana yakışır mı?!

Bu iki cenah arasında tarafsız kalmak, akıllı insanların işi olabilir mi?

Böyle bir tarafsızlık, sapıtmak, yani doğru yoldan sapmak değilse, sapıklık nedir?!

*

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi (siyasal halkçılık), inanç açısından (İslam’a göre) küfürdür.. İnsan açısından ise, esaret ve kölelik.

Bu açıdan diktatörlük ile demokrasi arasında özü itibariyle bir fark yoktur.

Çünkü ikisi de kula kul olmaktır.. Birinde tek kişiye, diğerinde “çok kişi”ye.

Laikliği savunan kişi, yönetilense, kula kul olmak istiyordur; yönetici ise, tanrılık taslayan bir firavundur.. Tağuttur.

Laikler ve gayrimüslimler farklı düşünebilirler, fikir ve inanç hürriyeti var, biz İslam açısından konuşuyoruz.. Bizim dinimiz bize, onların dini onlara.

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde Fatiha Suresi’ni açıklarken şunları diyor (sadeleştirilmiş metin):

Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir…. Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teâlâ olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahî nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. Allah’ın koyduğu ve Allah’ın kanunu dışında din aramak batıldır ve bununla beraber Allah’ın her kanunu da din değildir. Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teâlâ’nın özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendisine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan Allah’ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.

Bunun gibi insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır (geçersiz ve hükümsüzdür).

Özetle Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din, hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıldır, din açısından da kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır….

İslâm literatüründe hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ’yı tanımayan kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teâlâ’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma (garanti verme, güvence sağlama), yalnızca Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluktur ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da yaratılıştan gelen (vehbî) nimetlerden olan hayat, ve sonradan kazanılan (kesbî) nimetlerden olan imandır.

Bu ifadelerin orijinali ise şöyle (https://vignette.wikia.nocookie.net/yenisehir/images/c/cf/1-Fatiha.pdf/revision/latest?cb=20100728153151&path-prefix=tr):

Filvaki Allah tealâ rabbülâlemîn olduğundan âlemlerin hepsinde onun kanunları caridir…. Tabiat dahi Hak kanunlarının mahkûmu olmak itibariyle bunların irade kanunundan maadasına kavanin-i tabiiye namı dahi verilir. Lâkin hepsinin vâzı’ı Hak tealâ olduğundan bunlara kavanin-i hak ve sünnet-i ilâhiye demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilm ü fen denildiği gibi onların hayra götürenlerine de din, millet, şeriat ıtlâk olunur. Vaz’-ı ilâhî ve kanun-ı hak haricinde din aramak batıldır ve bununla beraber her kanun-ı hak da din değildir. Meselâ beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir kanun-ı haktır. Hak tealânın hususî bir iradesi mani olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir hayır, bir din değildir, isyandır, şerdir, kendi milki olmıyan bina-i hakkı tahriptir. Bunun gibi insanların ef’alinden hangisi alınsa onun bir ciheti hayır veya şer ile muntabık olacağı bir kanun-ı hak vardır. Hayır cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak din, şer cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak, hilâf-ı dindir. İki cihetten de kanun-ı hakka tatbik olunmıyan fiil, şer ve batıldır.

Hasılı her kanun-ı hak bir vaz’-ı ilâhî olduğundan müstakimdirler. Vaz’-ı beşerî olan kanunlar ne ilim, ne din hiç biri olamazlar, bunlar ilim nokta-i nazarından batıl, din nokta-i nazarından şer teşkil ederler ve gayri müstakimdirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde ve gerek dinde kanun vaz’ etmek değil Hakk’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşf ü ızhar etmektir….

Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, [Keşf-i Pezdevî] ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarruf[un]a mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir. Binaenaleyh Hak tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manâsına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmın-ı hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.

 

E-KİTAP: KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET

 

https://archive.org/details/kadin-erkek-ve-toplumsal-cinsiyet


KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

KADIN CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER 4

KADINLARIN GİYİM KUŞAMI, “BİRARADA YAŞAMA” VE İNSAN HAKLARI 11

EŞİTLİĞİN KADIN VE ERKEK HALİ 29

ÇOK EŞLİLİĞE DAİR 33

ŞERİAT VE EVLİLİK YAŞI 51

ERDOĞAN’IN GÜNAH GALERİSİ 65

AK PARTİ AMAZON BİRLİĞİNİN İLAHİYAT DESTEKLİ “İSLAM GÜNCELLEMECİLİĞİ” PİYADELERİ 72

İSLAM İLMİHALİNE KARŞI FEMİNİST İLMİHAL 80

AMAZON TÜMSEK ESRA ASLAN TURAN, ÖMER NASUHİ BİLMEN HİMALAYALARINI TARİHSELCİLİK HAVAN TOPUYLA DÖVERKEN 88

KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ", İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN 95

KADEM'İN AMAZON DOÇENTİNİN BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ'NDE BULDUĞU ACAYİP VE GARAYİP TOPLUMSAL CİNSİYETÇİ DONMUŞLUK VE ÇAĞDIŞILIKLAR 106

HOMOSEKSÜELLİĞİN (EŞCİNSELLİĞİN) TEORİK ZEMİNİ TOPLUMSAL CİNSİYET CİNNETİ VE SAPIKLIĞI 113

EŞCİNELLİK/HOMOSEKSÜELLİK SAPIKLIĞININ KAYGAN TRAMPLENİ: TOPLUMSAL CİNSİYET LAGALUGASI 122

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ 129

CİNSİYETİ TOPLUMSAL (TOPLUMUN UYDURMASI, İCADI), ŞERİAT’I DA TARİHSEL (TARİHTE KALMIŞ, ÇAĞDIŞI) GÖSTERMEK 143

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR ÜTOPYADIR 151

“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!” 160


HER ÜLKENİN MİLLİ TUZAKLAMA TEŞKİLATI'NDA HER ODAYA O ÜLKENİN TAĞUTUNUN RESMİ YERİNE ASILMASI GEREKEN AYET-İ KERÎMELER

 

Kendilerine bir korkutup uyaran gerçekten gelirse, herhangi bir toplumdan mutlaka daha doğru yolda olacaklarına dâir bütün güçleriyle Allah'a yemîn ettiler. Fakat kendilerine bir korkutucu gelince, bu onlarda nefretten başka birşeyi arttırmadı.

Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü tuzak kurarak.. Hâlbuki kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. O hâlde, öncekilere tatbîk edilen kanundan başkasını mı bekliyorlar?! Allah'ın kanununda (sünnetullahta) asla bir değişme bulamazsın! Ve Allah'ın kanununda asla bir sapma bulamazsın (kazdıkları kuyuya kendileri düşer, körükledikleri fakat kontrol edemedikleri fitne kendi başlarına bela olur)!

(Fâtır, 35/42-43)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."