Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
ANLATILAMAYAN
Şu sözler Erdoğan’a
ait:
Bakınız bunu gerçekten söylemek istemezdim.
Bunu söylemeye gerek duymazdım.
Ama mecbur kaldım.
Hiç kimse ne şahsımın ne de bu kutlu kadronun Filistin
meselesindeki sorgulayacak kalibrede kapasitede değildir.
Biz devlet yönetiyoruz. 85 milyonun emanetini taşıyoruz.
Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir.
Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz.
Ancak çıkıp da bizim Filistin hassasiyetimizi sorgulayanlar er ya
da geç mahcup olacaklar. Rezil olacak tarih önünde. Haksızlık yaptıklarını
göreceklerdir.
Biz Filistin davasını sadece savunmuş değil, bu uğurda çok ağır
bedeller de ödemiş bir hareketiz, bir kadroyuz.
Böyle bir dönemde hakkı ve hakikati haykırmanın zor olduğunu biliyoruz.
Ama bütün bir dünya bilsin, anlasın, idrak etsin, ne suikast girişimlerine,
ne darbe girişimlerinize, ne ekonomik saldırılarınıza, ne de algı
operasyonlarınıza boyun eğmeyeceğiz.
Tayyip Erdoğan olarak tek başıma kalsam dahi, Allah ömür verdikçe
Filistin mücadelesini savunmaya, mazlum Filistin halkının sesi olmaya devam
edeceğim, devam edeceğiz.
(https://x.com/TheLaikYobaz/status/1808552358428746084)
*
Kutlu kadrodan söz ediyor..
Asr-ı Saadet
simülasyonu yapar gibi..
Sanki karşımızda ashab-ı
kiram var..
Sanki Allahu
Teala’nın indirdiği ile yönetiliyoruz, ülkemizde Şeriat hakim.
Neyin kutluluğuysa?.
Herhalde totem boş ya da yoz kurt (haydut, yol kesici, eşkıya hayvan) kutluluğu.
Kurtlanmış, kurtlu kutluluk.
*
Tuhaf bir nostalji duygusuyla “Bazı adımlarımız
görünmüyor olabilir” diyor.
Bazı adımlarınızın görünmediği
doğru..
Muhtemelen sadece Filistin’de değil, memleket içinde de attığınız bazı adımlar görünmüyor.
Bazı şeyleri
göstermeden yapıyorsunuz.
Peki, bir şekilde görenler
için “paranoyak, vehimli, evhamlı” vs. denilmesini sağlıyor da olabilir
misiniz?
Körler ve sağırların
sizi ağırlayacağı şekilde.
Vazifesi görünmeyen adımlar atmak, görünmeyen işler yapmak olan kurumlarınız da var zaten.
Birinin adı galiba MİT’ti.
*
Erdoğan, “Bazı yaptıklarımızı
anlatamıyor olabiliriz” de diyor.
Anlatmadığınız,
anlatamadığınız kesin.
Nitekim, eski Dışişleri
Bakanınız, Başbakanınız Ahmet Davutoğlu da aynı şeyi söylüyor.
Zamanında şöyle
konuşmuştu:
"Terörle mücadele konusunda defterler
açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler
insan yüzüne çıkamazlar, açık söylüyorum. Neden mi? Gelin hafızanızı bir
yoklayın. İleride birgün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik
dönemlerden, aylardan biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak
yazılacaktır."
*
Erdoğan gibi
isimlerin “görünmeyen”li, Davutoğlu gibilerin de “insan içine çıkamaz”lı
lafları beni derinden, çok derinlerden etkilediği içindir ki, Kayseri’de
Suriyeliler’e yönelik saldırılar yaşanınca aklıma, “Görünmeden çalışanlar
taifesi acaba bu işin neresinde?” sorusu geldi.
Gördüğünüz gibi,
acizane, devlet adamlarımızın sözlerinden çok etkileniyor, laflarının
etkisinden bir türlü kurtulamıyorum.
Kayseri’deki “görünmeyen”
zamanlama ilginçti.
Normalde Sinan
Ateş cinayeti davasının konuşulacağı, herkesin bu davaya odaklanacağı bir
günün sabahına insanlar Kayseri’deki olayları konuşarak girdiler.
Yaşanan tuhaf
olaylar yüzünden Sinan Ateş davası unutuldu, arada adeta kaynadı gitti.
*
Eski Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı (şu anki Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı) Hilmi Güler’den
duyduğum bir “Ordu atasözü” var, “Davulcu yellenmesi duyulmaz”
derdi.
Zurnacı yellenmesi
hiç duyulmaz.
Evet, Kayseri’de ne
kadar çakal varsa sokağa salındı ve MHP’den çıkan yellenme sesi o gürültü ve
şamata arasında kayboldu gitti.
Allah var, taciz diye yorumlanan görüntüleri sosyal medyada yayanlar (O görüntüler muhtemelen eskidir.. Birileri hîn-i hacette lazım olur diye arşivlerinde saklamışlardır), bunun ardından adres gösterip Kayserili çapulcuları sokağa yönlendirenler, büyük iş çıkardılar.. Tam da Sinan Ateş davasına saatler kala.
Bunu nasıl
yorumlamalıyız?
Şöyle mi demeliyiz: Birileri
göstere göstere yellenmeyi de, yellenmenin üstünün nasıl örtüleceğini de
gayet iyi biliyorlar.
Belki de
tesadüftür.. Ancak, şöyle diyenler de var: “Başarı gayrete aşıktır. Hiçbir
başarı tesadüf değildir.”
ABD
eski başkanı Franklin D. Roosevelt hazretleri de şöyle demiş: “Siyasette hiçbir
şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden
planlandığından emin olabilirsiniz.”
Türkiye Cumhuriyeti’nin
Başkanı Erdoğan da diyor ki: “Siyasette bazı adımlar görünmüyor
olabilir. Bazı yapılanlar görünmüyor olabilir.”
Elhak, görünmüyor.
*
[Kayseri’de
yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek
var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya
pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya
da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden
şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.
Fakat bizim
devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar,
çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.
Onların kitabında suikast
tipi şeyler de yer almaz.
Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara
Mesut’un hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz
ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında
yazmaz.
Böyle işler
akıllarına bile gelmez.
Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…]
*
Bu söylediklerimizi
detaylandırmak, derin analizler yapmak mümkün, fakat gerek yok.. Anlayana
sivrisinek saz.
Ancak, şunu
biliyoruz: Erdoğan, Filistin konusunda bedel ödemesini gerektirecek
herhangi birşey yapmadı.. Bedel de ödemedi.
İktidarının ilk
yıllarında Yahudiler’le yediği içtiği ayrı gitmiyordu.. Onlardan madalya vs.
alıyordu.
Burada kritik dönemeç
Aralık 2008.. O ay İsrail bir kalleşlik yaptı, Erdoğan’ı “ofsayt”a düşürdü..
Gazze’ye yaptığı saldırıya Erdoğan vize vermiş gibi bir izlenim uyandırdı.
Erdoğan, bu durum
karşısında “saf seçmek”, İsrail’e tepki göstermek zorunda kaldı.
İsrail’le arası
bozuldu.. Arası bozulmasaydı bu defa Necmettin Erbakan ona bedel
ödetecek, onu “yahudi hortumu, maşası, uşağı, işbirlikçisi, acentası”
olarak damgalayıp bütün imajını yerle bir edecekti.
İşte Erdoğan’ın
ödediği bütün bedel bu..
Şimdi bize tutmuş “Bedel ödedim” diyor. Hangi bedel?.
*
Bir de suikast
konusu var..
Burda kastedilen Bediüzzaman
gibi zehirlenenler, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca gibi “tır”larla tokuşturulan, hurdahaş edilenler değil.
Sümeyye Erdoğan
böyle bir konuda gazetelere manşet olmuştu.
Teferruatına
girmeyelim.
*
Erdoğan’ın hiç
hayırlı işi yok demiyoruz, fakat yanlışları tüm doğrularını götürüyor, ve
geride devasa bir yanlış yığını kalmaya devam ediyor.
SELANİKLİ DECCAL MUSTAFA ATATÜRK'ÜN İŞGALCI DÜŞMANLA "TEŞKİLAT" (PARALEL DEVLET) PAZARLIKLARI
UĞUR
MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 44
İstiklal Harbi (Kurtuluş
Savaşı, Milli Mücadele) diye adlandırılan olayın içyüzünün kavranması buna
bağlı.
Yine, İstiklal Harbi’nin
“esasları/ilkeleri, gayeleri/hedefleri, söylemleri/taahhütleri/vaatleri”
ile İstiklal Harbi sonrası Türkiye’nin ilkeleri ve icraatı arasındaki
tabana tabana zıtlık, 180 derecelik farklılık da, Selanikli’nin İstanbul’daki
dalavereleri bilinmeden anlaşılamaz.
*
Falih Rıfkı Atay’ın, “M. Kemal’in
Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabını okuyorduk.
Bu kitap şu açıdan önemli: Selanikli’nin
mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da neler yaptığını kendi ağzından
öğrenmiş oluyoruz.
Yani başka birileri onun bağlantıları ve
yaptıkları hakkında birtakım iddialarda bulunmuş değiller.. Öyle olsa, kafalarda “Acaba doğru
mu söylüyorlar?” diye bir soru işareti belirebilir.
Selanikli’nin kendisi hakkındaki
açıklamaları ise bir “itiraf” niteliği taşıyor.
Mecelle’deki “Kişi ikrarı ile muaheze olunur”
maddesi evrensel bir hukuk ilkesi durumundadır.. Kişinin ikrarı, beyanı,
başkalarını değilse bile kendisini her halükârda bağlar.
*
Selanikli’nin “itiraf”larını söz konusu
kitaptan okumaya devam edelim.. Atay, Selanikli’nin şu sözlerini
aktarıyor:
“İstanbul'u
işgal eden İtilaf devletlerinin (İngiltere, Franasa, İtalya) mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri bir noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlardı: Türkiye'de, bütün
memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır? Böyle bir teşkilat varsa onun başına
geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir? İttihat ve Terakki'yi
hiç hatırlarından çıkardıkları yoktu.”
(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19
Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve
Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)
Selanikli’nin Türkçesi
bozuk olduğu için meramını düzgün ifade edememiş.
“Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir
teşkilat olmasına ihtimal var mıdır?” şeklindeki cümlede “olmasına”
yerine “kurulmasına” demesi gerekirdi.
Çünkü kastedilen bu.
“Bütün memlekete
nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” halihazırda var olsa zaten bilinir.. Çünkü, bütün
memlekette (evet, bütün memlekette) nüfuzunu hissettiriyorsa, onun
varlığından haberdar olmamak için kör olmak yetmez, ayrıca sağır da olmak
gerekir.
Selanikli’nin bir
sonraki cümlesi ise aptalca: “Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler
olabilir?”
Teşkilat (örgüt), başsız
olmaz.
Bir teşkilat varsa,
mutlaka başı ayağı vardır..
Başı olmayan teşkilat..
Böyle bir ucube henüz var olmuş değil.
Dolayısıyla, “başına
geçebilecek şahsiyetler”den söz eden işgalcilerin (İngiliz, Fransız ve
İtalyanlar’ın) kastı, böyle bir teşkilatı kurup başına geçebilecek şahsiyetler.
Öyle bir teşkilatın
bulunmadığını biliyorlar.. Öyle bir teşkilatı kuracak adam arıyorlar..
(Var aslında böyle "nüfuzlu" bir
teşkilat: İttihat ve Terakki.. Fakat o, işlerine yarayacak durumda değil.)
*
Burada karşımıza şu soru
çıkıyor: İşgalciler, niçin böyle bir teşkilatın varlığını dert edinmiş
durumdalar?
Selanikli’nin dediğine
göre, “bu noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlar”mış.
Çok ehemmiyet.. Çok
önem..
Bu nokta onlar için neden
çok önemli?
Normalde “Türkiye'de,
bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” zaten mevcut.. Devlet
teşkilatı.. Osmanlı Devleti.
Fakat, gâvur, Türkiye’de başka bir teşkilatın, Osmanlı Devleti’ne paralel başka bir devletin, bir “paralel devlet”in kurulmasını, sonra da Osmanlı Devleti’nin yerini almasını istiyor.
Önceki bölümlerde
anlattığımız gibi, bu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un
kafasındaki plan ve projeydi.
*
İttihat ve Terakki bu
ihtiyaca cevap veremiyordu, devleti batırdığı için itibarı sıfırlanmıştı.
Liderleri Enver,
Cemal ve Talat kirişi kırıp yurtdışına kaçmışlardı. Yerlerini
doldurabilecek karizmatik bir lider de ortaya çıkmamıştı. İttihat ve Terakki,
can çekişmekte olan bir çeteydi.
Selanikli Mustafa Kemal’in İttihat
ve Terakki’nin başına geçme şansı da yoktu.. Çünkü, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da
belirttiği gibi, İttihatçılar onu “haris, sefih, sarhoş, ahlâksız ve
fırsatçı” olarak nitelendiriyorlardı.
Selanikli’nin o gün için
tek avantajı, kendisini yaveri yapmış bulunan Padişah Vahideddin’in
ona olan sınırsız güveniydi.. Bu güvende, Selanikli’nin İttihat ve Terakki
liderleri tarafından sevilmemesinin de etkisi vardı.
Selanikli, İttihat ve
Terakki’de dikiş tutturamaz, (Enver’in gölgesi üzerinden eksik olmayan)
bu teşkilata diş geçiremezdi, fakat yeni bir teşkilat kurması mümkün
olabilirdi.. İşgalci düşmanlar böyle düşünüyorlardı.
Aynı şeyi Vahideddin de
düşünüyordu.. Padişah olduğu halde İttihatçılar’a diş geçiremezdi, fakat Selanikli gibi arkasında
bir örgüt bulunmayan sapı silik bir şahsı istediği gibi kullanabilirdi.
Nitekim, Derin
Tarih dergisinin 2013 yılında okurlarına hediye ettiği Sultan
Vahdettin'in İstanbul'dan Ayrıldıktan Sonraki İlk Açıklaması “Ben Hain Değilim” adlı kitapçıkta,
Vahideddin’in, “Türk milletinin Selanikli gibi bir adama bu şekilde itaat
arzedeceğini tahmin etmemiş olduğu” yönündeki ifadelerini buluyoruz.
*
Bu noktada akla gelen
ikinci soru şu: İşgalcilerin “mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri”nin böylesi bir teşkilat ve başına geçebilecek
adamlar arayışına girmiş olduklarını Selanikli nerden ve nasıl biliyordu?
Selanikli, nasılsa, işgalcilerin
hem mümessillerinin, hem politikacılarının, hem de askerlerinin “gündem”ini
biliyor.
Adamlarla “al takke, ver
külah” bu kadar nasıl samimi olabiliyor?
(Şu anda işgal altındaki
bir memlekette yaşamıyoruz, kendi ülkemizdeyiz.. Buna rağmen, eski
arkadaşlarınız bile olsalar, birileri etkili ve yetkili konumlara
geldiklerinde, onların ağzından birtakım bilgileri kerpetenle bile zor
alabilirsiniz.. Selanikli ise maşallah işgalcilerin bütün ileri gelenleriyle
ahbap çavuş ilişkisi içinde.)
Acaba kendisine, “Böyle,
Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına
geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş olabilirler miydi?
Ve Selanikli de, “Evet,
işte aradığınız adam tam da karşınızda duruyor.. Beni gökte ararken yerde
buldunuz” demiş olabilir miydi?
Değildiyse, işgalciler
Selanikli’ye, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği niçin vermişlerdi:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
*
Evet, önümüze gelen
üçüncü soru bu:
Acaba işgalci düşmanlar,
Selanikli’ye, “Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir
teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş, böyle bir
teklif yapmış olabilirler miydi?
Cevabı, Selanikli’nin
Falih Rıfkı’ya yaptığı “itiraf”lardan biliyoruz.
Evet, yapmışlardı..
Okuyalım:
"-
Bir gün A Bey [Bu “A” her kimse?] bir İtalyan şahsiyetinin Fethi Bey
ve benimle görüşmek arzusunda bulunduğundan bahsetti. Bir İtalyan mimarının
evinde buluşacaktık. Teklifi kabul ettik. [Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki] Bonmarşe’nin
[bu ismi taşıyan mağazanın] karşısında büyük bir apartman! Çaydayız. Bahsedilen
zat hemen söze başladı:
"-
Ben Türkiye'nin hakiki dostuyum. Hükümetin acizliği yüzünden bu
memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini de görüyorum. Sizin bunları
düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var
mıdır?" İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın
reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu.” (Atay, s. 133.)
Selanikli deccal (çok
yalancı), burada yine sanatını konuşturmaya başlamış.
Önceki bölümlerde,
Selanikli’nin Tevfik Paşa hükümetini devirmek için ne entrikalar
çevirdiğini, ne katakullilere başvurduğunu görmüştük.
Hatta, İttihat ve
Terakki hükümetinin bakanlarından Kara Kemal ile başbaşa verip (Tevfik
Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı tasarladığını, fakat bu
planın İsmail Canbulat’ın sert tepkisi yüzünden akamete uğradığını da öğrenmiştik.
Yine, Selanikli’nin Rauf
Orbay, Fethi Okyar ve İsmail Canbulat ile olan ilişkisini “ihtilal komitesi”
olarak adlandırdığına da muttali olmuştuk.
Dahası, Vahideddin’i
öldürmeyi bile düşündüğüne, Ataç’a anlattıkları sayesinde vakıf olmuştuk.
Belli ki, görüştükleri
İtalyan şahsiyet, Selanikli Sarı Kemal’in planlarından bir şekilde haberdar
olmuş, onunla bu yüzden görüşmek istemiş.
Selanikli ise deccalliğini
(çok yalancılığını) sergileyerek bize masal anlatıyor. “İttihat ve
Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda
saydığına şüphe yoktu”ymuş.
Yersen!
İttihat ve Terakki’nin
hükümet darbesi yapacak mecali mi kalmış?! Kara Kemal bile, Sarı Kemal’in
ocağına düşecek kadar aciz hale gelmiş.
Evet, Selanikli işini
biliyor.. Nedense, söz konusu “İtalyan şahsiyet”in adını da vermiyor.. Sanki
devlet sırrı.
*
Görüldüğü gibi,
Selanikli deccal “İtalyan şahsiyet”in kendisi ile Fethi Okyar’a yaptığı
teklifi (hükümet darbesi yapıp devleti ele geçirme) açıklıyor.
Ancak, İngiliz Gizli
Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew’yla yaptığı
“başbaşa, gizli saklı” görüşmelerde konuştukları konulara gelince gayet ketum.
Rauf Orbay’ın ve Cevat Abbas’ın
beyanlarından anlıyoruz ki, onunla en az üç kere görüşmüş durumda.. Durum
buyken, Ataç’a, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini
kamufle eden Frew ile sadece bir kez görüşmüş olduğunu, bir daha da
görüşmediğini söylüyor.
Soru şu: Neden yalan
söyleme ihtiyacı duyuyor?
İkinci bir soru: “Bir
daha da görüşmemiş olduğunu” söylemesini gerektiren sebep ne?. Bunu neden
özellikle vurguluyor?
Yalancının iyi bir
hafızasının olması gerektiği kuralı kendisi için de geçerli, fakat, bütün
yalancılar gibi o da açık veriyor.. Bir yıl sonra TBMM’de yaptığı (ve Nutuk
adıyla kitaplaştırılan) konuşmasında, Frew ile “bir iki defa”
görüştüğünü söyleyecektir.
Bir başka ilginç nokta
da şu: Frew için gayet saygılı ifadeler kullanıyor, onu iyi kalpli fakat
“sergüzeşt-cû” (macera arayan, maceraperest) saf bir adam olarak
nitelendirerek dosyayı kapatıyor.
Salak numarası yapıyor,
fakat aslında bizi, bütün bir Türk milletini, Türkiye halkını salak yerine
koyuyor.
*
Evet, Frew ile arasında
geçen konuşmaları ve İngilizler’le yaptığı anlaşmayı saklıyor, fakat İtalyan’a
sıra gelince dili çözülüyor.
Sebebi, İtalyanlar’la
doğrudan bir anlaşma yapmamış olması.. İtalyanlar’la olan ilişkilerini
ayarlayıp düzenlemeyi İngilizler uhdelerine almış durumdalar.. Selanikli’nin
birşey yapması, yorulması gerekmiyor.
Muhtemelen İngilizler,
İtalyanlar’a Selanikli ile anlaşmış olduklarını söylemişler, ve İtalyanlar, “Bari
şu Selanikli ile biz de doğrudan temas kuralım, gelecekte faydası olur” diye
düşünmüşlerdir.
Filmin (tiyatronun) sonunu anlatmak heyecanı yok ediyor, fakat film o kadar karmaşık, o kadar muğlak, o kadar karışık ki, senaryonun yazımında değilse de çekiminde “yönetmen baş yardımcısı” olarak görev yapmış olan İsmet İnönü’nün yaptığı “özet”i bilmeden filmden bir anlam çıkarmak çok zor..
Heyecan olsun da, anlamsız heyecanın bir faydası yok.
Evet, İnönü, Selanikli’nin
bütün hikâyesini tek cümlede özetlemiş durumda:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur.”
LAİK DEMOKRASİ, ESARET VE KÖLELİK REJİMİDİR (BEN DEMİYORUM, MERHUM BÜYÜK ALİM ELMALILI DİYOR)
Laiklik (siyasal
dinsizlik), Türkçe’siyle “dinler arasında tarafsız olmak”, aklı bir
tarafa bırakıp doğru ile yanlış arasında tarafsız olmaktır.
Akılsızlıktır.
İyi ile kötüye eşit
mesafede bulunacak kadar sağduyudan mahrum olmaktır.
Güzel ile çirkini denk
tutacak kadar duygusuz olmaktır.
Duygu bozukluğudur.
İlim ve irfandan, temiz
ile murdara eşit değer tanıyacak kadar uzak olmaktır.. Cehaletin zirve
noktasıdır.
Yerlerin ve göklerin,
herşeyin yaratıcısı Allahu Teala ile (Hindistanlı eşekten beter iki ayaklıların
taptığı) ineğe aynı ölçüde saygı gösterecek kadar izan, idrak ve irfan fakiri
olmaktır.. Densizliktir.
Allahu Teala ile ineği
(veya inekten farksız putlaştırılmış bir lideri) aynı konumda görme ahlâksızlığıdır.
Ve bireysel ahlâksızlık,
akılsızlık, densizlik, cehalet ve duygusuzluğu devlet düzeyine taşıması
itibariyle laiklik (siyasal dinsizlik), dinsizliğin en fena türüdür.. Zirve noktasıdır.
Buna karşılık Siyasal
İslam da, İslam’ın (Allah’a teslim oluşun) zirve noktasıdır.
İslam düşmanlarının
“İslam’ın bazı yönlerini beğeniyoruz, mesela müslümanlar yoksullara sadaka
versinler, yemek yedirsinler, yardım etsinler, çok iyi çok sevaplı, fakat
Siyasal İslam kötü” demelerinin nedeni budur.
*
İnsanların kafalarını
kullandıkları (ya da kullanıyor numarası yapmak zorunda kaldıkları) sıralarda
itiraf ettikleri gibi, “bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.
Akla, ilme ve mantığa
uygun olan ile, akılsız, mantıksız ve ilme aykırı olana eşit mesafede olmak,
aklı başında bir insana yakışır mı?!
Bu iki cenah arasında
tarafsız kalmak, akıllı insanların işi olabilir mi?
Böyle bir tarafsızlık,
sapıtmak, yani doğru yoldan sapmak değilse, sapıklık nedir?!
*
Laik (siyasal dinsiz) demokrasi
(siyasal halkçılık), inanç açısından (İslam’a göre) küfürdür.. İnsan açısından
ise, esaret ve kölelik.
Bu açıdan diktatörlük ile demokrasi
arasında özü itibariyle bir fark yoktur.
Çünkü ikisi de kula kul olmaktır..
Birinde tek kişiye, diğerinde “çok kişi”ye.
Laikliği savunan kişi, yönetilense, kula
kul olmak istiyordur; yönetici ise, tanrılık taslayan bir firavundur.. Tağuttur.
Laikler ve gayrimüslimler farklı
düşünebilirler, fikir ve inanç hürriyeti var, biz İslam açısından konuşuyoruz..
Bizim dinimiz bize, onların dini onlara.
*
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde Fatiha Suresi’ni
açıklarken şunları diyor (sadeleştirilmiş metin):
Gerçekten Allah Teâlâ
âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir….
Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle
bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir.
Fakat hepsinin koyucusu Allah Teâlâ olduğundan bunlara Allah kanunları
ve ilahî nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe
götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir.
Allah’ın koyduğu ve Allah’ın kanunu dışında din aramak batıldır ve bununla
beraber Allah’ın her kanunu da din değildir. Mesela
beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teâlâ’nın
özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendisine sıkan ölür. Fakat intihar
etmek bir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan
Allah’ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.
Bunun gibi insanların
yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun
olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu
din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de
Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır (geçersiz ve
hükümsüzdür).
Özetle Allah’ın her
kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din, hiç biri
olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıldır, din
açısından da kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler.
Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde
kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip
ortaya çıkarmaktır….
İslâm
literatüründe hürriyet, kişinin haklarına
(hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî).
Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek
olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise,
Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku
değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum
olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı
vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız
(ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun
(öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir. Bundan dolayı Allah
Teâlâ’yı tanımayan kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını
farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teâlâ’dan başkasına kul olanlarda da,
hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma
(garanti verme, güvence sağlama), yalnızca Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluktur ve
dünya ile ilgili ilk maksadı da en
büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı
da yaratılıştan gelen (vehbî) nimetlerden olan hayat, ve
sonradan kazanılan (kesbî) nimetlerden olan imandır.
Bu ifadelerin orijinali ise şöyle (https://vignette.wikia.nocookie.net/yenisehir/images/c/cf/1-Fatiha.pdf/revision/latest?cb=20100728153151&path-prefix=tr):
Filvaki Allah tealâ
rabbülâlemîn olduğundan âlemlerin hepsinde onun kanunları caridir…. Tabiat dahi
Hak kanunlarının mahkûmu olmak itibariyle bunların irade kanunundan
maadasına kavanin-i tabiiye namı dahi
verilir. Lâkin hepsinin vâzı’ı Hak tealâ olduğundan bunlara kavanin-i hak ve
sünnet-i ilâhiye demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilm ü fen
denildiği gibi onların hayra götürenlerine de din, millet, şeriat ıtlâk
olunur. Vaz’-ı ilâhî ve kanun-ı hak haricinde din aramak batıldır ve bununla
beraber her kanun-ı hak da din değildir. Meselâ beynine kuvvetli bir tabanca
sıkanın ölmesi bir kanun-ı haktır. Hak tealânın hususî bir iradesi mani olmazsa
o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir hayır, bir din değildir,
isyandır, şerdir, kendi milki olmıyan bina-i hakkı tahriptir. Bunun gibi
insanların ef’alinden hangisi alınsa onun bir ciheti hayır veya şer ile muntabık olacağı bir kanun-ı
hak vardır. Hayır cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak din, şer cihetiyle
muntabık olduğu kanun-ı hak, hilâf-ı dindir. İki cihetten de kanun-ı hakka
tatbik olunmıyan fiil, şer ve batıldır.
Hasılı her kanun-ı hak
bir vaz’-ı ilâhî olduğundan müstakimdirler. Vaz’-ı beşerî olan
kanunlar ne ilim, ne din hiç biri olamazlar, bunlar
ilim nokta-i nazarından batıl, din nokta-i nazarından şer teşkil ederler ve
gayri müstakimdirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde ve
gerek dinde kanun vaz’ etmek değil Hakk’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşf ü
ızhar etmektir….
Lisan-ı İslâm’da
hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, [Keşf-i Pezdevî] ki
bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı
hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan] her hangi bir ferdin vaz’-ı
beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarruf[un]a mahkûm olabiliyorsa o artık
yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun
vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine
tâbidir. Binaenaleyh Hak tealâyı tanımayan kimsede hukukuna
malikiyet manâsına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak
tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun
için zâmın-ı hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin
mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı
hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.
E-KİTAP: KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET
https://archive.org/details/kadin-erkek-ve-toplumsal-cinsiyet
KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL
CİNSİYET
Dr. Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
KADIN
CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK
ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER 4
KADINLARIN GİYİM KUŞAMI, “BİRARADA YAŞAMA” VE İNSAN
HAKLARI 11
EŞİTLİĞİN KADIN VE ERKEK HALİ 29
ÇOK EŞLİLİĞE DAİR 33
ŞERİAT VE EVLİLİK YAŞI 51
ERDOĞAN’IN GÜNAH
GALERİSİ 65
AK PARTİ AMAZON
BİRLİĞİNİN İLAHİYAT DESTEKLİ “İSLAM GÜNCELLEMECİLİĞİ” PİYADELERİ 72
İSLAM İLMİHALİNE
KARŞI FEMİNİST İLMİHAL 80
AMAZON TÜMSEK ESRA ASLAN TURAN,
ÖMER NASUHİ BİLMEN HİMALAYALARINI TARİHSELCİLİK HAVAN TOPUYLA DÖVERKEN 88
KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ",
İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN 95
KADEM'İN AMAZON
DOÇENTİNİN BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ'NDE BULDUĞU ACAYİP VE GARAYİP TOPLUMSAL
CİNSİYETÇİ DONMUŞLUK VE ÇAĞDIŞILIKLAR 106
HOMOSEKSÜELLİĞİN (EŞCİNSELLİĞİN) TEORİK ZEMİNİ TOPLUMSAL CİNSİYET
CİNNETİ VE SAPIKLIĞI 113
EŞCİNELLİK/HOMOSEKSÜELLİK SAPIKLIĞININ KAYGAN TRAMPLENİ: TOPLUMSAL
CİNSİYET LAGALUGASI 122
TOPLUMSAL
CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ 129
CİNSİYETİ TOPLUMSAL (TOPLUMUN UYDURMASI, İCADI), ŞERİAT’I DA TARİHSEL
(TARİHTE KALMIŞ, ÇAĞDIŞI) GÖSTERMEK 143
TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR
ÜTOPYADIR 151
“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!” 160
HER ÜLKENİN MİLLİ TUZAKLAMA TEŞKİLATI'NDA HER ODAYA O ÜLKENİN TAĞUTUNUN RESMİ YERİNE ASILMASI GEREKEN AYET-İ KERÎMELER
Kendilerine bir korkutup
uyaran gerçekten gelirse, herhangi bir toplumdan mutlaka daha
doğru yolda olacaklarına dâir bütün güçleriyle Allah'a yemîn ettiler. Fakat
kendilerine bir korkutucu gelince, bu onlarda nefretten başka birşeyi arttırmadı.
Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü tuzak
kurarak.. Hâlbuki kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. O hâlde, öncekilere
tatbîk edilen kanundan başkasını mı bekliyorlar?! Allah'ın kanununda
(sünnetullahta) asla bir değişme bulamazsın! Ve Allah'ın kanununda asla bir
sapma bulamazsın (kazdıkları kuyuya kendileri düşer, körükledikleri fakat kontrol edemedikleri fitne kendi başlarına bela olur)!
(Fâtır, 35/42-43)
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...