EVLİLİK YAŞI, ŞERİAT, DENİZ BAYKAL, METİN AKPINAR, CEM GARİPOĞLU VS. VS..









Eski MİT’çi Yılmaz Tekin, haftalık Aktüel dergisinin 29 Aralık 2004 - 4 Ocak 2005 tarihli 36’ncı sayısında yayınlanan röportajında “topluma ulaştırılmak istenen fikirlerin MİT tarafından bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere verildiğini ve onlara mal edildiğini” söylüyor.

Bu, söz konusu yazar ve gazetecilerin her söylediklerinin MİT mahreçli olması anlamına gelmiyor ve bu mümkün de değildir.

Ancak, onların bazı temel konulardaki laflarının MİT’ik bir tad verdiği, o laflardan buram buram MİT’sel kokular yükseldiği görülür.

Bunun en açık, maskesiz, yalın ve bariz örneği, savunulan her dünya görüşü veya ideolojiye bir “yerlilik, millilik, Türkiyecilik” eklenmesidir.

*

Mesela bir zamanların meşhur “itirafçı/tövbekâr komünist”i Aclan Sayılgan, 1975 yılında yayınlattığı (“belgesel roman” diye tanıtılan) otobiyografik Deprem adlı kitabında, Türkiye’deki sosyalist hareketin “milli” (yani “devletçi”) olması gerektiğini söylüyor.

Tanıdık geldi, değil mi?

Sosyalizmden istenen İslam’dan da bekleniyor.

Müslüman mı olacaksınız, yerli-milli müslüman olmalısınız.. Türk İslamı’ndan, Türk Müslümanlığı’ndan söz edilmesinin sebebi bu.

İslamcı mı olacaksınız, “İstanbul İslamcısı, Türk İslamcısı, Anadolu İslamcısı” gibisinden birşey icat ederek içine biraz laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti patentli gayri-İslamî baharat ekleyeceksiniz.

*

Madalyonun bir de arka yüzü var.

Onu da bir başka MİT’çi, Prof. Dr. Mahir Kaynak şu şekilde dile getiriyor:

Eğer bir hükmü [fikri] geçersiz hale getirmek istiyorsanız, bunu güvenilirliği ve inandırıcılığı olmayan bir insana söyletin. İnsanlar hemen bu şahsı [sözüne güvenilip güvenilmeyeceği hususunda] yargılar. Eğer şahıs güvenilmezse söylediğşey de yalandır [kanaatine varılır].”

(https://akevler.org/AkevlerMakaleler/852/SonEk/10053/Suleyman-Karagulle/Mahir-Kaynak-ile-roportaj?seoContent_BootstrapGridView1=page19)

Doğru fikirleri, davaları, hareketleri itibarsızlaştırmanın, "itibar suikasti" ile gözden düşürmenin yollarından biri budur.

İşte, Fadime ile samanlıkta (pardon Kadıköy’de) basılan (Aczimendeburi tarikatı kurucu pîri) şeyhtan Müslüm Gündüz’ün medyada (MİT’ik medyanın sol cenahında) arasıra karabatak gibi boy göstermesi ve Şeriat’i savunmasının nedeni budur.

Bu ülkede Bediüzzaman gibi İslam’ın dâhî müdafîleri nefes aldırmayacak kadar sıkı bir takip ve tarassut altında tutulmuşlarken, fikirlerini özgür bir biçimde dile getirmeleri engellenmişken, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiler ve Allâme Zahidü’l-Kevserî’ler ülkeden sürgün edilmişlerken, İskilipli Atıf Efendi’ler idam edilmişlerken, 1990’lı yıllarda bu Müslüm soytarısının tuhaf şovlarının medyada “köpürtülmüş” olması sebepsiz değildir.

Bu kalpazanın Fadime ile macerası üzerinden dönemin Erbakan hükümeti hedef alınmıştı.. 28 Şubat’a giden sürecin kilometre taşlarındandı.

Bugün de arasıra ortaya çıkıp Şeriatçılık yapmasının, laiklik ve Atatürk aleyhtarı laflar etmesinin nedeni aynıdır.

Bu sirk palyaçosuna sarık ve cübbe giydirilerek sarık ve cübbe tahkir edilip aşağılanıyor, Şeriat de, itibarsızlaştırılması için buna savunduruluyor.

*

Evet, istenen, “İslamcı” olmayan, “yerli-milli, Türkiyeci”, “şeriatsız” bir İslam..

Laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi (halk çoğunluğunun kararlarına gökten inmiş vahiy muamelesi yapma şirki, küfrü) kazanlarında kaynatılıp haşlanmış, ardından Batı kurutma makinasında hizmete hazır hale getirilmiş bir “güncellenmiş, donukluktan kurtarılmış, çağa uydurulmuş, ‘toplumsal’ ile barıştırılmış, ‘tuhaf nostalji’lerden arındırılmış, ‘asr-ı saadet simülasyonları’ndan paklanmış, Avrupaî özgürlüklerle nakışlanmış” bir İslam.

Zor mu?

Zor, fakat ne demişler, “Zoru hemen yaparız, imkânsız biraz zaman alır”.

O yüzden, “imkânsız” olan bir işe soyunulmuş durumda.. O da, İslam’ın Sünnet’ten (Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatından ve sözlerinden) arındırılması projesi ve operasyonu.

*

İlk adım, Kur’an ile Sünnet birbirini tamamlarken bunlar arasında bir savaş varmış gibi bir izlenim uyandırmak, Kur’an bayrağı altında Sünnet’e kutsal savaş (cihat) ilan etmekti.

Sözde dertleri, İslam’ı uydurma hadîslerden kurtarmak, Kur’an’ın dikensiz gül bahçesinde muhafaza altına almak.

Özde ise gayeleri, o bahçeye giden su kanallarını tıkayarak, etrafına duvarlar örüp hava sirkülasyonunu engelleyerek, İslam’ı boğmak.

Tabiî o bahçeyi harap edelim, boğalım derken kendileri telef oluyorlar.. Pabucumun prof.u pırasasör dangalak Mustafa Öztürk örneğinde olduğu gibi takkeleri düşüyor, kel küfürleri ve imansızlıkları Güneş ışığında ayna gibi parlamaya başlıyor.

*

Oyunun son perdesi “Arnavutluk’un utancı bir (Türkçe’yi de bilen) gâvur soytarı, tağut Soner Yalçın ve saf seyirciler” üçgeninde sergilendi.

Görünüşte gâvur Arnavut Diamond sümsüğünün hücumuna karşı tağut Soner İslam’ın bayrağını kaldırıyor ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şerefini kurtarıyor.

Gerçekteyse, İslam Şeriati, bir danışıklı dövüş operasyonuyla tahrif, tahrip ve tağyir ediliyor; İslam, laik (siyasal dinsiz) devletin “resmî ideolojisi”ne göre güncelleniyor.

Elazığlı derin Milli Görüşçüler ile Ali Mevlüt Kaya adlı birinin Soner’i “İslam’ın büyük kurtarıcısı” ilan etmeleri sebepsiz de değil, tesadüf de değil.

Odatv.com’da yayınlanan haber şöyle:

"Bütün inananlar borçludur" dedi... Soner Yalçın'a bir teşekkür daha

Diamand Tema adlı YouTuber, şeriatın tartışıldığı bir programa katıldı, "Şeriatın haricindeki hiçbir sistemde 6 yaşındaki bir kızla evlenemezsin" dedi. Bu sözler sonrası hakkında halkın bir kesimini aşağılama ve dini değerleri aşağılama iddiasıyla soruşturma açıldı. Tema Arnavutluk'a gitti, bu defa yakalama kararı çıkarıldı.

Hızlı gerçekleşen olaylar zinciri, başta sosyal medya olmak üzere gündemde en üst sıralarda yer buldu. Gazeteci-Yazar Soner Yalçın, yeni çıkan “Tağut: Kutsal Aldanışın Soyağacı” isimli kitabında Hz. Ayşe’nin evlendirildiği asıl yaşı yazarak çok tartışılan konuya aslında baştan noktayı koydu.

Konuyu Diamond Tema üzerinden köşesine taşıyan Ali Mevlüt Kaya "Diamond Tema ‘Yalnız’ mıdır; ‘Yalnız değil’ midir; nedir yani?!. Okuyun!.." başlıklı yazısında 'Tağut'tan alıntı yaparak Soner Yalçın'a teşekkür etti ve "tüm inananlar teşekkür borçlu" ifadelerini kullandı.

Kaya'nın yazısının ilgili bölümü şöyle:

"Hazreti Peygamber’in, Hazreti Ayşe ile de, 6 ya da 9 yaşında evlenmesi mümkün değildir çünkü Hazreti Ayşe, Hazreti Muhammed’den önce bir kişiyle evlidir!.. O kişi boşadıktan epey sonra Peygamberle evlenmiştir!..

Bugüne kadar alim, zalim, kral, sultan, yazar vs… hiç bir Müslümanın bilmediği veya ortaya çıkarmadığı ya da çıkaramadığı; varsa bilenlerin de, “Peygamberimize hakaret mi olur acaba” diye yazıp, dillendiremediği konuyu Soner Yalçın; “Tağut- Kutsal Aldanışın Soyağacı” isimli son kitabıyla ortaya çıkardı!..

Hazreti Ayşe’nin kaç yaşında evlendiğini Soner Yalçın’ın kitabının o bölümünden alıyor ve sizi başbaşa bırakıyorum…

Okuyun…

“Hz. Ebubekir … Kızı Hz. Ayşe'yi, gelenek gereği akrabası Mut'im oğlu Cübeyr'e verdi. Hz. Ayşe kaç yaşındaydı? Adet görme/ hayız, kızlar için ergenliğin ölçüsüydü. Dini ve hukuki sorumluluğun başlangıcını teşkil ediyordu. Sadece İslam değil tüm inançlarda evlilik yaşı hayız ile başlardı.

Putperest Cübeyr, Hz. Ebubekir'in Müslüman olmasına tepki göstererek nikâhı bozdu. O halde: Hz. Ebubekir, 38 yaşında/611 yılında Müslüman oldu. Demek 611 yılından önce kızını evlendirmişti. Yoksa Cübeyr, Müslüman olmuş Hz. Ebubekir'in kızıyla evlenir miydi?...

Ekleme yapmalıyım: Kadının koca evinden kovulması o dönem büyük leke idi. Kadınları cahiliye dönemi yobazlığından kurtarmak isteyen Hz. Muhammet yaşamıyla da topluma örnek oldu. Hz. Ayşe ile evlenmesinin sebebi bu idi.”

Son olarak, iki şey söylemek istiyorum…

1-Ülkemizde sahih ve delil olarak gösterilen hadis kitapları gözden geçirilmeli ve Kur’an’a uymayan ne varsa atılarak, yeniden yayımlanmalıdır!..

2-Bütün inananlar, Soner Yalçın’a teşekkür borçludur!.."

(https://www.odatv.com/guncel/butun-inananlar-borcludur-dedi-soner-yalcina-bir-tesekkur-daha-120049588)

Bu Soner az numaracı değil.

Yazdıklarında mebzul miktarda köylü kurnazlığı ve çarpıtma mevcut.

Birincisi, Hz. Aişe r. a. ile Cübeyr arasında fiilen bir evlilik yaşanmış değil.

Dolayısıyla Hz. Aişe’nin “koca evinden kovulması” diye birşey yok.. Hz. Aişe koca evine gitmedi ki kovulsun.

Görüldüğü gibi, burada ciddi bir çarpıtma var.

İkincisi, Araplar’da böyle “koca evinden kovulma”nın dert edinilmesi diye birşey de mevzubahis değil.. Boşanma olağan birşey.

Dolayısıyla, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “koca evinden kovulan” Hz. Aişe’ye acıdığı için evlenmesinden söz etmek anlamsız.

*

Üçüncüsü, miladî 617 yılında Mekke müşriklerinin Müslümanlar’a uyguladıkları boykot ve ambargoyu hesaba katmak gerekiyor..

Kendi aralarında, Müslümanlar’la kız alıp vermeme, ticaret yapmama, bütün sosyal ilişkileri kesme yönünde bir sözleşme yaptılar.. Bunu yazılı metin haline getirip Kâbe’ye astılar.

Bu boykot üç yıl sürdü.. Müslümanlar (açlık bakımından İsrail saldırısı altındaki Gazze’yi hatırlatır şekilde) çok sıkıntı çektiler.

Hz. Aişe ile Cübeyr’in nişanı, bu boykotun bittiği 620 yılında yapılmış olabilir.. Nişanın, Cübeyr’in babası Mut’im’in tepki göstermesi üzerine bozulduğunu biliyoruz.. Bunun ardından o yıl Rasulullah s.a.s. ile Hz. Aişe’nin nişanının yapıldığı düşünülebilir.

*

Kanaatimce bu nişan yapıldığında Hz. Aişe r. a. (kaynaklarda geçtiği gibi) altı yaşındaydı.

Çünkü evlilik (düğün) için üç yıl beklendi.. Şayet Hz. Aişe’nin yaşı büyük olsaydı, beklemek gerekmezdi.

Hz. Hatice r. a. 619 yılında vefat etmişti.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Hz. Aişe ile nişanlandığı 620 yılında şayet onun yaşı evliliğe müsait olsaydı, 623 yılına kadar beklenilmezdi.

Hz. Aişe’nin âkil baliğ olmasının beklendiği ve bunun üç yıl sürdüğü anlaşılıyor.. Dolayısıyla doğru olan, evlendiğinde yaşının dokuz olmasıdır.

Ancak bu, âkil baliğ olan bir kız çocuğunun derhal evlendirilmesinin farz, vacip ya da sünnet olması anlamına gelmiyor..

Şu anlama geliyor: Âkil baliğ olan bir kız çocuğu, yaşına bakılmaksızın evlendirilebilir, evlenebilir.. Caizdir.

*

İmdi, bu evlilik yaşı, bugünün insanlarından bazı içten pazarlıklı anasının gözü çifte standart çıtkırıldımlarının kabul edebileceği birşey olmayabilir.. Bu konuda izni Allahu Teala verir, onlar değil.. Beğenmiyorlarsa Cehennem’e kadar yolları var.

Şâri’ (yasa koyucu, şeriat vaz’ edici) Allahu Teala’dır, kâfir olmaları durumunda hayvan sürüsünden daha değerli olmayan (hatta hayvandan daha aşağı olan) insan kalabalıkları değil.

Evet, öyle görünüyor ki Hz. Aişe validemiz evlendiğinde dokuz yaşındaydı ve âkil baliğdi.

Diamond züppesi bundan rahatsızmış, olabilir, bunlar ibneliğe uymayan herşeyden rahatsız olabiliyorlar.. Rahatsız olmadıkları şeyler ibnelik, zina, cinsiyet değişimi, fuhuş vs. vs…

Kimse İslam’ı beğenmek zorunda değil.. Biz de İslam’ı birilerine beğendirmek için onların keyfine göre bir din uydurma durumunda değiliz.

Ancak, ibnelik dininin puştları tutup İslam’ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in evliliğini yargılayamazlar.

Atatürkist ibneler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bırakıp Vedat Uşaklıgil’in plaj arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün cinsel yaşamına odaklansınlar.

İdolleri Selanikli’de örnek alacakları, kişiliklerine uygun çok marifetler bulunduğu kesin.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Âişe” maddesinde şu bilgiler veriliyor:

“Bi‘setin 4. yılında (614) Mekke’de doğdu. Onun daha önce doğduğunu ve dolayısıyla Hz. Peygamber ile evlendiğinde on dört ile on sekiz yaşlarında olduğunu ileri süren bazı çağdaş araştırmacıların (bk. Süleyman Nedvî, V, 12-25; Akkād, s. 39, 59-60) dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshak, Hz. Ebû Bekir’in daveti ile müslüman olanları sıralarken Hz. Âişe’nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zikreder. Hz. Âişe’nin, “Ben ebeveynimi bildim bileli onları müslüman buldum” (Buhârî, “Kefâlet”, 4) ifadesinden kendisinin bi‘set-i nebeviyyeden sonra doğduğu anlaşılmaktadır. … Hz. Peygamber ile nikâhı hicretten önce Mekke’de kıyılmıştır. … Hicretin 2. yılı Şevval ayında (Nisan 624, iki bayram arasında) Hz. Peygamber’le evlendi (Zehebî, II, 141-142). Düğün tarihini hicretin 1. yılı Şevval ayı (Nisan 623) olarak kabul edenler de vardır. Hz. Ebû Bekir, düğünü neden geciktirdiğini Hz. Peygamber’e sormuş, mehir parasını temin edemediği için tehir ettiğini öğrenince ihtiyacı olan 500 dirhemi ona ödünç vermişti.”

*

Hadîslerin Kur’an esas alınarak elekten geçirilmesi diye birşey olamaz.. Hadîslerin uydurma ve zayıf olanlarının tespiti işi geçmişte yapılmıştır.

Hadîslerin Kur’an ışığında nasıl yorumlanacağı hususu da geçmiş asırlar boyunca ulemayı yeterince meşgul etmiş, akla gelebilecek her soruya cevap verilmeye çalışılmıştır.

İlmi ve zekâsı kıt “dindar” kişiler, akıl(sızlık)larına yatmayan bir hadîsle karşılaştıklarında, onu hemen inkâr etmek yerine, kafalarının basmadığı bir izah tarzı ya da tevil kapısının bulunuyor olabileceğini düşünerek, ilgili şerhlere bakmalı veya yetkin âlimlerden bilgi almalıdırlar.

Domuz Diamond’lar da inanmadıkları kitapları bırakıp kendi idolleriyle ilgili kitapları okusunlar.

Şahsen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmam hasebiyle Atatürk ilke ve inkılapları zulmünün muhatabı ve mağduru olmasaydım, Selanikli’nin ne yapıp ne ettiğiyle hiç ilgilenmezdim.

Mecburen ilgilenmek zorunda kalıyoruz.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye’de Şeriat (Allahu Teala'nın ilke ve inkılapları) hakim olmadığı için Diamond gibi domuzları rahatsız edecek bir durum yok.. Kendi işlerine baksınlar.

Böyle birinin, Türkiye’de Şeriat hakim olsa bile dert etmesi gerekmez, Arnavutluk’unda gâvurluğuna devam etme imkânı mevcut.

*

Aile, toplumun temelidir.. Ailenin temeli ise evlilik müessesesidir, nikâhtır.

Nikâhın, evliliğin olmadığı yerde aile de olmaz, hayvanî beraberlik, hayvanca çiftleşme sonucu üreyen “ailesiz insan” kalabalığından söz etmek gerekir.

Üreme ve çoğalma için aile yuvası kurmak şart değildir, evlilik dışı ilişkiler de aynı sonucu verir, fakat bu durumda toplum insan toplumu olmaktan çıkmaya, hayvan sürüsü haline gelmeye başlar.

Nikâhsız beraberlikler (zina) ve evlilik dışı üreme ve türeme aile kurumunun yerini aldığında ise, kimin babasının kim olduğu, kimin kiminle kardeş olduğu bilinmez hale gelir.

Anne ve babalar da çocuklarına sahip çıkmazlar, onları hayatın zevkli yanlarının istenmeyen yan etkileri olarak görürler. (Metin Akpınar’ın ikiz kızlarını ve onların "babaları belirsiz" zavallı diğer kız kardeşlerini hatırlayalım.)

Bir toplum, bir millet, aile kurumunun sağlamlığı nisbetinde güçlü, huzurlu, dengeli ve mutlu olabilir.

Bu, herkesin bildiği bir gerçek.. Fakat, Türkiye’de son dönemde atılan adımların neredeyse hepsi, aile kurumunu yıkmaya yönelik.

*

Aile kurumunun güçlendirilmesi gerekiyor.. Bu da, evlilik (nikâhlı yaşama) kurumunun kolaylaştırılması ve desteklenmesine bağlı.

Devlet, evlenenlere ayrıcalık tanımalı, birçok konuda (mesela işe almada) evlilere bekârlara göre öncelik vermeli, birçok muafiyetler (mesela vergi muafiyeti veya indirimi, askerlik kolaylığı) getirmeli, evlenenlere kira yardımı ve eşya yardımı yapmalı, Avrupa’da olduğu gibi çocuk sahibi ailelere külliyetli “çocuk parası” vererek onları “evlenerek çoğalma”ya teşvik etmelidir.. Çocuk, (okul ve sağlık harcamaları da dahil olmak üzere) aileye maddî yük olmaktan çıkarılmalıdır.

Evlilik masrafsız hale getirilmelidir.. Evlilik muameleleri ücretsiz yapılmalı, düğün törenleri için ücretsiz salon tahsis edilmeli, evlilik fakirler için ekonomik bir yıkım nedeni (veya engel) olmaktan çıkarılmalıdır.

*

Günümüz Türkiye’sinde ise evlenmek, gençlerin belini kırmaktadır.. 

(Hali vakti yerinde ailelerin çocukları da Cem Garipoğlu olayında olduğu gibi, evlenme ihtiyacı duymadan kendilerine kolayca Münevver Karabulut’lar bulabiliyorlar.

İsterlerse iki üç ayda bir “yeni bir Münevver” ile hayatlarına “laik yasaların gücencesi” altında devam edebilecekken bazen hayvanî dürtülerini kontrol edemiyor, sorun yaşıyorlar.)

Diğer yandan, evlilik için yaş bariyeri getirmek de doğru değildir.

Evlenme yaşı 18 diye gençler “Bazı şeyler sadece evlenince yapılmalıdır” diye mi düşünüyorlar?. 

Hayır, durum (özellikle de “çağdaş” çevrelerde) farklı, teferruatına girmeyelim.. (Bu noktada çağdaş olup olmama önem taşımıyor, beşer olarak herkes aynı durumda, fakat “çağdaş”ların zihniyeti “tabusuz serbest yaşam”a daha açık.)

Dolayısıyla, meşru evlilik için aranan tek kesin şart âkil baliğ olma olmalıdır.

Yaş sınırı getirmekle küçük kızların istismarına engel mi oluyorsunuz?.. 

Hayır!.. 

Sadece meşru evliliği engelliyorsunuz.. Gayrimeşru ile bir derdiniz yok, işiniz gücünüz meşru olan ile..

Yasaların çürük ağlarını delme gücüne sahip olanlar, yemek istedikleri her halt için bir çare buluyorlar. (Meral Akşener’in “otel sahibi polis müdürü” ve “öksüz yetim kızlar” beyanatını hatırlayalım.. Buzdağının görünen minnacık kısmı.)

*

“Efendim yaşı küçük kız yanlış karar verebilir de, baskı altında kalabilir de, bilmem ne de..”

Yaşı büyük kız da yanlış karar verebilir.. Yaşı büyük de baskı altında kalabilir.

Mesela “sanat” camiasında neler yaşandığı bilinmiyor mu?.. Kızların önü nasıl açılıyor?

Başka alanlarda da böyle.. Mesela siyaset.. Deniz Baykal’ın milletvekili yaptığı bayanı hatırlayalım.. Baykal, evli milletvekili ile kaseti çıktığı için CHP genel başkanlığı koltuğunu bırakmak zorunda kalmadı mı?!

Olaydan sonra herkes ahlâk havarisi kesildi.

Yanlış anlaşılmasın, Deniz Baykal ahlâksızlıkla suçlanmadı.. 

Baykal’ın özel hayatına saygısızlık ahlâksızlığına karşı “ahlâklı” zevat isyan bayrağı açtı.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti ahlâkı..

*

Özetle, ailenin korunması hayatî öneme sahiptir.

Aile ise evlilikle (nikâhla) kaimdir.

Gençlerin evliliğinde kesin tek şart “âkil baliğ olma” olmalı, bu konuda yaş dayatması yapılmamalıdır.

Âkillik ve büluğun kişiye göre değişebileceği hatırlanmalı, bu konuda “donmuş, donuk” hüküm icat edilmemelidir. “Sofistike” olunmalıdır.

Gençler bu tür faydasız sınırlamalarla gayrimeşru birlikteliklere yöneltilmemeli, hayvanca çiftleşmeye alışmalarına yol açan “toplumsallık” yerine Şeriat’in getirdiği “evlenme özgürlüğü” ile başbaşa bırakılmalıdırlar.

Kimse, “donmuş, donuk” yaş sınırı masallarıyla Şeriat’in geniş özgürlük sahasını daraltmaya kalkışmamalıdır.

Zevkine uygun küçük kız çocuğu bulmak için evlenmeye ihtiyaç duymayan ensesi kalın ve cüzdanı şişkinlerin şahsî çıkarları için kamunun yararı (âmmenin maslahatı) gözardı edilmemelidir.

Böylesi tiplerin “Ne yapalım, yasalar seninle evlenmeme izin vermiyor” demelerinin de önüne geçilmelidir.. (Bu durum, “çok evlilik” yasağıyla metres konumuna düşürülmüş kadınlar için de geçerlidir.)


"BENİM YAŞIMA GELİNCE, ANLIYORSUN"

 










Bildiğim kadarıyla Türkiye’de anılarını yazmış olan sadece iki MİT’çi var.. Biri Mehmet Eymür, diğeri Yılmaz Tekin.

Bunlar da, yazdıkları önemli olmakla birlikte, açıklanması “devlet” ve MİT açısından mahzurlu olmayan şeyleri yazmış durumdalar.

1948 doğumlu olan Tekin, 1974 yılında, 26 yaşındayken MİT'e intisap etmiş.. 24 yıl gibi uzun bir süre ülkenin değişik bölgelerinde görev yaptıktan sonra emekli olmuş.

Haftalık Aktüel dergisinin 29 Aralık 2004 - 4 Ocak 2005 tarihli 36’ncı sayısında onunla yapılmış bir röportaj yer alıyor.

Burada söylediğine göre, MİT bazı “aydın”ları takip ediyor.. Bazılarıyla ise “işbirliği” içinde.

*

İkinci grup için verdiği örnek, o sırada 95 yaşında olan, yaşı 90'ı geçmiş, işi bitmiş Cemal Kutay.

Yılmaz’dan öğreniyoruz ki, devletin istihbarat kurumları Cemal Kutay’ın eline dosya tutuşturup “Al bunları yaz” diyormuş.

Ancak bu, Kutay’ın kadrolu/maaşlı “MİT personeli” olması anlamına gelmiyor.

Kendisine yöneltilen “Peki o zamanki MİT’le organik bir ilişkisi var mıydı Kutay’ın?” şeklindeki soruya Tekin, şöyle cevap veriyor:

“Hayır. Bildiğim kadarıyla, belge ve doküman açısından MİT tarafından desteklenen biriydi. Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde.” 

*

Mehmet Eymür de, “MİT için çalışan gazetecilerin çok olduğu muhakkak diyor (Bkz. https://t24.com.tr/haber/eymur-kivrikoglunun-olmesi-cevik-birin-isine-yarardi,204314).

Gazeteci Avni Özgürel’e göre, bazı haberleri için (kendisi gibi) MİT’ten teyit (doğrulama) alan gazeteciler de var, doğrudan MİT’e çalışan gazeteciler de..

Kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyordu:

“… MİT’ten bilgi almak, analiz yapan her gazeteci için arzu edilecek bir şeydir. Önemli bir bilgiyi yazmak noktasına gelmişsem, MİT’ten teyidini isteyebilirim. MİT’in basın müşavirleri benim her zaman tanıdığım insanlar olmuştur. [Medyada] Birlikte çalıştığım biri, MİT’te basın müşaviri olarak çalışmaya başlayınca çok şaşırmıştım, sezmemiştim çünkü.”

(https://t24.com.tr/haber/ajan-olsam-soylerdim-mit-tirlari-haberi-ben-dahil-herkese-servis-edildi-yazmadim,304516)

Aynı söyleşide Özgürel, devlet kurumlarının kullandığı bazı gazetecilerin, kendilerinden istenileni, “bedel ödeme” durumunda kalmamak için yaptıklarını söylüyor: 

“… söyleşinin başında birtakım CD’lerin [istihbarat kurumları tarafından gazetecilere] gönderildiğini söyledim. Her [yayınlanması için kaset, fotoğraf, belge vs.] gönderdiğiniz [gazeteci size bağlı] ajan olmaz, ama bazıları var ki onlarla sağlam irtibatınız olması lazım. Ki yayımlanmasını istediğiniz şey yayımlanmıyorsa onun yaptırımı olmalı.”

*

Bu noktada Özgürel’e şöyle bir soru yöneltiliyor:

“… gazeteciler ile kurumlar arasında ‘zorunluluk’ doğuranlar ne; para ihtiyacı mı, aile mi, takip sonucu elde edilenler mi?”

Denilmek istenen şu:

Gazetecinin, devlet kurumları tarafından kullanılmayı kabul etmesinin arkasındaki etkenler neler: Para mı alıyorlar, aileleri üzerinden tehdit mi ediliyorlar, yoksa şantaja maruz kalmalarına yol açacak açıkları mı dosyalanıyor?

Özgürel’in cevabı şöyle:

“Bazı şeyler var, onları örnek vererek anlatmam doğru olmaz. Bir şeyi yapmak zorunda kalırsınız, yapmamanın bedelini göze alamadığınız için. Yapmamanın bedeli ima da edildiğine, kamuoyunda tam tersi, çok demokrat, aydın bir imajınız varsa [Bedel, imajınızın yerle bir edilmesi olabilir]... Bir bakarsın çok cesaretli bir çıkış olarak görürsünüz ya da “Hayret niye böyle ters bir şey yaptı ki” dersiniz. O [yaptığı şeyi] kendine göre rasyonalize eder [bir kulp takar]. Ben bazen onu tanıdığım için onun yönlendirmenin eseri [normalde yapmayacağı birşey] olduğunu görürüm.”

Özgürel’e yöneltilen bir başka soru, “Sizce istihbarat, devşirilen gazetecilerin ne yapmasını istiyor?” şeklinde.

Cevap şöyle:

“ ‘Köpürtün’ deniyor, o kadar. Kötü resimler, dehşet tabloları, kara haber... İnsanların moralini bozuyorsun. “İşte Yeni Türkiye” başlığı altında bir fotoğraf, nasıl denk gelmişse Beyoğlu’nda tüm kadınlar başörtülü, tüm adamlar da sakallı. İstesen bir araya getiremezsin.”

*

Bunun ardından şöyle bir soru geliyor:

“ ‘Köpürtün’ün yanı sıra Şırnak katliamlarını [aslında ilgisi bulunmadığı halde] PKK’nın yaptığını, Uğur Mumcu cinayetinin arkasında İran olduğunu söyleyerek gerçeği ört bas etme veya yönlendirme gibi yöntemler de mevcut mu sizce?”

Özgürel onaylıyor:

“Hiç şüpheniz olmasın var. Eskiden Öcalan silahlı unsurları hudut dışına çıkarma kararı alınca, ‘Bin-iki bin kişi kalsın, lazım olur’ diyen general oldu!”

Bir başka soru, “ ‘Ajan gazeteciler’ ne kadarlık bir hacim kaplıyor sizce?” şeklinde.

Cevabı tahmin edebilirsiniz:

“Epey var. Kimisi polisle, kimi MİT’le, kimi askerle çalışıyordur. İyi gazete okuruysan zaten anlarsın.

“Nasıl?

“Benim yaşıma gelince anlıyorsun, ‘Bu oradan gelmiş’ diye.”

*

Özgürel’e şöyle bir soru da yöneltilmiş:

Ülkücü hareketin 1980 darbesi öncesinde devlet ile paralel hareket ediyor olmasının akla getirdiği şu cümleye ne kadar katılırsınız: ‘Devlet için soldansa ülkücüler arasından ajan devşirmek daha kolay’?”

Cevap, beklediğiniz gibi değil:

“Yanlış. İsim vermeyeceğim ama sol örgütlerinin liderlerinin içinde istihbarata çalışan vardır. 12 Eylül gecesi Türkiye’yi son uçakla iki kişi terk etti. Birisi Abdullah Çatlı, sol örgüt lideri olan diğerinin adını vermeyim. Aynı istihbarat [bu iki kişiden] birini Bahçelievler Katliamı’nda 7 İşçi Partili’nin öldürülmesinde, öbürünü başka şeylerde kullanıyor.”

Ülkücülerin devletin istihbarat birimleri için çalışmaya genelde dünden hazır oldukları biliniyor.

Başka özel nedenler bulunmasa bile “devletçi”likleri, “vatanseverlikçi”likleri (vatanseverlik değil) bunu gerektiriyor.

Böyle bir ilişki içine girmeyi Muhsin Yazıcıoğlu, haysiyet, şahsiyet ve şerefine yakıştıramazdı, fakat onun da “tarlası sürülmüştü”.

Özgürel’in sözünden anlıyoruz ki solcular da, devletçi olmadıkları halde, ülkücülerden farksızmış.

O kadar ki, Özgürel’e yöneltilen bir başka soru şöyle:

“Bir sol örgütün tüm karar komitesinin emniyet tarafından belirlendiğini ileri sürdünüz. Hangi örgüt bu?”

Cevap:

“Bir örgütün bütün karar merkez komitesinden bir kişi bile dışarıdan değil. Bunların tayinlerini yapan da Susurluk hadisesinde hayatını kaybeden bir polis şefi.”

*

Türkiye’de devletin (ve bu arada istihbarat örgütlerinin) nasıl çalıştığının anlaşılması bakımından, Özgürel’in aynı röportajda yer alan şu sözleri de önem taşıyor:

“Geçmişte bir dergide, bir tarih profesörü ‘Terör mücadelesi zor bir iştir, kaynak bulmak zordur. Diğer devletler ne yapıyorsa biz de öyle yapmalıyız. Avrupalılar uyuşturucuya düşkün, görsek de görmesek de bu, bizden gidiyor. Niye mafyaya bırakalım ki’ diye yazdı. Biliyoruz ki uyuşturucu Van’dan Edirne Kapıkule’ye kadar jandarma eskortuyla gitti bu.”

Evet, Türkiye, “seküler fetva”larıyla devlet kurumlarına yol gösteren böylesi mollavari moloz akademisyenler bakımından zengin.

Bunların işi, devlet kurumlarından aldıkları talimatları “bilimsel analiz” formatında millete yedirmekten ibaret.

*

Emekli MİT’çi Yılmaz Tekin’in açıklamalarına dönelim.

Cemal Kutay’a kitap yazdırılmasıyla ilgili olarak “Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde” dediğini görmüştük.

Röportaj şöyle devam ediyor:

"Aktüel: Nasıl bir işlem?

"Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

"Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap [Parayı Veren Düdüğü Çalar], ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

"Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur."

Günümüzde iş daha bir renklendi, çeşitlendi.. Sosyal medyadan, trollerden, "YouTuber"lardan, televizyonculardan vs. de söz etmek gerekiyor.

*

Evet, siz, falanca adamı kitap yazmış zannedersiniz, gerçekteyse ihtiyaç duyduğu malzeme eline MİT tarafından tutuşturulmuştur.

Ortaya alışılagelenin dışında bir fikir atmıştır, siz çapsız bir düşünür taslağı olarak kendi kendine yeni icat çıkardığını zannedersiniz, gerçekteyse “topluma ulaştırılmak istenen fikirler” onun kulağına fısıldanmıştır.

Çünkü toplumu (yani toplumdaki hedef grupları, kitleleri) kendi haline bırakmamak, hissettirmeden içerden yönlendirmek gerekir.

Çünkü “MİT’te böyle bir işlem de vardır”, ve fikirler tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere verilir.

Onlara mal edilir, onların malı olur.. 

Bir bakarsınız "tanıdık"lar koro halinde aynı şarkıyı söylemeye başlamışlardır.

Ya da biri assolist olarak sahneye fırlamıştır, diğerleri vokalist olarak ona eşlik etmekte, hep bir ağızdan aynı nakaratı seslendirmektedirler.

Böylece himayeye mazhar olur, büyük düşünür, velut yazar, acar gazeteci olma yolunda emin adımlarla ilerlerler.. Alkış toplar, ödüller alır, plaket koleksiyonu yaparlar.

Böyledir, siz adamı İslamcı düşünür diye biliyorsunuzdur, aslında MİT’çi düşünürdür.

İsimlerini vermeyelim, sakıncalı.. Deşifre olur, zora girerler. 

*

Peki, bunları nasıl tanıyacağız, bir yolu var mı?

Avni Özgürel’e göre var.. 

Benim yaşıma gelince anlıyorsun” diyor.

Ancak, onun yaşına gelmek tek başına yeterli değil, tevazuundan olsa gerek, cümlenin sonunu getirmemiş:

“Benim yaşıma gelince, ve de benim yaşadıklarımı yaşayınca, anlıyorsun.”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."