Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
LAİK DEMOKRASİNİN SAHTE HOŞGÖRÜSÜ KARŞISINDA ŞER’-İ ŞERÎF’İN (ŞEREFLİ ŞERİAT’İN) GERÇEK ADALETİ
Demokrasiye iman etme eğilimi gösterenlerin gözde kavramı,
(köken olarak IV. Henri'nin ilan ettiği "Nantes Buyruğu”na kadar
giden ve Voltaire tarafından yaygınlaştırılan) “hoşgörü”dür.
Öyle ki, hoşgörü ve görecelik (herşeyin
sana bana göre farklı yorumlanabilmesi) demokrasinin paradigmasıdır.
Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk şöyle diyor:
“Demokrasinin
paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak
açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür.
Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden,
demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir.
Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”
(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)
Selçuk, meseleyi çok güzel özetlemiş.
*
Hoşgörü kavramı “görecelik”ten ayrı düşünülemez. Prof.
Dr. Gilles Veinstein şunları söyler:
“... 18. yüzyıldaki Aydınlanma filozoflarına
göre, hoşgörü şöyle tanımlanabilir; başkalarının
fikirlerine saygı göstermeliyiz, çünkü biz kendimizin
düşüncemizin doğruluğundan emin değiliz, öyleyse kendimizin yanılabileceğimiz
ihtimalini göz önünde bulundurarak, o zaman belki de başkaları
haklı olabilirler, bunu tam olarak bilmediğimiz için
de böyle bir şüpheli durumda bütün farklı düşüncelere
yer vermek gerekir. Bu durum doğal olarak kesinlikle [Osmanlı İmparatorluğu'na
hükmeden] padişahın tavrı olamaz, zira o hiçbir zaman [inandığı
Şeriat’in] haksız olabileceğinden şüphe içerisinde olamazdı. O halde nasıl
oluyor da tebaasının bazılarının başka dinden olmasını kabul
edebiliyor? Bu sadece ‘zimmi’ kavramı, yani liberal İslam geleneği;
hatta bu İslam cereyanını İslam’ın en yaygın şekli olarak da
kabul edebiliriz.” (www.filozof.tripod.com/osmanli1.html)
Veinstein’ın sözünü ettiği “hoşgörü” gerektiren fikir
ayrılığı İslam’da içtihadî meselelerde (hak mezhepler arasındaki
ihtilaflarda) söz konusu olmaktadır.
Hakkında nass (anlamı açık ayet ve hadîs) bulunan konularda
içtihat yapılamaz: “Mevrîd-i nassta içtihada mesağ yoktur.” (Mecelle,
14. kaide)
Ancak bu, içtihat diye ortaya atılan (çağdaş “güncelleme”ler
gibi) tahrifat, tağyirat ve tahribatın hoşgörüyü hak etmesi anlamına
gelmemektedir.
Hoşgörüyü hak eden içtihat,
yanıldığını anladığı zaman (kendi imajını yerle bir etme pahasına da
olsa) hemen hatasını itiraf edebilen, hakkın hatırını herşeyden yüce bilen
ilimde rüsuh sahibi (ehliyet ve liyakati bulunan) müttekî müçtehitlerin
nasslardan hareketle “usûl”üne uygun olarak yaptıkları içtihattır.
Yoksa, Batılılar’a şirin görünülsün, çağdaşlaşılsın,
“toplumsal”laşılsın ya da laik (siyasal dinsiz) devletin devletlularından
aferin alınsın diye yapılan güncel budalalıklar değildir.
*
Felsefe tarihi, "bilgi
felsefesi" (epistemoloji) alanında esas itibariyle "dogmatikler"
(doğru bilgiye ulaşılabileceğini kabul edenler) ile septikler
(şüpheciler) arasındaki tartışmanın tarihidir.
Bu noktada demokrasi görececiliğin/göreciliğin (rölativizmin) ve dolayısıyla septisizmin yanında
durur. Aksi takdirde "doğru"ları çoğunluğun takdirine
bırakamaz.
Bununla birlikte demokratlar da, insanın
"tartışılamaz, vazgeçilemez hak ve hürriyetleri"nin
bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.
Yani hayatın gerçekleri onları
görecilikten vazgeçmeye, septisizmden dogmatizme yatay geçiş yapmaya mecbur
etmektedir.
Benzer şekilde "Hakimiyet
kayıtsız şartsız milletindir" diyen Türkiye Cumhuriyeti de,
anayasasına “(millet tarafından bile) değiştirilemez, değiştirilmesi
teklif dahi edilemez" maddeler dercederek, hem “hakimiyetin
millete kayıtsız şartsız ait olduğu” yönündeki iddiasına
(halkı aldatmak için söylenmiş) palavra muamelesi yapmakta, hem de
"milletin beğenisi"nden bağımsız (görece olmayan, mutlak; değişiklik
kabul etmeyen) doğrular bulunduğunu söylemek suretiyle demokratik göreceliğin
kalbine sivri mızrağı zerre kadar merhamet göstermeden saplamaktadır.
*
Evet, demokrasinin paradigmasının görecelik ve
hoşgörü olması, epistemolojik açıdan septisizme/şüpheciliğe yaslanıyor
olmasından kaynaklanıyor.
Bu şüphecilik, Tanrı’nın varlığı başta
olmak üzere dinî konuları da kapsıyor.
Allahu Teala’nın varlığı ve
birliği aklen zorunlu olmakla birlikte, insanların akıllarını
kullanması zorunlu değil.. O yüzden, insanların birçoğu bu aklî zorunluluğu
reddedebiliyor ve hatta buna bazen aklını kullanma adını verme kalpazanlığı da sergileyebiliyorlar.
Ancak, bu aklî zorunluluğu kabul
etmedikçe (Descartes gibi düşünürlerin ifade ettiği gibi)
agnostisizmden (bilinemezcilikten) ve septisizmden (şüphecilikten) kurtulmak
mümkün değil.
Agnostik ve septiklere düşen mantıklı
tavır ise, Spinoza’nın dile getirdiği gibi, “susmak”tan
ibaret.
Onlardan beklenebilecek tek mantıklı
ve tutarlı tavır bu.
Çünkü demokrasi, bilgi, eylem ve
ahlâk bakımından Allahu Teala’nın vahyine değil, çoğunluğun
tercihlerine (heva ve hevesine, tutkularına ve dünyevî çıkar hesaplarına)
dayandığı için, savunduğu değerlerin “mutlak doğru” olduğunu söyleme
hakkına sahip değil.
*
O yüzden, demokrasi savunuculuğu bilgi felsefesi (epistemoloji)
açısından septisizme, siyaset felsefesi açısından ise
göreceliğe sarılmak zorunda.
Bununla birlikte demokrasi, (içilen
rakının şişede durduğu gibi durmamasına benzer şekilde) bir defa bir şekilde siyasî hayata
hakim olma fırsatı yakaladığında, kitap sayfalarında durduğu gibi durmuyor.
Thomas Paine’nin ifade ettiği gibi kâfirce tanrılık davasına
kalkışıyor, müminler üzerinde istibdat kuruyor, kendisini
“mutlak doğru” ilan ediyor.
Göreceliği (ve buna bağlı olarak güncellemeciliği)
“din”de mutlaka görmek istiyor.
Kendisi ise bundan vazgeçiyor.. “Değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler icat ediyor, falan ya da
filan ölünün ilke ve inkılaplarına gökten inmiş vahiy
muamelesi yapıyor.
İnsanları, Allahu Teala’yı bırakıp bir kula
(diktatöre) ya da kullar topluluğuna (millete, halka) kayıtsız ve şartsız, mutlak biçimde tapmaya çağırıyor.
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken dile getirdiği kulları “rableştirme” şirki, demokrasinin ayrılmaz bir parçası, zorunlu sonucu, laızm-ı gayri mufarıkı durumunda.
*
“Sağduyu” adlı kitabıyla (Adı “dünyayı değiştiren
kitaplar” arasında anılır) ABD’nin bağımsızlık hareketine yaptığı katkı sonucu
ün kazanmış olan Thomas Paine, demokratik göreceliğin mütemmim cüzü
olan hoşgörü kavramına karşı çıkar.
Ona göre hoşgörü, hoşgörüsüzlüğün zıddı değil,
onun sahtesidir. Kendisini hoşgörü olarak gösteren hoşgörüsüzlük
ve istibdattır, zorbalık ve diktatörlüktür:
“Müsamaha,
müsamahasızlığın zıddı değil, onun sahtesidir. Her ikisi de müstebitliktir.
Biri kendinde vicdan hürriyetini vermemek hakkını, öbürü de onu bahşetmek
hakkını var sanır.”
(Thomas Paine, İnsan
Hakları, çev. Mehmet Osman Dostel, 2. b., İstanbul 1988, s. 83.)
Paine’ye göre, hoşgörü (ve dolayısıyla demokrasi), aslında Tanrı’nın
yetki alanına küstahça ve kâfirce bir müdahaledir:
“... müsamaha dediğimiz
hoşgörürlük, insan ile insanın değil, kilise ile kilisenin de değil, herhangi
iki din arasına da değil, Allah ile insan arasına, yani kul ile Tapılacak
[Allahu Teala] arasına girer; ve insanın ibadetini yapmasına göz
yumarken takındığı aynı fuzuli, o hiç yeri olmayan gereksiz
yetkilerle, küstahçasına ve kâfircesine, Ulu Tanrı’nın bu
ibadeti kabul etmesine müsamaha etmeye kalkışır.” (A.g.e., s.
84.)
Paine, akıllı ve gerçekten bilge bir adamdı.
George Washington, kendisini ABD’nin
bağımsızlığı mücadelesine ikna edenin Paine’nin Sağduyu kitabı
olduğunu söylemişti.
Görüldüğü gibi, Türkiye’de Elmalılı, ABD'de Paine olmak
fark etmiyor, aklını kullananlar aynı kanaate sahip oluyor.
Çünkü aklın yolu birdir ve Bir’e götürür.
*
Evet, Allahu Teala’ya iman etmeyenlerin bilgi felsefesi noktasından
agnostik ve septik, siyaset felsefesi açısından da en iyi
ihtimalle görececi/göreci olması kaçınılmazdır.
Ancak bu görecelik sahte bir göreceliktir,
hoşgörüsü de, Paine’nin ifade ettiği gibi, sahte bir hoşgörüdür.
Görecelik maskesinin altında dogmatik bir “mutlak
doğruluk” iddiası ve ona eşlik eden bir istibdat,
hoşgörüsünün altında da (“anlarsın ya” babından örtük bir şekilde hal diliyle
ifade ettiği tanrılık iddiasının onaylanmasını şart koşan) bir
hoşgörüsüzlük vardır.
Cemal Bali Akal’ın tabiriyle kendisini “Sivil
Toplumun Tanrısı” olarak gören çağdaş laik demokratik devletler,
kendilerine tanrılık/rablik imtiyazı tanınmadığında, ve gerçek Tanrı’ya, Allahu Teala’ya
itaat düşüncesi fikir hürriyeti bağlamında dile getirildiğinde, maskelerini hemen
indirir, sopalarını ellerine alırlar.
*
Bilgi felsefesi açısından septik ya da agnostik, siyaset
felsefesi açısından da sahte görececi ve sahte hoşgörülü
demokrat olma durumundaki laik-seküler zihniyet, hukuk
ve ahlâk felsefeleri açısından da tutarlı ve mantıklı bir temelden
yoksunluğun derin fukaralığıyla meşbudur.
Çünkü, laik demokratik zihniyet üzerine kurulu hukuk ve
ahlâk felsefelerinden söz etmek, deniz dalgalarının üzerine taş ve
tuğlayla inşa edilmiş muhteşem sarayların varlığından bahsetmekten farksızdır.
Allahu Teala’ya ve onun vahyi sayesinde bilinen
“mutlak doğru”lara inanılmaması durumunda görece olmayan (kaypak ve ilkesiz olmaktan uzak, "güc"ün karşısında şekilden şekile, renkten renge girmeyen bir katılık ve donukluğa sahip) bir hukuk ve ahlâktan söz etmek mümkün olmaz.
Göreciliğin olduğu yerde adaletten söz edilemez.
Bu görecelik düşüncesi, çağımızın seçkin siyasetçi,
düşünür, sanatçı, yazar ve çizerlerinin mutlu olup daha nitelikli
eserler vermeleri için, (değersiz birer hayvandan farksız görülen) kız
çocuklarının Epstein Adası’nda onlara hizmet yolunda feda
edilmesini akla ve mantığa uygun bulmaya elverişlidir.
Bütün mesele, kamuoyunun buna razı edilmesi, halk çoğunluğunun
bunu makul bulup onaylamasından ibarettir.
Nitekim Türkiye’de de Manukyan’ın vergilendirilmiş
kazancı kutsaldı.. Hem hukuka uygundu, hem de ahlâkîlikte
zirveye tırmanarak kutsal hale gelmişti.
Vahye dayalı hukuk ve
ahlâk ise, ne görecelik tanır, ne de seçkinlik.. Vahiy açısından her helal olan
bile kutsal değildir.
*
İmdi, vahye teslimiyeti kabul etmediği için
elinde görecelik ve hoşgörü edebiyatı dışında sarılacağı malzeme kalmayan laik
demokratların eşcinsel evlilikler, zina, LGBT vs. gibi
hususlarda ahlâkı hiç hatırlamazken İslam’daki âkil baliğ olmuş yaşı
küçüklerin evliliği meselesi etrafında gürültü
koparmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
Normalde bunların olaya doğa bilimleri (biyoloji, anatomi vs.)
ekseninde bakmaları gerekir.. Bu durumda, âkil baliğ olmuş bir kişinin cinsel
arzu duyuyorsa istediği kişiyle evlenmesini (veya ilişkiye girmesini), ateist
veya agnostik bir görececi demokrat olarak en azından hoşgörü ile karşılamaları
gerekir.
Aksini de “özgürlüğü kısıtlayan tabulara
teslimiyet” olarak yorumlamaları beklenir.
Ama hayır, bu noktada (İslam'ın nikâh izni söz konusu olduğunda) ahlâk edebiyatı yapmaya
başlıyorlar.
Birer ahlâk abidesi kesiliyorlar.. Ahlâktan anladıkları da
Karadenizli Dursun’ın “Temel anasını görmesin!” şeklindeki son arzusu
türünden bir devasız İslam karşıtlığı.
*
Halbuki, Şeriat’in birtakım mükellefiyetler yükleyerek topluma ilan şartıyla verdiği (ve toplumun denetimine açık hale getirdiği) nikâh izni ile yapılan şeyler, laik demokratik düzende, hiçbir
yükümlülük altına girilmeden, hiçbir bedel ödenmeden kitabına uydurulmak suretiyle gizli kapaklı biçimde rahatça
yapılabiliyor.
Eksik gedik bir bedel ödenmesi ise “Allah’ın şaşırtması”na
bağlı.
Takvimler 31 Mayıs 2024'ü gösterirken, Milliyet gazetesinde
şöyle bir haber yer almıştı:
ATV ekranlarında yayınlanan Müge Anlı ile Tatlı Sert programına çıkan Selahattin Yalnız adlı
şahıs, evden kaçan üvey kızlarına ulaşmak için yardım istedi.
14 gün sonra bulunan genç kızlar ise üvey babaları tarafından yıllardır
istismar edildiklerini söyledi. Görüntüleri izleyen Müge Anlı, canlı
yayında üvey babaya ateş püskürdü.
Canlı
yayında görüntülü olarak Selahattin Yalnız'a bağlanan Müge Anlı " Sen
utanmadan nasıl benim stüdyoma geldin? Allah seni şaşırttı mı, yanılttı
mı ne oldu? Senin bu kızlara neler yaptığının videoları elimde,
ahlaksız! Sen bundan sonra bana değil savcı ve hakime söyleyeceksin. Sen bu
kızları istismar edip nasıl gelip bir de ararsın? Ben gözüme mi inanacağım sana
mı? Bütün videoların elimde" dedi.
Hakkındaki iddiaları
yalanlayan Yalnız, asıl mağdurun kendisi olduğunu söyledi. Üvey baba, "Ben böyle bir şey yapmadım. O videolar
bize de geldi. Biz konuştuk, anlaşmaya çalışıyoruz. Ne anlatayım? Beni uyutup
yaptıklarını mı? Beni uyutarak istediklerini yaptılar"
ifadelerini kullandı.
(https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-canli-yayinda-uvey-baba-skandali-kayip-dedigi-kizlari-istismar-ettigi-ortaya-cikti-7135178)
Evet, haberde yer alan ifadelerin bir kısmı
böyle.
Zavallı kızlar dertlerini anlatacakları bir
makam, bir yetkili bile bulamamışlar, adamın Müge Anlı’nın programına çıkacağı
tutmuş, yoksa laik demokrasinin özgürlük ortamında evlat
edineceği başka kız çocukları da bulabilir, laik ve demokrat insanseverliğine
yine devam edebilirdi.
İmdi, bu Selahattin adlı adamın adı Mustafa
Cemal, soyadı da Hatatürk olsaydı, ve bu adam bütün devlet
kurumlarının, bütün devlet erkânının, karşısında iki büklüm olduğu bir konumda
bulunsaydı, ağzından çıkan laf kanun sayılsaydı, o kızlar evden kaçabilirler
miydi, kaçtılar diyelim, sığınacak yer bulabilirler miydi?!
Ve de adam ölürken bu kızlara mirasından pay
ayırsaydı, bunlar Mustafa Cemal’in kızları olmaları hasebiyle toplumda
ayrıcalıklı muamele görselerdi, durum ne olurdu?
O kızlar hakkında hangi gerçek ne kadar
bilinebilirdi?
*
Batılılar’ın demokratik “hoşgörü”sünün, çağdaşlığın (güncelliğin, zamanın
ruhunun, modernliğin) izin verdiği sınırlar içinde kaldığını
görmekteyiz.
Böylece modernlik (çağa uygunluk), dogmatik (mutlak
doğruluğa sahip, şüphe konusu olmayan) bir karakter kazanıyor.
Çağa uygunluk (yani hiçbir konuda “tuhaf bir nostalji”
bağımlısı olmamak, “asr-ı saadet simülasyonları”na takılıp kalmamak)
Batı’nın kendisine ait olan şeylere taktığı madalya olduğuna göre, modernlik
(çağdaşlık); pratikte Batılılaşmak, daha müşahhas biçimde ifade etmek
gerekirse, Fransızlaşmak, İngilizleşmek, Amerikanlaşmak olarak anlaşılmalıdır.
Ancak, Batılılaşmayı çağdaşlaşma (çağa
uygunluk) diye adlandırma uyanıklığı sergilediğinizde, onu bölgesel (salt Batı’ya ait) birşey
olmaktan çıkarmış, “evrensel” hale getirmiş oluyorsunuz.
Böylece Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi “nötr” bir kavramı
maske yaparak, Batı etnosentrizmini ve egosantrizmini/benmerkezciliğini örtmekte,
gözlerden saklamaktadır.
*
International Encyclopedia of The Social Sciences’a göre, sömürgecilik döneminde sömürge halklara, geleceklerinin
imaj veya tasvirleri, Batılı sömürgeciler tarafından sunuluyordu.
Mesela Hindistan’dan söz edilirken İngilizleşiyor,
Cezayir’den söz edilirken Fransızlaşıyor deniliyordu.
Daha sonra bu deyimler kullanılmaz oldu, “Avrupalılaşma”dan
söz edilmeye başlandı.
İkinci Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflamasına ve
Amerikan nüfuzunun yayılışına yol açınca Batı dilleri yeni bir kelime ile
zenginleşti: Amerikanlaşma.
Bu defa Avrupa’nın kendisi bile Amerikanlaşıyordu. Ama, dünyanın
diğer ülkeleri söz konusu olunca kullanılan yeni tabir “Batılılaşma”
idi.
Ancak bütün bu kavramlar tabiri caizse sömürgecilik kokuyordu.
Böylece, sömürülenleri avutup uyutmak için “modernisation” (modernleşme,
çağdaşlaşma) kelimesi kullanılmaya başlandı. (İzzet Er, Din
Sosyolojisi, Ankara: Akçağ Yayınları, 1998, s. 209.)
Evet, sömürgeciler, iddialarına göre, sömürdükleri toplumları
uygarlaştırıyor ve çağdaşlaştırıyorlar, yani çağdaş uygarlık düzeyine
taşıyorlardı.
Çağdaşlaşma ise, siyasal düzeyde (esasları Batı tarafından
belirlenmiş) laik demokrasiyi benimsemek demekti.
*
İslam’da hoşgörü değil, adalet vardır.
Bir İslam devletinde zimmîlere tanınan haklar,
onlara karşı sergilenmiş bir hoşgörü örneği değildir, olay adaletin yerine
getirilmesi, onların haklarına saygı gösterilmesinden ibarettir.
Hoşgörüyle çelişen adalet fikri, Türkiye’de hoşgörü kavramı için
referans olarak görülen Mevlana’da da vardır:
"Padişah dedi
ki: Hayır, yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan
bu, doğru bir harekettir.
"Ruh yerine şah
sürmek, işi harab etmektir. Şah yerine atı sürmek de bilgisizliktir.
"Şeriat'ta ihsan
da var, ceza da. Padişah, baş köşeye geçer; at, ahıra bağlanır.
"Adalet nedir?
Birşeyi layık olduğu yere koymak. Zulüm nedir? Layık olmadığı yere
koymak.
"Tanrı'nın
yarattığı hiçbir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, hile..
hepsi doğrudur.
"Bunların
hiçbiri mutlak olarak hayır değildir. Aynı
zamanda mutlak olarak şer de değildir.
"Her birinin yerinde
faydası vardır, yerinde de zararı. Onun için bilgi vaciptir,
faydalıdır.
"Yoksula yapılan
öyle cezalar vardır ki sevap bakımından ekmekten de yeğdir,
helvadan da.
"Çünkü helva,
vakitsiz yenirse safra yapar. Halbuki helva verilecek yerde ona bir sille
vurulsa kötülükten kurtulur.
"Vurmak hakikatte
kötü huyadır. Kilim döğülmez, tozu döğülür.
"Meclis de var,
zindan da. Her ikisi de lazım. Meclis ihlas sahibi olana, zindan ham kişiye.
"Yarayı deşmek
lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği kökleştirmiş olursun.
"Yaranın altındaki
eti yer. Yarı bir faydası olsa elli tane ziyanı olur."
(Mevlana, Mesnevî,
C. 4, çev. V. İzbudak, İstanbul 1990, s. 205.)
Mevlana, Kur’an’da belirtildiği üzere Hz.
Musa’ya verilen “Firavun’a yumuşak konuş!” emri ile ilgili olarak da şu yorumu
yapar:
“Yumuşak söyle ama sakın
doğrudan gayri bir şey söyleme.. yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!
“Toprak yemeyi adet
edinmiş adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme.. şeker daha
iyidir de!”
(A.g.e., C.
4, s. 305.)
*
Evet, demokrasinin paradigması hoşgörü, Şeriat’in (İslam’ın)
paradigması adalet, “hukuk devleti” olamamış ulus-devletlerin paradigması
da egemenliktir.
İslam’ın paradigması “el-Adlü esasü’l-mülk” der, yani “Adalet,
mülkün/egemenliğin temelidir.”
Makyavel’in tavsiye ettiği gibi
misyon olarak “hakimiyetin devamı”nı (devletin bekasını) seçen ve bu
amaçla adaleti çiğneyenlerin, eylemleriyle kendi amaçlarını tahrip ettiklerini
tarih göstermektedir.
Uluslararası ilişkilere, insan hak ve hürriyetlerine, devlet ve
birey ilişkilerine (kuruluş dönemindeki Osmanlı gibi) Şeriatçı misyon ve vizyon
çerçevesinde yaklaşanlar, devletin bekasına da hizmet etmiş
olurlar.
Türkiye'de, 1920’li ve 30’lu yıllara ait laiklik
(siyasal dinsizlik), çağdaşlık (çağ kaderciliği), devletçilik (devleti
sivil toplumun tanrısı yapma), halkçılık ("Uydum kalabalığa"
diyerek toplumu putlaştırma), milliyetçilik (kolektif kibir, enaniyet ve
bencillik) ve uygarlık (kendi eserine uygarlık adı verip secde etme) gibi
kavramlara takılıp kalanların bugün ve gelecek için söyleyebilecekleri hiçbir şey bulunmamaktadır.
GEÇ ÖLMEYE BAKIN EY PARLAK ZEKÂLAR, SİZE HASRET BİR ATEŞ VAR!
Descartes'ın "Yöntem Üzerine Konuşmalar"da
ifade ettiği gibi, insan, Tanrı'nın varlığını kabul etmediği sürece
"bilgisinin doğruluğu"ndan emin olamaz.
Zihnimizde oluşan, adına bilgi dediğimiz izlenimin,
dış dünyadaki gerçekliğe tekabül ettiğinden, hatta herşeyin bir rüya
gibi beynimizde olup bitmediğinden, “gerçek” bir dış dünyanın var olduğundan,
ancak, Descartes’ın ifade ettiği şekilde, “mükemmel olduğu için bizi
aldatmayacak olan bir Tanrı’ya” iman etmek suretiyle emin olabiliriz.
Bunun başka yolu yok.
Allahu Teala'ya iman etmeyen insan,
kendisiyle çelişmemek için görececi ve septik olmak
zorundadır.. Varacağı son durak agnostisizmdir/bilinemezciliktir.
Dürüst ve samimi bir septiğin/şüphecinin ve
agnostiğin (bilinemezcinin) yapması gereken ise, Spinoza'nın dile getirdiği şekilde hareket etmesidir: “Şüpheciye
düşen, sükuttur/susmaktır”.
Çünkü, doğru olduğundan kesin emin
bulunduğu hiçbir şey yok.
*
Ancak, Türkiye'nin laik demokrat soytarılarına
ve (sözde "dogmatik" olmayan) part-time septiklerine baktığımızda tam tersi bir
tavır görüyoruz:
Her konuda kesin doğruyu biliyor gibi tartışma
çıkarıyor ve muhatapları olan Müslümanlar'dan "dogmatik" olmamasını (yani "kesin doğru" bilgiye ulaşılabileceğini kabul etmemesini) ve bir agnostik ya da septik
tavrı sergilemesini, görececi ve de demokrat olmasını istiyorlar.
Hülasa, muhataplarının düşüncesinin yanlış
olduğunu bilme iddiasıyla agnostik defterinden isimlerini sildiren angutistik
olduklarını ortaya koymaktadırlar.
*
Evet, Descartes'ın ifade ettiği
gibi, Tanrı'ya imanın olmadığı yerde doğru bilgiye ulaşma iddiasında bulunmak (epistemolojik
açıdan) mümkün değildir.
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
Hoca, epistemoloji eksenli bu gerçeği ontolojiye taşıyarak, Allahu Teala'nın
varlığının kabul edilmemesi durumunda insanın kendi varlığından da şüpheye
düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.
Yani, bu durumda insan, "Evet, ben
varım" şeklinde dogmatik (kesin) bir bilgiye sahip olma
iddiasında bulunamaz.
Böyle bir bilgiye sahip olduğunu
düşündüğünde (Descartes'ın öne sürdüğü gibi) septisizm son bulur.
Ben varsam, var olduğumu şu anda
biliyorsam, fakat ayrıca kendi varlığımın ezelî olmadığının farkındaysam, var
olduğumu düşünmemin bir başlangıcının olduğunu kabul ediyorsam, benim
varlığımı başlatan, beni yaratan bir varlığın, Tanrı'nın varlığını itiraf
etmek zorundayımdır.
Eğer yaratanın doğa olduğunu düşünürsem,
doğayı Tanrı yapmış, tanrılaştırmış olurum. Materyalistlerin (Ki onlar da
dogmatiktir) durumu budur.
*
Doğayı tanrılaştıran (tanrısı doğa olan) bir kişi açısından, hem
doğadaki (doğa bilimcilerin yasa diye adlandırdıkları) düzenlilikleri,
hem de Dünya’daki canlı yaşamını izah edebilmek için doğaya “bilinç”
atfetmek gerekmektedir.
Zaten, doğanın bir parçası olan insan “bilinç”li
bir varlık olduğuna göre, cüzdeki özelliğin küll’de de bulunması,
doğanın da esas itibariyle bilinçli olması gerekir.
Dünya, milyarlarca yıl önce bir ateş
topuyken, soğuyan ateş zamanla bilinç de üretmiş, veya bilince dönüşmüş olamaz.
Bu anlayış çerçevesinde insan, tanrı-doğa’nın
(tabiatın) bir parçası olduğu için, tanrısal bir varlık olmaktadır.
Ancak, böyle bir maddî tanrının bir parçası
olma özelliği bakımından insan ile lağım faresi arasında bir fark
bulunmamaktadır.
Aynı şekilde, sadece elmas, yakut, zümrüt vs.
değil, insanın bağırsaklarındaki pislik de, bu durumda, tanrı-doğa’yı
oluşturan kutsal hammadde haline gelmektedir.
Ayrıca kurtun kuzuyu, kaplanın ceylanı
yemesinde görüldüğü gibi tanrı-doğa’nın bir parçası diğer parçasıyla kavga
etmekte, ateş ile su da farklı makamdan şarkı söylemekte, birbiriyle
savaşmaktadır.
*
Peki ama, özü itibariyle doğanın her
parçası tanrısallık bakımından eşdeğer iken, neden insan kendisini lağım
faresinden üstün görmektedir?
Neden, “Bütün tanrısallar eşittir”
ilkesinden söz edilememekte, küll durumundaki tanrı-doğa, bir cüzünün diğer
cüzüne üstünlük taslamasına imkân vermektedir.
Oysa, “bilinç” sahibi olduğuna,
bilinçli bir varlık üretebildiğine göre, buna izin vermemesi gerekir.
Demek oluyor ki, bilinç sahibi bir
tanrı-doğa yok.
İnsana bilinç vererek onu Arz’da “halife”
yapan, doğanın yaratıcısı olan (ve dolayısıyla doğadan müstağnî, zaman ve
mekândan münezzeh) bir gerçek Tanrı var.
*
İnsanı ve doğayı/evreni yaratan bir Hakîm’in
varlığı aklen zorunludur.
Peygamberlerin tebliği söz konusu olmasa
bile, Allahu Teala’nın varlığı akıl sayesinde kesin olarak bilinir.
(Matüridî ve Eş’arîsiyle Ehl-i
Sünnet bu konuda hemfikirdir. Mutezile de aynı görüşte..
Akıl, Allahu Teala’nın mahiyetini/künhünü değilse de varlığını ve birliğini anlamada yeterli olmakla birlikte, bu bilgiden dolayı insan için, peygamberlerin ayrıca tebliği söz konusu olmaksızın iman sorumluluğunun doğup doğmayacağı hususunda ihtilaf vardır.
Bu konuda Matüridiyye ile Eş’ariyye fikir
ayrılığına düşmüştür. Eş’ariyyenin akla önem vermediğini zannedenlerin cümlesi
zır cahildir.)
Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunlu
olmakla birlikte, insanları uyaran peygamberlerin bulunması aklen zorunlu
değildir.
Bunun anlaşılması, peygamberlerin,
peygamber olduklarını (doğal düzenliliğe aykırı, başka insanların yapmaktan
aciz kaldıkları) mucizelerle ispat etmelerine bağlıdır.
Yani peygamberin peygamberliği, salt akıl
yürütmeyle anlaşılamaz, onu destekleyecek (tabiri caizse pozitivistik-materyalistik
düzeyde, beş duyu temelinde) “gözlem”e ihtiyaç vardır.
Mesela Hz. Musa a.s.’ın asası mucize
olarak yılana dönüşüyordu.. Tarih boyunca hiç kimsenin yapamadığı birşey..
Hz. İsa a.s., mezarında yatan ölüyü diriltiyordu.
*
Peygamber Efendimiz s.a.s.’in mucizesi ise,
esas itibariyle Kur’an’dır.
(Bin kadar mucizesi varsa da, kâfirleri
ilzam etmek için gösterilmiş değildir.. Pekçok mucizeyi kâfirler değil, zaten
iman etmiş olanlar görmüşlerdir.)
Kur’an, insanlığa, mucizelik (insanları aciz
bırakma) noktasından şu şekilde meydan okuyor:
“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; (hatta bu hususta) Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın (size yardım etsinler ve iddianızı ispat ettiğinize tanık olsunlar), eğer doğrulardansanız!
"Yapamadıysanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde, yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının! O, kâfirler için hazırlandı."
(Bakara, 2/23-24)
Kâfirler açısından hiç kaçırılmaması
gereken bir fırsat..
Sûre dediğin ne ki?! Mesela İhlas Suresi..
Hepi topu bir satır.
Kevser Suresi de aynı durumda; bir satır.
Bu durumda, Arap kâfirlerin ve Arapça’yı
sonradan öğrenen “üstün zekâlı beyaz Batılılar”ın hemen oturup bir satır
birşey karalayıp Kur’an’ın mucizelik iddiasını balon gibi
patlatmaları beklenir değil mi?
Hayır, kimseden tıs yok.. Herkes Kur’an
karşısında son derece saygılı, dut yemiş bülbül.
Üstelik şimdi bir de “yapay zekâ”
diye birşey çıktı; roman yazıyor, resim yapıyor, film üretiyor, yapıyor da
yapıyor.. Yazarı, çizeri, filmcisi, mütercimi/çevirmeni panikte..
Evet, kâfirler “yapay zekâ”yı da
yardıma çağırıp buyursun mesela Kevser Suresi’nin bir benzerini getirsinler.
*
İmdi, misal olarak Kanunî’nin meşhur
gazelini alalım.
“Halk içinde muteber nesne yok devlet
gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen gazelini..
Bâkî, her beytin başına üç mısra ekleyerek
tahmîs (beşlikler) yazmış durumda.. İlk beşlik şöyle:
Câme-i
sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi
Bir
libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi
Var
iken baht u saâdet kuvvet ü kudret gibi
Halk
içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya
devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.
Görüldüğü gibi, ses, üslup, konu ve mana
uyumu var.
Evet, kâfirin yapması gereken şey de,
mesela Kevser Suresi’nin baş tarafına bu şekilde sadece bir satırlık bir
ilave yapmaktan ibaret.
Sonuna yapsa o da kabul.
Üstelik Allahu Teala meydan okumayı sadece
bir sureye de tahsis etmemiş.. Seçip beğenip alsınlar, hangi sure olursa..
*
Söz gelimi Mehmed Akif’in, Necip
Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, Nazım Hikmet’in bir şiirini seçip
“Var mı benzerini yazacak?” deseniz, her çağda bunu yapan dünya kadar şair
çıkar.
Fakat, “Şiirlerinden herhangi birini
seç, oradaki üç beş mısralık bir parçanın benzerini yaz” deseniz, bunu yapmak
için şair olmak bile gerekmez, Türkçe’yi bilmek yeterlidir.
Evet, üslup ve muhteva bakımından orijinal
bir şiir yazmak belli bir şairlik becerisi gerektirir, fakat orijinal olanı taklit,
özel yetenek gerektirmiyor.
Telefonu, telsizi, televizyonu, radyoyu, interneti,
yapay zekâyı vs. ilk icat eden olmak herkesin yapabileceği birşey değil,
ama böyle birşey bir kez yapıldığında, benzerini artık herkes yapabiliyor.
Eğer Kur’an sureleri Allahu
Teala’nın vahyi değil de Mekkeli ismi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olan
bir insanın icadı olsaydı, bugüne kadar her surenin binlerce benzeri yazılırdı.
Ve öyle olsaydı, böyle bir meydan okuma da zaten
daha baştan hiç yapılmazdı.
Üstelik bu meydan okumayı yapan zat, bir
şair de değil, ve memlekette o devirde bir sürü meşhur şair ve konuşma
sanatında ustalaşmış hatip var.
*
İmdi, mesela Hz. Musa a.s.’ın, Hz.
İsa a.s.’ın mucizeleri söz konusu olduğunda “Nerden bilelim bunların
yaşandığını?” diyen akılsızlar çıkabilir.
Çıkıyor.
Kur’an’ın meydan okuması onların mucizesi gibi
değil, her an, her dakika, her saniye gösterilen bir mucize; şu anda da
geçerli..
Bin 400 sene öncesinden söz etmiyoruz,
bugünden bahsediyoruz.. Meydan okuyan ayet, yerinde duruyor.
Üstelik “yapay zekâ” da elinizin
altında, buyrun, bir surenin benzerini getirin!..
Hangi sureyi isterseniz seçin alın!..
Kevser olmadı mı?.. İhlas’ı alın.. Beceremediniz mi, Kureyş’i deneyin!.. O da
mı olmadı, sırada Fil Suresi var; gene mi uymadı, olsun, Asr Suresi var, hepi
topu iki satır.
Pehlivan, bin 400 senedir meydanda “Var mı benim
karşıma çıkacak ve sadece üç saniyede tuş olmayacak adam?” diyor, fakat
pehlivanı yalancılıkla, çağ dışılıkla, geçersizlikle, “tuhaf nostalji nesnesi”
olmakla, donuklukla, durgunlukla, sofistike olmamakla, “toplumsal”ın dışında
kalmakla, "asr-ı saadet simülasyonu"na hapsolmakla suçlayan uygar doğrucularda tık yok.
Geliştik, ilerledik, güçlendik, yeni
teknikler geliştirdik, çağ atladık, ortaçağı geride bıraktık, Ay’a gittik, Mars’a
vardık, uçtuk kaçtık diyorlar, fakat pehlivanın karşısına çıkıp dört saniye
dayanmaya sıra gelince meydanda kimse yok.
Üstelik, işlerine gelmediği için bu bahsi
hiç açmıyorlar.
*
Evet, Einstein zekâsındaki adamları,
yapay zekâyı, bulabildiğiniz herkesi, dünyadaki bütün Arap dili ve
edebiyatı kürsülerinin akademisyenlerini toplayın ve mesela bir satırlık Kevser
Suresi’ne üslup, ses ve konu bakımından benzeyen başka tek satırlık bir metin
oluşturun ve bitsin bu kavga!
Kur’an’ın Muhammed’in (s.a.s.) uydurması bir çağ
dışı derleme olduğunu böylece herkes anlasın!
Domuz suratlı ibne taşeronların başrolü
üstlendiği, bir sürü figüranın eşlik ettiği operasyonel filmler çevirip tepineceğinize, hepi topu
bir satırlık birşey yazarak meseleyi kökünden halledin.
Böylece, devletten sürüp attığınız,
kitaplara hapsettiğiniz, cuma hutbelerinde bile anılmasına izin vermediğiniz İslam Şeriatı’nı milletin gönlünden de rahatça
siler atarsınız ve de “güncelleme, donukluktan kurtarma, sofistikeleştirme”
zahmetine girmenize hiç mi hiç gerek kalmaz.
Yapamıyor musunuz, o halde Kur'an ve Sünnet'ten "güncelleme" adı altında yüz çevirmekten, birtakım kişilere "asr-ı saadet simülasyon"lu, "tuhaf nostalji"li, "donukluk"lu yazılar yazdırarak "Allah'ın ipine sarılma" nosyonuyla üstü kapalı şekilde alay etmekten, Şeriat'i dolaylı yollarla aşağılamaktan ve aşağılatmaktan vazgeçin.
Bunu da mı yapamıyorsunuz, o halde mümkün mertebe geç ölmeye bakın!.
Çünkü size hasret bir ateş var!
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...