SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK SALAK MIYDI, YOKSA SALAK AYAĞINA YATARAK MİLLETİ SALAK YERİNE Mİ KOYDU?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 43

 

Bir önceki bölümde ulu yalan, çakma ata Türk, ricatların önderi Selanikli Mustafa Atatürk’ün, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile gerçekleştirmiş olduğu (yalnız, başbaşa, mahrem, gizli) görüşmeleri konu edinmiş ve bu görüşmeler hakkında yaptığı “karartma”ya dikkat çekmiştik.

Basit, “sergüzeşt-cû” (macera arayan) iyi kalpli egzantrik bir hristiyan din adamı gibi gösterdiği Frew (Nutuk’ta Fro diye geçer) ile olan görüşmesi hakkında Falih Rıfkı’ya, “Onunla Pera Palas’ın müdürü Mösyö Martin’in evinde bir defa görüştüm, bir daha da görüşmedim” demişken, bir yıl sonra TBMM’de okuduğu Nutuk’unda kendisini yalanlayacak, “bir iki defa” görüştüğünü itiraf edecektir.

Evet, yalancının iyi bir hafızaya sahip olması gerekir.

Ancak, Selanikli’nin her iki beyanı da yalan.. Gerçekte daha çok görüşmüş durumda.. Çünkü arkadaşı Rauf Orbay “iki üç defa”, yaveri Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde” görüştüğünü söylüyor.

Fasılalı tarih denilebilmesi için sayının en az üç olması gerekir.. Ancak, sayı daha fazla da olabilir.. Selanikli'nin, Frew ile, Orbay’ın ve Abbas’ın bilgisi dışında da görüşmüş olması ihtimali var.

*

Selanikli Nutuk’unda Frew’dan, onun “İngiliz muhibbi” Sait Molla ile olan ilişkisi bağlamında bahsediyor.

Ancak, Sait Molla’ya İngiliz ajanı diye saldırırken, (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi sıfatıyla kendisini kamufle eden baş ajan) Frew’yu safderun bir “sergüzeşt-cû” (macera arayıcı) olarak anıyor, ondan saygıyla söz ediyor.

Bu Sait Molla meselesini, daha önce başka bir blogda yazmıştık.. Öyle anlaşılıyor ki, Frew, kendisiyle bağlantılı olan Sait Molla’yı Selanikli’nin deşifre etmesini sağlayarak, heybesindeki asıl büyük turp olan Mustafa Kemal üzerindeki “İngiliz ajanlığı” şüphelerini dağıtmış durumda.. 

Hintli ajan Mustafa Sagir olayı da aynı mahiyette.

Şah için vezir de feda edilir, kale de, fil de.. Atın ve piyonun hiç lafı olmaz.

Şu bir gerçek, bu İngiliz keferesi, istihbarat satrancını çok iyi biliyor.. Sağ gösterip sol vurmanın, "oyun içinde oyun" kurmanın ustası.

*

Evet, birilerinin bize “eşi bulunmaz bir dahi” olarak tanıttıkları Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz’in Türkiye’deki baş ajanı Frew karşısında nasıl bu kadar aptal, budala ve salak hale gelebilmişti?

Onun ajan olduğunu nasıl anlayamamıştı da saf bir maceraperest zannetmişti?

Adamla defalarca görüşmüş, çözememiş, daha sonra Sait Molla'nın onunla olan bağlantısı ortaya çıkınca Molla'nın İngiliz ajanı olduğunu derhal anlamış, fakat sarı kafasındaki ankesör paslanmış olduğu için sıra Frew'ya gelince jeton bir türlü düşmemiş. 

Öyle olunca, bu denklemde Frew'nun payına deha, Selanikli'ninkine ise salaklık düşüyor.

Osmanlı padişahı Vahideddin’le olan görüşmelerinden bahsederken, onun her lafından başka bir anlam çıkardığını söyleyerek sözde üstün zekâsını göstermeye çalışan yerli-milli deccal Mustafa Atatürk (Deccal, “çok yalancı” anlamına geliyor), İngiliz papazın karşısında nasıl bu kadar ahmak, bön, salak, angut, budala, akılsız ve avanak hale gelebiliyor?

Gerçekte hiç de salak değil.. Bütün bir Türk milletini salak yerine koyuyor, koydu.

Çünkü, Frew'nun İngiliz ajanı olduğunu bildiğini söylese, kendisinin Sait Molla'nın molla olmayan versiyonu olduğunun düşünülmesi ihtimali var.

O yüzden, salak yerine koyarak yalan söylediği milletin, sergüzeşt-cû bir aptal rahiple lüzumsuz görüşmeler yaparak hoşça vakit geçirdiğini düşünmesini istiyor.

Onun Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün heykelleri, devlet dairelerindeki fotoğrafları, Türk milletinin boynuna asmış olduğu salak yaftasını bu "necip millet"in kabul etmiş bulunduğunun belgesidir.

*

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlamada en önemli noktayı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (yani Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu hususu oluşturuyor.

Burada ilk söz hakkını Selanikli’ye tanımak, öncelikle onun açıklamalarına kulak vermek, bilimsel objektifliğin gereği durumunda.

Ancak, o günleri yaşayan herkes söz hakkına sahip, ve gerçeğin bilinmesi, doğru bilgiye ulaşılması açısından herkesin tanıklığı önem taşıyor.

Bir başka önemli husus şu: Tarihî gelişmelerin doğru bir şekilde değerlendirilmesi, salt süreç içindeki olayların tek tek sıralanması ve herkesin tanıklığının üst üste yığılmasıyla yapılabilecek birşey değildir.

Değerlendirmemiz çerçevesinde ortaya koyduğumuz açıklama modeli ya da teorik analiz şayet olan biten herşeyi anlamlı bir bütün olarak izah edebiliyor, aklımıza gelen her soruya mantıklı ve tutarlı cevaplar verebiliyorsa, işte o açıklama modeli, bilimsel bir değere sahip demektir.

İstiklal Harbi, Kurtuluş Savaşı ve Millî Mücadele gibi adlar verdiğimiz tarihî olayı en anlaşılır biçimde izah eden bir açıklama modeli, Selanikli’nin sağ kolu, gözde adamı, başbakanı ve halefi durumundaki (Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı) İsmet İnönü tarafından ortaya konulmuş bulunuyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, olaya bu “açıklama modeli” çerçevesinde baktığımızda bütün taşlar yerine oturuyor, akla gelen her soru cevap buluyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra yaşanan olaylar ile İstiklal Harbi sırasında dillendirilen söylem arasındaki devasa uçurum, muazzam tezat da böylece makul bir izaha kavuşuyor.

Yine, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Osmanlı Devleti düşmanlığı da anlaşılır hale geliyor.

Ayrıca, Selanikli’nin zorla dayattığı, adına Atatürk ilke ve inkılapları denilen, gerçekteyse Curzon (ya da İngiliz) ilke ve inkılapları olan icatlar da beklenmedik şeyler olmaktan çıkıyor, sürecin doğal parçası haline geliyor.

Ekme biçme yasasının hükmünü icra etmesi, parayı verenin düdüğü çalması, kapitalizmini emperyalizm ile taçlandıran İngiliz'in, Selanikli'ye açtığı kredinin karşılığını, ilke ve devrimler adı altında faiziyle tahsil etmesi şaşırtıcı değil.

Evet, Selanikli’nin müslüman Türk’ün medeniyetine, kültürüne ve tarihî mirasına karşı başlattığı savaş, İnönü'nün açıklama modeli çerçevesinde akla ziyan bir sürpriz olmaktan çıkıyor.

*

İstiklal Harbi denilen olayı İnönü kadar veciz, özlü, anlaşılır, mantıklı, tutarlı, doğru ve gerçeğe sadık biçimde tek cümlede özetleyen başka biri yok.

Gerçekten, İsmet İnönü tarafından dile getirilmiş olan açıklama modeli, üç beş kelimeden oluşan kısa bir cümleyle, yaşanmış olan hemen herşeyi izah ediyor, anlaşılır hale getiriyor.

Bütün taşlar yerine oturuyor, akla gelen her soru cevap buluyor.

Bilimsellik işte budur.. Bütün büyük ve gözde teoriler (ya da açıklama modelleri) böyledir, az sözle pekçok şeyi (ilgili her olayı) izah etmeyi hedefler. (Mesela Newton’un teorisi şu basit cümleyle herşeyi izah etme iddiasındadır: İki cisim birbirlerini, kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı, aralarındaki uzaklığın karesi ile de ters orantılı olarak çekerler.)

Eğer elinizde doğru bir açıklama modeli (teori) varsa, yapacağınız şey, gözlemlediğiniz olayı o teori çerçevesinde “hesap kitap” konusu yapmak olacaktır. (Newton’un teorisi çerçevesinde konuşursak, Dünya ile Ay arasındaki münasebeti, kütlelerine ve aralarındaki uzaklığa göre değerlendirmek durumundayız.. Ay’a gönderilecek bir araçla ilgili hesaplamalar da buna göre yapılacaktır.. Newton’un teorisi böylesi hesaplamalarda işe yarasa da Merkür gezegeninin Güneş’in etrafındaki yörüngesi söz konusu olduğunda “çuvallıyor”, fakat konumuz bu değil.)

İsmet İnönü’nün açıklama modeli (Merkür'ün yörüngesi söz konusu olduğunda "çuvallayan" Newton teorisinin aksine), Kurtuluş Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmelerin hepsini izah ediyor.. Hesaplar yerine oturuyor, bilanço açık vermiyor. 

Öyle ki, Selanikli’nin mütareke dönemindeki (açık ve gizli) münasebetleri ve görüşmeleri de İnönü'nün açıklama modelinde ait oldukları yere cuk diye oturuyorlar.

*

Buna karşılık, Atatürkist/Kemalist taifenin “İngilizler ve müttefikleri ulu önder Atatürk’ten tırsıyorlardı, hatta Bandırma Vapuru’nu batırmak istediler” vs. şeklindeki palavraları, o süreçte yaşanan gelişmeleri anlaşılmaz hale getiriyor.

O kadar anlaşılmaz hale getiriyor ki, İngilizler’in Selanikli’ye ve kendisine refakat eden 30'a yakın adama niçin vize verdikleri de, İngilizler’in Samsun’da Selanikli’ye niçin selam durdukları da, birer “şu yılgın İngilizler” masalına dönüşüyor.

Olay, "Alice Harikalar Diyarında"yı aratmayan bir "Yüzüklerin Efendisi Selanikli Harikalar Yaratıyor" efsanesi halini alıyor. 

Ve de bu “yılgın ve de ahmak İngilizler” masalı çerçevesinde Selanikli, “imkânsızı başaran” bir masal kahramanı haline geliyor.

Böylece, Selanikli’nin (senaryosunu İngilizler’in yazdığı, Yunan Kralı Konstantin’in senaryo dışına çıktığı için gerçekçi bir görünüm kazanan) malum tiyatrodaki "işbirlikçilik" rolünü "kurtarıcılık" gibi göstermek için, olan biten herşeyi şöyle bir “açıklama modeli” ile “mucize yaratan tanrısal adam” şirkine bağlıyorlar: “Atatürk imkânsızı başardı.”

Selanikli imkânsızı başarmadı, İngilizler’le bir olup Osmanlı Devleti'ne öldürücü bir kazık attı ve de Türk milletinin zekâsıyla alay etti.

*

Bugün de Atatürkistler aynı şekilde Türk milletinin aklıyla dalga geçiyorlar.

Mesela, Sinan Meydan diye biri var, Selanikli hakkında kitaplar yazmış durumda.. Fatih Altaylı’nın programında söylediği şu:

Fatih Altaylı: Atatürk aslında imkânsızı mı başarmıştır?

Sinan Meydan: Baktığınızda tablo bunu gösteriyor. Ben bazen konuşmalarımda ve yazılarımda kendim de şaşırarak diyorum ki, yaa bu yapılanları bir filmde görsek…

F. A.: Yok artık deriz.

S. M.: Senarist amma abartmış deriz….”

İşte bu, İsmet İnönü ile Fatih Altaylı ve Sinan Meydan gibi tipler arasındaki fark.

İnönü, bizzat yaşadığı, bir parçası olduğu olaylarla ilgili olarak gerçeği söylüyor, bunlar ise gerçeğe inanmamak için "imkânsız" masallar üretiyorlar.

Hindistan'da yaşıyor olsalardı ineğin yüceliği hakkında kim bilir ne edebiyatlar paralıyor olurlardı.

*

Evet, Türkiye’de Selanikli hakkında yazılanlar maalesef uydurma masallar durumunda..

Senaristler “Yok artık!” denilecek şekilde abarttıkça abarttılar.

Sonra da, bu senaryodaki “imkânsız”a “imkânsız” diyecekleri susturmak, korkutup sindirmek, başlarını ezmek için “koruma kanunu” çıkardılar.

Halbuki, İsmet İnönü’nün Newton’un teorisinden bile daha doğru ve sağlam, gerçeğin tıpatıp kendisi olan açıklama modeli ortada “imkânsız” diye birşeyi bırakmıyor, herşeyi anlaşılır ve "imkân dahilinde, sıradan ve basit" hale getiriyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Selanikli’de öyle abartıldığı kadar büyük bir deha vs. yok.. Tarih ondan, rüzgârın estiği yöne doğru yürüme, suyun aktığı istikamete doğru yüzme, "kazanacak at"a oynama, kaybedenlerin değil kazananların peşine takılma uyanıklığı ve kıvraklığı göstererek Osmanlı Devleti’ne ihanet etmiş bulunan bir İngiliz işbirlikçisi olarak bahsedecek.

Bu yazı dizisinde bunu, zekâsı masal dinleme yaşında kalmamış olanlar için “inkârı imkânsız” delillerle dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık. 

Selanikli’yi İngilizler’in nasıl kolladığını, önünü nasıl açtıklarını anlattık: Meclis-i Mebusan’ı kapatarak, Osmanlı Genelkurmayı'nı basıp kapısına kilit vurarak, Anadolu’daki askerî ve idarî makamları ve memurları yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda bırakarak, Selanikli’ye biat etmeyip zorluk çıkaracak adamları tutuklayıp Malta’ya sürerek, Vahideddin’e ve Osmanlı hükümetine Ankara karşıtı açıklamalar yapma yönünde baskıda bulunup onları vatan haini konumuna düşürerek, Filistin'de İngilizler'in önünden palas pandıras kaçan Selanikli’yi onların korktuğu kahraman gibi göstererek bunu yaptılar.

Dahası, Selanikli kongreleri toplayıp yeni bir meclisin altyapısını hazırlayıncaya ve TBMM'yi Ankara'da toplayıp aktif hale getirinceye kadar Yunan'a Milne Hattı ile İzmir dağlarında çiçek toplattı, ot yoldurdular.

Fransızlar’la savaşanlar, Maraş, Urfa ve Antep halkıydı, Selanikli değil.. Selanikli, Halep gibi Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan topraklarını hediye ederek onlarla Ankara Antlaşması’nı yaptı..

İtalyanlar, geride birçok silah bırakarak kendiliklerinden çekip gittiler.

*

Selanikli yedi düvelle (yedi devletle) değil, sadece Yunan’la savaşmak zorunda kaldı.

Yunan’ın karşısında Ankara’yı bırakıp Kayseri’ye kaçmamasını sağlayan, TBMM’deki “İngiliz ajanı olmayan” samimi vatanseverlerdi.

Anadolu'nun Yunan karşısında talihinin dönmesini sağlayan Sakarya Savaşı da Fevzi Çakmak sayesinde kazanıldı, yoksa Selanikli Filistin cephesinde olduğu gibi firar emri vermiş durumdaydı.

Selanikli’nin bütün yaptığı, Yunan’ı Ege’den kovmasıdır.. Hadiselerin seyri içinde buna mecbur kalmıştır.. Yoksa, Ankara'yı bırakıp Kayseri’ye dünden kaçmıştı.

*

İmdi, bir Sultan Alparslan bütün bir Anadolu’yu Türk’ün önüne sermiştir.. Selanikli ise sadece Ege’yi kurtarmış.. Ve Selanikli yere göğe kondurulamıyor.

Fatih Sultan Mehmet, bölgesel güç görünümündeki devleti cihan imparatorluğu haline getirmiş.

Yavuz Sultan Selim Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Suriye, Mısır ve Arabistan’ı hakimiyeti altına almış.. Onun yanında Selanikli silik ve önemsiz bir figür.

Selanikli’nin bütün hayatı işbirlikçilik, yalan dolan, hile, ihanet ve aldatma üzerine kurulu.. Yavuz Sultan Selim ise karakter abidesi.

Mesela, Kırım Hanı, babası Bayezid’e karşı onu destekleme şartı olarak, padişah olduğunda bazı olağanüstü yetkilerle iktidarına ortak olmayı teklif ettiğinde bunu reddetmiştir.

“Şimdi kabul edeyim, köprüyü geçince dayıyı sırtımdan atarım” dememiştir.

Ne demişti oğluna adam, “Sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” mi demişti?

Bahtın yaver gider, şu veya bu gücün desteğiyle bir yerlere gelirsin, fakat adam olmak her babayiğidin harcı değildir.

Adam gibi adamların “koruma kanunu”, tarihin bizzat kendisi, ve Himalayalar haşmetindeki bağımsız ve hür karakter ve şahsiyetleridir.


FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


"SİZ DİNİNİZİ ALLAH'A MI ÖĞRETİYORSUNUZ?"

 









Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında şunları diyor:

“… Müslümanlar sadece maddi alemde değil sosyal ve siyasi anlamda da Batı’nın fodulu haline gelmişler, gerisine düşmüşlerdir…”

“… Söz gelimi Hayrettin Karman Hoca, ‘Köle ve cariye meselesi’ başlıklı yazısında bunlardan birisine temas etmiştir. Yazısının bir yerinde şöyle diyor: Bütün bunlara rağmen İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.

“Hoca yerden göğe kadar haklıdır. Müslümanlar dinlerinin külli ve nihai hedeflerini göz ardı etmişlerdir. Halbuki İslam bir çok vesile ile kölelere özgürleşme kapısını aralamıştır. Son hedefi de göstermiştir. Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak. Bunu açmak ve aşmak Müslümanların elindeydi ve göreviydi. Ama tutuk davranmaları veya donukluklarından veya nasların anlaşılmasında Hazreti Ömer gibi sofistike olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır. …”

Deveye “Neden boynun eğri?” diye sormuşlar, “Nerem doğru ki?!” diye cevap vermiş.. Özcan’ın bu sözlerinin durumu da aynı, doğru olan hiçbir tarafı yok.

*

Önce Hayrettin Karaman’ın devirdiği çamlardan başlayalım..

Müslümanlar dinlerini iyi anlayamamışlarmış..

Bir sen anladın!..

Hatta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bile doğru anlayamamış ki onun da köle ve cariyeleri vardı.

Rasulullah s.a.s. hiç köle ve cariye sahibi olmamak suretiyle ümmete örnek olacakken bunu yapmamış, bir “insanlık ayıbı”na ortak olmuş.

Karaman bir de tutup “Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirmek”ten söz ediyor.

Allahu Teala’nın “maksad”ını kimse anlayamamış, Hayrettin efendi anlamış.

Resulü'nün maksadını ise Resul'un (s.a.s.) kendisi bile anlayamamış.. Fakat Karaman'ın gözünden kaçar mı, olayı hemen "çakmış".

Karaman'ın o devirde yaşayıp da Hz. Peygamber s.a.s.'i irşad edememiş, maksadını öğretmemiş veya hatırlatmamış olması ne büyük eksiklik!

Böylece Peygamberimiz s.a.s. de “dünya menfaatini ahiretinkine tercih” etme durumuna düşmüş.

İşte Karaman’daki engin ve derin fıkıh (ince anlayış) bu!..

*

Allahu Teala bu dünya hayatını bir imtihan olarak yaratmıştır.

Dinin en temel maksadı da Allahu Teala’ya şirk koşulmasını engellemek, böylece insanların Şeytan’a (doğrudan veya dolaylı) kulluk etmelerinin önüne geçmektir.

Allahu Teala insan hayatının korunması için cinayeti, neslin korunması için zinayı, sömürünün engellenmesi için faize geçit verilmemesinin yanısıra mülkiyet hakkının güvence altına alınması için gasp, aldatma ve hırsızlığı, aklın korunması için sarhoşluk veren nesnelerin tüketimini kesin bir biçimde yasaklamış, bunlar için ağır cezalar getirmiş, fakat kölelik için böyle bir ceza takdir etmemiştir.

Hayrettin efendi, sen “Allah’ın maksadı”nı Allah’a mı öğretiyorsun:

“De ki: Siz dîninizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah, göklerde olanları ve yerde bulunanları bilir. Çünkü Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)

*

Karaman nasıl Müslümanlar’ı “dinlerini iyi anlamamak”la suçluyorsa, ondan aldığı lojistik destekle “gaza gelen” Mustafa Özcan da, onları dinlerinin külli ve nihai hedeflerini gözardı etmek”le suçluyor.

Meğer Özcan'ın heybesinde ne turplar varmış da haberimiz yokmuş.

Karaman nasıl “Allah ve Resulü’nün maksadını” bilip gerçekleştirmeyi kendi inhisarına/tekeline alıyorsa, Özcan da “dinin küllî ve nihaî hedeflerini (maksatlarını)” bilmeyi, hayret verici bir el çabukluğuyla, kaşla göz arasında kendi tapulu malı haline getiriyor.

Kimsenin varlığından haberinin bulunmadığı tavşanı kara şapkasından çıkaran illüzyonist gibi, Müslümanlar'ın varlığından habersiz yaşayageldikleri "dine ait küllî ve nihaî hedefleri" gözler önüne seriyor.

*

Mustafa Özcan gibilerin Hayrettin Karaman'a adeta "mezhep imamı" muamelesi yapmaları, onun bulanık sulu çeşmesinden kana kana içmeyi marifet bellemeleri sebepsiz değil.

Çünkü o, ilahiyat korosunun makamdan makama ustaca geçişi en iyi beceren, yeri geldiğinde yeni "yorum"uyla laik (siyasal dinsiz) devletin derinliklerinin de gönlüne su serpen, onların da hoş vakit geçirmelerini sağlayan bir "ses" sanatçısı.

Repertuarında her zevke, her keyfe, her meşerebe ve mizaca göre birşey var.. Sıradışı bir yetenek.

Ortama en uygun parçaları seçip seslendirmede üstüne yok.

Yağla balla beslenmeyi, el üstünde tutulmayı hak ediyor.

Mesela, yeri geldiğinde, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’ın 14 Ocak 2023 tarihli yazısında aktardığı sözleriyle başka bir makamdan gazel okuyabiliyor:

“Saygıdeğer Hayrettin Karaman hocamız, Yeni Şafak’ta yayınlanan ‘Kardeşler ve Ötekiler’ başlıklı yazısında şunları yazdı: ‘Kardeşler arası ilişkilerde aslolan rahmettir, hoşgörüdür, ıslah kastıdır, yumuşaklık ve tatlılıktır. Yumuşaklık beyanda (ifadede), hoşgörü de içtihad farkında kendini gösterir. Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir…’

"Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek. Ama hayır, kardeşimizi kâfir, mürtet ilan etmenin tezgâhı daha kıymetli geliyor Türkiye’deki din dilinin vasatına.”

*

Evet, Karaman tipi din dili vasatı, zaman ve zemin değiştiğinde Müslümanlar’ı “dinlerini iyi anlamamak, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamak, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmek”le suçlayabiliyor.

“Kendi farklı içtihadımı (görüşümü) dine eşdeğer saymam, ve doğruyu kendi içtihadımın tekeline vermem müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir” diye düşünmüyor.

“Belki de dini iyi anlayamayan, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmayan, dünya menfaatini ahiretinkine tercih eden kişi benim de, farkında değilim” diye düşünmeyi gereksiz buluyor.

Kendisinden gayet emin.. Ona, “yeni içtihadı”nın, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî ideolojisi ile, ve de Batı’nın “yükselen trend” söylemi ile paralellik göstermesi, onlar açısından sorun taşımaması yetiyor.

“Müslümanlar, Rasulullah s.a.s.’den ne görmüşlerse onu alıp kabul etmişler, hatta tarihsel süreç içinde meselenin özüne ilişkin ‘icma’ denilebilecek bir anlayış birliği ortaya çıkmış, şimdi ben bütün bir selefi dini anlayamamakla, Allah ve Resulü’nün maksadı konusunda titiz davranmamakla, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmekle suçlarsam haddimi aşmış olur muyum?” diye kendisine sormuyor.

*

Çağdaş müçtehitlikte Mustafa Özcan da Hayrettin Karaman’ı aratmıyor.

O da içtihat atına binmiş, bütün bir fıkıh tarihinin derelerinde tepelerinde, vadilerinde dağlarında cevelan ediyor.

Selef, dört mezhep imamı dinin kölelik konusunda gösterdiği son hedef”i görememiş, anlayamamış, “çuvallamışlar”.

Çünkü onlar, “Ortaya çıkan yeni meseleler hakkında içtihat yapabiliriz, fakat hakkında ayet ve hadîs bulunan konularda, o ayet ve hadîslerdeki hükümleri yok sayacak şekilde kendi kafamızdan ‘son hedef’ icat edemeyiz, ‘İşittik ve itaat ettik’ deriz” diye düşünmüşler.

Karaman'ın izini takip eden Mustafa Özcan’ın içtihadı ise “Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak” gerektiğini söylüyor.

*

Yani “Kölelik kurumu, bir daha geri dönmemek üzere yasaklanmalıydı. Bu, Müslümanlar’ın elindeydi ve göreviydi, fakat yapmadılar” hükmünü veriyor.

Diyelim ki ilerde şartlar değişti, kölelik konusunda 250 yıl öncesine dönüldü, Batılılar yine Afrikalılar'ı vs. kaçırıp köle yapmaya başladılar, bizimle de savaştılar ve esir ettikleri askerlerimizi (mesela Viyana Kuşatması'nda esir düşen Temeşvarlı Osman Ağa gibi) köle yaptılar, biz öyle davranmayacağız, kölelik kurumunu bir daha geri dönmemek üzere yasakladığımız için onlardan teslim olup bize esir düşenleri serbest bırakacağız, onları kısa süreliğine de olsa esir edip köle muamelesi yaptığımız için onlardan özür dileyeceğiz.

Neden?.. Çünkü dinin "küllî ve nihaî hedefi"ni artık anlamayı başarıp kölelik kurumunu bir daha geri dönmemek üzere yasakladık.. Bu, görevimizdi.

Görüldüğü gibi, Mustafa Özcan'da görev bilinci tavan yapmış.. Büyük adam.. Büyük müçtehit.. Biz onu bizim gibi sıradan müslüman zannediyorduk.

Yanılmışız.

Büyüklere af yakışır, kusurumuzu bağışlasınlar.

*

Müçtehid-i azamın görevden kastı ne, bunu açık biçimde söylemiyor, fakat konuyu ele alış biçiminden bunu “farz” gördüğü anlaşılıyor.

Özcan’ın bu bilinç harikası "yeni içtihad"ı çerçevesinde şu ortaya çıkıyor: Rasulullah s.a.s. de özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak gerektiğini anlayamamış.. 

Elindeyken ve göreviyken bunu yapmamış.

Başta Peygamber Efendimiz s.a.s. olmak üzere bütün bir ümmet bu konuda tutuk ve donuk davranmış.

Hatta Hz. Ömer de aynı tutukluk ve donukluğu sergilemiş.

Nassların anlaşılması hususunda sofistikeymiş, ama, nedense kölelik mevzuuna sıra gelince sofistikeliği teklemiş, kayış koparmış.

*

Hz. Ömer’in sofistikeliği meselesini (Ki akla başka bir Mustafa’yı, münafıklıktan küfre yatay geçiş yapan pırasasör Mustafa Öztürk'ü getiriyor) inşaallah başka bir yazıda konuşalım.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."