ERDOĞAN’IN GÜNAH GALERİSİ

 




Bir zamanlar Prof. Dr. Mehmet Bayraktar (Ki ilahiyatçıdır) Özal’ın Günah Galerisi diye bir kitap yazmıştı.

Basıldığı yıl, 1989.. Özal’ın başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına geçiş yaptığı sene..

Basan, Rehber Yayıncılık..

(Bildiğim kadarıyla Rehber Yayıncılık, benim son genel yayın yönetmeni olarak hizmet verdiğim İslâm Dergisi’nin eski çalşanları Zekeriya Karaman, Hasan Hüseyin Ceylan ve Zahid Akman’a aitti.. Zekeriya Karaman ve Zahid Akman, bir süre sonra, Necmettin Erbakan’ın Recai Kutan eliyle kurdurduğu Kanal 7’nin kadrosunda yer aldılar ve Erbakan ile Kutan’ı tasfiye ederek kanalın sahibi olma başarısını gösterdiler.. Hasan Hüseyin Ceylan ise, Kanal 7 macerasında yer almamanın bir getirisi olarak Refah Partisi’nden milletvekili oldu.. Zahid Akman’ın yıldızı AK Parti döneminde parlayacak, RTÜK başkanlığına getirilecekti.. Akman son dönemlerde ara sıra Erdoğan’ın uçağında da görülebiliyor.. Onun ilginç özelliklerinden biri, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca tarafından “cemaatteki MİT’çiler” olarak ismi verilen birkaç kişiden biri olması.. 35 yıl önce Türkiye bugünkü gibi değildi, bir insanın MİT’le bağlantılı olduğunun bilinmesi onun için büyük bir zül addedilirdi.. Bugünse bir meziyet gibi kabul ediliyor, yerlilik-millilik sayılıyor.. “Nuh’un kelekleri” kadrosunda devlete hizmet verdiği birileri tarafından öne sürülen Soner Yalçın’ın 2008 yılında İslâm Dergisi’nin bu eski çalışanlarına “İslam Dergisi’nin idealist gençlerine ne oldu?” başlıklı bir yazıyla “idealist”lik madalyası takmış olması sebepsiz değildir.)

*

Evet, Özal için, başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına geçtiği yıl “günah galerisi” tezyin edilmişti.

Erdoğan’ın başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına atladığı 2014 yılında ise Türkiye’de onun için böyle bir kitap yazabilecek bir babayiğit bulunmuyordu dersek herhalde mübalağa etmiş olmayız.

Aslında Erdoğan’ın günah galerisi (görüldüğü kadarıyla) Özal’ınkinden zengin..

En büyük günahı ise, dinî konularda bilir bilmez konuşması, yalan yanlış şeyler söylemesi.

İtikadî bakımdan yanlış laflar sarf edebildi.. Ki, itikadî hatalar amelî hatalara benzemez..

Bu hataların en meşhuru, Mısır ve Tunus’ta Araplar’a “Devlet yönetiminde Şeriat (Allah’ın indirdiği ile hükmetme) yerine laiklik (siyasal dinsizlik)” tavsiyesinde bulunmuş olması.

Hükmetme, devletsiz ve hükümetsiz olmaz.. Allahu Teala, “Allah’ın indirdiğini yaşama”dan değil, “indirdiği ile hükmetme”den söz ediyor.

Evet, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44)..

Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini istemeyen kâfir olur.

“Allah’ın indirdiği ile tabiî ki hükmedilmelidir” deyip de yaşantısıyla bunu yalanlayanlar ise fasık ve zalimdirler (Maide, 5/45, 47).

Erdoğan, dört ay kadar önce "Şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir" diyerek bu konudaki hatasını düzeltme yönünde önemli bir adım attı.

Düzeltme işini ahirete bıraksaydı, kendisi için çok kötüydü.

*

Erdoğan’ın başka hatalı lafları da var..

Mesela bir ara “dinin güncellenmesi gerektiği”nden söz etmişti.

Sonradan geri adım attı, düzeltmeye çalıştı, fakat geride iz bırakıyor tabiî..

Ancak, himayesi altındaki birileri bu “güncelleme” faaliyetini kesintisiz biçimde sürdürüyorlar.

Son örnek, KADEM adlı “şımarık AK Partili kadınlar konsorsiyumu”nun suratından eblehlik ve ahmaklık akan akademik titrli boşboğaz cahil gevezelerinden Esra Aslan Turan adlı zavallının zırvaları..

*

Odatv.com, konuyu haber yapmış..

Başlık uzun:

Kadem'deki makale İslami kesimi birbirine düşürdü... Konu İslam'da toplumsal cinsiyet... Erdoğan o alim için ne demişti”.

Haberin spotunda ise şu ifadeler yer alıyor:

“Ömer Nasuhi Bilmen'in 'Büyük İslam İlmihali' adlı çalışmasını toplumsal cinsiyet açısından ele alan Esra Aslan Turan'ın, KADEM'in dergisinde çıkan yazısı tartışmalara yol açtı. Milli gazeteden makaleye gelen eleştiriden farklı bir görüş ise Yenişafak gazetesinden geldi.”

Haberin ilk paragrafı şöyle:

KADEM’in Kadın Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan ‘Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nde Toplumsal Cinsiyet’ isimli makalede, kadının İslam'daki rolüne dair ifadeleri İslami kesimde tartışmalara yol açtı. Dicle Üniversitesi Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Esra Aslan Turan'ın makalesinde, Bilmen'in ilmihalindeki ifadeler toplumsal cinsiyet kavramı üzerinden ele alındı. Makalede geçen ‘Kadınların bireysel ve kamusal haklardan dışlanmış, erkeğin iznine tabi bir köle veya çocukla bir arada değerlendirildiği, devam eden bölümlerde de açık bir şekilde fark edilir’ ifadelerine eleştiriler geldi.

*

Evet, bu Esra denen süzme ve seçme belahet, şöyle (grameri bozuk) bir cümle kurmuş: 

“Kadınların bireysel ve kamusal haklardan dışlanmış, erkeğin iznine tabi bir köle veya çocukla bir arada değerlendirildiği, devam eden bölümlerde de açık bir şekilde fark edilir.”

Merak etmesin, Türkiye, Ömer Nasuhi Bilmen hocanın “Büyük İslam İlmihali” ile yönetilmiyor.

Bu ilmihal, anayasa değil..

Medenî Kanun da, bu ilmihali esas almıyor.

Dolayısıyla, bu ilmihalde yazılanlar, sadece ona inanan ve kendi hür iradesiyle ona uymayı tercih edenleri bağlıyor.

*

Ancak, bu Esra eblehinin lafı çerçevesinde düşünürsek, Türkiye’de “anayasa ve yasalar çerçevesinde” şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: 

“Türkiye’de Şeriat’e bağlı müslümanların bireysel ve kamusal haklardan dışlanmış oldukları, laiklerin iznine tabi bir köle veya çocuk durumunda görüldükleri, anayasa ve yasalarda açık bir şekilde fark edilir."

Türkiye’de böyle bir durum var.. Ve bu, birilerinin inanıp da gönüllü olarak tercih ettikleri, tatbiki isteğe ve rızaya bağlı bir uygulama değil..

Zorla dayatılan bir tahakküm dizgesi..

*

Öyle ki, inancınız gereği “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini” etmediğinizde Türkiye’de bireysel ve kamusal haklarınızı kullanamıyorsunuz.

Böyle bir bağlılık yemini, İslam’a göre caiz değildir.. Haramdır.. 

Bu, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Mekke’de bireysel ve kamusal haklarını kullanmak için “Ebu Cehil’in ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini” etmesi gibi birşeydir.

Böyle bir yemini etmiş olsa, zaten, “Ben davamdan (davetimden), inancımdan, mesajımdan vazgeçtim, artık müslüman (Allah'a teslim olmuş) değilim, Allah’a değil Ebu Cehil’e bağlandım, çağrım Ebu Cehil düzenine itaatedir” demiş olurdu.

Galileo gibi takiyye nevinden böyle yapmış olsaydı, o takdirde de şahsiyeti/kişiliği ölmüş olurdu.

Evet Türkiye'de, kişisel ve kamusal haklarınızdan yararlanmak için ya inancınızdan ya da şahsiyetinizden vazgeçmek zorundasınız.

Yani öyle bir fasit daire (kısır döngü) ki, kişisel ve kamusal haklarınızdan yararlanmak için, daha baştan, inancınızı ve şahsiyetinizi koruma gibi en temel bir kişisel hakkınızı kurban etmek zorundasınız.

Bundan daha büyük bir aşağılanma, bundan daha acı bir kölelik, bundan daha utanç verici bir zillet olabilir mi?!

İnsanın şahsiyet olarak ölmesi, bedenen ölmesinden, öldürülmesinden daha kötü bir durumdur. Böyle kabul edilir.

Ancak bu, şeref sahipleri için böyledir.

Şerefsizler için herşey mübah.. TBMM’yi Şeriat’e, Hilafet kurumuna bağlılık yeminiyle kurup açar, fakat onunla Şeriat’in ve hilafetin canına okur.

*

Bu Esra densizi ve KADEM “akılsızlar korosu”, şayet “gerçek” sorunları dert ediniyorlarsa, sözünü ettiğimiz bu "iman" ve “şahsiyet” meseleleri ile “Müslümanların Türkiye’deki adı konulmamış köleliği ve vesayet altındaki mahcur çocukluk halleri” üzerinde dursunlar.

Fakat durmazlar..

Duramazlar..

İşlerine gelmez..

Çünkü bunu yaptıklarında kaybedecekleri o kadar çok şey var ki!.. O kadar çok şey biriktirdiler ki!.. Hangi birini sayalım!..

Bunu yapmak yerine, bildiklerini okumaya, kendilerine verilen "sivil" görünümlü "örtülü kamusal" görevleri yapmaya, derinliklere "hizmet" etmeye devam ederler.

Bir yandan küresel küfür düzenine selam verir, diğer yandan derin laik küfre saygılar sunarken dünya hayatının bütün zevklerinin tadına bakma imtiyazını siyasal iktidarın himayesi altında elde eder ve “El kârda gönül yarda” hesabı günlerini gün ederler.

Bir taraftan da başlarındaki göstermelik ve samimiyetsiz, onların başında bulunmaktan dolayı utancından öleyazan başörtüsü ile dindarlık gösterişi yaparlar.

Ağuya altın tas ve balın eşlik etmesi adettendir.

*

Odatv, ilgili haberinde, (Nuh’un kelekliği vakıasını hatırlatır şekilde) Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’ın “kurnaz” yazısının reklamını yapmayı da unutmamış..

Nasip olursa bir başka yazıda ona da değinelim inşaallah.


TÜRKİYE İRAN TARAFINDAN KUŞATILMASINA NİÇİN KAYITSIZ KALIYOR?

 






İran’ın dinî lideri Hamaney’in hayatını anlatan Şerh-i İsim: Seyyid Ali Hamanei'nin Hayat Öyküsü adlı kitabı okudum.

Yaklaşık 800 sayfa..

Hamaney, seyyid (Hz. Hüseyin’in soyundan) biliniyor.. Elinde şeceresi, soy ağacı varmış.. İlim ehli bir aileden..

Aşırı mezhepçi olduğu söylenemez.. Mesela merhum şehid Seyyid Kutub’un kitaplarını Farsça’ya tercüme etmiş..

Ancak, Hz. Hasan’ın Hz. Muaviye’ye karşı izlediği politikada ona takiyye izafe ediyor ki, bu, sadece Hz. Muaviye’yi değil, Hz. Hasan’ı da aşağılamak anlamına gelir..

Kabul edilemez.

Kitapta, Hamaney’in aşırı Şiîler tarafından Sünnîler’e fazla hoşgörülü olmakla suçlandığı da ifade ediliyor.

*

Rekabet, haset ve çekememezlik, konum ve durum bakımından birbirine yakın olanlar arasında yaşanır..

İnsanlarda da böyledir, kurumlarda da, devletlerde de..

Mesela, bir öğrenci hocasına haset etmez, o, not yarıştırdığı arkadaşına haset eder..

Bir profesyonel sporcu, bir bilim adamına haset etmez, kendisiyle aynı sporu yapan arkadaşına haset eder.

Polis istihbaratı, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne haset etmez, MİT’e haset eder, “Ondaki imkânlar ve yetkiler niye bizde yok?” der.. Tersi de doğrudur.

Devletler de böyle..

İran, tutup Japonya’ya haset etmez, fakat Türkiye’ye eder..

Aynısı Türkiye için de geçerli.. Kanada’yla bir alıp veremediği olmaz, fakat İran’la yarışır, kendisini onunla kıyaslar.

İran’la Türkiye arasında alttan alta böyle bir çekişme var.. İki taraf da bir yandan birbirinin yüzüne gülerken diğer yandan “gizli servis”leri eliyle piyonlarını harekete geçirir, karşı tarafı karalamaya, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye uğraşır.

*

Başta Heniye olmak üzere Hamas ileri gelenlerinin Türkiye kadar İran’la da iyi ilişki içinde oldukları görülüyor.

Niye?

Heniye, ölen Cumhurbaşkanı Reisi için Hamaney’e taziye ziyaretinde bulundu.

Niye?

Bu ilgi karşılıksız mı?

*

Laik “Türkiye”ciler ile “dindar”-muhafazakâr “laik Türkiye”ciler, İran’da bir (eksik gedik, kusurlu da olsa) “İslam devrimi” yaşanmış olmasından çok rahatsızlar..

Bu rahatsızlık, son tahlilde Şia’nın İslam anlayışındaki eksiklik ve yanlışlıklardan kaynaklanmıyor, bu devrim yüzünden Türkiye'nin “İslamî” durumunun sorgulanıyor oluşundan ileri geliyor.

Aynı rahatsızlık şimdilerde Afganistan’a karşı da sergileniyor.. Türkiyeciler “Ben Afganistan’ın az zeki, hiç çevik, ve aynı zamanda Amerikan tipi ahlâklı olanını severim” modundalar.

Türkiye’de “seçilmiş” bir milletvekili TBMM’de “Ne bu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık riyakâr yemini!.. Ben fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir insan olarak bu ilke ve inkılaplara bağlı olmak zorunda mıyım?! Değilim işte!” dese Meclis’ten yaka paça dışarı atılacakken bu Türkiyeciler bunu hiç dert etmezler, Afganistan’da bazı okullara kız öğrencilerin devamının bir süre ertelenmesi yüzünden karalar bağlarlar.

Hak ve hukuka çok bağlılar, haksızlık ve zulüm kimden gelirse gelsin karşı koyma kararlılığı taşıyorlar ya, yerlerinde duramıyorlar, taa Afganistan’a buradan laf sokuşturuyorlar.

Geçmişte de özellikle Suudi Arabistan rahatsızlık konusu oluyordu.. Fakat Selman’ın nursuz oğlu Türkiyecilerin yüreğine su serpmeye başladı.

İran, açıkça İslam devleti olduğunu, Şeriat’i benimsediğini söylüyor, Türkiye ise “Varsa yoksa Atatürk ilke ve inkılapları” diyor.

“Laik Türkiye”ciler, İran tümden dinsiz olsa daha fazla memnun olacaklar..

O zaman ellerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin (“resmen” olmayan, yok durumundaki) müslümanlığıyla iftihar etme ve övünme fırsatı geçecek.

Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmesi, “Selanikli ölü Mustafa Atatürk’e teslim olmuşluğu” bırakıp “Hayy ve Kayyum Allah’a teslim olmuşluğu” benimsemesi (İslam devleti olması) ne yazık ki bunların umurunda değil.

Bugünkü laik (siyasal dinsiz) halinden şikâyetçi oldukları görülmüyor..

Düzenden şikâyetleri varsa da bu, “İslamîlik eksikliği”nden değil, “batılılaşma eksikliği”nden, Batı tipi demokrat olamamasından kaynaklanıyor gibi görünüyor.

*

Bunların bir de İranlı rejim muhaliflerinin söylemlerine sarıldıkları müşahede ediliyor.

Kuşkusuz bu muhaliflerin eleştirilerinin tümden haksız olduğu söylenemez..

Ancak, bu muhaliflerin özellikle de sesi çok çıkanlarının (Batılılar tarafından sesi duyurulanların) şikâyetlerinin ardındaki etkenin ya menfaat paylaşımında görece olarak ikinci plana düşmüş olma ya da “devletin laikliğini (siyasal dinsizliğini)” isteme olduğu görülüyor.

LGBT’si, İstanbul Sözleşmesi vs. olan, İslam’a rahatça hakaret edebilecekleri, irticadan dem vurabilecekleri, “devletin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olduğunu ilan edecek bir İran istiyorlar.

Yoksa, “Ne bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında ayrım yapılıyor, bazıları aşağılanıyor, ayrıca Sünnî kardeşlerimiz mağdur oluyorlar, Şia ile Sünnîliğin en azından eşit konumda olduğu bir İslam devleti istiyoruz” diyor değiller.

Bu muhalifler, bizim İran’ı beğendiğimiz noktalarda beğenmiyor, beğenmediğimiz noktalarda da ya beğeniyor ya da bunu “üzüntüden uzak bir alâka ile” seyrediyorlar.

Dolayısıyla, İranlı muhaliflerin sözcülüğüne soyunarak İran’a atıp tutanların kendilerini sorgulamalarında fayda var.. Bana arkadaşını, söylem yoldaşını, dert ortağını söyle, sana kim olduğunu ve derdinin ne olduğunu söyleyeyim.

*

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, bugünkü (24 Mayıs 2024 tarihli) yazısına şu başlığı atmış: “Türkiye niçin İran tarafından kuşatılıyor?

Eğer gerçekten durum buysa, Kaplan’ın yazısına şu başlığı atması gerekirdi: “Türkiye İran tarafından kuşatılmasına niçin kayıtsız kalıyor?

İran bunu yapıyorsa senin devletinin eli armut mu topluyor, neyi bekliyor?

İran doğuda bizi kuşatmış.. Ona “Kalk öte git, senden bıktım, uzaklaş” deme şansımız yok.

Burada sorun, İran’ın Suriye ile olan bağlantısı..

Ancak, bu İran’ın suçu değil, Suriye’ye sırt çevirip onu İran’ın kucağına iten sensin..

Bunun sebebi senin hırsın ve ABD’nin “gazına gelmen”.. Hırslarını dizginleyememiş olman.. (2003 yılında Irak’a ABD ile birlikte çöreklenme fırsatını kaçırmış olmaktan üzüntü duyduğunu yakın zamanlarda bile dile getirmiş olan Erdoğan’a “Geçti Irak’ın pazarı, sür eşşeğini Suriye’ye” denilmemiş olmasını çok isterdim.)

*

Empati sadece bireyler arası ilişkilerde değil, devletler arası ilişkilerde de önem taşır..

İran açısından bakıldığında da, senin Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Irak, Irak Kürt Yönetimi, ve hatta Ermenistan ile iyi ilişki kurmaya çalışman, İran’ın “NATO müttefiki laik (siyasal dinsiz) Türkiye tarafından kuşatılması” olarak yorumlanabilir.

Onların da aklına bu gelir.

Bunu hiç düşündün mü?

Sen Türkiye’nin kuşatılıyor olduğunu düşünecek zekâya sahipsin de onlar aptal mı?!

Dünyada bir tek akıllı sen misin?!

*

Yusuf Kaplan’dan söz etmişken, yazısını da olduğu gibi kesip kırpmadan buraya almakta fayda var.

Sözlerinde ne kadar haklı, ne kadar haksız, okurlar karar versinler.

Ancak, ona bazı itirazlarımız olacak.. Bunları kendisine yöneltilmiş sorular olarak düşünsün..

Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.. Aklımıza yatmayan hususları sormazsak zihnimizdeki istifhamlardan nasıl kurtulacağız?!

Evet, Yusuf Kaplan’ın yazısı şöyle:

Benim İran yazılarım, İran düşmanlığından kaynaklanmıyor. Mezhepçilik hastalığından da kaynaklanmıyor.

İran düşmanlığı da yapmıyorum, Şiî düşmanlığı da.

Aksine İran’ın kitlesel, ürpertici bir Sünnî katliamı yaptığını, “vahdet, vahdet” diyerek büyük bir vahşet gerçekleştir-diğini görüyor ve buna dikkat çekiyorum. Buna dikkat çekmek mezhepçilik yapmak mıdır?!

Mezhepçi Şiî İran, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yüzbinlerce masum Sünnî Müslümanı katledecek, biz de “bu yaptığınız şey vahşettir, yapamazsınız!” diye çıkışınca mezhepçilik mi yapmış olacağız?

Yok öyle yağma!

Kaldı ki, İslâm dünyasının, tarihinin en zorlu dönemlerinden birinin eşiğinden geçtiği, Müslümanların birbirlerine omuz vurmaya değil omuz vermeye şiddetle ihtiyaç duydukları bir zaman diliminde mezhepçilik yapılır mı? Olacak iş midir bu? 

İRAN NE YAPMAK İSTİYOR? 

Konuşulması gereken şu: İran ve içimizdeki İrancılar hem sürekli olarak “vahdet, vahdet” diye slogan atıyorlar hem de İran her yerde vahşet yapıyor, Sünnî kanı akıtıyor oluk oluk… Buna sessiz kalınır mı? Olacak iş midir bu?

Suriye’de tam yarım milyona yakın Sünnî Müslüman kanı akıttı bu İran. Dile kolay! İnanılır gibi değil!

Ne için akıttınız Suriye’de yarım milyon masum insan kanını?

Sünnî Suriye’nin yarısı Suriye’den sürüldü!

Çok büyük bir tezgâh var burada. İngilizler, Yahudiler ve İranlılar bölgenin kaderini silbaştan yeniden belirleyecek, İslâm’ın kalbini hem Şiîleştirecek hem de Fars emperyalizmine teslim ederek İslâm dünyasının omurgası demek olan Sünnî İslâm’a büyük darbe vuracak, İslâm’ın tarihin akışını değiştirecek büyük bir medeniyet meydan okuması gerçekleştirmesini imkânsız hâle getirecek gelecek bin yılı belirleyecek büyük bir tezgâh!

Türkiye’nin kuşatılmasıdır bu aynı zamanda.

Emperyalistler tarafından değil, doğu komşusu İran tarafından kuşatılması.

Niçin bu şekilde kuşatılıyor Türkiye?

Şunun için: Sünnî dünyanın durdurulması Türkiye’nin kuşatılmasından geçer!

Siz kimsiniz?

Ne işiniz var Suriye’de?

Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız, mazlum Sünnî Müslümanların mirasının kökünü kazıyarak, Sünnî Müslümanların şehirlerini, mesela Halep’i harabeye çevirerek, hem Halep’te hem de bütün Suriye genelinde, Irak’ta Sünnî katliamı yaparak hangi emperyalistle savaştınız?

Emperyalistlerin yapmaya bile cesaret edemeyeceği katliamı siz yaptınız, hâlâ da yapmaya devam ediyorsunuz!

Aşağılıksınız siz!

Ortadoğu babanızın çiftliği olmuş: Bir taraftan İsrail, bir taraftan emperyalist Batılılar ve vekil savaşçıları uşakları, bir taraftan da siz Sünnî Müslümanların kökünü kazıyacak büyük bir savaş, büyük bir katliam yapıyorsunuz!

Allah sizin belanızı versin!

Allah sizi perperişan etsin!

DİKKAT! TÜRKİYE, ŞİMDİ DE İRAN TARAFINDAN KUŞATILIYOR! 

Türkiye’nin güneyi, Doğu’daki Şiî komşusu (!) İran tarafından işgal ediliyor ve kuşatılıyor!

Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Körfez ülkeleri ve Yemen ile birlikte bütün Arabistan yarımadası devrimden bu yana yarım asır bile geçmeden mezhepçi Şiî İran rejimi tarafından işgal edildi, nüfus yapısı katledildi, hallaç pamuğu gibi savruldu yerle bir edildi, Sünnî nüfus bölgeden sürüldü, yerlerinden yurtlarından uzaklaştırıldı, Sünnî akîdevî, fikrî, kültürel, sosyal ve tarihî miras yağmalandı, tecavüze uğratıldı, iz bırakılmayacak kadar yok edildi!

İran, Irak’ta, Suriye’de mezhep haritalarını, etnik haritaları yeniden çizdi, çiziyor bizim gözümüzün içine baka baka üstelik de. Sadece bizim gözümüzün içine baka baka değil, bütün Arapların, bütün dünyanın gözünün içine baka baka haritalarla oynuyor…

Kimsenin gıkı çıkmıyor!

Bütün bunlar İran devriminden sonra oldu. İran’ın seküler şahlık döneminde Fars yayılmacılığı gibi bir projesi yoktu, olamazdı da zaten. Tutmazdı bu. Ama ne zaman ki İran’da devrim oldu, o zamandan itibaren İran, bütün Arabistan Yarımadası’na yerleşti adım adım…

Fars yayılmacılığı, seküler şahlık rejimi zamanında değil, sözümona İslâmcı İran devrimi zamanında hız kazanıyor ve kök salıyor!

Bu çok düşündürücü ve sinsi bir strateji.

İran’ın derdi, Fars yayılmacılığı.

Batılı emperyalistlerin (Amerikalıların, Amerika’ya hükmeden Siyonist vesayet rejiminin) tek derdi, Şia yayılmacılığı.

Batılılar, Şia yayılmacılığı üzerinden İslâm dünyasını, bin yıldır İslâm dünyasının kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu öncü kolu olan ama yüz yıldır seküler vesayet rejimi ile kapana kıstırılan Türkiye’yi durdurdurma ve kuşatma savaşı veriyorlar!

Biz ise, henüz başımıza ne geldiğini bile görebilecek durumda değiliz!

Böyle giderse, İran, bölgeye yerleşecek ve Sünnî dünya asla özgürlüğüne kavuşamayacak. Bu kez Batı emperyalizminin yanısıra bir de Fars / Şiî emperyalizminin pençesinde kıvranacak, ölüm kalım savaşı verecek…

Benden hatırlatması…

*

Görüldüğü gibi, Kaplan “Allah sizin belanızı versin! Allah sizi perperişan etsin!” diyor.

Bu bana Fethullah’ın meşhur bedduasını hatırlattı.

Benzerlik sadece bedduacılıkta değil, Fethullahçılar da acayip İran düşmanıydılar.. Bu işin şampiyonluğu onların elindeydi..

Ancak, Kaplan’a biraz sakin olmasını, bedduadan vazgeçmesini tavsiye ederim.

Çünkü komşun belaya uğradığında, perperişan olduğunda bundan sen de zarar görürsün.

Allahu Teala, yıllarca PKK’ya ev sahipliği yapan, Müslüman Kardeşler mensuplarına olmadık zulmü reva gören Suriye’nin belasını verdi, perperişan oldular, fakat o perperişanlık bize de sirayet etti, bizim de sırtımıza yük oldu..

Bela geldi mi, iyi kötü ayırmıyor, herkesi vuruyor.

Yarın İran parçalanırsa (Ki bu gidişle er geç parçalanacak gibi görünüyor) bundan en çok zarar gören muhtemelen Türkiye olacak..

Böyle bir durumda İranlılar Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a gitmezler, akın akın Türkiye’ye gelirler.

*

Burada şunu da belirtelim, bu dostluk ve düşmanlık işleri son derece girift ve karmaşıktır, beklenmedik sürprizlere açıktır..

İmam Maverdî “İnsanın düşmanları dostları arasından çıkar, başka yerden gelmez” diyor.

Erbakan-Erdoğan, Bahçeli-Akşener, Akşener-İmamoğlu, Erdoğan – Abdüllatif Şener, AK Parti – FETÖ ilişkilerinin seyri bundan haber veriyor.

Hz. Ömer de “Düşmanından uzaklaş, dostuna karşı da ihtiyatlı ol” diyor.

İhtiyatlı ol, çünkü bir gün düşmanın olabilir, düşmanlık yapabilir.

Yine, hadîste belirtildiği gibi, düşmanlıkta da ölçüyü kaçırmamak, durulacak yeri bilmek gerekir.. Bir gün yüz yüze bakma, yan yana gelme durumu ortaya çıkabilir.

Mesela, bir Bahçeli’nin, bir Süleyman Soylu’nun, bir Numan Kurtulmuş’un geçmişte Erdoğan için söylediklerini buraya alsam, bilmeyenlerin dudakları uçuklar.

Evet, düşmanlıkta da ölçülü olmak gerekiyor ve de düşmanın bile felaketini, yok olmasını istememek en akıllıca tavırdır..

Çünkü onun yokluğuyla doğacak boşlukta nelerin ortaya çıkacağını bilemezsiniz..

*

Tarihten örnek verelim.. Timur’un Altınordu Devleti’ni ezmesi, Moskova’nın önünü açtı, bugünkü Rusya’nın teşekkülünü sağladı.

Şunu unutmayacaksın: Birşeyi yok ederken başka birşeyin önünü açarsın..

Mesela bu laik düzen doğuda medreseleri, tekkeleri, tarikatları ezerken laik (siyasal dinsiz) bir Kürtçülük hareketi ve PKK adlı (kuruluşu itibariyle aşırı sol eğilimli) terör örgütü için araziyi hazırlamakta olduğunu anlayamadı..

Nerede durması gerektiğini bilenler, güçlerini korurlar.. Bilmeyenler ise, düşmana zarar veriyorum derken kendi sonlarını da hazırlarlar.

Mesela Evliya ÇelebiSeyahatname’sinde, Kanunî Sultan Süleyman’ın “Osmanlı’nın kendi döneminde batıda doğal sınırlarına ulaştığı” kanaatine vardığını, daha ötesinin zorlanmaması yönünde tavsiyede bulunduğunu dile getiriyor..  

Evliya, bir elçilik heyeti içinde Viyana’ya da gitmiş, bu şehri de gezip görmüş, tanımış durumda.. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kendisiyle görüştüğünü, Viyana ile ilgili uzun uzadıya sorular sorduğunu anlatıyor..

Merzifonlu, Kanunî’nin yapamadığını yaparak adını tarihe altın harflerle yazdırmak istedi, fakat işler (kendisinin basiretsizlik, firasetsizlik, tedbirsizlik, nobranlık, istişaresizlik ve öfkeli kibrinin de etkisiyle) umduğu gibi gitmedi.. Söz konusu hadisede Merzifon’un hata ve hilekârlıkları bir değil, iki değil.. Hem yalan söyleyip Padişah’ı aldattı, hem de Avusturya ile olan barış anlaşmasını önemsiz bir bahaneyle bozdu.. Sonrası malum..

Fakat şu anlaşılıyor ki, Kanunî’de sıradışı bir “siyasî akıl” ve basiret, bir bilgelik vardı.. Öngörü ve sezgileri güçlüydü.

*

Benzer bir “siyasî deha”yı Bismarck’ta da görüyoruz..

Düşmanlarını hiçbir zaman (eline fırsat geçtiği halde) tümden ezmedi, yok etmeyi düşünmedi..

Mesela Avusturya ordusunu mağlup ettiğinde generalleri Viyana’nın artık avuçlarının içinde olduğunu, orayı işgal etmek için yürümekten başka yapmaları gereken birşey bulunmadığını söylediklerinde buna izin vermemiş, Avusturya ile bir barış antlaşması imzalamıştır..

Daha önce de Fransa’yı mağlup ettiğinde daha ileriye gitmek mümkünken Alsace-Lorraine’i almakla yetinmişti..

Bu şekilde Fransa ve Avusturya cephelerinde arkasını sağlama aldıktan sonra kuzeyde Danimarka’ya yönelmiş, fakat orada da açgözlülük yapmamış, kanaatkâr davranmıştır..

Çünkü o “sürdürülebilirkalıcı” bir barış istiyor, “barışa son veren barış”lar yapmaktan kaçınıyordu..

Aynı siyasî akıl Hitler’de bulunmadığı için Almanya sonradan felaket yaşadı.

*

Benzer bir politik uyanıklığı, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı mağlup eden İngiltere’nin dışişleri bakanı Lord Curzon’da da görüyoruz..

İstanbul’un yine Türkler’e bırakılması gerektiğini düşünüyordu.. Çünkü İstanbul müttefiklerden kime bırakılsa diğeri bundan rahatsız olacaktı.. Ayrıca eski müttefik Rusya da burnunun dibinde güçlü bir işgalci devlet görmek istemezdi..

Yine, Anadolu’nun eskiden olduğu gibi Türkler’e bırakılması gerektiğini savunuyordu.. Anadolu’nun işgal edilmesinin ve Türkler’in devletsiz bırakılmasının ya da fazla hırpalanmasının uzun vadede kendileri için zararlı sonuçlara yol açacağını düşünüyordu..

Bunun yerine Türkler’e (kapitülasyonların kaldırılması, kabotaj hakkının tanınması gibi) bazı maddî tavizler verilmeli, fakat karşılığında ondan, onu İslam dünyasının gözünden düşürecek bedeller alınmalıydı; İstanbul’un değil Anadolu’daki bir şehrin başkent olması, Ayasofya’nın ibadete kapatılması, halifelik kurumunun “siyaset dışı” hale getirilmesi vs..

Curzon bu planlarını, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla anlaştığı taşeronu Selanikli Mustafa Atatürk eliyle hayata geçirdi.

(Konunun teferruatı, ilgili yazı dizimizde mevcut.. Ayrıca Curzon’un yeni Türkiye ile ilgili planlarına dair sözleri Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” ve “Lord Curzon” maddelerinde yer alıyor.)

*

Yusuf Kaplan’ın sözlerine dönelim..

İran’a “Siz kimsiniz? Ne işiniz var Suriye’de?” diyor.

Tuhaf bir soru.. Mantığını anlamak mümkün değil.. Suriye diye bir devlet var, ve bu devlet İran’a “Gel bana yardım et!” demiş.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, İran’ın orada olmasına itiraz etmek mümkün değil.

Ancak, İran savaş suçları işlemişse, bunun üzerinde durmak, hesabını sormak gerekir.

Burada yanlış yapan, yanlış yerde duran, maalesef Türkiye..

Bunu, bu ülkenin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin açıkladı.. Türkiye ile Suriye heyetleri Adana’da dostça görüşmeler yaparken Türkiye, ABD’nin (emperyalistlerin) gazına gelerek Suriye’ye müdahale kararı aldı.

Böyle bir karar alındığını, ABD ile bu konuda anlaştıklarını Korgeneral Pekin’e söyleyen kişi, şu anki Dışişleri Bakanı, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan.

Yine, dönemin kültür bakanı Ertuğrul Günay da, konunun bakanlar kurulu toplantısında gündeme geldiğini, altı ay içinde Şam’ın ele geçirileceğinin ileri sürüldüğünü, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ise “Altı ayı bulmaz” diye konuştuğunu, kendisinin itirazlarını duymaya tahammül edemediklerini açıklamıştı.

Ne de olsa kahraman Merzifonlu Mustafa’nın torunları..

Bu torunlardan Yusuf Kaplan, İran’a, “Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız?” diye soruyor.

Emperyalistlerle savaş hassasiyeti güzel..

Ancak, Suriye’ye ABD’nin girmesinde, orada Kürtler’i kullanmaya başlamasında İran’ın bir suçu yok.. Olsaydı söylerdim, İran babamın oğlu değil.

Peki ya Türkiye?.. Türkiye’nin suçu var mı, yok mu, cevabı Kaplan versin..

*

Değerli kardeşim, ne yazık ki Erdoğan, Şubat 2016’da Güney Amerika dönüşü uçakta gazetecilerin sorularına cevap verirken, Irak’ı işgal edecek ABD askerlerinin Türkiye’den geçmesine izin veren 1 Mart tezkeresini şu sözlerle savundu:

Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye Irak’ta olsaydı, Irak’ın durumu böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresinde çıkacak netice Türkiye’yi masaya getirecekti. O zaman Bush, benle yaptığı görüşmelerde bir ricada bulundu. Ama maalesef biz kendi arkadaşlarımızın yanlışıyla başbaşa kaldık.”

Erdoğan bunları söylerken “Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyordum” da demiş bulunuyor.

Suriye’de hataya düşmedi ve manzara ortada..

Muhterem kardeşim, bize masal anlatma, herşey sadece şiirsiz şair İsmet yaşarken olup bitmedi, biz de yaşamdan payımızı aldık.. Sen bunları yazabildiğine göre kim bilir nerde yaşıyorsun, Mars’ta mısın, Ay’da mı, her neredeysen Dünya’ya inmende fayda var.

*

İmdi, İranlılar’da (tıpkı Türkiye’deki Türklük yaygarası gibi) bir Fars milliyetçiliğinin bulunmadığını söylemek mümkün değil..

Çünkü, resmî dili Farsça ve Fars kültürü bir şekilde öne çıkarılıyor..

Fars milliyetçiliği Şah döneminde daha fazlaydı, eskiye göre azalmış olsa da varlığını sürdürüyor.

İranlılar’ın İslam tarihini yorumlayışları da Farslılıkla ilişkili.. Ali Şeriati’nin Hz. Ömer devrinde İran’ın fethini anlatan satırlarını okuduğumda onda da bir Fars milliyetçiliği bulunduğunu farketmiştim.

Ancak, İran devletine atfedilen bu tür kusurların (Ki bunlar gerçekten kusur) aynısı daha fazlasıyla Türkiye için de varit.

Buradan İran’a verip veriştirmek marifet değil.. İran’da oturup Türkiye’ye atıp tutmak da kolay.. Mesele şu: Sen aynı yanlışları Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yaparken buna ses çıkarmıyor, hatta dolaylı destek veriyorsan, İran’a yönelik eleştirilerin bir “devlet hizmeti” kabul edilebilir, fakat ne “müslüman aydın”a yakışır bir tavır sergilemiş olursun, ne de (dürüst ve doğru tarihçilik, objektif gazetecilik veya bilimsel uluslararası ilişkiler analistliği açısından bakıldığında) tutarlı ve adil bir bakış açısı benimsemiş olursun.

*

İran’ın mollalarının şunu anlaması kendi hayırlarınadır: Her ne kadar müslüman ülkelerle olan ilişkilerinde dikkatli bir dil kullanıyorlarsa da halktaki Şiî fanatizmini törpülemeleri gerekiyor.

Bunu yapmadıkları sürece Sünnî kitlelerle “sürdürülebilir ve kalıcı” iyi ilişkiler kurmaları mümkün olmayacaktır.

Türkiyecilerin de artık şunu farketmeleri gerekiyor: Türkiye’deki samimiyetsiz Sünnîlik edebiyatı ile bir yere varamazsınız.. Şu anda Türkiye’de Sünnî literatür mevcut laik (siyasal dinsiz) rejimi aklayıp paklamak için çarpıtılıyor, istismar ediliyor.

Dini olmayanın (din içi) mezhebi olur mu?!

Türkiye Cumhuriyeti’nin dini yok ki mezhebi olsun!

“Dinime dahleden bari müselman olsa!” Hem din iman nedir bilmiyor hem de laf şişmanı herkesten.

*

Son olarak Yusuf Kaplan’a şunu söyleyelim: İslam’ın geleceğini laik (siyasal dinsiz) Türkiye parantezine hapsediyorsun.

Bunun için delilin nedir?

Bu konuda bir ayet ya da hadîs varsa söyle de bilelim.. Cahil kalmayalım.

Yoksa sana vahiy mi geliyor, Allahu Teala sana Türkiye’nin gelecekteki rolleri ile ilgili vaadlerde mi bulundu?

Sen peygamber misin?

“… De ki: (Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

“Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatırsa, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” (Bakara, 2/80-81)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."