GAZZE’Lİ SORULARDAN KORKMAK

 





Hayır, “Soru sormak cevap bulmaktan daha önemlidir” şeklindeki budalaca çağdaş ezberi tartışacak değilim.

Mevzu başka.

Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal (Ki Erdoğan’ın eski metin yazarı ve AK Parti eski milletvekilidir) bugünkü (26 Nisan 2024 tarihli) yazısında, Deutsche Welle muhabirinin Erdoğan’a yönelttiği soruyu konu edinmiş.

Ünal’ın yazısının ilk iki paragrafı şöyle:

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier ile ortak basın toplantısında, Alman Devlet Medyası Deutsche Welle’nin (DW), ismi Türkçe olan muhabiri Erkan Arıkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Almanca bir soru yöneltti, çevirisi şöyle: ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya ‘O iş bitti’ diye cevap verdi ama konumuz öncelikle bu değil.

Evet Ünal, konuyu değiştiriyor, işi “şahsiyat”a döküyor..

Sorulan soru yerine, soruyu yönelten şahsın kişiliğini, mesleğini vs. sorguluyor.

DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor” diyerek, soru ile dikkat çekilen “ticaret” konusunu bir tarafa bırakıp, bu sorunun sorulmuş olmasını tartışma gündemine taşıyor.

Erdoğan’a sorulmasını istediği başka mevzular var.. Bunları sıralamış:

“Türkiye ile Almanya arasında onlarca sıcak gündem maddesi var: Almanya’daki vatandaşlarımız, onların sorunları, artan ırkçılık, sayıları artan ve kimi zaman katliama dönüşen ırkçı saldırılar, Almanya’nın FETÖ, PKK, DHKP-C gibi eli kanlı örgütlere sahip çıkması, bu örgütlerin militanlarını koruması ve beslemesi, Türkiye’deki muhalif hareketleri desteklemesi, ‘Ali’siz’ ya da ateist Aleviliği teşvik etmesi, NATO, Ukrayna, Avrupa Birliği, iki ülke [Almanya ve Türkiye] arasındaki ticaret ve daha nicesi…

*

Gerçekten de bunlar, Türkiye ile Almanya arasındaki önemli sorunlar..

Dolayısıyla, gazeteciler tarafından gündeme getirilmeyi hak ediyorlar.

Ancak, Ünal’ın “Alman devlet medyası” olarak nitelendirdiği DW’nin muhabirinden Erdoğan’a bu tür sorular sormasını beklemek bir parça aşırı hayalcilik gibi duruyor.

Doğal olarak, Türkiye nasıl Almanya’nın Türkiye ve Türkler’e yönelik bazı politikalarından rahatsızsa, Almanlar da Türkiye’nin Almanya’daki Türkler eliyle yürüttüğü bazı faaliyetlerden (MİT güdümlü organizasyonlar vs.) rahatsızlar.

DW muhabiri Türkiye-Almanya arasındaki ilişkilere dair bir soru yöneltmek istese, (durduğu yerin hakkını vermek için) bunları sorar..

Sormamış.

*

Ünal, DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor. Madde madde gidelim diyor.

İlk madde şöyle:

“Önce muhabir… Türkiye’de ya da yurt dışında yabancı medya kuruluşları için çalışan gazeteciler, ücret karşılığında bir iş yaptıklarını unutuyor, emeklerini satmak yerine genellikle ruhlarını satıyorlar. Yabancı bir medya kuruluşunun maaşlı çalışanı olmaktan çıkıp o ülkenin gönüllü ajanına, hatta yılışık, sahibini memnun etmek için yerli yersiz havlayan bir köpeğe dönüşüyorlar.”

Görüldüğü gibi, Ünal’ın “emeğini satanlar”a sözü yok, fakat “ruhunu satanlar”a öfkeli..

Maaşlı çalışan” olmakla “gönüllü ajan” olmak arasında ayrım yapıyor.

İkincileri yılışık, yerli yersiz havlayan köpek olarak nitelendiriyor.

Olaya bir de DW açısından bakalım..

Bu tür kuruluşlara MİT’in de adam sızdırması mümkündür.. Sızdırmaya çalışır.

Dolayısıyla, DW muhabiri, Ünal’ın gönlünden geçen türden bir soru yöneltmiş olsa, Almanlar şöyle değerlendirirler: “Bu, maaşı bizden alıyor, fakat Türkiye’nin gönüllü ajanlığını yapıyor.”

“Bize havlıyor” demeseler de, “Bize kazık atıyor” derler.

Aydın Ünal’ların akıl ettiğini herhalde onlar da ediyorlardır.

*

Ünal’ın “ikinci madde”si şöyle:

“Ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanların akıbetleri bellidir: İşleri bitince kenara koyuluverirler. En nihayetinde sadece işlerini kaybetmekle kalmaz, istismar edilmiş, onur, şeref, haysiyetlerini de yitirmiş halde öylece kalıverirler.”

Türkiye’de böyle “ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanlar” çok..

Özellikle Osmanlı’nın son döneminde sayıları fazlaydı..

Jön Türkler’in önemli bir bölümünün durumu buydu.. Bazıları da çağdaş uygarlık heveslisi, kendi kültüründen ve medeniyetinden utanan kullanışlı budalalardı..

Osmanlı bürokratlarının durumu da berbattı.. Kimisi İngiliz hayranıydı, kimisi Moskof, kimisi Fransız, kimisi Alman..

İttihat ve Terakkiciler de aynı durumdaydılar.. Önemli bir bölümü aynı zamanda masondu.. Bu gizli örgüt eliyle yularlarını dış güçlere teslim etmişlerdi..

Selanikli Mustafa Atatürk de, Mondros Mütarekesi’nin ilanından sonra İstanbul’da geçirdiği ilk altı ayın başlarında gazetelerde İngilizler’e “yağ çekmiş”, ayrıca İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapmıştı.

Selanikli Atatürk’ün yaptığının yanında DW muhabirinin sorduğu soru ne ki!..

Fakat aralarında şöyle büyük bir fark var: Selanikli’nin onur, şeref ve haysiyeti için koruma kanunu mevcut.. Türbesi de resmî tören mahalli..

DW muhabiri yılışık köpek için özel koruma kanunu yok.

*

Ünal’ın “madde”leri bu minvalde gidiyor.

Bazılarının içinde hakikat kırıntıları var gibi görünüyorsa da genel toplam iflas türküsü söylüyor..

Yazı uzamasın diye atlayarak gidelim. Sekizinci maddesi şöyle:

“Bugün şu da net bir şekilde anlaşılıyor ki, İsrail’le ticaret üzerinden siyasi rant elde etmeye çalışanlar, İran ve Almanya başta olmak üzere Türkiye’nin hasımlarının borazanı, papağanı olmuşlardır.

Kibar adam, havlayan yılışık köpek demiyor, borazan ve papağan diyerek hesabı kapatıyor.

Şaka bir yana, Aydın Ünal, bu AK Parti taifesinin en aklı başında ve vicdanlı olanlarından..

Ve yazdığı bu..

Yazdıkları, “En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur” deyişini hatırlatıyor.

Lafı dolandırıyor, elindeki çubuğu şimşek hızıyla sallıyor, gözlerini belertiyor, hokuspokus abrakadabra okuyor, ve şaşkın bakışlarımız arasında gösterisini (iktidarı İsrail’le ticaret konusunda eleştiren) herkesi DW muhabiri yılışık köpekle aynı torbaya doldurma numarasıyla bitiriyor.

İster istemez kendi kendimizi sorgulama moduna giriyoruz: “Ben de mi DW muhabiriyim abi?.. Hatırlayamıyor muyum, hafızam bana bir oyun mu oynuyor?”

Evet, Ünal, sergilediği eşsiz algı sihirbazlığı numarasıyla alkışı hak ediyor.

O kadar etkileyici ki, Erdoğan’ı İsrail’le ticaret konusunda eleştirmiş olmaktan derin bir utanç duymadığımız için kendimizi suçlu hissetmeye başlasak yeridir.

Kendi kendimize milletçe şunları söylememiz gerekiyor belki de: “Erdoğan İsrail’le ticaret yapmışsa yapmıştır, yapar tabiî, ticaretten anlamadığımız için onu kıskanmadığımız nerden belli?!.. Nazar etmeyelim ne olur, çalışalım bizim de olur.”

*

Ünal’ın son maddesi şöyle:

Erdoğan’ın Filistin meselesindeki samimi sözlerini ve çabalarını boşa çıkaracak, İstanbul’da Meşal ve Heniye ile kucaklaşma fotoğrafını gölgeleyecek, Almanya ve İran’a malzeme verecek şekilde, 1 koyup 6 alma hesabı yapan [AK Parti] Genel Başkan Yardımcısı başta olmak üzere sorumlulara hesap sorulmadan bu söylentilerin, bu operasyonların sonu gelmeyecektir.”

Dedim ya, Ünal bunların en vicdanlılarından.. O yüzden bunları yazabiliyor.

Risk alıyor.

Meşal ve Heniye ile kucaklaşmak iyi de, kucaklaşmak tek başına neyi çözer?

Bir faydası olacaksa bu milletin sayısız ferdi sabah akşam Meşal ve Heniye ile kucaklaşmaya hazır.

Sen koskoca bir devletin büyük iddialar sahibi bir devlet başkanısın, elinden gelen sadece buysa, boş ver..

Senin yerine kucaklaşacak o kadar çok adam var ki..

Senin yapman gereken, yapabileceğin bir sürü şey var.. Bunları biz mi sana öğreteceğiz?!..

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın “Venedik taciri” pozuna gelince..

Resmin bütününe baktığımızda ortaya çıkan manzaranın şöyle bir şey olduğunu görüyoruz: Erdoğan ya “Ne şiş yansın ne kebap” politikası izliyor ya da partisine hakim değil..

Hangisi?

Adam sıradan bir partili değil.. Genel başkan yardımcısı..

Soru şu: Erdoğan ve yardımcıları kendi aralarında bu türden “muhabbetler” yapmasalar, bu yardımcı başkan böyle konuşma cesareti sergileyebilir mi?

Sergileyebilir miydi?

*

Ünal’ın yazısının başında iş yoksa da sonu mükemmel:

Alman Devlet Medyası DW’nin yüzsüzlüğü ve soykırımı örtme çabaları karşısında cesur bir duruşa, cesur, somut adımlara ihtiyaç var. Hemen, şimdi.

İşte sorun burada: Erdoğan ve şürekâsında nutuk var, laf var, peynir gemisi var (İsrail’e de uğruyorlar mı bilmiyorum), kucaklaşma var, miting var, slogan var, fakat cesur bir duruş yok.

Kayda değer cesur ve somut adım hiç yok..

Yazısının sonuna bakılırsa, Ünal’ın DW muhabirinden ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’ şeklindeki soru yerine şöyle bir soru beklediği düşünülebilir:

“Zalımların korkulu rüyası, mazlumların umudu, ezilenlerin gür sesi, dünya lideri Sayın mı Sayın Erdoğan, İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyor, kulaklarımızın zarını patlatıyorsunuz, helali hoş olsun, peki bu yükselen sesi hangi cesur duruşlar, hangi cesur ve somut adımlar izleyecek?”

DW muhabiri gönüllü ajan mı, havlayan yılışık köpek mi, adı dışında birşeyini bilmediğim için birşey diyemem, fakat yeteneksiz bir gazeteci olduğunu söyleyebilirim.

Soru sorma sanatını öğrenememiş..

*

Gelelim asıl mevzuya..

Duruşundan, görüşlerinden, siyasetinden, tavrından emin olanlar, haklılığından şüphe duymayanlar, tartışmaktan da, sorulara muhatap olmaktan da korkmazlar.

Tartışma ve sorular, yanlış ve zayıf fikirlerin büyüsünün bozulmasına, havasının inmesine, renginin solmasına, sesinin soluğunun kesilmesine yol açar.

Doğru ve sağlam fikirler ise, eleştiriler ve sorular sayesinde kendilerini daha iyi ifade eder, daha güçlü hale gelirler.

Nasıl kaslar çalışma sayesinde gelişip güçlenirse, doğru fikirler de tartışma, münazara, münakaşa ve sorular ile serpilip güçlenirler.

Ebenstein, John Stuart Mill’in şu sözlerini aktarıyor:

“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.’ ” 

(William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, çev. İ. Özel, İstanbul: Şule Y., 1996, s. 251.)

*

Erdoğan’a yöneltilmiş olan soruya gelince..

Bu, gerçekte çok basit, suya sabuna dokunmayan, İsrail’e ihraç edilen bazı ürünlere getirilen son kısıtlamalar çerçevesinde kolayca savuşturulabilecek, “çanak soru” denilebilecek kadar sıradan bir soru:

‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya, “Yoğun ticari ilişkileri ayakta tutma gibi bir tavrımız olmadığını, getirdiğimiz kısıtlamalar gösteriyor” diyerek karşılık verebilirdi.

DW muhabiri, Erdoğan’ın bu tarz bir cevap vereceğini herhalde tahmin ediyordur.

Fakat bizimkiler, imtihana hiç çalışmamış kronik tembel öğrenciler gibi, bu kolay mı kolay soruya bile “kıl oldular”.

Erdoğan’ın verdiği “O iş bitti” şeklindeki cevaba gelince.. “Evet, bu bir çelişkiydi, fakat yoğun ticari ilişkileri bırakıyor, çelişkiden kurtuluyoruz” demiş oluyor.

Bundan sonrasına bakmak gerekiyor, o iş gerçekten bitti mi, bitecek mi?

*

İmdi, eğer sizin Gazze konusunda gerçekten samimi bir duyarlılığınız, sahici bir hassasiyetiniz varsa, Erdoğan’ın bu tür sorulara muhatap olmasından memnuniyet duymanız beklenir.

Çünkü bu tür sorular, ister iyi niyetle sorulsun isterse kötü niyetle, sonuçta Gazze lehine ve İsrail aleyhine tavır sergilenmesine vesile olurlar.

Şayet iktidar bu türden hiç eleştiri ve soruyla karşılaşmazsa, “El elin eşeğini türkü çağırarak arar” hesabı sadece miting (sadece ve yalnızca miting) yapar, sonra da kulaklarının üstüne yatar.

Siz iktidar yandaşları yandaşlığın gereği olarak bu tür sorulardan uzak durursanız, yandaş olmayanlar da “Neme lazım, bunların gözünü kan bürümüş, benim gibilere ya Almanya’nın ya da İran’ın gönüllü ajanı demek için pusuya yatmış bekliyorlar, iftira mitralyözünü kurmuş, keskin algı operasyonu nişancılarını her köşe başına dikmişler, aman Allah şerlerinden saklasın, dertsiz başıma iş almayayım” diyerek susarlarsa, iktidarın silkinip kendisine gelmesini ne sağlayacak?

Bunun için mahşer gününü mü beklememiz gerekiyor?!


DURMA, DEVAM ET!.. YAZMIŞ BULUNDUN DOSTUM, GAYRI NE ÇARE!

İRAN'IN OYUN BOZANLIĞI OLMASA, İSRAİL'LE DİPLOMASİ GÜREŞİNİN TADINA DOYUM OLMAZDI 

(NASIL OLMASIN Kİ MONŞERLER DİPLOMASİCİLİK OYUNUNDAN PEK KEYİF ALIRLAR)





Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç, bugünkü (24 Nisan 2024 tarihli) yazısında şunları söylüyor:

“Birkaç gün arayla, İslâm coğrafyasının iki yiğit ve çilekeş evladı rahmete kavuştu. Onlardan biri, uzaya çıkan ilk Suriyeli astronot olarak bilinen Muhammed Fâris, diğeri de Yemenli âlim, mücadele ve dava adamı Şeyh Abdülmecîd Zindânî idi.

Zamanında Sovyetler Birliği hükümeti tarafından Lenin Nişanı’yla taltif edilmiş olan Muhammed Fâris’in bütün yiğitliği, Suriye iç savaşında muhalifler tarafını tuttuğu için (rejimin bir suikastine kurban gitmeme kaygısıyla) Türkiye’ye hicret etmesinden ibaret gibi görünüyor.

Zindânî’ye gelince.. Kılınç, onun hakkında şunları söylüyor:

“… Abdülmecîd Zindânî, 2012’den sonra ülkesinin sürüklendiği iç savaşın ardından Suudi Arabistan’a yerleşmiş, orada iken de İhvân çizgisine mensubiyetinden ötürü ev hapsine alınmıştı. 2020’de ev hapsi cezasının kaldırılmasıyla birlikte Türkiye’ye gelen Zindânî, son nefesini İstanbul’da verdi.

Bunun ardından Kılınç, abrakadabra ve hokuspokus kabilinden üfürmeler ve elçabukluğuyla şu sonuca varıyor:

“Her ikisi de ülkeleri İran tarafından işgal edildiği için, doğdukları topraklarda barınamamıştı.

“Her ikisi de Türkiye’ye sığınmış, burada sıcak bir yuva ve emniyetli bir sığınak bulmuştu.

“İran’ın Ortadoğu ve İslâm coğrafyasında Şiîliği yayma odaklı faaliyetlerinin sahadaki pratik neticelerine kafa yormak isteyenler, bilhassa Suriye ve Yemen’in durumuna yakından bakmalı. Muhammed Fâris ve Abdülmecîd Zindânî’nin yaşadıkları, bu iki ülkenin İran eliyle içine sürüklendiği mezhep temelli çatışma ve gerilimin canlı misalleriydi.

*

Önce şunu söyleyelim:

Kişisel olarak bazı Şiîlerin resmen kâfir oldukları kanaatini taşıyorum. İslam’la herhangi bir ilgileri bulunmamaktadır. Çünkü bazı Kur’an nasslarını inkâr etme durumundalar.

Bazılarının da dalalet ehli bid’atçiler oldukları inancındayım.

Yemen’deki Zeydîler gibi gruplar ise daha mutedil çizgideler. Ancak onların ashabla ilgili değerlendirmelerine katılmıyorum.

İran’dakilere gelince.. Hamaney gibi isimler kimi Şia alimlerine göre daha mutedil bir çizgide yer alıyorlarsa da, Hz. Hasan’ın politikası (ona takiyye izafe etmeleri) ve Hz. Muaviye gibi ashabın durumu hakkındaki kanaatlerini tarihî gerçeklere, akla ve mantığa aykırı buluyorum. Benimsemiyorum.

*

Kılınç’ın yazdıklarına gelelim.

Baştan sona çarpıtma ve mugalatadan ibaret..

Birincisi, Suriye’nin ve Yemen’in İran tarafından işgal edilmesinden söz etmek, yalancılığın daniskası..

İran, bu iki ülkede egemen kesime mezhebî (ve aynı zamanda başka siyasî) gerekçelerle destek veriyor.

Mesela Suriye’de Esed’i, mevcut rejimi destekliyor.

İşgalci konumda görünenler ise, oradaki Kürtler’i örgütleyip silahlandıran ABD ile, aralarında Türkmenler’in de bulunduğu bazı muhaliflere destek veren Türkiye..

Türkiye, askerî anlamda Suriye topraklarında mı?..

Evet!..

Peki bunun adına ne diyeceğiz, işgal midir, değil midir?

İran ise, Suriye devleti ile bir anlaşma yapmış, onunla olan anlaşması muvacehesinde orada..

İran’ın zulme alet olup olmadığı meselesi ayrı konu, biz “işgal”i tartışıyoruz.

*

Demek ki, Kılınç’ın “Her ikisi de ülkeleri İran tarafından işgal edildiği için, doğdukları topraklarda barınamamıştı” şeklindeki lafı, saçmalık.

Ülkeleri İran tarafından işgal edildiği için değil, ülkelerindeki “İran destekli rejim”le ters düştükleri için doğdukları topraklarda barınamamışlardı.

Kendi ülkemizden örnek verelim..

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bundan 27 yıl önce, doğduğu topraklarda barınamadığı için evvela Avrupa’ya gitmiş, ardından da Avustralya’ya yerleşmişti.

Sebebi, arkasında İsrail, ABD ve Masonluğun bulunduğu 28 Şubat süreciydi.

Hayır, İsrail, ABD ve Masonlar resmen gelip Türkiye’yi işgal etmiş değillerdi.

“İsrail, ABD ve Mason destekli” 28 Şubat rejimi, (TSK ve MİT’teki aparatları vasıtasıyla) ülkeyi Esad Efendi gibi zatlar için yaşanmaz hale getirmişti.

Esad Efendi’nin suçu, o süreçte “Milli birlik ve beraberlik, kem küm, fevrî tepkilerden kaçınılmalı, biz dindarlar da şımarmıştık, laikleri de anlamaya çalışmamız lazım, sabırlı olmalı ortamı daha fazla germemeliyiz, devletimize bağlıyız” filan demeyip haksızlığa karşı sesini yükseltmesiydi.

O süreçte “Eskinin mağdurları bugünün mağrurları olmamalıdır” diye konuşarak o anın şımarmış zalimlerini değil de mağdurlarını yargılayan kişiler, doğal olarak, doğdukları topraklarda rahat bir şekilde barınmaya devam ettiler.

(O günlerde Hasan Celal Güzel gibi hapse atılıp gerçekten mağdur edilenler oldu.. Bazıları da vardı ki, mağdur gösterilip kahramanlaştırılmak için hapishanede “misafir edilip ağırlandılar”.)

*

Kılınç şunu da diyor:

“Muhammed Fâris ve Abdülmecîd Zindânî’nin yaşadıkları, bu iki ülkenin İran eliyle içine sürüklendiği mezhep temelli çatışma ve gerilimin canlı misalleriydi.”

Bu uyanık şahıs, bütün milleti aptal yerine koyarak yazıp çiziyor.

Peki, Suriye olaylarını İran mı başlattı?

Suriye olaylarını başlatan, senin Genelkurmay İstiharat Daire Başkanı’nın (Korgeneral İsmail Hakkı Pekin) itiraf etmiş olduğu gibi, ABD ve Türkiye..

Öyle ki, Türkiye’nin karar mekanizmaları, bu noktada, Makyavelist ahlâk açısından caiz, İslam ahlâkı açısından ise utanç verici olan, tarihe yüzkarası olarak geçecek bir tavır sergilediler.

Bir taraftan Suriye ile heyetler düzeyinde samimi görüşmeler yapılıyorken, diğer taraftan ABD ile anlaşılarak Suriye’ye karşı komplo kuruldu (gizli planlar hayata geçirildi).

Muhammed Fâris ve Abdülmecîd Zindânî’nin yaşadıkları, bu iki ülkenin İran eliyle içine sürüklendiği mezhep temelli çatışma ve gerilimin canlı misalleriydi”ymiş.

Allah’tan kork, Suriye İran eliyle mi mezhep temelli çatışma içine sürüklendi?

Yaşın küçük ama yalancılık kabiliyet ve kapasiten büyük..

*

Her ikisi de Türkiye’ye sığınmış, burada sıcak bir yuva ve emniyetli bir sığınak bulmuştu”larmış.

Lafa bak!

Şimdi FETÖ’cü diye adlandırılanlar da gittikleri ülkeler için benzer şeyler söylüyorlar.

Yalnız FETÖ’cülerin şöyle bir farkı var: Onların bazılarını MİT gittikleri yerde de buluyor, paketleyip getiriyor.

Yani gittikleri yerlerde sıcak bir yuva bulsalar da, emniyetli bir sığınak bulamayabiliyorlar.

Ayrıca, Türkiye’ye sığınan herkesin emniyetli bir sığınak buldukları da söylenemez. Geçmiş yıllarda bazı Çeçenlerin Rus istihbaratı tarafından şehit edildiklerine şahit olundu.

Demek ki, Suriye ve Yemen rejimleri, söz konusu iki kişinin peşine düşmemişler.. “Aman bizim başımıza bela olmasınlar da, nereye gidiyorlarsa gitsinler” diye düşünmüşler.

Doğal olarak Esad Efendi bu noktada tekrar hatırlara geliyor..

Onun öümünün basit bir trafik kazası değil de suikast olduğunu ileri sürenler bulundu..

Soru şu: Onun peşine kimler düşmüş olabilir, kimler onu tehdit olarak görüyorlardı?

*

Gelelim şu anda yaşananlara..

Birileri “Yok danışıklı dövüştü, yok şuydu, yok buydu” diyerek İran-İsrail gerilimi ve çatışmasını basitleştirmeye, önemsiz göstermeye çalışıyor olsalar da, İsrail’e yönelik ciddiye alınabilecek tek tepkiyi İran’ın ve desteklediği Yemenli Husiler’in gösterdiği bir gerçek.

İran bunun bedelini de ödüyor..

Büyükelçiliğinin bombalanması, ikisi general olmak üzere çok sayıda subayını kaybetmesi ne demek!..

Ayrıca Husiler’in İsrail’e verdiği zarar basite alınamaz.

Peki Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün vs. ne yapıyor?

İşte gördük, Ürdün, İran’ın İsrail’i hedef alan hava araçlarını etkisiz hale getirdi, İsrail’in savunmasına yardımcı oldu.

Türkiye, göstermelik denilebilecek bir ticaret kısıtlamasıyla göz boyama derdinde.. Açığı Erdoğan’ın içi boş hamasi nutuklarıyla, anlattığı kahramanlık hikâyeleriyle kapatmaya çalışıyor..

Ancak, açık büyük.. Delik, hamasi nutuklarla, ve HAMAS yöneticileriyle objektiflere samimi pozlar vermekle kapatılabilecek gibi değil.

Bunun sonucu olarak, İran’ın ve müttefiklerinin İsrail karşısındaki uzlaşmaz tavrı, Türkiye’yi ve diğer sözde Sünnî devletleri (açıkça söylemeseler de) rahatsız ediyor.

Çünkü, politikalarının (daha doğrusu politikasızlıklarının, mızmızlık siyasetlerinin) sorgulanmasına yol açıyor.

Dolayısıyla, İsrail kadar bu sözde Sünnî rejimler de İran’dan müştekîler..

Tutup, “Gardaşım topa sert giriyor ve bizi ofsatya düşürüyorsun, senin uzlaşmazlığın yüzünden kendi halklarımıza karşı rezil oluyoruz” diyemedikleri için İran’ı dövmek üzere mazeret arıyorlar.

Ortada hazır bir mazeret var: İran’ın Şiîliği..

Bunu resmî değilse de “kontrol” ettikleri gayriresmî kanallardan gündeme taşıyor, halkın mezhebî hassasiyetlerini kaşıyorlar.

Biz de enayiyiz ya, yiyoruz!..

Diyeceğimiz şu:

Biz almayalım, lütfen "terbiyesiz mezhep çorbanızı" kendiniz pişirip kendiniz yiyin!.. Afiyet şeker olsun!

*

Yeni Şafak’ın muhakemesi "az engelli” yazarı Kılınç, yazısını zafer kazanmış bir komutan edasıyla şu artistik cümleyle bitiriyor.

“İran’ın coğrafyamızın dinî, millî ve etnik dengelerini -Şiîlik lehine- tamamen altüst etmek için sahnelediği sistemli faaliyetleri konuşmaya ve Türkiye içinde kontrol ettiği dezenformasyon ağlarının yalanlarını ifşaya devam edeceğiz.”

Memnun olur, şeref duyarız.

MİT’in Türkiye içinde kontrol ettiği dezenformasyon ağlarının yalanlarını ifşa” sağlığa zararlı olabileceği için bu taraklarda hiç bezinin olmamasını anlayışla karşılıyoruz.

Lütfen sen bu dezenformasyon ağlarının yalanlarını ifşayı, hiç ara vermeden sürdür.

Her ne kadar senin bu muhteşem ve gözalıcı ifşa hizmetin bizim bazı acılarımızın depreşmesine, kapandığını zannettiğimiz derin yaralarımızın tekrar açılmasına neden oluyorsa da, senin kendini iyi hissetmeni sağlıyorsa, zararı yok, biz katlanırız. Alışkınız.

 

EVRİMCİ “MÜSLÜMAN”LARLA NASIL TANIŞTIM, NASIL TARTIŞTIM




2000’li yılların başlarıydı.

Düzenli bir işim yoktu, ve borçluydum.. Talep eden olursa tercüme, tashih ve redaksiyon gibi işler yapıyordum.

Bir gün Üsküdar’daki Yeni Valide Camii’nin müezzini Hafız Hamza Hoca aradı, meal yazıp bastırmış olan bir hocanın benimle görüşmek istediğini söyledi.

Bir akşam evime geldiler.. Hocanın adı Salih Parlak’tı.. 2001 yılında bastırmış olduğu meal "Bilgi Toplumuna Doğru Kur'ân-ı Kerîm Meâl-Tefsiri" adını taşıyordu.

Büyük boy bin 200 sayfaydı.

İlahiyatçı Salih Parlak’ın benden istediği, eserini redakte etmemdi.

Eseri inceleyip katkı sunup sunamayacağıma karar vereceğimi söyledim.

Karar vermem zor olmadı.

Yaptığı çalışma tefsir usûlü bakımından kabul edilemez nitelikteydi.

Istılahat/terminoloji bakımından da arızalıydı.

Ayrıca yazarın modern bilmin verilerine aşırı güveni vardı. Ve bu güvenden evrim teorisi de bir ölçüde nasipleniyordu.

Bu güven sadece fen bilimleri alanıyla da sınırlı değildi. Yazar seküler sosyal bilimlerin etkisi altında laikleşmiş bir dil kullanıyordu.

Hamza Hoca’ya telefon edip kitap üzerinde çalışamayacağımı söyledim.

*

Evrim teorisinin müslümanlaştırılması ya da İslam’ın Darwincileştirilmesi anlamına gelen bir çalışmayla ilk kez karşılaşıyordum ve bir daha da karşılaşacağımı zannetmiyordum.

Yanılmışım.

2010 yılında bu yönde bir “ortak çalışma” yapma teklifi aldım.

Buna gelmeden önce başka şeylerden söz etmem gerekiyor.

2003 yılı Ocak ayı sonlarında, “İslamcı” bir gazetenin bir muhabiri benimle görüşmek isteyecek, bir zaman sonra bunun (istihbaratçıların tabiriyle) bir “sahte bayrak” (false flag) olayı olduğunu düşünecektim.

Muhabir, iki yıl önce 4 Şubat günü Avustralya’da şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş olan Esad Efendi‘nin vefatının yıldönümü vesilesiyle onunla ilgili bir yazı dizisi hazırlamaktaydı. Server Holding‘ten, merhumla ilgili bilgiler alabileceği kişilerin isimlerini istemiş, onlar da (söylediğine göre) verdikleri listenin en başına benim ismimi yazmışlardı (Bu sözünü unuttuğundan olacak, röportaj için yanıma geldiğinde elindeki listeyi bana gösterecekti, ismim ilk sırada değildi).

Tam da bu yazı dizisinin yayınlandığı sıralarda Arslan BulutYeniçağ gazetesinde “Türk istihbarat kaynakları“na dayanarak merhum hakkında “çok ilginç” iddialar ortaya atacak, Esad Efendi’yi (CIA’le işbirliği içinde geleneksel “trafik kazası” yöntemiyle) şehit etmiş olan İngiliz gizli servisinin “operasyonunun içyüzünü” ve gayesini tüm ayrıntılarıyla anlatacaktı.

Bunun yanı sıra Nurettin de, 4 Şubat gününün gecesinde düzenlenen anma programında, babasının “müphem bir çarpışma neticesi şehid” düşmüş bulunduğunu duyuracaktı. Aynı sıralarda Nurettin, Arslan Bulut’un müjdesini verip dünyaya duyurduğu gibi, yeni bir siyasal parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Çok sonraları, evime kadar gelip benimle röportaj yapmış olan bu muhabirin, benim Esad Efendi’ye, Nurettin’in “konumuna” ve Cemaat’e ilişkin “o günkü” düşüncelerimi öğrenmek için gönderilmiş “sahte bayraklı” bir “haberci” olabileceğini düşünecektim. Çünkü, bu tür röportajlar esnasında söylenen “kayıt/yayın dışı” (off the record) sözler bazen röportajın kendisinden çok daha önemli ve bilgilendirici olabiliyordu. Ve bana söz konusu muhabir bu nitelikte sorular da yöneltmiş bulunuyordu.

Yedi yıl sonra, 2010 senesinde, Boğaz kenarında GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) çalışırken söz konusu muhabirin bir haberi dikkatimi çekecekti. Çalıştığı yer artık İslamcı bir gazete değildi, yabancı bir dergiydi: Newsweek.

Muhabir, PKK‘nın önde gelen isimlerinden, benim gibi Gürünlü olan Mustafa Karasu ile röportaj yapmış bulunuyordu. Habere göre, “sözde alevi kimliğiyle” sahabeye dil uzatan “Hüseyin Ali” kod adlı Mustafa Karasu, “PKK’nın İslam dinini iliklerine kadar yaşayan Kürt vatandaşlarımızdan ne kadar uzak bir örgüt olduğunu” da gözler önüne seriyordu. Muhabir, “Karasu, ‘Bizler Ömerleri ve Osmanları sevmeyiz’ diyerek mezhepçi tarafında dikkatimi çekmeye gayet gösteriyor” diye yazıyordu, fakat benim tahminime göre, söz konusu muhabir, Karasu’yu bu şekilde konuşması için provoke etmiş olmalıydı.

Bundan, o sıralarda GASM‘ın yan taraftaki sınav yapılan bölümünde çalışan ve beni sıkça ziyaret etmeye başlamış olan T. G.‘ye söz etmiş bulunuyordum. T. G., üniversitede araştırma görevlisiyken Denizcilik Müsteşarlığı’na geçmiş olan bir uzmandı. İngilizce’si iyi olduğu için Avrupa Birliği ile ilgili projelerde görev almıştı ve şimdi de GASM’daydı. Ona, “Bu haberden gizli servis operasyonu kokusu geliyor” demiştim, “PKK’nın içine bir ‘Sünnî-Alevî’ ihtilafı ya da ‘nifakı’ sokma gayesiyle hazırlanmış gibi görünüyor”. Ona, bunun yanlış olduğunu, böylesi bir çatışma başladığında bunun sadece PKK içinde kalmayacağını, diğer Kürtler’e ve hatta bütün Türkiye’ye yayılabileceğini söylemiş bulunuyordum. “Bir kıvılcım, bir çıngı; bir ev yakar”dı ve de “komşunun evini kundaklarsan seninki de yanabilir”di.

Evet PKK gaddar bir terör örgütüydü, fakat onunla mücadele bu şekilde “kendi ayağına kurşun sıkma” anlamına gelebilecek bir “ahmaklık”la yapılmamalıydı.

T. G. bir süre sonra, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı Alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsetmiş olduğunu, onun benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu. Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Israr üzerine, bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk. “İslamcı Alevî” M. Y.’nin elinde Murat Menteş‘in İletişim Yayınları’ndan çıkmış bir kitabı bulunuyordu. Murat’ı, 1998 yılı yazı bir ara çalıştığı Sağduyu Gazetesi‘nden hatırlıyordum, kültür ve sanat sayfasını hazırlamaktayken fedakârlık yapıp işini İbrahim Tenekeci’ye bırakıp ayrılmış durumdaydı.

İslamcı Alevî M. Y. bana, evrim teorisinin Kur’an’da yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemiş bulunuyordu. İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik. Ayrıca İslamî konuları benimle ayrıntılı bir biçimde daha geniş bir vakitte konuşmak istiyordu.

Sonraki günlerde bir akşam Kadıköy’de Boğa Meydanı yakınlarındaki evinde üçümüz yine bir araya gelecek, gece geç saatlere kadar konuşacaktık. Adıyamanlı İslamcı Alevînin kitaplığı çok zengin değildi, 150-200 kadar kitap mevcuttu. Bu, mesleği mimarlık olan, “İslamcılık”la da yeni tanışmış bir kişinin tartışmalı bir konuda “dinî” mahiyette kitap yazmaya heveslenmesini açıklayabilecek bir entelektüel zemine karşılık gelmiyordu.

Bununla birlikte, söz konusu “İslamcı alevî”nin biyografisi, ona sempati duymamı sağlayacak öğeleri fazlasıyla taşıyordu. Bir Alevînin, hayatının belli bir aşamasında Sünnî olmaya karar verip bütün bir geçmişinin üstüne çizgi çekmesinin, “mahalle“siyle karşı karşıya gelmeyi ve sosyal çevresini yitirmeyi göze almasının onun için ne kadar zor ve trajik birşey olacağını anlayabiliyordum.

Bu tür bir toplumsal afetin, “sosyal deprem”in yıkıntıları altında yalnız kalmanın ne denli yıpratıcı birşey olduğunu yaşayarak öğrenmiştim. Böylesi şeyleri, yaşamamış olanlar asla anlayamazdı, anladıklarını sansalar bile.. “Yağmur bu kadar inceyken / Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet / Ölüm çok ağır Allah’ım / Ölüm çok ağır affet” dizelerini ancak küçük bir çocukken babasını yitirmiş olan Hüseyin Atlansoy gibi biri “hissederek” yazabilirdi.

Evet, “İslamcı Alevî”nin yalnızlığı, akrabaları tarafından dışlanmış olması benim için çok derin ve ince bir anlam taşıyordu. Aynı zamanda Adıyamanlıydı, benimle aynı coğrafî bölgeye ait kabul edilebilirdi.

Ayrıca, artık İslamcılığın bittiğinin söylendiği, çok az sayıda kişi dışında kimsenin kendisini “İslamcı” olarak görmediği bir zaman diliminde rüzgârın estiği yönün aksine doğru yürümeyi göze alabilmesi de benim için değerli bir tutumdu.

Fakat, “İslam ve evrim” kitap projesi saçmalıktı.

Ancak, bu saçma kitap projesi, bir zaman sonra Mustafa İslamoğlu tarafından “Yaratılış ve Evrim” adıyla hayata geçirilecekti. Müfessir geçinen, meal yazıp pazarlayan Mustafa, Hz. Adem’in “beşer” adı verilen ve “insan“dan başka bir tür olan “hayvansı“ların neslinden geldiğini ileri sürüyordu. Mustafa’nın “zırva”larını çürütmek için kitap yazmak gerekmiyordu. Yazdıklarını sadece üç (rakamla 3) cümle ile “boşboğazlıkların çöp tenekesi”ne atmak mümkündü. Âl-i İmrân Suresi’nin 59’uncu ayet-i kerimesinde “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol’ dedi. O da hemen oluverdi” buyuruluyordu. Bu durumda, Mustafa’nın “zırva”sı, Yahudiler gibi, Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı haşa gayrimeşru biçimde bir adamın çocuğu olarak dünyaya getirmiş olduğuna inanmayı gerektiriyordu. Çünkü Hz. İsa’nın durumu Hz. Adem’in durumu gibiydi, ve onun babası vardı.

Bu “manyakça” tezi savunabilmiş olan Mustafa, bir zamanlar “Yahudileşme Temayülü” diye bir de kitap yazmış durumdaydı. Müslümanlar arasında yahudileşme temayülü bulunduğunu bizzat kendi “dönüşüm”ü ile ispatlamayı başarmıştı. 

Barbaros Hayrettin Paşa, hatıratında, savaştığı hristiyanların öfkeli hallerini tasvir için, “Kâfirdiler, yahudi oldular” ifadesini kullanıyordu. Mustafa “sapıtmada evrim” merhalelerini, ara duraklara uğramadan hızla atlamış, doğrudan “yahudi” gibi inanma moduna geçebilmişti.

Sonraları, söz konusu “İslamcı Alevî”nin “biyografi“sinin, beni “İslam ve evrim” konulu “saçma” bir kitap yazmaya “yönlendirmek” için özel olarak kurgulanmış olduğunu düşünecektim. Zamanla fark edecektim ki, istihbaratçılar, “eleman”larının “hedef şahıs”lara yaklaşması için “ortak paydalar, ilgi alanları ve benzerlikler icat” ediyorlardı. Hedef şahsın ilgi alanları, kişilik özellikleri, geçmişindeki travmatik olaylar, sevdiği ve nefret ettiği noktalar, zaafları, arayışları, eksikliğini hissedip ihtiyaç duyduğu şeyler, hassasiyetleri ve zihinsel kodları belirlenip analiz ediliyor, taktikler böylesi bir stratejik anlayış çerçevesinde oluşturuluyordu. Hobileriniz, fobileriniz, sevdiğiniz renkler, beğendiğiniz mekân ve yapılar, ilgilendiğiniz spor dalları, kültürel ilgileriniz, arkadaş çevreniz, sık uğradığınız yerler, yemek alışkanlıklarınız ve içecek tercihiniz bile dikkate alınıyordu.

Mesela, siz eğer İbn Haldun konulu kitap yazmışsanız, sizinle özel bir dostluk kurmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bulunduğunuz ortama elinde Mukaddime‘nin tercümesi olduğu halde gelebiliyordu. Siz eğer Seyyid Kutub‘un “Ente hurrun” şiirini beğeniyorduysanız, başkasıyla konuşurken bir punduna getirip sizin duyacağınız şekilde sözü o şiire getirebiliyorlardı. Veya sevdiğiniz bir şairin beğendiğiniz mısralarını okuyabiliyorlardı. Siz falanca yönetmenin veya aktörün filmlerini beğeniyorduysanız ondan bir replik aktarabiliyorlardı. Siz sahaf raflarını tarayıp beğendiğiniz kitapları alıyorduysanız, size yaklaşmak isteyen kişi de bir gün elinde böylesi sahaf tozu yutmuş kitaplar olduğu halde çıkıp gelebiliyordu. Siz Mümtaz Turhan’ın 1969 yılında basılmış Kültür Değişmeleri adlı kitabından elinizde iki tane bulunduğu için birini herhangi bir kimseye hediye etmişseniz, size yaklaşmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bir zaman sonra aynı kitabın aynı tarihli baskısıyla arz-ı endam edebiliyordu. Siz bir öğünü simitle geçiştiriyorduysanız karşınızdaki de aynısını yapabiliyordu. Kahve seviyorsanız kahveyi sevebiliyor, maden suyu içiyorsanız onlar da onu içebiliyorlardı. Sevdiğiniz yemekler ve tatlılar için bile aynı şey geçerli olabiliyordu. Kılık kıyafette ve beden dilinde bile “aynalama tekniği“ne başvurulabiliyordu.

Bu “benzerliğin cazibesi”, aslında yeni keşfedilmiş birşey değildi. Biliniyordu ki insan, suret ve manada kendisi gibi olanı, kendisine benzeyeni benimserdi. Onlarla olmak isterdi, onlarda kendisini, kendi dünyasını ve iç âlemini bulurdu, bulacağını düşünürdü. Bu, Mevlana’nın Mesnevî‘si ve Şeyh Sadî’nin Bostan ve Gülistan‘ı gibi klasik kitaplarda da vurgulanan bir husustu. Mevlana şöyle demiş bulunuyordu:

“… İki kişi birbiriyle uzlaştı, birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr-i müşterek vardır.

“Kuş ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet âdeta mezara girmedir” diye cevap verdi.

“Bir hakîm dedi ki: “Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta olduğunu gördüm.

“Hayret ettim, bakalım aralarındaki kadr-i müştereke ait emare bulabilir miyim, diye hallerini araştırmaya koyuldum.

“Hayretle yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal!”

Böyleydi.

*

Biz İslamcı Alevî mimar M. Y. ile olan maceramıza dönelim.

Söz konusu görüşmelerimizden sonra bana şöyle bir e-posta göndermişti:

Seyfi Hocam selamlar

öncelikle düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Darwinizm ile ilgili düşüncelerinize kesinlikle katılıyorum. Bu noktada bilimsel bir iddianın, kamunun ortak tartışma platformunda yer ve biçim kazanması gereken bir savın, bu şekilde kişileştirilmesi sonucundaki ''izm'' li her türlü şirke karşı durmak bilimselliğin gereğidir düşüncesindeyim. Evrim kuramı ile ilgili bilim dünyasının tutumundan bende rahatsızlık duymaktayım. Bu noktada naçizane üzerinde çalışmakta olduğum tez ile birlikte, özellikle bu kavramsal tartışmalar çerçevesindeki düşüncelerimide sizinle paylaşmak isterim. Değerli zamanınızdan benim için ayırabileceğiniz bir kaç saatlik bir süre eminimki çalışmam için ışık tutucu bir rol oynayacaktır.

Çalışmamın şablon niteliğindeki bir özetini size gönderiyorum. Zaman bulupta göz atabilirseniz sevinirim.

Saygılar 

O gün ona önce şöyle bir cevap yazdım:

To:...@yahoo.co.uk

Wed, Jul 21, 2010 at 3:10 PM

Selam…

M. Bey kardeşim,

Gördüğüm kadarıyla, evrim teorisi ile (bir müslüman olarak) Kur’an ayetlerini uzlaştırmaya, aralarında bir çelişki olmadığını göstermeye çalışıyorsun.

Bilimsel bir tez çalışmasında, “giriş” düzeyinde şu özellikler aranır:

1. Kavramsal çerçeve:

Çalışmanın temel kavramları bize açıklanmalıdır. Mesela “Türkiye’de Sosyal Değişme” başlıklı bir çalışma yapıldığını düşünelim. Yazar bize Türkiye’den neyi kastettiğini açıklamalıdır. Sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni mi, yoksa Alparslan’la başlayan Türk egemenliğini mi kastediyor? Ayrıca “sosyal değişme”yi de tanımlamalıdır. Sosyal değişmeden ne anlamalıyız, bunu açıklamalıdır. Zaten bildiğimizi varsaymamalıdır. Böyle varsaydığında, çalışma bilimsellik özelliğini yitirir.

Senin de, öncelikle “müteşabih” ve “muhkem” kavramlarını tanımlaman gerekir. (Bu konuda senin için en büyük kaynak TDV İslam Ansiklopedisi olacaktır.) Bilim sözkonusu olduğunda kelimelerin bir sözlük, bir de terim (ıstılah) anlamı vardır. Mesela tarîk, yol demektir, tasavvuf terimi olarak belirli bir tasavvufî hareket anlamını taşır. Bu ikisi aynı şey değildir. Müteşabih kelimesinin de sözlük anlamı ile Kur’an’daki terim anlamı farklıdır. Normalde her müteşabih (benzetmeli) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih değildir. Ekte Elmalılı'nın Ali İmran 7-9 tefsirini gönderiyorum.

Ayrıca, “evrim”i de tanımlamalısın. Evrimden neyi kastettiğini açık bir şekilde anlatmalısın.

2. Yöntem:

Çalışmanın yöntemi açıklanmalıdır. Yöntemlerden biri, literatür taraması yapmadır. Bir diğeri (fen bilimleri için daha bilimseli), doğrudan gözlem ve deney yapmaktır. Sosyal bilimlerde ise anket, soruşturma, alan araştırması vs. yöntemleri vardır. Görüldüğü kadarıyla senin yöntemin literatür taraması. Bu durumda, yararlandığın, temel aldığın eserlerin adını vermen gerekir. Bu, hem evrim konusu, hem de tefsir için geçerlidir.

Öncelikle, Kur’an ayetlerini tefsir bakımından “tefsir usulü” bilmek gerekiyor. Bu konu ilahiyatlarda başlı başına bir ders olarak okutulur. Kur’an ayetleri, birincisi Kur’an’ın bütünlüğü göz önüne alınarak, ikinci olarak da hadîslerle tefsir edilir. Herhangi bir ayetle ilgili hadîsleri ihmal eden bir çalışma, tefsir ilmi (Kur’an’ın anlaşılması bilimi) açısından bilimsel değerden yoksundur. Çalışmanda yararlandığın bütün ayetler için tefsir kitaplarına bakman gerekir. Genel olarak tefsir kitapları iki ayrı kategoriye ayrılmaktadır: 1. Rivayet tefsirleri: Konuyla ilgili hadîsleri, daha önceki ümmetlerden (Hristiyan ve Yahudi) nakledilenleri vs. toplayan tefsirler. Hadîsler açısından en önemlisi İbn Kesîr tefsiridir. Tercümesi yayınlandı. 2. Dirayet tefsirleri: Akıl esas alınarak, günün bilgi birikimi çerçevesinde yapılan tefsirler. Elmalı tefsirinin iki özelliği birden kendisinde topladığı söylenebilir.

3. Çalışmanın amacı ve önemi:

Böyle bir çalışmaya niçin ihtiyaç duyuluyor, bu açıklanır. Çalışmanda bu var.

4. Çalışmanın kapsamı:

Konunun sınırları açıkça belirtilir. Mesela evrim konusu bütün canlılar için mi ele alınıyor, yoksa belirli bir canlı türü için mi?

5. Hipotez:

Çalışmanın hipotezi belirtilir. Mesela senin çalışmanda hipotez, Kur’an’da evrim teorisinin var olduğu veya evrim teorisinin temel tezleri ile Kur’an ayetlerinin çelişmediği olabilir. Hipotezin açıkça ifade edilmesi gerekir.

Çalışmanın gerçekten bilimsel olması için, baştan kabul edilen bir düşünceye göre deliller aranmaması, eldeki delillere göre hipotezin test edilmesi, sorgulanması gerekir.

Senin çalışman için düşünürsek, ifadelerinde, evrim teorisyenlerinin ortaya attıkları tezlerin kesin bilimsel gerçek gibi kabul edilmesi durumu var. Eğer böyle kabul ediyorsan, neden öyle kabul ettiğini açıklamalısın. Ayrıca evrim teorisine yöneltilen itirazları da cevaplandırman gerekir.

Şahsen bu konuda Harun Yahya (Adnan Oktar) grubunun yazdıklarının önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat onlar, işi “madde”nin varlığını bile kabul etmeme noktasına vardırdılar. Bu konuda Harun Yahya’yı eleştiren bir yazı kaleme almıştım. Ekte gönderiyorum. Fakat onların evrim konusundaki eleştirileri görmezden gelinemez. Onların bu konudaki yaklaşımının özü, “Evrim Aldatmacası” adlı kitaplarında var. Ekte gönderiyorum. Buradaki temel argümanlara ikna edici cevaplar verebiliyorsan mesele yok, veremiyorsan yapacağın çalışmayı dikkate almayacaklardır. Evrimciler, Kur’an ayetleri ile ateistleri kandırmaya çalıştığını, müslümanlar da, iyi niyetle faydasız ve kısmen yanlış bir işe giriştiğini düşüneceklerdir.

Burada senin çalışmanla ilgili en önemli sorun şudur: Hz. Adem’in doğrudan topraktan yaratıldığı Kur’an’da açıkça belirtilirken bunu evrim teorisiyle uzlaştırmak nasıl mümkün olacaktır?

İkincisi, Allahü Teala Hz. Adem’i ve Hz. Havva’yı Cennet’ten yeryüzüne indirmiştir; bu da meselenin ayrı bir boyutu. Topraktan yaratıldı ama yeryüzü yaşamı sonradan başladı.

Kanaatimce, evrim teorisi ile Kur’an ayetlerinin uzlaştırılması mümkün değil.

Ayrıca, Big Bang gibi teoriler de, “yaratılış”ı tam olarak açıklayabilecek teoriler değildir. Çünkü bu teoriler, ışık esas alınarak yapılan araştırmalar sonucunda oluşturulmaktadır. Kur’an, göğün yedi kat olduğunu bildiriyor. Bu konuda modern bilmin söyleyebildiği hiçbir şey yok. İkinci olarak, Mülk Suresi’nde, “en yakın gök”ün, yani birinci kat göğün yıldızlarla/kandillerle donatıldığı belirtiliyor. Yani modern bilim aslında sadece birinci kat gök hakkında konuşmaktadır. Diğer katlardan haberi yok. Ayrıca Arş ve Kürsî var. Hadîslerde, yedi kat göğün Arş’ın yanında büyüklüğünün, bir çöldeki yüzük kadar olduğu belirtiliyor. Arş da (yedi kat gök ile birlikte) Kürsî’nin yanında, yine bir çöldeki yüzük kadar.. Yani modern bilimin Big Bang teorisi, güneş sistemi büyüklüğündeki bir arazide bir karıncanın, yüzük büyüklüğündeki yaşam alanıyla ilgili kanaatinden hareketle, bütün varlığın yapısını çözdüğünü/bildiğini düşünmesine benzemektedir.

Şayet bu çalışmaya devam etmek istiyorsan, sana şunu önerebilirim:

İmam Gazalî’nin zamanındaki felsefe ile ilgili olarak yaptığı çalışmaya benzer bir çalışma yapabilirsin. O dönemde felsefe, din ve edebiyat bilimleri dışında kalan bütün fen ve sosyal bilimleri kapsıyordu. İmam Gazalî, Filozofların Tutarsızlığı kitabıyla, felsefenin bir kısmının yararlı, bir kısmının boş, bir kısmının da batıl (yanlış) olduğunu göstermeye çalıştı. Sen de, evrimcilerin görüşlerinin bir kısmının Kur’an’a uygun, bir kısmının ilgisiz, bir kısmının da çelişir durumda olduğunu ortaya koyan bir çalışma yapabilirsin.

Bilmukabele selam ve saygılar…

Ertesi gün ise, “çalışmanın şablon niteliğindeki özeti” hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım:

To:...@yahoo.co.uk

Thu, Jul 22, 2010 at 12:52 PM

M. Bey kardeşim,

Şayet ilk gönderdiğim “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” başlıklı yazım ile Elmalılı’nın “müteşabih” konusundaki açıklamalarını okuduysan, hangi noktalarda seni eleştireceğimi zaten anlamışsındır.

Bununla birlikte, bazı hususları belirtmek istiyorum.

Öncelikle Elmalılı’nın müteşabih ayetlerle ilgili tefsirinin mükemmel olduğunu belirtmeliyim. Elmalılı, felsefe tarihine ve Batı felsefesine de vakıf bir isim. Fransızca’dan felsefe tarihi ile ilgili bir kitabı “Metalib ve Mezahib” adıyla tercüme etmiş bulunuyor.

Muhkem-müteşabih ilişkisi konusunda Elmalılı şunu söylüyor:

“Binaenaleyh kitap, bütünlüğü içinde ele alındığı zaman bu hikmetli üslup ile müteşabihatın muhkemata dönüşmesi bakımından, o asla irca edilmesi bakımından hepsi muhkem demektir: "Bunda hiç şüphe yoktur." (Bakara, 2/2) ve "Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır." (Hûd 11/1) âyetleri bunu açıklar. Bunun aksine bu hikmete aykırı olarak müteşabihat kitabın anası farzedilir de muhkem olan âyetler müteşabihat ile te'vil edilirse, yani müteşabih âyetler esas kabul edilirse, o zaman da kitabın hepsi müteşabih olmuş olur.”

Daha önce de yazdığım gibi, her benzetmeli (teşabühlü, müteşabih) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih değildir. Nitekim Elmalılı şöyle diyor:

”Âyetlerinin fasılaları, uyumları ve daha başka birbirine benzer tekrarları ve edebî sanatları açısından teşabüh ve sıralama muhkemliğe karşı değildir, belki aynı şekilde muhkemliktir.”

Yani Kur’an’daki yaratılışla ilgili benzetmeler müteşabih değildir.

Müteşabih, anlaşılması bakımından da iki kısma ayrılır. Elmalılı şöyle diyor:

“Bu gibi âyetlerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler. Bazısını da Allah'dan başka kimse bilmez ki, tam anlamıyla müteşabih işte budur. Ahiretle ilgili izahlar kısmen böyledir.”

Elmalılı’nın, sana gönderdiğim metindeki şu uyarısı önem taşıyor:

“Usûl-i Tefsir ilminde bunlar bütün uygulamalarıyla ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Özellikle kanun ve hukuk meselelerini anlamak için bu usul ilmi, en zaruri bilgi şartlarındandır.”

Senin de öncelikle tefsir usûlü okuman gerekiyor. Bu konuda iki ders kitabı okumuş biri olarak bunu söylüyorum.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: İnsanların yaratılışı vs. ile ilgili ayetler müteşabih değildir.

Nitekim Elmalılı şöyle diyor:

“Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lafız cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih.”

Yaratılışla ilgili ayetler, her iki açıdan da müteşabihin kapsamına girmez. Mana bakımından müteşabihi Elmalılı şöyle açıklıyor:

“Mânâ bakımından müteşabih olanlar Allah'ın sıfatlarıyla ahiret hayatına ait olan âyetlerde olduğu gibi, duygularımız ve düşüncelerimizle onların benzerlerini algılamaya imkanımız olmadığından dolayı, tasavvurlarımızla dahi kavramaya yetişemeyeceğimiz mânâlardır.”

Ayrıca Elmalılı’nın şu ifadeleri de önemli:

“Esbab-ı Nüzul'de zikredildiği üzere hıristiyanların İncil'deki (baba) mecazını, gerçek anlamıyla peder; Kur'ân'daki "O'nun Meryem'e ilka eylediği bir kelimesi ve O'ndan bir ruhtur" (Nisa, 4/171) müteşabih âyetine, Allah'dan doğmuş bir ruh mânâsı vererek ve Hak Teâlâ'nın doğma ve doğurma gibi üreme şekillerinden münezzeh, hayy ve kayyûm, azîz ve hakîm hâlik ve barî-i musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemata bakmayarak, Allah'a çocuk isnat etmeleri; yine bunun gibi, yahudilerin gibi hurûf-i mukattaa denilen başlıkları "ebced hesabı" ile te'vil ederek bunlardan Muhammed ümmetinin ömrünü, kıyametin kopacağı zamanı çıkarmaya kalkışmaları da bu türden bir olaydır. Bunlar ya heva ve heveslerinden başka bir şeyde hak ve hakikat tanımazlar, ya da din deyince herhangi bir hakikatle ilgisi olmayan bir oyuncak anlarlar. Din meselesinin kayıtsız şartsız hakka uymak demek olduğunu bilmek istemezler. Bu konuda muhkem olan isbat yoluna yanaşmazlar ve onlarla amel etmekten hoşlanmazlar da durmadan zihinleri şüphelere ve vehimlere sürüklemek için yalnızca hayal ürünü olan şeylerde, rumuz ve sembollerde, muamma ve müteşabihatta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşabihatı, şüpheye basamak yapmak için muhkemata üstün tutarlar. Yine bunun gibi, birtakım mülhidler de vardır ki, dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz gizli ve sır dolu bir özü olduğu iddiasıyla bütün muhkematı müteşabihata irca etmeye çalışırlar. Her şeyi kuşkulu hale getirmek, hep garip ve acaip şeylerden bahsetmek, en belli gerçekleri bile birer efsane gibi göstermek isterler ki, bunlar bilinen yolda yürümekten hoşlanmazlar. Diğer bir kısımları da kendi bilgileri herşeyi çözmeye yetermiş gibi, kâinat düzeninde, geçmişte ve şimdiki halde veya sonsuza dek sürecek olan gelecekte sanki hiç bilinmedik birşey yokmuş gibi, müteşabihatın hakikatını kökünden red ve inkâr eder; anlamadığı, anlayamayacağı bir hakikat işitirse, ona hurafe, efsane, esatir deyip geçerler ki, bunların hepsi kalbin kaypaklığından, çarpıklığından ve haddini bilmezlikten ileri gelir. Bunlara karşılık ilimde rüsuh sahibi (uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam, bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sayesinde bilmediklerinin önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbabı da şöyle der: biz bu kitaba inandık, muhkemi ve müteşabihi ile hepsi Rabbimiz katındandır. Hepsi haktır ve gerçektir. Hakikaten böyle temiz akıl, güzel dikkat ve kavrayış sahiplerinden başkası da hakkiyle düşünemez, kendi zihnindekini bile iyice seçip net olarak düşünemez, muhkematı esas olarak hafî, müşkil, mücmel gibi te'vili mümkün olan müteşabihatı bile doğru dürüst te'vil edemez. Bu konuda te'vil ve ictihat başkalarının değil, muhkematın mertebeleri ile müteşabihatın mertebelerini seçebilen, te'vili caiz olup olmayanları ayırabilen, fitneden, kendisini ve herkesi baştan çıkarmaktan sakınan, haddini bilen, ilâhî bilgiye havale edilmesi gerekenleri O'na havale eden, kâmil iman sahibi, ilim yolunda kuvvetli, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilen ve seven, hasılı hikmete mazhar olmuş rasih âlimlerin hakkı vardır, bu işe ancak öyleleri yetkilidir. Bunlar muhkem ve müteşabih hepsinin hakikatına iman ederler ve önünü sonunu hesaba katarak iyi düşünürler.”

Elmalılı’dan bunları aktardım, fakat yazdıklarının tamamını dikkatli bir şekilde okuyup anlamak gerekiyor.

Senin ifadelerine gelince.. Şöyle diyorsun:

“Akabinde ise inançlı çevrelerin, bilimsel çalışmalara ve materyalist çevrelerin de Kuran’a karşı oluşturdukları bağnazlık, bu durumun ana sebebini oluşturmaktadır.”

Burada öncelikle “bilimsel” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. Neyin bilimsel olduğu konusu bilgi teorisi ve bilim felsefesinin (epistemoloji) alanına girer. Aslında bilimsel çalışmalara karşı bağnazlık da bilimsellik tutkusunun sonucudur. Çünkü belirli bir dönemdeki bilimi gözünde büyütüp kutsallaştıranlar, onun yanlış olduğunu ortaya koyan yeni tespitler karşısında sarsılırlar. Çünkü iman ettikleri bilim, yanlış çıkmıştır. Müslüman, meseleye böyle bakmaz. Müslüman için mutlak doğru, Kur’an ve sahih Sünnet’teki kesin (anlamı açık) bilgilerdir. Dolayısıyla müslüman, bilim konusunda bağnaz olamaz.

İkinci olarak, evrim teorisi bilimsel değildir. Evrim teorisi, faraziyeler, varsayımlar üzerine kurulmuş bir inançtır. Bilim-kurgu türünden bir senaryodur. Bunun neden böyle olduğunu “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” adlı yazımda kısaca anlatmaya çalıştım.  

Yazın şöyle devam ediyor:

“Bilimsel düşünce ve araştırmalar insanın da diğer canlılar gibi türleşme sonucu oluşmuş bir hayvan türü olduğunu göstermektedir.”

Şakir Kocabaş’ın Wittgenstein’dan ilham alarak yazdığı bir kitap var: İfadelerin Gramatik Ayrımı. Senin yukarıdaki ifaden, bilimsel değil, deyim yerindeyse “inançsal” bir ifadedir. Bilimsel düşünce ve araştırma olarak sunulan verilere inandığını göstermektedir. Aslında “bilimsel düşünce ve araştırmalar” bize birşey göstermez; bilimsel düşündüğünü ve bilimsel araştırma yaptığını söyleyen insanlar bize birşeyler söylerler ve bunun “bilimsel” olduğunu iddia ederler. Evrim teorisine gelince, bu teoriyi savunanların düşünce ve araştırmaları “bilimsel” değildir. Neden böyle olduğunu, ilgili yazımda açıklamaya çalıştım.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Bu bilimsel tespite din camiası içerisinden bir grubun önderlik ettiği bir kısım insan şiddetle karşı çıkmakta ve insan dahil bütün mahlukatın birdenbire ve olduğu gibi, bir yaratıcı tarafından oluşturulduğuna inanmaktadır.”

Bu ifadeler yanlış. Hiç kimse bütün mahlukatın birdenbire yaratıldığını iddia etmiyor. Kur’an’da “altı gün” ifadesi geçiyor ki, bu bildiğimiz “dünya günü” değil. Herkes biliyor ki, Hz. Adem yaratılmadan önce melekler ve cinler yaratılmış durumdaydı. Dünya da yaratılmış ve insanın yaşayabileceği bir hale gelmişti. Ancak, ben de aralarında olmak üzere birçok insan, türlerin birdenbire yaratıldığına inanıyor. Yani, insan türü birdenbire yaratılmıştır. Ancak, Hz. Adem’in yaratılışı bile bir süreç içinde olmuştur. Ondan Hz. Havva yaratılmıştır. İnsan nesli de ikisinden türemiştir.

Fosillerle ilgili araştırmalar, türlerin bütün mükemmelliğiyle birlikte bir anda ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Harun Yahya bu konuda epeyce malzeme toplamış bulunuyor. Bütün türler bir anda bir arada yaratılmamış fakat her tür farklı zamanlarda kâmil haliyle yaratılmıştır. Bunun en açık örneği Hz. Adem’dir.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Bilim dünyası bilimsel bulgular ile birdenbire ortaya çıkışı reddederken, Yaratan fikrine de karşı bir hale gelmiş, inançlı çevreler de “maymundan gelmedik” söylemi çerçevesinde bilimsel yönteme karşı bir hale gelmiştir.”

Bilim dünyası – inançlı çevreler ayrımı yanlış. Bilim dünyası içinde “inançlı” insanlar bulunduğu gibi, evrime inanan insanların hepsi bilim adamı kategorisine girmiyor.

Bilim dünyasının türler açısından birden bire ortaya çıkışı reddettiği iddiası da yanlış. Harun Yahya’nın atıfta bulunduğu fosil araştırmacıları farklı konuşuyor.

Müslümanlar için de mesele “maymundan gelmeme” meselesi değil. Maymun yerine “at, deve” vs. denilse de durum değişmez. Kur’an’da maymundan gelindiğini gösteren bir ayet olsaydı, müslümanlar bunu sorun yapmazlardı.

Şöyle devam ediyorsun:

“Bu durumu oluşturan çatışmanın iki önemli sebebi vardır: Birincisi kendilerini inançlı insanların temsilcisi olarak isimlendiren bir grubun kendi egolarına ve yanılgılarına esir düşmeleri, ikincisi ise bilimsel düşünmekle övünen diğer bir kesimin koskoca bir camiayı tek söylem altında toplayan dar görüşlü ve bilime yakışmayan tavırlarıdır.”

Bu iddianı ispatlaman gerekir. Yani bir grubun kendi egolarına esir düştüklerini söylüyorsan, onların tezlerini tek tek çürütmen, yanlışlığını ortaya koyman gerekir. Açıkça söyleyeyim, “Harun Yahya’nın  ‘Madde’ ile İmtihanı” başlıklı yazıda Harun Yahya’nın hata ve çelişkilerini ayan beyan ispat ettiğimi düşündüğüm halde, yine de ona karşı böyle bir üslup kullanmaktan kaçındım. Bu durumda senin böyle bir suçlama yöneltebilmen için, öncelikle onların tezlerindeki çelişki ve hataları göstermen gerekir. Aksi takdirde, yaptığın sübjektif suçlamayı o çevreler sana da yöneltebilirler. Egolarına ve yanılgılarına esir düşme, bizim dışımızdakilere özgü bir özellik midir? Biz, daha yaratılıştan bundan muaf mıyız? Böyle bir bakış açısı, asıl bizim, egomuza esir düştüğümüz anlamına gelir.

Şöyle devam ediyorsun:

“7,5 milyon yıl önce:

‘’ Şu iğreti hayatın durumu gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve davarların yedikleri yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış, süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerinde egemen olduklarını sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz. ‘’ Yunus suresi 24. Ayet.

“Evrim türlerde coğrafi zorlamalar ile gerçekleşir. Bölgesel iklimdeki ve besin miktarındaki ani değişimler süreç içerisinde türlerin fiziksel yapısını değiştirir. Yunus suresi 24. Ayette coğrafi ani değişimler anlatılmaktadır.”

Bu yazdıkların, tefsir usûlü açısından yanlış.. Ayet ile evrim konusu arasında hiçbir ilişki yok..

Devam ediyorsun:

“İki önemli yeryüzü hareketinin, insansılar diye adlandırılan, iki ayak üzerinde devinebilen insansı maymun grubunun evrimleşmesinde etkili olduğu düşünülmektedir;

‘’ Yeri yayıp döşedik, ona kuvvetli dağlar diktik ve içinde ölçülü/ahenkli her şeyden bitirdik. ‘’ Hicr suresi 19. Ayet.

“1. Hindistan yarım adasının bundan elli milyon yıl önce, Asya anakarası ile çarpışmaya başlaması, Himalayalar denilen sıra dağların oluşmasına sebep olmuştur. Milyonlarca yıldır devam eden bu süreç Dünya iklim döngüsünü değiştirmiştir.

“2. Türkiye’den başlayarak İsrail ve Kızıl Deniz’i geçtikten sonra, Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’dan kıvrıla kıvrıla ilerleyerek Mozambik’e kadar uzanan iki tektonik levha, anakarasal kabuğun derinliklerindeki devinimler sonucu birbirinden ayrılmıştır.

“Bu iki önemli yeryüzü hareketi Doğu Afrika’daki yağmur ormanlarının on milyon yıl önce seyrelmesine ve bozulmasına sebep olmuştur. Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi kazanmıştır (Moleküler veriler insansıların 7,5 milyon yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor olsa da ilk varsayımsal insansı fosili 5 milyon yıllık bir kafatası parçasıdır. Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde 3,5 milyon yıl öncesine ait çene parçaları ile ayak izlerinin ortaya çıkarılmasına kadar elde edilen buluntular gerçekten çok küçük parçalardan oluşuyordu). İki ayak üzerinde devinebilme yeteneği insan evriminin ilk temel sıçrayışını oluşturmaktadır.”

Bu yazdıkların da birkaç sorun içeriyor: Birincisi, ayetle sonraki yazılanlar arasında bir ilişki, mantıksal bağ yok. İkincisi, “Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi kazanmıştır” şeklindeki ifade, delilden yoksun bir yakıştırma, bir kurgudan ibaret. O gün Beşiktaş’ta, “delil” konusuna değinmiş olmam tesadüf değildir. Coğrafya ile ilgili bilgilerin kesin doğru olduğunu kabul edelim.. İnsansı denilen varlıkların ortaya çıkışı ile bu coğrafya olayları arasında kurulan ilgi, delilden yoksundur. Üçüncü olarak, bu ifadelerin, “bilim adamı” denilen evrimcilerin ifadelerine, sanki peygamber hadîsiymiş gibi itimat ettiğini gösteriyor. Bu, bilimsel bir yaklaşım değildir, bir inanç biçimidir. Tam aksine, onların ifadelerini sorgulamak gerekir. Bilimsellik budur.

Devam ediyorsun:

‘’Peki, yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha düzgün gider yoksa dosdoğru yol üzerinde dik ve düzgün yürüyen mi?’’

‘’De ki: "Sizi oluşturan O'dur. O size, işitme gücü, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

‘’De ki: "Sizi, yeryüzünde yaratıp yayan O'dur. O'nun huzurunda haşredileceksiniz.’’  Mülk suresi 22, 23, 24.

“Ayetler.

“Mülk suresi 22. Ayette doğruluk yolunda olmanın önemi ile birlikte, dik yürüyen tek tür olan insanın fiziksel durumu anlatılmaktadır. 23 ve 24. Ayetlerde geçen ‘’sizi oluşturan O’dur’’ ve ‘’sizi yeryüzünde yaratıp yayan O’dur’’ ifadelerinde, evrimsel bir atak olan iki ayaklı hareketin İlahi bir takdir ile gerçekleştiğinin anlatımı bulunmaktadır. İnsan iki ayaklı hareketi sebebi ile yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşayan bir türdür. 24. Ayette geçen ‘’yayan O’dur’’ ifadesi bu yayılışın anlatımını yapmaktadır.”

Ayetlerden hareketle vardığın sonuçlar tefsir ilmi açısından geçersiz ve yanlıştır. Bu, bir.. İkincisi, dik yürüyen tek tür insan değildir. Tavuklar da iki ayak üstünde ve dik yürüyor. İki ayak üstünde yürümek evrimsel bir atak da değildir. Basitçe düşünecek olursak, neden evrimsel atak bazılarına torpil geçiyor da bazılarını yüzüstü yerde bırakıyor? Böyle bir atak matak yok. Allahü Teala bazısını öyle, bazısını da böyle yaratmıştır; hepsi bu.. Yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşama insana özgü de değildir. Mesela kuşlar her yerde yaşar..

Devam ediyorsun:

“Fosil kayıtlarına Lucy diye geçen, bu günkü Etiyopya’da bulunan 3,5 milyon yıllık fosil (Australopithecus aferensis) kalıntıları bilinen en eski insansı fosil kalıntısıdır. İnsansılar denilen bu grubun geliştirdiği en önemli evrimsel yenilik iki ayak üzerinde devinebilmeleridir ( 2 ayaklı devinimin tahmini ilk evrimi 5 ila 8 milyon yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen eldeki en eski fosil kalıntısı lucy’dir). Bu geçiş aşamasını açıklamaya yönelik bir çok varsayım ileri sürülmüş olsa da en mantıklı öneri besin sağlama biçimi ile ilgilidir.”

Söylediğin gibi, birçok “varsayım” ileri sürülmüş.. Besin sağlama biçimi “en mantıklı” olanıymış.. Aslında hepsi varsayım.. Varsayım üzerine kurulan bilim, varsayım ve zan olmaktan öteye gitmez.. Dolayısıyla, evrim teorisi gerçekte bilimsel kesinlikten yoksundur. Mesele bu kadar açık..

İkinci olarak, Harun Yahya’nın konuyla ilgili olarak şu yazdıklarına cevap bulmak gerekiyor:

“Lucy kandırmacası (Australopithecus afarensis)

“Lucy, 1973 yılında Donald Johanson tarafından Etiyopya'daki Afar bölgesinde bulunan ve bu bölgeden hareketle Australopithecus afarensis olarak adlandırılan bir fosildir. Lucy uzun yıllar insanın evrimi senaryosunda aranan kayıp halka olarak gösterilmiştir. Ancak son bilimsel bulgular nedeniyle artık evrimci kaynaklar tarafından da itibar görmemektedir. Son dönemlerde Australopithecus'un  insanın atası sayılamayacağı, ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie'nin Mayıs 1999 sayısında kapak konusu olmuştur. Dergide "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığı kullanılarak, Australopithecus türü maymunların insanın soy ağacından çıkarılması gerektiği yazılmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanılarak yazılan makalede şu cümleler yer almaktadır:

“Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... St W573'ü incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soy ağacını yıkıyor. Böylece bu soy ağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor... Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların) doğrudan ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor. (Isabelle Bourdial, "Adieu Lucy", Science et Vie, Mayıs 1999, no. 980, ss. 52-62.)

"ELVEDA LUCY"
“Bilimsel bulgular Australopithecus sınıfının en ünlü örneği sayılan "Lucy" hakkındaki evrimci varsayımları da temelsiz bıraktı. Ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Şubat 1999 sayısında "Elveda Lucy" (Adieu Lucy) başlığını atarak bu gerçeği kabul ediyor ve Australopithecus'un insanın atası sayılamayacağını onaylıyordu.”
 

Devam ediyorsun:

“1,6 MİLYON YILLIK FOSİL

“1984 yılında Kenya’daki Turkana Gölü’nün batı yakasında bulunan 1,6 milyon yıllık Homo erectus fosili yüzyıl içerisinde ortaya çıkarılan en iyi fosillerden birisidir. Neredeyse tam bir iskelet biçiminde çıkarılan ‘’Turkana’lı oğlan’’ yeni bir homo cinsinin üyesidir. Homo habilisten, homo erectusa evrimleşme biçimi belirsizdir. Ya doğrusal bir geçiş olmuş ya da benzer birkaç türden bir tanesi olarak Homo erectus ortaya çıkmış olabilir.”

Bu konuda Harun Yahya şöyle diyor:

“Turkana Çocuğu fosili

“Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan "Narikotome homo erectus" ya da "Turkana Çocuğu" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m. boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, "ortalama bir patolojistin bu fosilin iskeletiyle bir insan iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söyler. (Boyce Rensberger, The Washington Post, November 19, 1984.) Çünkü Homo erectus günümüz insanının bir ırkıdır.

“Nitekim evrimci Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:

“Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar. (Richard Leakey, The Making of Mankind, Sphere Books, London, 1981, s. 62.)”

Devam ediyorsun:

‘’Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere, "Ben, kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir insan yaratacağım." demişti.’’

"Onu, amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın." Hicr suresi 28 ve 29. Ayet.

“Hicr suresi 28. ayette insan yaratılışının kimyasından bahsederken, 29. ayette geçen ‘’amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılıp’’  ifadesi insanın süreç içerisinde, belirlenen fiziksel bir noktaya ulaşması durumunu tanımlamaktadır.”

Burada da aynı şekilde tefsir usûlü açısından geçersiz bir çıkarım var. Burada mesele salt yaratılışın “kimyası” değil, aynı zamanda biyolojisi..

Devam ediyorsun:

“Bakara suresi 30,31,32,33. ayetlerde Allah’ın, Hz. Adem’e dil yeteneğini vermesi durumu anlatılır. 30. ayette geçen ‘’orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın?’’ ifadesi yeryüzünde var olan homo saphiens türünün, dil yeteneğinden önceki, besin zincirinin en üstünde bulunan ve gelişmiş fizyolojik yetenekleri ile vahşi bir şekilde yaşayan durumunu anlatmaktadır. 31. ayette geçen ‘’Ve Adem’e isimlerin tümünü öğretti’’ ve 33. ayette geçen ‘’ Ey Adem, haber ver onlara onların adlarını.’’ ifadeleri Hz. Adem aracılığı ile insanın dil yeteneğine ulaştırılması anlatılmaktadır. 36. ayette Şeytan’ın yoldan çıkarması sonucunda cennetten çıkarılan Hz. Adem’in ve insanoğlunun yeryüzüne inişi anlatılmaktadır. 37. ayette geçen  ’Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrenip belledi de O'na yöneldi’ ifadesi yeryüzünde dilin ilk kullanımının anlatımını yapmaktadır.”

Yeryüzüne iniş meselesi, bunun yeryüzündeki bir evrimle ilgisinin bulunmadığını tek başına göstermektedir.

Elmalılı, “isimler” konusuyla ilgili olarak geniş bilgi veriyor. Aşağıya ilk paragrafı alıyorum:

“31-Cenab-ı Allah onlara bu cevabı verdi bir taraftan da Âdem'e bütün o isimleri öğretti. Ya o isimleri Allah kendi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bunları gerektiğinde koyup kullanacak bir özel yeteneği haiz bir ruh üflemeyi takdir etti ki, önceki zahir (açık), ikincisi muhtemeldir. Talim ile (yani öğretmek ile) bildirmek herkesin bildiği şeydir. Bundan Hz. Âdem'in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme) içinde belleyeceği anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve bizzat Âdem'in kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer türünün mahiyet ve ilk fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır.”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."