Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
E-KİTAP: ŞAHSİYET NE YANA DÜŞER USTA, DIŞ POLİTİKA NE YANA?
https://www.academia.edu/117041687/%C5%9Eahsiyet_Ne_Yana_D%C3%BC%C5%9Fer_Usta_D%C4%B1%C5%9F_Politika_Ne_Yana
Dr. Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
REALPOLİTİK
5
BATI’NIN
KÜLTÜR EMPERYALİZMİ, TÜRK’ÜN ULUSAL AŞAĞILIK KOMPLEKSİ 17
PACTA SUNT SERVANDA 33
KURTARICI
ARARKEN VE BEKLERKEN 36
KARİKATÜR
KRİZİNDE SINIFTA KALAN “SON KALE” 40
AJANLAR,
İNGİLİZÎLER 51
LOZAN’DAN
BUGÜNE “GİZLİ ANLAŞMA” VE “GİZLİ DİPLOMASİ” 55
YERLİ-MİLLİ
AMERİKANCILIK PARALEL AMERİKANCILIĞA KARŞI 60
TRUMP VE ERDOĞAN FARKI 67
BÜYÜK BASKI ALTINDA… 72
YAVUZ SULTAN
SELİM “DEVLET AKLI”NDAN, BUGÜNKÜ “DEVLETÇİ AKILSIZLIĞI”NA.. 76
FETÖ’CÜLÜK VE NATO’CULUK 83
İSLÂM DÜNYASINA
GÂVUR GİBİ BAKMAK 88
MÜSLÜMANLAR
NİÇİN HEP ÇATIŞIYOR? 95
LAİKLİK RÜŞVETİYLE
ANCAK BURAYA KADAR… 102
PAPA KADAR BİLE MÜSLÜMAN OLAMAMAK 104
MUSTAFA KEMAL VE ERDOĞAN 105
FETÖ İLE DERİN
DEVLETİMSİ FARKI 108
SON KALE AB 111
EKSELANSLARININ FETÖ’DEN FARKI? 115
BAYKAL KADAR
DA OLAMAMAK 121
YENİDEN SEVR TEHLİKESİ VE YENİ BİR
İSTİKLAL SAVAŞI 125
“DOST ABD İLE ORTAKLIK RUHU”
130
ABD VE TÜRKİYE: "DEĞER"LER ORTAK 132
DAVUTOĞLU’NUN
ANLAYAMADIĞI 135
DIŞ
POLİTİKADA AK PARTİ DÖNEMİ 142
UFUK MU, UFUKSUZLUK MU: “YA AB, YA ŞANGHAY” 151
İKİ TARZ-I SİYASET
VE AK PARTİ’NİN DIŞ POLİTİKASI 154
MAVİ MARMARA’NIN AKIBETİ 158
AHLÂKSIZ MÜTTEFİK ABD 165
DIŞ TEHDİT 168
BANA
ORTAĞINI SÖYLE… 172
SÖYLEMİYORMUŞ GİBİ
YAPARAK SÖYLEMEK 175
CIA’İN GÜLEN
TEKLİFİ 178
ALMANYA’NIN MEYDAN
OKUMASI KARŞISINDA 181
TEK UMUT 183
STRATEJİK SIĞLIK 189
CIA’İN DİNLEDİĞİ TÜRKİYE 193
YENİ İSLAM NE YANA DÜŞER USTA, SAHİH İSLAM NE YANA? 195
BATI’NIN KÜRT MERAKI 202
EGEMENLİK MİLLETİN Mİ, YOKSA MİLLETİN AVRUPALI
EFENDİLERİNİN Mİ? 208
ÇÖZÜM SÜRECİ
ABD’NİN OYUN İÇİNDEKİ OYUNU MUYDU? 212
DIŞ GÜÇLERLE
İŞBİRLİĞİNDE FETHULLAH GÜLEN’İ GEÇMEYE ÇALIŞMAK 214
TERÖR KAVRAMI,
BATI’NIN PSİKOLOJİK SAVAŞ ALETİDİR 217
ABD BAŞKANI’NA GAZZE İÇİN MEKTUP YAZAN YOK 219
CIA-MİT STRATEJİK ORTAKLIĞININ STRATEJİK
DERİNLİĞİ 227
ERDOĞAN, DIŞ POLİTİKA, VE ÇİFTE STANDART 229
ULUSLARARASI DERİN
ŞANTAJ SİYASETİ 235
İSMET İNÖNÜ VE “BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA”
HAYALİ 238
*
REALPOLİTİK
Amerika
Birleşik Devletleri’nin 11 Eylül’den sonra, deyim yerindeyse kaba kuvveti temel
alan bir uluslararası politikayı yürürlüğe koymasıyla birlikte, “haksızlık” ve
“zulm”ü, “realpolitik” (ya da Türkçe’de daha çok kullanıldığı şekliyle “reelpolitik”)
kavramını kullanarak meşrulaştırmaya çalışanların sayısında da artış yaşandı.
Bu,
bir anlamda Makyavel’in zaferi kabul edilebilir.
Hatta
bu, belki de, Makyavelizmden de fazla birşeye karşılık geliyor.
*
Hourani,
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Makyavel’e ilişkin değerlendirmesini
yansıtan şu olayı nakleder: Adamlarından Artin, Makyavel’in “Prens”ini günde on sayfalık bir
hızla tercüme edip Paşa’ya sunmaktadır. Dördüncü gün Paşa, Artin’e şunu der:
“Machiavelli’den çevirdiğin bütün
parçaları okudum, ilk on sayfanda yeni olan pek fazla bir şey görmedim, fakat
gelişeceğini ümit ediyordum, bir sonraki on sayfa daha iyi değildi, sonuncusu
ise bütünüyle aleladeydi. Machiavelli’den öğrenecek fazla bir şeyim olmadığını
görüyorum. Onun bildiklerinden daha çok hile biliyorum. Onu tercüme etmene
artık gerek yok.”
(A. Hourani, Çağdaş Arap Düşüncesi, çev. L. Boyacı-H. Yılmaz, İstanbul
1994, s. 69.)
Makyavel’in
yaptığı şey, gerçekte, hükümdarlara hile ve kötülük öğretmek değildi. O, yeni
bir paradigma, bir “meşruiyet kalıbı” oluşturuyordu. O güne kadar
devletler ve bireyler kötü davransalar bile, kötülüğü savunmazlar, yaptıklarına
bir kulp takmaya çalışırlardı. Makyavel’le birlikte “kötü”, masum bir
şey haline geldi.
Makyavel’in
özelliği, “insanın doğasının kötülüğüne” yaptığı vurgudur:
“İnsanların hepsi de (...) kötü oldukları
için, ve sana karşı sözlerinde durmayacakları için, sen de onlara
verdiğin sözde durmağa mecbur değilsin.”
“... insanlar bir zaruret dolayısıyla
iyi olmağa mecbur olmazlarsa, daima kötü olarak karşına çıkarlar.”
(Machiavelli, Hükümdar, çev. Y. Türk, İstanbul 1996, ss. 83, 111.)
Böylece
Makyavel Batılılar’a, kötü olmak “zorunda” olduklarını göstermiş oluyor,
kötülüğü meşrulaştırıyordu.
Onların
aradığı da zaten buydu.
*
Günümüzde
bilimsel bir disiplin olarak üniversitelerde okutulan “uluslararası
ilişkiler teorisi” gerçekte, büyük ölçüde Makyavelizm’den ibarettir.
Bu
bilim dalında pek çok yeni yaklaşım mevcutsa da, asıl geleneği realizm/realpolitik
(gerçekçilik) oluşturur.
Realizmin
kurucusu olarak görülen isim ise, tahmin edilebileceği gibi, Makyavel’dir.
Ancak,
Hegel, Hobbes ve Clausewitz gibi isimlerin görüşlerinden de yararlanılmıştır.
*
Realpolitik
kavramını ilk kez L. von Rochau, 1853’te yayınladığı
“Grundsatze der Realpolitik” adlı eserinde kullandı. (Bkz. Patrick
Brauns, “Realpolitik”, Herder
Lexikon-Politik, Freiburg: Verlag Herder, 5. Auf., 1988, s. 176.)
Felsefî
realizmle ilgisi bulunmayan siyasal realizmin “realpolitik” olarak da
adlandırıldığını belirten Fukuyama, “gerçekçilik” (siyasal realizm), “realpolitik”
ve “güç politikası”nın [Machtpolitik] aynı şeyler olduğunu söyler (F.
Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan,
çev. Z. Dicleli, İstanbul, s. 301).
Fakat
ayıranlar var:
“Bismark’ın ‘Realpolitik’ görüşüne
göre, Almanya’yı hiçbir zaman doğuda ve batıda iki yönlü savaş haline
getirmeyecek bir denge politikası izlemek ana ilke olmalıdır. Oysa, Hitler ...
gerçekçilik yerine kuvvet politikası ‘Machtpolitik’ izlemiş ve kuvvetine
güvenerek iki yönde savaş durumunu yaratmış ve sonunda mağlup olmuştur.”
(Kemal Girgin, Çağdaş Politika ve Diplomasi, Ankara 1975, s. 414.)
*
Makyavel’den
“realizm” bayrağını devralan Hegel, kötü olmak zorunda kalmaktan söz
etmek bir yana, kötülükle iyilik arasındaki sınırı kaldırmıştır.
Ebenstein
şunu söyler:
“Machiavelli bile kuvveti ahlâkla özdeşleştirmekten
sakınmış ve her birinin kendi kurallarına sahip iki ayrı davranış biçimi
olduğunu söylemiştir. Hegel, kuvveti -devleti- ahlâkla özdeşleştirerek
Machiavelli’den daha ileri gitmiştir. Hegelyanizmin ikiz mirasçıları
totaliter faşizm ve komünizm, eski zaman ahlâkını, yerine Irk,
Devlet yahut Sınıf’ı koyarak terk etmişlerdir.”
(W. Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri,
çev. İ. Özel, İstanbul 1996, s. 265.)
Evet,
Makyavel, “kuvvet”i “ahlâk”ın boyunduruğundan kurtarmak ve özerk (bağımsız)
hale getirmek istiyordu.
Hegel
ise ikisini tekrar birleştirdi.
Ancak,
ikisi arasındaki ilişki ya da bağlantıyı tersine çevirdi.. Artık “kuvvet”in
“ahlâk”a bağımlı olması gerekmiyordu, ahlâkı belirleyen kuvvetti.
*
Hem
faşizm, hem de komünizm, kendilerine lazım olan ahlâk anlayışını
Hegel’de bulmuşlardı.
Faşizmde
eski zaman ahlâkının yerini ırk ve devlet (ulus-devlet, millî devlet),
komünizmde ise sınıf aldı.
Faşiste
göre devlet kutsaldı ve devletin faydasına olan herşey ahlâka uygun,
zararına olan herşey de ahlâka aykırı kabul edilmeliydi.
Milliyetçilik (ırkçılık) ile ahlâk aynı
şey demekti.
Böylece
“ulusal çıkar” kavramı meşruiyetin (hukuka ve ahlâka uygunluğun)
temel ölçütü haline getirildi.
Artık
devletler “Burada benim ulusal çıkarım söz konusu” diyerek
faaliyetlerini ve iddialarını meşru gösterebilirlerdi.
Eski
zaman ahlâkının aşağıladığı menfaatperestlik/çıkarcılık, faşist
(milliyetçi/ırkçı ve devletçi) zihniyetin elinde ahlâkın (meşruiyetin) ta
kendisi haline gelmiş oluyordu.
Aynı
şey komünizm için de geçerliydi.. Ancak onlar, ırkın/milletin yerine “sınıf”ı
koymuş bulunuyorlardı.
Ahlâkî
davranış, işçi sınıfının çıkarına uygun olan davranıştı.. Sermaye sahiplerinin
tamamı ahlâksız sömürgenler olarak nitelendirilebilirlerdi.
*
Realistler,
Hobbes’tan da yararlandılar.
Ondan,
işlerine gelen tarafları aldılar.
Hobbes, “güvenliği sağlayan, barışı
emreden ve toplumu uygarlaştıran doğa yasaları” olarak on dokuz ilke
sayar.
Bunların
çoğu, adalet, af, tevazu, kadirbilirlik, geçimlilik, haddini bilmek ve
hakkaniyet gibi ahlâkî ilkelerdir.
Ayrıca
o, sözkonusu ilkelerin tamamını birden tek bir ahlâkî ilkeye bağlar.
Ona
göre, bütün bu yasalar, “en kıt anlayışlı bir insanın bile kavrayabileceği” şu
ilkeye sığdırılmıştır: “Kendine yapılmasını kabul etmeyeceğin bir şeyi
başkasına yapma.”
Hobbes’a
göre, bu doğa yasalarının bilimi “gerçek ahlâk felsefesi”dir.
Gerektiğinde
kötü olmayı teklif eden Makyavel’in (Ki hayatın akışı maalesef her zaman
kötü olmayı gerektirir) aksine o, sözkonusu doğa yasalarının “vicdanen
bağlayıcı” olduğunu, fakat “fiilen bağlayıcı” olmasını, ancak,
güvenliği sağlayan bir otoritenin (siyasal otoritenin, devletin) varlığına
borçlu olduğunu söylemiştir.
Bunu,
“Leviathan” adlı eserinde
şöyle açıklar:
“Çünkü, başkalarının kendisi gibi
davranmadığı bir zaman ve yerde bir insanın alçakgönüllü ve uysal olması
ve bütün sözlerini tutması, varlığın korunmasına hizmet eden bütün doğa
yasalarının temeline aykırı olarak, insanı başkalarına av yapmaktan ve kendi
kesin mahvına yol açmaktan başka bir şeye yaramaz. Fakat, başkalarının
onunla ilişkilerinde aynı yasalara uyacağına dair yeterli güvencesi olan
bir kimse, bu yasalara kendisi uymadığı takdirde, barış değil savaş, ve
dolayısıyla kendi varlığının şiddet yoluyla yok edilmesini istiyor
demektir.”
(H. Williams, Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Teorisi Üzerine Bir Derleme,
çev. Z. Çitak, Ankara 1996, ss. 140-147.)
Buradan
anlaşılabileceği gibi, Prens’e (devlete) gerektiğinde kötü olması gerektiğini
öğreten Makyavel’in aksine, Hobbes, devletin herkesin iyi
olmasını (ya da iyi davranmasını) sağlayacak güvence olarak hizmet vermesi gerektiğini düşünmektedir.
Yani devletin hikmet-i vücudu (varlık nedeni, raison d'etat), insanların adaleti sağlayacak bir hukuk düzenine ihtiyaç duyuyor olmalarıdır.
Hobbes'un dikkat çektiği gibi, hukukun (İslamî terminolojiyi kullanarak konuşmak gerekirse şeriatin) güvencesi altında olmayan bir ahlâk, insanların aldanmasına, aldatılmasına, ve başkalarına av (yem) olmasına yol açar..
(Bu yüzdendir ki av değil de avcı olmalarını sağlayacak güce, makama, mevkiye ya da zenginliğe sahip olanlar, başka insanlara hukuktan/şeriatten değil de ahlâktan bahsetmeyi çok severler..
Aynı nedenle "resmî din adamları, güçlülerin fetvacıları", siyasal otorite ile açık ya da örtülü ilişki içinde olan ilahiyatçılar ve şeyhtanlar, şeriatçı değil ahlâkçı olarak arz-ı endam ederler.
Şeriat kelimesini duyduklarında tüyleri diken diken olur, kırmızı görmüş boğaya dönerler.)
*
Bununla
birlikte, Batılılar Hobbes’u daha çok, “İnsan insanın kurdudur” (Homo
homini lupus est) sözüyle hatırlamayı tercih ederler.
Onun
demek istediği şuydu: Siyasal otoritenin bulunmadığı anarşik (devletsiz)
ortamda insanlar birbirini yer. Birbirinin kurdu olur.
Fakat
Batılılar Hobbes’tan bir başka Makyavel ürettiler.
Hazard’ın
şu sözleri bunun örneklerinden birini oluşturur:
“Hobbes’e göre herkes tabiat itibariyle
kötüdür. Dünyada hiçbir manevi ilke mevcut değildir. Hazdan
başka iyi, elemden başka kötü şey de yoktur.”
(P. Hazard, Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, çev. E. Güngör, 2. b.,
İstanbul 1994, s. 284.)
Oysa
Hobbes bunu demek istemiyordu.
*
Makyavel’in
fikirlerine dayanarak bir “uluslararası ilişkiler teorisi” geliştiren isim ise Hans
J. Morgenthau’dur.
1948
yılında yayınladığı Uluslar Arasında Siyaset (Politics
Among Nations) adlı kitabı ile, “doğa”ları gereği bencil
olan bireyler gibi milletlerin de çıkar peşinde koştuğunu ve
uluslararası ilişkilerin “millî menfaat” (ulusal çıkar) üzerine
kurulduğunu savundu.
Ahlâkî
ilkeleri ütopya olarak değerlendirerek, millî
menfaatlerin “güç ilişkileri” çerçevesinde savunulması gerektiğini ileri sürdü.
Bu,
“Bükemediğin eli öp, bükebildiğini kır” ve “Haklının değil güçlünün yanında ol,
düşene bir tekme de sen vur” demek oluyordu.
Morgenthau’nun,
ahlâk karşıtlığında Hegel’i bile aştığı söylenebilir. Ona göre, her
ülkenin ulusal güvenliğini sağlaması moral bir hak olabilir, fakat bir
ülkenin dış politika hedeflerini moral mülahazalar üzerine kurması “ahlâken
yanlış”tır. (Bkz. F. E. Oppenheim, Moral
Principles in Political Philosophy, New York 1968, s. 109.)
*
Böylece
Morgenthau, ahlâkı ahlâksızlık olarak takdim ediyordu.
Bu anlayış,
aslında, büyük güçlerin ahlâkî olmayan ve hukuk dışı eylemlerini
meşrulaştırmaktaydı.
Daha doğrusu
bizzat bu amaçla ortaya atılmıştı..
Morgenthau
gibi akademisyenler, büyük güçlerin haksızlık, hukuksuzluk ve ahlâksızlıklarına
“seküler fetva” üreten şeyhüllaikismuslar olarak “modern bilim
kilisesi”nde “ulusal çıkar” dininin temel esaslarını belirlemeye
koyuldular.
Fakat
Batılılar bir yandan da geleneksel ahlâkı, kendi zulümlerine yönelecek olan
tepkiyi yok etmek için istismar ettiler.
Edward
Hallett Carr “The Twenty Years’
Crisis: 1919-1939” adlı eserinde politikanın ahlâkın bir fonksiyonu
olmasından çok, ahlâkın, politikanın ve gücün bir sonucu olduğunu ileri sürer.
(Deniz Ülke Arıboğan, Kabileden
Küreselleşmeye Uluslararası İlişkiler Düşüncesi, İstanbul 1998, ss.
160-161.)
Carr,
geliştirilen entelektüel teoriler ve ahlâksal standartların, “hem
ortamların ve çıkarların ürünü, hem de çıkarların geliştirilmesinin
silahları” olduklarını savunur. (Williams, s. 256.)
Ona
göre, “son yüz senede ve daha ziyade 1918’den beri, dünyada İngilizce konuşulan
devletler/uluslar egemen olmuşlardır; ve şu anda geçerli olup uluslararası
ilişkilere yönelik olarak geliştirilen etik kavramlar, bu ulusların
üstünlüğünü sağlamayı amaçlamış ve onlara has bir dilde ifade edilmiştir”.
(A.g.e., ss. 263-264.)
Bu
çerçevede Carr, 19. yüzyılda serbest ticaretin İngiltere’nin kazancına
katkıda bulunduğunu keşfeden İngiliz devlet adamlarının, serbest ticaretin
bütün dünyanın çıkarına olduğunu savunmalarına ve, korumacı politikalar güden
ülkeleri bütün dünyanın çıkarlarına zarar vermek ve “gayri ahlakî”
davranmakla suçlamalarına dikkat çeker. (A.g.e., s.
265-266.)
(Bu ahlâk
istismarı iç politikada ve devlet bürokrasilerindeki ayak oyunlarında
da çok başvurulan bir numaradır. Güç sahipleri çıkarları doğrultusunda
kanunları, hatta anayasaları değiştirip dururken, hukuku kendi çıkarlarına
alet ve basamak haline getirirken, o kanunlar çerçevesinde oluşan bazı
haklardan yararlanan kişilere “Senin yaptığın hukuka aykırı değil, tamam,
kabul ediyoruz, fakat ahlâkî de değil” diyerek baskı uygular, mobbing
yaparlar.)
*
Vahyi
(ilahî iradeyi) yok sayan beşerî ideolojiler, ahlâk istismarından
vazgeçemezler. Ahlâkî idealler ve ilkeler onların elinde ahlâksızlığa dönüşür.
Morgenthau
bu gerçeği, “Politika sahnesindeki aktörün, davranışının gerçek anlamını
gizlemek için her zaman bir ideolojiye başvurması, politikanın doğasında
yatar” diyerek itiraf eder. (Fukuyama, s. 302.)
Mesela
geçen yüzyılda sömürgeciler, dünyanın Batı dışındaki bölgelerini, “uygarlaştırmak”
için istila ettiklerini öne sürüyorlardı.
Bu
propagandaları öylesine tuttu ki, bizzat sömürülenler “çağdaş uygarlığı” bir
hedef olarak benimsediler.
Günümüzde
ise “uygarlaştırma”nın yerini “demokrasi”, “terörle savaş”, “insan haklarını
savunma”, “cinsiyetçilik karşıtlığı” ve “Siyasal İslam’la mücadele” aldı.
Böylece
hem “İslam”la savaşılmadığı ileri sürülebilmekte, hem de kimliğine “Kültürel
İslam” (sade dindar) yazılmasına razı olmaya hazır bulunanların Siyasal
İslam’la (dincilikle) mücadelede ön saflara sürülmesi mümkün olmaktadır.
Kraldan
fazla kralcılar, nesli asla tükenmeyen, tükenmeyecek bir türdür.
*
Realizm,
güçlülerin zayıfları ezmesi kadar, zayıfların güçlülere karşı koyması ve
herkesin herkesle savaşması anlamına geldiği için, hukuk felsefecileri
tarafından eleştirilmiştir. “Bu bakış açısından insan gelişmiş bir hayvan
olarak görünür.” (V. Aral, Hukuk
Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 150-151.)
Gerçekten
de, siyasal eylemlerde ahlakî ilkeler hiç dikkate alınmayacaksa, terörü
insanlık, ahlâk ve hukuk adına kınamak da anlamsız olur.
Böylece
realizm, insanın bencil “doğa”sı varsayımından yola çıkarak,
uluslararası ortamın “en güçlü bencil”in istediğini yaptığı bir arena
haline getirilmesini meşrulaştırmaktadır.
Realistlerdeki
çelişkiye Ebenstein şöyle işaret eder:
“Siyasî felsefedeki paradoksal olaylardan
biri, devlet içinde mutlak kanun ve düzen isteyenlerin, devletler
arası ilişkiler sözkonusu olunca anarşiyi [kuralsızlığı, ahlâk ve hukuk
tanımazlığı] normal ve arzulanır saymalarıdır.” (Ebenstein, s. 263.)
Plant’ın
belirttiği gibi, günümüzde artık insan doğası ile ilgili teorilerin olgulara
(nesnel gerçekliğe) dayanmadığı, belirli koşullar veri alınarak, bu
koşullarda insanın nasıl davranacağı üzerine üretilmiş varsayımlardan
ibaret olduğu ve bunlardan sosyal ve politik düzenlemeler için ahlakî
sonuçlar çıkarılmaya çalışıldığı dile getirilmektedir. (R. Plant, Modern Political Thought, Oxford
1991, s. 70.)
Yani
realistler insanda “olan”ı değil, “olmasını istedikleri”ni görmektedirler.
*
Realistlerin
haklı oldukları belki tek nokta, başkalarının “iyiliğine ve insafına güvenmeyi”
bırakıp güçlü olmaya çalışmak gerektiğini göstermeleridir.
Bu,
Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nda
işaret ettiği durumdur:
“Askerî harekâtların kuralı düşmanların
gelmeyişine güvenmek değil, onlarla başa çıkma yollarına sahip olmaktır.
Düşmanların saldırmazlığına güvenmek değil, saldırılmaz şeylere sahip olmaktır.”
O
yüzden ecdad “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salah” demiştir.
Realist
söylemi bilmedikçe, Batılılar’ın bugünkü politikalarını ve gelecekte nasıl
davranacaklarını doğru tahmin etmek mümkün değildir.
Onların
çoğu için uluslararası ilişkilerde hukuk ve ahlâk yoktur.
Bu
yaklaşım çerçevesinde ahlâkî ilkeler ve hukuk, ancak, karşı tarafı aldatmak
için savunulur.
Bu
demektir ki, yalan söylemek ve sözünde durmamak savunulur bir şeydir.
Ve
bu, “psikolojik savaş, manipülasyon becerisi, algı operasyonu” gibi
“artistik” adlandırmalarla matah birşey gibi gösterilir.
Nitekim,
İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion “Uluslararası hukuk bir kâğıt
parçasından ibarettir” deme açıksözlülüğünü göstermiş bulunuyor. (R. Garaudy, İsrail: Mitler ve Terör, çev. C.
Aydın, 2. b., İstanbul 1996, s. 11.)
*
Bu,
Hegel gibi Batılı “düşünür”lerin de savunduğu görüştür.
Hegel’e
göre, “gerçekte anlaşmalarla kurulan ilişkiler sürekli olarak yine
anlaşmalarla değiştirilip, ortadan kaldırılırken, uluslararası hukukun
temel önermesi iyi niyetin ötesine gitmez”. (Williams, s. 190.)
Yani
ahde sadakat, pratikte geçerliği olmayan kuru bir iyi niyet beyanından
ibarettir.
Ben
Gurioncu ve Hegelci “müşrikler”, “galip gelemedikleri” müddetçe insancıldırlar,
çünkü, Kur’an’da bildirildiği gibi, onların “çoğu” fasıktır:
"Müşriklerle
nasıl sözleşme olabilir ki, size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin
gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla (sözleriyle) sizi
razı etmeye çalışırlar. Fakat kalpleri buna karşıdır. Onların çoğu insanlıktan
çıkmış fasıklardır." (Tevbe, 9/8.)
Abdullah
ibni Abbas r. a.’in rivayet ettiği bir hadîs ise şöyledir:
“Ahir
zamanda yüzleri insana benzeyen, fakat kalpleri şeytan kalbi olan bir
topluluk gelir. Bunlar kurtlara benzerler. Kalplerinde rahmetin
kırıntısı dahi yoktur. Kan dökücüdürler. Hiçbir kötülükten sakınmazlar.
Kendileri ile sözleşsen, seni aldatırlar....” (Taberanî, Mu’cemü’s-Sağîr, 2/597.)
*
Realpolitik
söylemi matah bir şey zannedenler, her halükârda şu soruyla yüzleşmek
zorundadırlar:
“Machiavellici ‘gerçekçiler’ kendi büyüme ve yayılma
kalıplarını fiiliyata sokacak araçların seçiminde genellikle gerçekçi ve
rasyonel olmuşlardır. Ama acaba araçların gerçekçi kullanımı, eğer amaçlar
bizatihî tamamen megalomanyak ve gerçek dışı ise ne olacaktır?” (Ebenstein,
s. 143.)
ONCE UPON A TIME IN İSKENDERPAŞA
Bundan 15 yıl önce, 2009 yılında
bir arkadaşımız, bize gönderdiği bir mesajında şunları söylüyordu:
“[Mahmud Esad Coşan] Rh.A Hocamızdan sonra; Rh.A’in cenazesinde de ilan edildiği üzere Nureddin hocamıza
bey’at etmiş olduk.. (Ben şahsen Nureddin hocamız demeyi tercih ediyorum, gerçi
Nureddin hocamız demişler ki bana hocam değil, Nureddin bey deyin demiş,
elimi de öpmeyin vs. demiş, fakat ben hocaefendi demeyi tercih ediyorum)
(Rh.A’den sonra hiç tereddütsüz olarak Nureddin hocamıza bey’at ettik, çünkü Abdülaziz
[Bekkine] Efendi (ks)’den sonra nasıl bir takım kimseler MZK [Mehmed
Zahid Kotku] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişler, yine MZK (ks)
hocamızdan sonra bir takım kimseler MEC [Mahmud Esad Coşan] (ks) hocamıza
intisab etmemişler, edememişlerse, bende aynı duruma düşmekten çok korktuğum
için hemen Nureddin hocamıza intisab ettim….
“Nureddin hocamızın konuşmalarını,yazılarını
takip etmeye çalışıyorum, iskenderpaşa, akradyo, zinde, çeküd, sağduyu, server iletişim vb. internet sitelerini takip
ediyorum, cemaatimizle ilgili ve alakalı mail gruplarına da üyeyim, bu yolla da
mailleri takip etmeye çalışıyorum; çünkü ben Rh.A MEC hocamızı çok
seviyorum..
“Temmuz
2007 seçimlerinde büyük bir bocalama yaşadım, yapılan ve altında nureddin
coşan yazan açıklamaya hiçbir mana veremedim, bu açıklamayı Nureddin hocamız
yapmamıştır diyerekten kendimi avutmaya çalıştım, 21.Temmuz gecesi tanıdığım
sevdiğim güvendiğim ağabeyleri aradım, açıklamanın ne manaya geldiğini, neden
böyle bir açıklama yapıldığını, bu açıklamayı gerçekten de Nureddin hocamızın
mı yaptığını elimden geldiğince sordum araştırdım, görüştüğüm ağabeyler çeşitli
cevaplar verdiler, fakat ortak nokta ak partiye
oy verecek olmalarıydı, bende oyumu ak partiye verecektim zaten, fakat açıklama
üzerine tereddütler yaşadım, … ve sonradan kesin olarak öğrendim ki bu
açıklamayı Nureddin hocamızın kendisi yapmış..
“Yine Hollanda
büyükelçisine verilen cevabı ilk okuduğumda da büyük bir bocalama yaşamış,
yapılan açıklamaya hiçbir anlam verememiş, Hocamız nasıl böyle bir açıklama
yapar ve üslup kullanır diye düşünmüştüm….
“Yad2002, Yad2003, çeşitli zamanlarda yapılan
basın açıklamaları, Kuşadasında yapılan açılış konuşması, Hollanda
büyükelçisine cevap,13.Mart.2006 yad konuşması ve en nihayet Temmuz2007 seçim açıklaması.. Ben
sürekli olarak hüsn-ü zan ettim, bu açıklamaları Nureddin hocamız yapmamıştır
dedim, onun yaptığını kabullenemedim, hatta
21.Temmuz.2007 akşamı sizi de aramış ve fikrinizi sormuştum, siz bu konuda
konuşmak istememiştiniz bunun üzerine bu açıklamayı gerçekten Nureddin
hocamız yapmış mıdır diye size sormuştum, daha sonra ağustos ayında van’da
kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmış.. (şimdi kesin olarak öğrendim ve anladım ki
aslında olup-biten herşey Nureddin hocamızın kontrolünde, genel merkezin
yaptığı faliyetler, proğramlar, çalışmalar hep Nureddin hocamızın
yönlendirmesiyle, teşvikiyle, mesela Kur’an-ı Kerim’in mealini güzel okuma
yarışması vs.. anlıyorum ki belki en
başından beri olup-biten her şey Nureddin hocamızın arzusu üzere
gerçekleştirilmiş ve yapılmış, organize edilmiş..)
“Evrad-ı Şerif konusunda; benim ihvanımın ve
benim, dedem kadar vakti yok, Evrad-ı
Şerif’te küfre götüren ifadeler var gibi söylemler, dedemle Tasavvufi konularda
tartışırdım, çatışırdım gibi
ifadaler, [Robert Frager’in] kalp nefs ruh
kitabının okunması, okutulması, satılması, yaygınlaştırılması … kab, kad
[kritik analitik düşünme], doğal beslenme ve sivil savunma uzmanı olmak, Ramuz El-Ehadisi kütüphanenin en
gizli yerine koymak, Rh.A’den gördüğümüz şekilde olan intisabı ortadan
kaldırmak vs vs.. gibi tavsiye ve sözlerde aslında hep Nureddin hocamızın
ağzından çıkıyormuş, ben ise hep hüsn-ü zan ediyormuşum..
“Yazılarınızın hemen hemen tamamını okudum,
hepsini okudum desem doğru olmayabilir, şu sonuca vardım; yazdıklarınıza
katılıyorum, hakikati yazmışsınız, fakat şunu çok merak ediyorum;
“Acaba bu vazife Nureddin hocamıza verildi
mi? verilmedi mi?
Ben, Rh.A Mahmud Es’ad Coşan (ks) hocamıza
bey’at/intisab edip bağlanmıştım, eğer Rh.A hocamız bu vazifeyi Nureddin
hocamıza gerçekten verdi ise şimdi ne yapamamız lazım?
“Sizin hazırladığınız bu siteyi bilmeden önce
de bu konuları sürekli konuşuyor ve düşünüyordum. Yine zinde.info’da çıkan ibrahim ilhan’ın kaleme aldığı iki güzel
insan başlıklı yazıdan da çok etkilenmiştim, düşündüm acaba neden çok
etkilendim diye, sonra anladım ki; (çünkü bu yazıda Rh.A kendinden sonra
Nureddin hocamızın vazife yapacağını, rahmetli Mehmed Ali İyibükücü ağabeye bizzat söylemişler, doğan karaoğlan rivayetiyle
anlatılıyor) ben içimden tabi farkında da değilim ama, kendi kendime öyle
düşünmüşüm öyle bir kanıya varmışım ki Nureddin hocamıza acaba bu vazife
gerçektende verildi mi verilmedi mi diye şüpheye kapılmış, tereddütler
geçiriyor olduğumu anlamış oldum. 9.Şubat.2001 günü Fatih camiinde Rh.A
hocamızın cenazesi esnasında bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiği
genele ilan edildi ve bizde hüsn-ü zan ederek tereddütsüz olarak hemen kabul
ettik.. Fakat gelinen nokta ortada….
“Rh.A’e intisab etmiş biri olarak şuan ne
yapmamı tavsiye ediyorsunuz, bu konuda nasıl düşünmem gerekiyor bilemiyorum,
eğer Nureddin hocamıza gerçekten de vazife verilmiş ise benim durumum ne olur,
yoksa mürid-i mürted mi olmuş oluyorum, vazife verilimiş ise şuan ki
durum da ortada, o halde ben ne yapmalı nasıl davranmalıyım, ne tavsiye
edersiniz bana?....
“Bildiğim kadarıyla, duyduğum kadarıyla da bu
vazifenin Nureddin hocamıza verildiğini zannediyor ve Rh.A hocalarımızı üzmek
ve onlara asi gelmiş olmaktan korkuyorum..
“Oku
emriyle kastedilen sadece arapçasından mı okumaktır vb. reklam bandı hala kuranimiz.net sitesinde yayınlanmaya devam ediyor, yani henüz hatadan dönülmüş
değil..
“Zinde.info’da yayınlanan kavramları yeniden anlamak adlı yazıyı
okumuş ve bazı yanlış noktalar hemen dikkatimi çekmişti, zaten sizde sitenizde
gerekli değerlendirmelerde bulunmuşsunuz, fakat buna rağmen o yazı hala
zinde.info sitesinde anasayfa üzerinde durmakta, keza yine yeniden düşünmek adlı yazı (Nevzat Yiğit) hala aynı sitede
anasayfada durmakta..
“Rh.A hocamız yabancı kelime kullanmamaya
büyük özen gösterirdi, hatta radyoya da ünaldı diyordu galiba, yabancı kelime
kullananlara para cezası kesiyordu, fakat başta kritik-analitik kelimesi olmak
üzere Nureddin hocaefendinin kullandığı kelimeler hep yabancı..
“Ankad.org diye bir site
hazırlamışlar, aKADemi ismiyle Ankara kad grubu hazırlamış galiba, bu sitede; hakiki doğal liderin özellikleri, liderlik
haritanızı çıkartın gibi yazılar var, sizin yazmış olduğunuz doğal liderlik
yazısını okuduğumda durumu daha iyi anlıyorum, ….
Sagduyu.org’tan bahsedecektim fakat siteye bağlanıldığı halde sitenin içerisindeki
hiçbir şeye ulaşılamıyor, hosta bağlanılamadı diyor, belki de yanlışlarını
düzeltecekler, hatalarından vazgeçeceklerdir….
“…. yapayalnız kaldık, ne yapacağımızı bilmez
olduk, bütün bunların üstüne birde bugün gelinen nokta ortada, zaten durumu
sitenizde özetlemişsiniz, şimdi ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız, Rh.A
Hocamız şehid edildi, fakat yerine vazifeyi devam ettirecek bir şeyh,
tebliğ ve irşad çalışmalarını devam edip yürütecek bir postnişin bırakmadı mı?
Yoksa Rh.A Hocamız da birçok örneklerde olduğu gibi kendisinden sonraya kimseye
vazife vermedi mi? …. Fakat vazife eğer Nureddin hocamıza verilmişse, Rh.A bu
emaneti Nureddin hocamıza vermişse, MZK ks hocamızın ve Necati amcamızın rh.a
torunu, MEC hocamızın oğlu, yüz hatlarıyla fizikiyle hocalarımızı bize
hatırlatan, şimdiye kadar vazifenin kendisine verilmemiş olmasıyla ilgili hiçbirşey duymadığımız Nureddin
hocamıza karşı gelmekle hata etmiş olmaz mıyız?
“Bu konularda gerçekten çok zorlandım ve
sizinle istişare etmek istedim, yazmış olduğum bu yazıyı ilk defa sizinle
paylaşıyorum, size açıyorum.. Nasihat, görüş ve tavsiyelerinizi, uyarı ve
tenbihlerinizi bekliyorum….”
*
Yıllar önce
bize sorulmuş olan bütün bu soruları şu şekilde basitleştirmek mümkündür:
1. Merhum
Es’ad Efendi, Nureddin Coşan’ı yerine bıraktı mı, bırakmadı mı?
2.
Bıraktıysa, yaptığı bu makul olmayan açıklamalar karşısında tutumumuz ne
olmalıdır? Sorgulamadan tâbi mi olmalıyız?
3. Şayet
Es’ad Efendi Nureddin Coşan’ı yerine bıraktıysa, onu terk etmemiz
durumunda vebalde kalır mıyız?
*
Bu sorulara
sırasıyla şu şekilde cevap verilebilir:
Birinci soru: Merhum Es’ad Efendi’nin Nureddin
Coşan’ı yerine bırakıp bırakmadığı konusunda bende kesin ve açık bir bilgi
yok..
Ancak, sözü
edilen (İbrahim İlhan’a ait) yazıda iki
kişinin Es’ad Efendi’yi ziyaret ettiği ve onun şöyle dediği aktarılıyor:
“Nureddin sadece Server’in başına getirilmedi ki, o aynı zamanda benden sonra
vazifeyi devam ettirecek kişidir, ama ben bunu kendi reyimle yapıyor değilim, yolumuzun
büyükleriyle sürekli istişare halindeyim. Birçok kişi gelip rüyalarını anlatıyorlar, sahih rüyalar, onlar da
bunu işaret ediyor.”
Bu konuda
iki kişinin şahitliği (şayet şahitliklerine itibar edilmemesini gerektiren bir
durumları yoksa, “adil” iseler) yeterli olabilir.
Fakat
yukarıdaki söz, şahitlerin sayısı bakımından (“adil”, yani sözüne
inanılabilecek kişiler oldukları varsayımı çerçevesinde) kuvvetli olmamakla
birlikte (Ortada “mütevatir haber” yok) yeterli ise de, aktarılan sözün
muhtevası bakımından sorunlu..
“Yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare
halindeyim” sözünden neyin kastedildiği belli değil..
Bununla
yaşayanlar mı, yaşamayanlar mı kast ediliyor?
İstişare, yaşayanlarla olur; yaşamayanlar
için ancak işaretten söz edilebilir.
Şahsen, Esad
Efendi’nin böyle birşey demiş olabileceğine inanmıyorum.
Ahirete
intikal etmiş olan zatlarla istişare olmaz, onlar size bazı şeyleri bildirebilir, sizi ikaz edebilir, ya da teselli
edebilirler.
*
Ayrıca, bu istişare
lafının yanı sıra rüyaların delil olarak gösterilmesine ihtiyaç
duyulması kafa karıştırıyor.
Bunlar nasıl
rüyalardı, bilmiyoruz..
Ayrıca,
herkesin kendine göre rüyası olabilir.
Rüyanın, bir
durumun meşruiyetine mi, yoksa onun fiilen gerçekleşeceğine mi delalet
ettiği de her zaman kestirilemez.
Yani rüya
bazen ihbarî olur.. İnşaî değil..
Mesela,
Yezid’in hilafetinden yıllar önce birisinin onu halife olarak görmüş olduğunu
düşünelim. Bu, onun fiilen halife olacağını gösteriyor olabilir, fakat
hilafeti hak etmiş olduğunu,
halifelik makamının onun hakkı olduğunu göstermez.
İhbarî (haber verici) bir rüyaya inşaî (kurucu) anlam yüklenemez.
Rüya ile
gerçek hayatı birbirine karıştırmamak gerekir.
Rüyada olan
olaylar, gerçek hayatta olan olaylar gibi, yani gerçekten yaşanmış gibi kabul
edildiğinde yanlış yorumlanmış olur.
Bir rüyanın
nasıl tabir edileceği gören kişiye ve içinde bulunduğu şartlara göre
değişebilir.
Birçok rüya,
gören kişinin müslüman veya gayrimüslim, genç ya da yaşlı, alim veya cahil,
salih veya fasık, erkek veya kadın, zengin veya fakir, sağlıklı ya da hasta,
şehirli veya köylü, şu veya bu meslekten olmasına göre farklı anlam
taşıyabilir.
Bu tür
konularda bizce önemli olan insanların uyanıkken
ne söylediği, ne yaptığıdır.
Ama, eğer bir
rüya anlatmak gerekiyorsa, 2002 veya 2003 yılında gördüğümüz birini, yorumsuz
olarak aktaralım:
Açık bir
arazide, merhum Mehmed Zahid Efendi
ile Es’ad Efendi’nin kabirleri… Her
ikisinin üzerinde de, yaklaşık 70 cm yüksekliğinde sandık biçimli sanduka.. Bu
sandukaların dört köşesinde yarım metre yüksekliğinde ağaç direkler var ve bu
direklerin üst noktaları arasında floresan lambalar mevcut. Fakat lambaların hepsi
yanmış, patlamış; sandukaların üstü ve bu direkler adeta bir yangın sonrasını
andırırcasına isli ve kararmış.. Kabirlerin üç beş metre kenarında da,
cemaatten biri ayakta duruyor. Rüyama göre, MİT’ten..
O şahsın
MİT’ten olduğunu gösteren bir başka rüya daha görmüştüm. (Bu şahıs vefat etti,
bugüne kadar ismini hiç kimseye söylemedim. Memleketi Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde.)
*
Ancak, bu istişare
ve rüya mevzuu bir tarafa bırakılarak meselenin salt Es’ad
Efendi’nin tensibi, yaptığı bir atama olarak görülmesi mümkündür.
Yukarıdaki
şahitlik bu açıdan bir sorun taşımıyor.
Söz konusu
kişilerin şahitliklerini düşüren bir özellikleri bilinmedikçe, bu şahitliği
geçerli kabul edebiliriz.
Bununla
birlikte, Türkiye gibi ülkelerdeki “derin”
tezgâhlar dikkate alınırsa, söz konusu kişilerin “tehdit, şantaj veya satın alınma” yoluyla böylesi uydurma
şahitlikler yapmayacaklarından veya yapmak zorunda kalmayacaklarından emin de
olunamaz.
Nitekim,
merhum Esad Efendi’den naklettikleri “istişare” lafı mantıklı değil.
Saçmalığın
zirvesi.
*
Ancak,
mesele sadece bu değil..
Bu
toplulukta (cemaat diyelim) bu konularda yaygın bazı hatalar yapıldığını
görüyoruz.
Birincisi, şeyhlik
ile velîliğin karıştırılması..
Şeyhlik
başka, velîlik başkadır. Nitekim Mehmed Zahid Efendi rh. a., son
konuşmasında, “Şeyhlik de boş, dervişlik de.. Mühim olan iyi bir kul
olabilmektir” demiştir.
Şeyhlik boş
olabilir, fakat velîlik (Allah’ın razı olduğu kul olmak) boş değildir.
Ayrıca, her
şeyhin velî olması, her velînin de şeyh olması gibi bir durum yoktur; bunun
bilinmesi gerekiyor.
İkinci
olarak, şeyhlikle mürşid-i kâmillik karıştırılıyor.
Her şeyhin kâmil bir mürşid
olmadığı, Ali Kalkancı ve
Müslüm Gündüz gibi örneklerden bellidir.
*
Ancak, şeyhlikleri kendilerinden
menkul bu şahısların yanı sıra, gerçekten icazetli şeyhlerin de kâmil bir
mürşid olmaları gerçekte nadir rastlanan bir durumdur.
İmam-ı Rabbanî şöyle der:
“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere
icazet verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için
Hak yoluna delil (yol gösterici) olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine
icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil vehmine düşüren
ve esas maksattan olan birşey değildir.”
(Mektubat, C. 1, çev.
A. Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467)
*
Burada sorun
olarak ortaya çıkan bir başka konu, merhum Es’ad Efendi’nin ve Nureddin
Coşan’ın “şeyhlik” kurumuna yaklaşım biçimleriyle ilgilidir.
Başta İmam
Gazalî olmak üzere ulema nezdinde şeyhliğin hükmü “muallimlik”tir
(öğretmenlik, hocalık). Es’ad Efendi’ye göre ise, şeyhe yapılan biat, siyasal
anlamda halifeye yapılan biatle aynı şeydir.
İşte bu
görüş çerçevesinde Es’ad Efendi’nin yerine bıraktığı kişiye intisap etmek gibi
bir zorunluluk ve sorumluluktan fıkhî
açıdan söz edilemez.
Dolayısıyla,
bu noktada şu söylenebilir: Es’ad Efendi gerçekten yerine Nureddin Coşan’ı
bırakmış olabilir, fakat insanların salt bu nedenle Nureddin Coşan’a intisap
etmek gibi bir yükümlülükleri mevcut değildir.
*
Nureddin
Coşan’ın konuya yaklaşım biçimi de bir başka soruna yol açmaktadır.
2003
yılında, kendisiyle ilgili “algı, tarif
ve beklentileri yeniden yorumlama”ya tâbi tutmak suretiyle, gerçekte
kendisine yapılan biat ve sözleşmeyi
fesh etmiştir.
Bu açıdan
da, onun “doğal liderlik” tanımı ve yaklaşımını kabul etmeyen, yani
“yeni tarif”ini benimsemeyenler için onun şeyhliğini kabul etmek gibi bir
sorumluluk mevcut değildir.
Bu
sorumluluğun ortadan kalkmasının nedeni de bizzat Nureddin Coşan’ın kendi “yeniden yorum”udur.
*
Bu
topluluktaki daha ciddi bir hatayı, Şiîlerinkine benzer bir “zamanın imamı” anlayışının savunulmaya
başlanmış olması oluşturuyor.
Aslında bu
tekkede, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Ömer Ziyaeddin Dağıstanî rh. a.’in “Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar”
kitabının gösterdiği gibi, halifeye
biatle şeyhe intisabı ayıran bir anlayış mevcuttu.
Bu anlayış, Halid-i
Bağdadî hazretlerinin mektuplarında da kendisini göstermektedir.
Ayrıca Ehl-i
Sünnet ulemasının bu konudaki yaklaşımı bellidir.
Durum
buyken, evimize kadar gelip bizi “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini söyleyerek
“Nureddin’in zamanın imamlığı”
konusunda güya irşad etmeye çalışanlar bile çıktı.
Bunu kamuoyu
önünde de dile getirdiler.
Mesela zinde.info
adlı sitede yayınlanan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda
Ehl-i Sünnet’le telifi mümkün olmayan bir anlayış savunuldu:
“Peygamberlere uymayan insanların helak
olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu
tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız
gitmesine sebep olabilir.”
(http://www.zinde.info/zduyurular.php?subaction=showfull&id=1261645139&archive=&start_from=&ucat=3,18)
*
İkinci soruya gelince…
Nureddin’e
tâbi olmayanlar için onun açıklamalarını dikkate almak gibi bir sorumluluk
düşünülemez.
Tâbi
olanların da, “Halik’a isyan olan yerde
mahluka itaat edilmeyeceğini” akıllarında tutmaları gerekiyor.
Nureddin’in
şer’î delilini gösteremediği görüşlerini kimsenin kabul etmesi gerekmediği
gibi, Şeriat’e aykırı olan görüşlerini reddetmek de, özellikle onu
destekleyenler üzerindeki bir mükellefiyettir.
Sağduyu Partisi’nin açıklamaları açıkça Şeriat’e aykırıdır.
Hatta orada,
dinî yani İslamî değerler açıkça tahkir
edildi, aşağılandı. Reddedildi.
Aynı
tutumlarını bugün de sürdürüyorlar.
Ayrıca
Nureddin’in doğal liderlik
iddiasının da hiçbir şer’î delili mevcut değildir.
Keyfî ve
indî, heva ve hevese dayanan bir
yaklaşımdır.
Kullandığı
“doğal liderlik” kavramı, “İnsan Kullanım El Kitabı” ifadesi için “user manual”ın referans gösterilmesinde
olduğu gibi, Batı’dan ithaldir.
Yani bu
konuda Şeriat’e değil, hristiyan Batılılar’ın söylem ve yaklaşımlarına tâbi
olunmaktadır.
*
Solduyulu
Sağduyu Partisi faciasına gelince..
Vikipedi’de “Sağduyu
Partisi” maddesinde şunlar söyleniyor:
“Sağduyu Partisi (SAGDUYU),
4 Eylül 2002 tarihinde Muharrem Nureddin Coşan liderliğinde
kurulan, Türk siyasi partisidir. …
“İsmini; içinde
barındırdığı evrensel değerlerle, her iyiliğin özünde bulunan;
varlığında gerçek mutluluk, eksikliğinde zulüm zuhur eden; her şart ve zamanda
vazgeçilmez olan; hem hedeflerini, hem yöntemlerini tek kelimeyle özetleyen bir
olgu olan SAGDUYU'dan aldığı ifade edilmiştir. SAGDUYU; özellikle hikmet,
adalet ve yüksek ahlâk değerleri üzerinde yükselen bir erdemler bütünü
olarak tanımlanmış, SAGDUYU hâkimiyetinin ise yalnızca bağımsızlık şartı
ile mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu ifade aynı zamanda ‘SAGDUYU = Bağımsızlık
x (Hikmet + Adalet + Yüksek Ahlâk)’ şeklinde formüle edilmiştir.”
Saçmalık..
Bu denklem çerçevesinde “bağımsızlık”a sıfır
değerini verdiğimizde “sagduyu” denilen “olgu” sıfıra karşılık geliyor.
Bağımsızlık sonsuz olduğunda ise “sagduyu” da sonsuz oluyor. (Olgu değil kavram
demeleri gerekiyor ya, neyse..)
İmdi, sen parti olarak devlete
bağımlısın.. Devletin Anayasa’sı ve Siyasal Partiler Kanunu seni
bağlıyor.. Onlardan bağımsız olduğunu söyleme imkânına sahip değilsin.. O halde
hangi bağımsızlıktan söz ediyorsun?!..
Laik (siyasal dinsiz) devletin otoritesi
karşısında senin bağımsızlığın yok hükmünde.. Sıfır.. Dolayısıyla “sagduyu”n da
sıfır.
*
Vikipedi’deki
ifadelerin devamı şöyle:
“Sağduyu Partisi …
Diğer tüm kişi, kurum ve oluşumlardan bağımsız olduğunu; ancak değerlerine
uygun konularda iş birliği yapabileceğini ifade etmiştir.”
Demek ki balık hafızası ve balık zekâsı
ile parti de kurulabiliyormuş.. “Ol mahiler ki derya içreler deryayı
bilmezler.” Sen İçişleri Bakanlığı kurumundan bağımsız mısın?!.. Devletin
seni denetleyen kurumları yok mu?!.. Onlarla “değerlerine uygun konularda
işbirliği” yapmakla mı yetiniyorsun?! Değerlerine uymayan konularda onlara
“Hadi lan get!” mi diyorsun?!
Vikipedi
ayrıca
“İdeoloji” başlığı altında partinin ideolojisi hakkında şu bilgileri veriyor:
“Sağduyu Partisi'ne göre klasik teorilerde siyasi konumlar;
devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede
müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Türkiye'de ise siyasi konumlamanın
şimdiye dek; üzerinden ‘millet’ tanımlamasının yapıldığı iki unsura, yani
dini değerlere (İslâm) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliğine) nasıl
baktıklarına göre yapıldığı ifade edilmiştir. Sağduyu Partisi; siyasi
partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sağ veya sol olmalarından daha
önemli konum belirleyicileri olduğunu düşündüğünü; bunlardan ilkinin
bağımsızlıkları, ikincisinin ise kendi düşünce eksenleri içerisinde,
bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sağduyulu oldukları olduğunu
belirtmiştir.”
Evet, partinin internet sitesinde
yer alan bu saçmalıklarla söylenmek istenen şu: Biz insanların siyasî konumları
hakkında değerlendirme yaparken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını
önemsemiyoruz.. Bizim için önemli olan, birincisi, onların (son tahlilde bir
masaldan ibaret olan) bağımsızlıkları..
İkinci olarak da onların “kendi
düşünce eksenleri” içerisinde (Ki bu düşünce ekseni İslamî değerleri hiçe sayan
ateizm de olabilir, dinsizlik de olabilir, bütün milliyetçilikleri yadsıyan
kozmopolitizm de olabilir) ne kadar sağduyulu olduklarını önemsiyoruz.
Dedikleri bu.
Şimdi diyeceksiniz ki bunlar
“sağduyulu olmak”tan bahsetmekle işi getirip adalet, hikmet ve yüksek ahlâk
değerlerine bağlamış oluyorlar, ve bunlar İslamî değerler demek.. İşte,
Sağduyu Partililer (onların ardındaki, bağlı ve bağımlı oldukları “üst akıl”)
bunu baştan düşünmüş, bu hataya düşmememiz için, daha baştan, insanları
değerlendirirken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemediklerini
bilmemizi sağlayacak şekilde bu şerhi itina ile kayda geçirmişler.
Yani bunların sözünü ettiği adalet,
hikmet ve yüksek ahlâk değerleri İslam’ın öngürdüğü değerler değil; evrensel
(bir laikin, bir dinsizin, yahut evrensel düşünen bir Budistin de kabul
edeceği, İslam’ın malı olarak görmeyeceği) adalet, hikmet ve yüksek ahlâk
değerleri.. (Nasıl bir evrensellikse?.. Evrensellik babalarının tapulu malı,
baba mirası.. Birileri ne yapsa evrensel ve çağdaştır, sen ne yapsan
çağdışıdır.)
Bu saçmalıklara karşı “İslamsız
adalet, İslamsız hikmet, İslamsız yüksek ahlâk değerleri olmaz” derseniz,
Sağduyu Partisi’nin size söyleyeceği şu: Türkiye’de şimdiye dek böyle
düşünenler vardı, fakat biz onlardan farklıyız, biz bağımsızlığı ve “kendi
düşünce ekseni içinde” sağduyulu olmayı keşfettik..
*
Burada
mesele, parti olarak programlarında
Şeriatçi olduklarını söyleme meselesi değil, Şeriat’e aykırı beyanda bulunmama
meselesi..
Şüpheli ve
sanıklara bile sorgu sırasında “susma
hakkı” tanınıyor.
İlla da
konuşmak, yanlış şeyler söylemek zorunda değilsiniz..
Sağduyu
Partisi’nin tutup sitesinde yayınladığı saçmalıklar, söylemek zorunda olduğu
şeyler değildi.. Yuvarlak, tevile müsait laflarla işi geçiştirebilirlerdi.
Ortadaki
rezaletin makul bir açıklaması yok..
Derinlerde
neler döndüğünü, hangi rüzgârların estiğini, hangi dalgaların sahilleri
selamladığını ise bilebilecek durumda değiliz.
*
Nureddin’in
Hollanda Büyükelçisi’ne yaptığı açıklama da, fıkıhla tasavvuf, Şeriat’le
tarikat, hukukla ahlâk arasındaki farkı bilmediğini ve daha kötüsü Şeriat’in
önemini kavrayamadığını, ya da önemsiz gördüğünü ispatlamaktadır.
*
Üçüncü soruya gelince..
Nureddin,
şapkasından el çabukluğuyla çıkardığı doğal
liderlik tavşanına eşlik eden “yeniden
yorum”u ile bütün intisapları/biatları
fesh etmiş bulunmaktadır.
Olayın takva
ile ilgili boyutu bakımından kendisini “aciz
bir kardeş” olarak göstermektedir.
Doğal
liderliğinin şer’î bir dayanağı bulunmuyor; takvaya çağırma görevi
çerçevesindeki “aciz bir kardeş” olma durumu ise, başkalarını sorumlu hale
getirmez.
“Aciz bir
kardeş” olduğu unutulmamalıdır.
*
Söz konusu
arkadaşın mesajında Ramuz el-Ehadîs’e, Evrad’a (dua ve virdler kitabına) ve
Robert Frager’in “Kalp, Nefs ve Ruh” kitabına da atıfta bulunuluyor.
Nurettin’in Ramuz
ve Evrad
hakkındaki sözleri tuhaf..
Üç kişilik
bir heyete (Yanlış hatırlamıyorsam Mikdat Kutlu, Zühtü Ünal ve Hür Mahmut
Yücer’den oluşuyordu) yeni bir evrad siparişi verdiğini de duymuştum. Sonunun
ne olduğunu bilmiyorum.
Ahmet
Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.’in hazırladığı hadis kitabı ile Mehmed Zahid Kotku
rh. a.’in tertip ettiği Evrad’ı beğenmeyen Nurettin’in
beğendiği, cemaate hararetle tavsiye ettiği, övdüğü kitap, Frager’in Kalp,
Nefs ve Ruh’uydu.
Tavsiye ile
yetinmediler, cemaat olarak bu kitabın satış ve dağıtımını bir kampanyaya
dönüştürdüler.
Halbuki bu
kitap itikadî hatalar içeriyordu.
Her ne kadar
Allah’ın kelamı dışında kusursuz kitap bulunmasa da, itikadî hatalar ile mesela
tarihî bilgilerle ilgili hatalar ve dünyevî bilgi yanlışları aynı kefeye
konamaz.
Üstelik bu
tip kitaplara eleştiri yöneltildiğinde şöyle bir tepki alınmaktadır: “Ama o
kitabı Hocamız tavsiye etti”.
Frager’in
kitabı hakkındaki değerlendirmelerimiz “Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf”
adlı kitabımızda (https://archive.org/details/haramilerce-yagmalanan-tasavvuf)
“Modern Batılı Tasavvuf” başlığı altında dercedilmiştir.
Ramuz için
gösterilen hassasiyetin daha fazlasının Frager’in kitabına karşı gösterilmesi
gerekmez miydi?!
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...