Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
SÜNNET'SİZ SÜNNÎCİLİĞİN "ZAMANIN İMAMI" SAFSATASI
“Zamanın
imamı” konulu önceki yazılarımızda sözlerini tartışma konusu yaptığımız Ayetullah Kemal Haydarî sözlerinin devamında Ehl-i Sünnet
kaynaklarında rivayet edilen hadîsleri delil göstererek imametin (ümmetin
imama / İslam devleti başkanına biatinin) vacip olduğunu vurguluyor ve
ardından şunları söylüyor:
“,,, ‘bu biat kime yapılacaktır’ sorusu ortaya çıkmaktadır.
Bu sorunun cevabı şudur: Bir imama. Basit ve sıradan bir insana değil. Çünkü
biat imama yapılır.,,,,”
Ehl-i
Sünnet’e göre de imametin/hilafetin önemli şartları (halifede aranacak
özellikler) bulunmakla birlikte (Ki ilk şart, herkesin tahmin edeceği gibi,
biat edilen kişinin müslüman olmasıdır), “önceden belirlenmiş” bir imam söz
konusu değildir.. İmamı imam yapan, Müslümanlar’ın biatidir.
İşte burası,
Şiî çarpıtma, mugalata ve demagojilerinin başladığı yer..
Onlara göre
nasıl peygamberler insanlar tarafından belirlenmiyorsa, insanlar bir kimseyi
seçip peygamber yapamıyorlarsa, imam da öyle..
İmam,
insanların biati ve seçimi söz konusu olmaksızın zaten imam.. Tıpkı peygamberler
gibi..
Peygamberlerden
farkı yok da, adı imam..
Sadece isim
farklılığı var.
Ve insanlara
düşen, peygambere iman eder gibi gidip o imama biat etmek..
Böyle olunca,
mesela Hz. Ebubekir imam olmadığı için (Şîa’nın büyük çoğunluğuna
göre) ona yapılan biat, imama yapılmış biat değildir.
Buradan
anlaşılabileceği gibi, günümüzde bir taraftan Sünnî (Sünnet’e tabi)
olduğunu iddia ederken diğer taraftan (Müslümanlar’ın biati vasıtasıyla
belirlenmesi söz konusu olmaksızın) bir “zamanın imamı”nın varlığından
söz edenler, bu mesele çerçevesinde Şiîleşmiş durumdadırlar.
*
Haydarî’nin
şu sözleri ise tamamen mugalatadan ibaret:
Geliniz, şimdi Şeyh
İbn Teymiyye'nin bu hadisi nasıl değerlendirdiğine bir bakalım.
İlk önce [Şiî
alim] Allâme Hıllî'nin hadisi ele alışına ve yorumlayışına değinelim.
Sonrasında da Şeyh İbn Teymiyye'nin belirtmiş olduğu -seviye düşüklüğünü
gösteren- münakaşasına geçelim.
Allâme
Hıllî şöyle der:
“Zamanının
imamını tanımaksızın ölen kimse câhiliye ölümü üzere ölmüştür.”
Bu rivayet
aslında Ehl-i Beyt Okulunun rivayetidir.
İbn Teymiyye ise,
Allâme'nin hadisi bu şekilde rivayet etmesine ilişkin olarak şu
eleştirilerde bulunur:
“Kendisine ilk
olarak şöyle denilir: Bu hadisi bu lafızla kim rivayet etmiştir? Bu
hadisin isnadı [rivayet zinciri] nerededir? Hz. Peygamber'e sabitliğini [ulaştığını]
ortaya koyan kanalı açıklamaksızın O'ndan yapılan nakille kanıtlandırmaya
gitmek nasıl caiz olabilir?”
Ey miskin, ey
câhil! Varsayalım ki hadisin bu varyantının bilinmediği doğru olsun.
Ancak hadisin içeriği Resûlullah'tan (s.a.a.) mütevâtir olarak
aktarılmıştır.
Görüldüğü gibi, Haydarî olayı
getirip lafız-mana ayrımına bağlıyor.
“Hadîsin içeriği”nden
kastı, (ona göre) hadîsten çıkan anlam..
Dindeki
tahrifatın esası işte bu lafız-mana
ayrımı üzerine kuruludur.
Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da
böyle olmuştur.. Önce, “Bu ayetten şunu anlamak lazım” demişler, bir süre sonra
o anladıkları şeyi ayet olarak söylemeye başlamışlardır.. Ayetin aslı
silinip gitmiştir, buharlaşmıştır..
Bu tür “içerik”ler, “mana”lar
bir defa çiçek açmaya başladı mı arkası kesilmez, bir süre sonra o anlaşılan
“mana”nın da nasıl anlaşılması gerektiği tartışması çıkar ve olay tavşanın
suyunun suyu kabilinden uzayıp gider.
*
Bu mesele modern hukukta
“lafız-ruh” ayrımı olarak bilinir.
Batılı
hukukçular, kendi hukuk sistemlerinde lafız-ruh ayrımına itibar etmezler ve hakimlerden kanunun metnine, akılları yatmasa ve adaletsiz
olduğunu düşünseler bile, harfi harfine uymalarını isterler.
Çünkü bir defa ruhtan bahsettiğiniz zaman, insan sayısınca
(herkesin heva ve hevesine göre) “ruh” ortaya çıkabilecektir. Böylece nesnel adalet diye bir şey de ortada kalmayacaktır.
Evet, Batılı hukukçulara göre, lafza bağlılığın zararı, “ruh”
salgınının tahribatı yanında devede kulaktır.
Üstelik, lafızda bile anlaşamayanlar,
“ruh”ta hiç anlaşamayacak, ortak bir kanaate varamayacaklardır.
*
Kur’an-ı Kerîm, Tevrat ve İncil’in
aksine “lafız” olarak korunmuş bulunduğu için, İslam’ı tahrif ve tahrip
etmek isteyenler ifsadatlarını tarih boyunca suret-i haktan gelerek, ve “ruh,
mana, batın” vs. gibi tabirlerin arkasına sığınarak yapmaya
çalışmışlardır..
Bu noktada tasavvufu da tepe tepe kullanmış, istismar
etmişlerdir.
Günümüzde ise bu tahrifat özellikle modernistler ve
tarihselciler tarafından yapılıyor..
Bunlardan bazılarının, İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat’ını
okumadan onun kullandığı makasıd-ı Şerîa (Şeriat’in gayeleri) kavramını
istismar etmeye çalıştıkları görülüyor. Bunlara göre, emir ve yasakların lafzına
değil ruhuna/anlamına/maksadına bakmak gerekiyor.. Mesela hırsızın elinin
kesilmesini alalım, maksat hırsızlığın önlenmesidir, dolayısıyla el
kesilmeden başka bir ceza ile de bu gayeye ulaşılabilir..
Tam da laik (siyasal dinsiz) rejime göre bir
müslümanlık..
Modernist ve tarihselciler bu usulsüzlüğü ümmetin
geneline kabul ettiremeseler de kendi hayatlarına uyguluyorlar.. Mesela namaz
için önce bir “maksat” uyduruyorlar.. Maksat ne, Allahu Teala’yı hatırlama..
Eh, bunun başka yolları da var.. Oruçtan maksat ne, şunlar şunlar.. O
maksatlara ulaşmak için yemekten içmekten kesilmek, kadınlardan uzak durmak
gerekmiyor, bunun başka yolları da vardır..
Böylece namazsız niyazsız, Şeriat karşıtı ve ahlâk
edebiyatçısı çağdaş ilahiyatçı hergeleler zümresi türedi, türüyor.
*
Evet, lafız esastır, lafzın her zaman için önceliği
vardır.. Lafzın (akıl, mantık ve dilbilgisi kuralları çerçevesinde) nasıl
anlaşılması gerektiği de fıkıh usulü olarak bir bilimsel disiplin
şeklinde sistematize edilmiştir.
İslam uleması, Kur’an’ın lafzının korunması
hassasiyetine benzer bir duyarlılığı hadîsler konusunda da sergilemiş, hadîs
usulü adı altında muazzam ve muhteşem, dünya tarihinde benzeri görülmemiş
incelik ve dakiklikte bir bilim dalı tesis etmişlerdir.
Elinize bir tarih usulü/yöntemi ve bir de hadîs
usulü kitabı alın ve karşılaştırın, aradaki farkın uçurum olduğunu
görürsünüz..
Tarih usulü çerçevesinde tarihî gerçekler olarak
sunulan çoğu malumat, hadîs usulü açısından asla delil olarak alınamayacak
zayıflıkta rivayetler yığınından ibarettir.
*
Konuya dönersek, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den
imama biatle ilgili olarak rivayet edilen hadîslerde “zamanının imamı”
diye bir tabir yer almıyor.
Hadîs imamlarına ait sahîh ve muteber
kaynaklarda böyle bir rivayet yok..
Fakat Şîa, böyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyor.. Doğal
olarak kaynak gösteremiyor, isnad (rivayet zinciri) ortaya koyamıyorlar.
Varsa böyle bir rivayet, İbn Teymiyye’yi ilzam etmek
kolay.. “Cahil adam, falanca muteber kaynakta bu hadîs var” dersin, olay
kapanır.
Diyemiyorlar..
O zaman gelsin şark kurnazlığıyla “Ey miskin, ey cahil!”
diye bağırıp çağırmalar..
Ve de gelsin “içerik” batınîliği ve modernizm
“anlam”cılığı..
*
Haydarî ya hadîsin mütevatir
olmasının ne anlama geldiğini bilmiyor ya da büyük illüzyonist, büyük
abrakadabracı..
Bilinmeyen bir
varyant nasıl mütevatir olabilir,
sende hiç mi mantık yok?!
Ancak, Şîa'nın alimleri mantık eksikliğinin yerine ikame edebilecekleri gayet ikna edici maddî kanıtlara sahipler: Haşmetli sarık, görkemli cübbe, süpürge uzunluğunda göz kamaştırıcı sakal..
Adamların kalıbı "Ben ilmimle herkesi döverim" türküsü söylüyor.. Sarık, cübbe ve uzun sakal sayesinde "maç"a 3-0 önde başlıyorlar.
(Tevatür/mütevatirlik, bir haberin yalan üzerine birleşmesi mümkün
olmayan bir topluluk tarafından nakledilmiş olmasıdır.
Mesela, gidip görmediğimiz
halde Antarktika diye bir kıtanın varlığından şüphe etmeyiz.. Çünkü bu
kadar çok sayıda insanın başka bir yere ait video kayıtlarını, fotoğrafları
vs. Antarktika diye bize ‘yutturmak’ için anlaşmış olmaları mümkün değildir..
Buna karşılık mesela Amerikalılar’ın Ay’a gidiş meselesi tevatüren
sabit değildir.. Bundan şüphelenilebilir.)
İmdi, söz konusu hadîsin
lafzına Şîa’nın mana (içerik) diyerek monte ettiği “zamanının imamı” ibaresi
çerçevesinde (yine Şîa’nın iddia ettiği anlamda) bir “zamanın imamı” mevcut olsaydı,
ve bunun (Şîa’nın yüklediği bu anlamın) hadîsten çıkan anlam olduğu konusunda “tevatür”
derecesinde kesin bilgi bulunsaydı, Hz. Ebubekir’e biat edilmesi mümkün
olabilir miydi?!
Ardından bir de Hz. Ömer’e,
dahası Hz. Osman’a biat edilmesi durumu var.
Hadîsin lafzı herkesçe
biliniyor, onun (Şîa’nın gönlünün istediği tarzdaki) anlamı da güya tevatürle
sabit, fakat ashabtan kimsenin bundan haberi yok.. Mantığa bakın!..
Hatta Hz. Ali’nin bile haberi
yok, çıkıp “İmam benim, ey Ebubekir, sen nasıl biat alırsın, alan da kaçan mı!”
demiyor..
Ya da imam olduğunu unutmuş,
ancak Hz. Osman şehit edilince aklı başına geliyor, imamlığını hatırlıyor.
Şîa’nın masalları..
*
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem ahirete irtihal eylediğinde ensar (Medineliler), kendi aralarından
bir imam seçmek istiyor, muhacirler (Kureyş göçmenleri) itiraz ediyorlar, bu
defa ensar “Bir sizden, bir bizden iki tane imam olsun” diyorlar, muhacirler
buna da itiraz ediyorlar, ensar sonunda razı oluyor, fakat bir kişi de çıkıp,
“Ya hu imam belli, nasıl oluyor da imam seçiyoruz, tek yapacağımz gidip imama
biat etmek” demiyor.
Böyle bir saçmalık olabilir
mi?!
Sanki ashab, “Hadîsmiş,
boş verin şimdi bunu, hemen laikliğe geçelim dostlar, devletimiz dinî
kurallara göre, ayete hadîse göre yönetilemez, kimin halife olacağına laiklik
(siyasal dinsizlik) çerçevesinde biz karar verelim.. Zamanın imamıymış..
Bunlar ortaçağda kaldı” demişler..
Ehl-i Sünnet, Hz. Ebubekir r.
a.’in fiilen var olan imamlığı için hadîs uydurmamış, olayı dürüstçe olduğu
gibi haber vermiş, Şîa ise Hz. Ali r. a.’in olmayan imamlığı için hadîs
uydurmuş..
*
Şiîler’in “zamanının imamı”
inancının durumu bu..
Şîa özentisi
Sünnî “zamanın imamı”cılarına
gelince, bunların durumu Şîa’nınkinden de berbat..
Çünkü Şiîler (çarpıtmalara
başvursalar da) hiç değilse hadîslerden delil getirmeleri gerektiğinin
farkındalar, bunlarda o da yok.
Mesela Huzeyfe r. a.'in rivayet ettiği, Müslümanlar'ın "imamının ve cemaatinin (devletinin)" bulunmayacağı zamanlar yaşanabileceğini gösteren sahih hadîs umurlarında bile değil.
Bunların delili falanın
filanın keşfi, rüyası, kanaati, menkıbesi vs..
Bunların delil olamayacağını,
edille-i şer’iyye arasında bunların yer almadığını bile öğrenebilmiş
değiller.
SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK İHTİRASTAN ZÜHDE NASIL GEÇİŞ YAPTI?
UĞUR
MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 30
Bir
önceki yazıda Selanikli Mustafa Atatürk’ün, (İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla
İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifi çerçevesinde) İngiliz Gizli
Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert
Frew ile yaptığı görüşmelerin bir anlaşma ile neticelenmesinin iki
aylık bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiş olması gerektiğini söylemiştik.
Evet,
Frew’nun her görüşmenin ardından bir rapor hazırlayıp Londra’daki
karar mercîlerine göndermesi ve oradan gelen talimatlar çerçevesinde
Selanikli ile oturup yeniden bir durum değerlendirmesi yapması, ve nihayet
varılan mutabakat çerçevesinde Londra’da bir yol haritasının
hazırlanması, iki ayı bulmuş olmalıdır.
Bu
durumda, söz konusu iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak
ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de
Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal
değişiklikler yaşanmış olması icab eder.
*
Dolayısıyla, Selanikli Mustafa
Atatürk’ün İstanbul’da bulunduğu altı aylık süre (13 Kasım 1918 – 16
Mayıs 1919) zarfında eylem ve söylemlerinin izlemiş olduğu seyri masaya
yatırmak gerekiyor.
Bunu yaptığımızda şunu görüyoruz:
Selanikli başlangıçta bir yandan İngilizler’e
“yağ” çekiyor, çiçek uzatıyor, gülücükler yağdırıyor ve diğer yandan Osmanlı
hükümetinde bir bakanlık kapmak için kulis yapıp entrikalar çeviriyorken,
İngilizler’le anlaşmış olması gereken dönemden itibaren aniden durulup
olgunlaşıyor, vatanın kurtarılması için “büyük düşünen” bir dava
adamı haline geliyor, hükümette bir bakanlık koltuğu kapmak gibi küçük
hesapların muhasebecisi olmaktan çıkıyor, İngiliz’e şirinlik yapmayı bırakarak vakar
abidesi ağırbaşlı bir devlet adamına dönüşüyor.
Anlaşılıyor ki “başbaşa gizli”
görüşmelerinde Rahip Frew bunu yoğun ve hızlı bir tekâmül kursundan
geçirip okuyup üflemiş, irşad etmiş.. Nefesi kuvvetliymiş..
Selanikli’nin
sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in
ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı "İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle
mümkün olmuştur” (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60) şeklindeki açıklaması çerçevesinde
düşündüğümüzde, Selanikli’nin, senaristliğini ve yönetmenliğini İngilizler’in
yaptığı bol figüranlı epik bir prodüksiyonda rol almış üstün yetenekli bir
başrol oyuncusu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Başrol oyuncusunun figüranlardan
farkı, onların tamamının aldığı ücretten daha fazlasını cebine koyabilme,
senaryonun tamamını okuyabilme, oyunculuğu sayesinde ödüle layık görülüp
alkışlanma, seyircilerin hayranlığını üzerinde toplayıp idolleri
haline gelme, sinema tarihine adını altın harflerle yazdırma imkânına
sahip oluşu..
Bu tür uluslararası kavga
görüntülerinin aslı tiyatro benzeri bir danışıklı dövüş olunca
kahramanlık kolay..
Kurgudan ibaret bir filmde kim
kahramanlık yapmaz, yedi düvele kim meydan okumaz ki?!
Sorun şurada ki, sonunda İsmet
İnönü gibi bir “siyasetin Molla Kasım’ı” çıkar, kamera arkasından ve
senaryodan haber verir, bütün büyü bozulur.
Geriye buz gibi soğuk heykeller,
Fatiha’sız yatırlar/türbeler kalır.
*
MHP’li siyasetçi Semih Yalçın’ın
akademisyenken kaleme aldığı bir makalesinde yer alan şu satırlar, resmî
tarihin olayı “okuma” ve değerlendirme biçiminin tipik bir örneği:
Mustafa Kemal Paşa İzzet Paşa ve ekibiyle iktidara
gelebilmek için mebuslar arasında sadece kulis yapmakla yetinmedi: O, Fethi
(Okyar) Bey'in çıkarmakta olduğu "Minher" gazetesine ortak
olmuş ve bu gazeteyi politik mücadelesinde bir propaganda vasıtası
olarak kullanmıştır. O, Minber gazetesinde bir taraftan Tevfik
Paşa aleyhinde şiddetli neşriyat yaptırırken, diğer taraftan kendisini aynı
gazete vasıtasiyle politik makamlara lanse ettirmeye çalışmıştır.Mustafa
Kemal Paşa bu gaye ile 17 Kasım 1918 tarihinde aynı gazetede biyografisi ile
birlikte orduya, siyasete ve İngilizlere ait düşünceleriııi ihtiva
eden bir mülakatını da yayımlatmıştır. Bu mülakatta, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve
devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet
karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha
hayırhah (iyilik sever) bir dost olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları
(duygulanmaları) pek tabiidir" şeklinde sözlerine bakacak olursak,
onun daha o zaman, zamana, zemine ve şartlara uygun
olarak hareket edebilen güçlü politik bir kişiliğe sahip olduğu kolayca
anlaşılır. Ayrıca 18 Kasım 1918 tarihinde "Vakit" gazetesine
verdiği bir diğer mülakatında da o, bir taraftan “İngiltere'nin Osmanlılara
karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" söylerken, diğer taraftan
mütarcke hükümlerinin uygulanması üzerinde endişelerini belirtmekten çekinmez.
Anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal Paşa'nın bu demeçleri
vermekten asıl maksadı, İngilizleri kandırmak ve gelmeyi arzu ettiği
politik mevkiide takip edeceği politikaya kolaylık sağlamak idi. Fakat o, İstanbul'da
kaldığı sürede arzu ettiği politik mevkiye hiçbir zaman gelemedi; dolayısıyla bu
politik teşebbüsünün bu yönde bir faydası olmadı. Ancak bu sözlerin daha
sonraki Damad Ferid Paşa Hükümeti'nin izlediği politikaya paralel gibi
gözükmesi, Mustafa Kemal Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliğine tayininde önemli bir
kolaylık sağladığı düşünülebilir. Ayrıca Mustafa Kemal'
in hemen hemen bütün arkadaşlarının İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya
sürülürken, kendisine dokunulmaması ve 9. Ordu Müfettişliğine tayininde
de bir engel çıkarılmaması, az da olsa bu demecin tesirine bağlanabilir. Zira
bu aldatıcı sözlerle hem İngilizlerin,
hem de Damad Ferid ve taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi
saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır.
Fakat gerçeğin böyle olmadığı, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya
geçmesinden biraz sonr anlaşılacaktır.”
[Kaynak: E. Semih Yalçın,
“Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim
1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih
Araştırmaları Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 183-184.]
Selanikli’nin İstanbul’a geldiği tarih, 13 Kasım 1918..
Dört gün sonra, 17 Kasım’da Minber gazetesinde bir röportajı
yayınlanıyor.. İşe hızlı başlamış..
Biyografisini yayınlatmayı da ihmal etmemiş.. Kendisini İngilizler’e
“pazarlayacak” ya, biyografisini yayınlatması lâzım.. Reklamsız olmaz. (Zaten
özene bezene poz vererek fotoğraf çektirme tutkunu.. Bu huyu ölene kadar devam
edecek, fazladan bir de yurtdışından heykeltraş getirerek millet kesesinden
heykelini diktirme takıntısı başgösterecektir.)
*
Röportajında söylediğine göre, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin
hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve
insaniyet karşısında” pek duygulanmış.
Bu arada “bütün Osmanlı milleti”ni
kendisinin suç ortağı (pardon duygu ortağı) yapmayı da ihmal etmiyor. (Bu huyu
da ölene kadar devam edecek, her yaptığını sözde milletle birlikte yapma alicenaplığını
hiçbir zaman terk etmeyecektir.)
Kanaatine göre, bizim için “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliğimizi
isteyen) bir dost” olamazmış. (Tabiî millet bu kanaatinde de onun yanında,
öyle diyor.. Araplar bizi arkadan vuruyor, onları çil çil altınlarla satın alıp
kışkırtan ve saldırtan İngiliz ise hem önden vuruyor, hem Araplar vasıtasıyla
arkadan, demek ki daha hayırhah.. Hem arkadan kuyu kazıyor, hem önden darbe
indiriyor, dört dörtlük dost.)
Selanikli İngiliz muhipliğini (severliğini) Vakit gazetesinin
bir gün sonraki sayısında yayınlanan röportajında da sergiliyor, “İngiltere'nin
Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" açıklıyor. (Hiç
şüphe edilebilir mi!)
Ve bu kaypaklık ve omurgasızlık, Semih Yalçın’ın dilinde “zamana,
zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen güçlü politik bir kişilik” oluyor.
Yani gelene ağam, gidene paşam derseniz, bükemediğiniz her eli öperseniz,
münafıklık ve riyakârlığın destanını yazarsanız “güçlü politik bir kişilik”
sahibi oluyorsunuz, fakat kuvvetli esen rüzgârların karşısında uçak pervanesi
gibi dönen bir fırıldak olmayı şahsiyet ve haysiyetinize yakıştıramazsanız “zayıf
bir politik kişilik” olarak nitelendirilmeyi hak etmişsiniz demektir.
Kabul etmek gerekiyor ki Selanikli kendisiyle beraber Türkiye halkını da “güçlü
politik kişilik” sahibi hale getirdi.. Bunu başardı..
Maşallah bugünkü Afganistan halkı gibi “zayıf politik kişilik”
sahibi değiliz; her yanımızdan “güçlü politik kişilik” dökülüyor..
Onun için NATO’dayız ve onun için 60 küsur yıldır AB kapısında bekliyoruz.
Günümüzün devlet erkânı Türkiye halkının “güçlü politik kişiliği”ne
güvendikleri için dış politikada gayet rahatlar.
*
Semih Yalçın’ın “Hem İngilizlerin, hem de Damad Ferid ve
taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi saflarında veya hiç olmazsa
kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır” şeklindeki sözleri doğru..
Hem dönemin sadrazamı Damat Ferit’in şahsında Osmanlı hükümeti hem
de Padişah Vahideddin, Selanikli’nin kendi saflarında olduğundan şüphe
etmiyorlardı.
Nasıl şüphe etsinler ki, onların memuruydu.. Sonuçta Osmanlı subayı.. Türk
askeri..
Eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa’nın Feryadım adlı
hatıratında belirttiği gibi, ona tarihte görülmemiş olağanüstü yetkiler vermiş,
Anadolu genel valiliği anlamına gelen geniş salahiyetlerle
donatmışlardı..
Öyle ki, Anadolu’da hem subayları hem de vali ve kaymakamları görevden
alabilecek, yerlerine atama yapabilecekti.
Kim kendi saflarında olduğuna inanmadığı bir adamı böylesi yetkilerle
taltif eder ki?! (Memuriyet tecrübesi olanlar bu söylediklerimi daha iyi
anlar.)
Evet, Selanikli Padişah Vahideddin’i ve Osmanlı hükümetini “kafaya almayı”
başarmıştı.
*
Ancak, Semih Yalçın’ın belirttiği gibi Selanikli’yi İngilizler’in de
“kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri” muhakkaktı.
Peki Selanikli bunu nasıl sağlamıştı?
Bu güven, iki tane demeçle sağlanabilecek birşey miydi?!
Normal şartlarda bir devlet (hele de İngiltere gibi istihbarat
teşkilatı iyi çalışan bir devlet), başka bir devletin üst düzey
yetkilisinin kendilerine böyle uluorta “yağcılık” yapması durumunda onun ajan
olarak aralarına sızmaya, güvenlerini kazanıp onları manipüle etmeye ve
yönlendirmeye çalıştığı değerlendirmesini yapar.. Kuşkuyla yaklaşır.
Dolayısıyla, İngilizler’in Selanikli’ye olan güveninin Semih
Yalçın’ın naif ve çocuksu değerlendirmesinin ötesinde sağlam temellerinin
bulunuyor olması gerekiyor.
Yoksa ona ne güvenirler, ne de İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği
onun önüne sererlerdi.
Değil Fransa ve İtalya’yı “istiklal mücadelesi”ni desteklemeye mecbur
etmeleri, kıllarını bile kıpırdatmazlardı.
Şurası çok açık: Önceki bölümde anlatmaya çalıştığımız gibi, Selanikli İngiliz
İstihbarat Teşkilatı’nın (Gizli Servisi’nin) İstanbul şefi Robert Frew ile
yaptığı müteaddit “başbaşa gizli” toplantılar neticesinde onlarla anlaştı.
Padişah Vahideddin ve Osmanlı hükümeti ona güvenirken yanılıyorlardı.
İngilizler ise yanılmıyorlardı.
Bugün bunu, hem daha sonra yaşanan gelişmelerden dolayı, hem de
Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde hempaları Mazhar Müfit
ile Süreyya’ya yaptığı “gizli gündem” ve takiyye ifşaatından dolayı
kesin olarak biliyoruz.
*
Semih Yalçın’a göre ise, İngilizlerin Selanikli’yi “kendi saflarında
veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkak”, bunda şüphe yok,
fakat “gerçeğin böyle olmadığı (yani İngilizler açısından güvenilir
biri olmadığı, onları aldatmış olduğu), Selanikli’nin “Anadolu'ya geçmesinden
biraz sonra” anlaşılmışmış.
O biraz sonrasının da biraz sonrasına baktığımızda İkinci Adam İsmet
İnönü’nün “tarihî” (her açıdan tarihî) açıklamasına “tosluyoruz”:
"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle
mümkün olmuştur.”
Ama sadece bu da değil..
Selanikli’nin Sivas’tan ayrılıp dokuz günlük bir yolculuktan sonra
Ankara’ya vardığı gün, yani 27 Aralık 1919 tarihinde Yarbay Rawlinson,
İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon’un mesajını Erzurum’da Kâzım
Karabekir’e ulaştırmış bulunuyordu.
Buna göre, Curzon Türkler’le yapılacak bir barışta karşısında
Osmanlı’yı, Osmanlı hükümetini değil, Selanikli Mustafa Atatürk’ü görmek
istiyordu.
Yani İngilizler, Selanikli’ye sonuna kadar güveniyorlardı.
Semih Yalçın, al sana yalın ve yalçın gerçek, nereye çekersen çek!..
*
Semih Yalçın’ın şöyle bir cümlesi de var:
“Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşlarının
İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması ve 9. Ordu Müfettişliğine
tayininde de bir engel çıkarılmaması, az da olsa bu demecin tesirine bağlanabilir.”
Ne demeçmiş ama!
Ve şu İngiliz ne kadar da saf, ne kadar da ucuzmuş!
Hem çok saf, bir göz kırpmaya tav oluyor, hem de ucuz, iki çift laf
karşılığında sözde çok tehlikeli bir düşmanını tutuklamıyor, dahası onun
Anadolu’ya müfettiş etiketi altında genel vali yetkileriyle gitmesine ses
çıkarmıyor, derhal vize veriyor.
İngiliz bu, saf, aptal, Selanikli ise çok zeki, iki çift lafıyla İngiliz’i
kandırıp aldatıyor, parmağında oynatıyor..
Güzel masal..
Kötü olan taraf şu ki, Semih Yalçın gibilerin “Çocuklara Masallar” serlevhasıyla
yayınlanması gereken yazıp çiziktirmeleri bu ülkede bilimsel makale diye
yayınlanıyor, ve masalcı dedeler ile ninelere dr., doç., prof. türünden
unvanlar kazandırıyor.
Pahalılık ülkesinin ucuz akademisyenleri..
*
Evet, İngilizler, Semih Yalçın’ın yazdığı gibi, Selanikli’yi sıradan bir
arkadaşları (hem de Falih Rıfkı’nın ifadesiyle “ahlâksız, sefih, sarhoş,
haris, fırsatçı, menfaat düşkünü ve muhteris” bir arkadaşları) olarak gören
kişileri tutuklayıp Malta’ya sürerek onu gelecekteki baş ağrılarından
kurtarıyorlardı.
Ve Padişah Vahideddin ile Osmanlı hükümetinin önündeki seçenekleri yok
ediyor, ortada görevlendirilebilecek kalifiye ve işbilir adam bırakmıyorlardı.
Bu operasyonun tarihi ilginç: 30 Ocak 1919.
Bu tarihte, aralarında Selanikli’nin Fethi Okyar ve İsmail Canbolat gibi
arkadaşlarının da bulunduğu 35 kişi tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’nde
hapsediliyor (Şimdiki İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi binası).
Semih Yalçın’a göre, bu olay, “Mustafa Kemal'in siyasî faaliyetlerinin
sonu, fikrî faaliyetlerinin başlangıcı olmuştur”muş. (A.g.m.,
s. 196-197.)
Yazıya başlarken demiştik ki, Selanikli’nin İngiliz Gizli Servisi’nin
İstanbul şefi Frew ile yaptığı “başbaşa gizli” görüşmelerin iki ay sonra
anlaşmayla neticelenmiş ve dolayısıyla 1919 yılının Ocak ayı sonlarında hem
İngiliz politikasında hem de Selanikli’nin tavırlarında radikal bir değişiklik
meydana gelmiş olması gerekiyor.
İşte anlaşmanın İstanbul ufuklarında yol açtığı fırtına ve buna bağlı
olarak payitaht deryasında meydana gelen ilk çalkantı bu..
İngiliz atmosferinde yaşanan hava değişiminin deryada yol açtığı ilk dalga
sahilde yakaladığı 35 kişiyi alıp götürmüş..
Kurtulması gereken kişi ise kurtulmuş..
Ayrıca bu felaket, Selanikli’ye rota değişikliği yapma, dümeni “siyasî
faaliyetlerden fikrî faaliyetlere çevirme” bahanesi de sunmuş..
Böyle bir felaket yaşanmasa Selanikli’deki “radikal” değişiklik
herkes için anlaşılmaz bir muamma olacak..
İngiliz, Selanikli’deki değişimi makul ve anlaşılabilir gösterecek adımı
atmayı ihmal etmemiş.
Öyle ya, kim olsa memleketteki aklı başında adamların (hem de birçoğu
arkadaşıyken) tutuklanması durumunda “dost İngiliz’in, hayırhah İngiliz'in" dostluğunu sorgulayacak şekilde “fikrî faaliyet” içine girerdi..
Durmuş kafasının dişlileri birden bire dönmeye başlardı..
Selanikli’de de öyle olmuş..
O güne kadar aklı fikri hükümette bir bakanlık koltuğu kapmadayken
birden bire dervişane zühd ile vatanın kurtarılması davası için fikrî
faaliyet moduna geçmiş..
Dervişin fikri de zikri de değişmiş..
Muhteris Mustafa gitmiş, zahid ve fedakâr Mustafa gelmiş..
Hayat bu, mucizeler eksik olmuyor.
*
Bu entrikacı muhterislikten dervişane zühde, siyasetten fikriyata, koltuk
davasından vatan aşkına geçiş sürecini inşaallah bir sonraki yazıda yakından
görmeye çalışalım.
İRAN'DAN BAKINCA ÖYLE, TÜRKİYE'DEN BAKINCA BÖYLE
“Zamanın
imamı” konulu yazılarımızın sonuncusunda Ayetullah Kemal Haydarî’nin şu sözlerini aktarmıştık:
İkinci
konu, ‘‘Mehdî Muntazar'in (a.f.) masumiyeti'' meselesidir. Hakkında
görüş ayrılığının gerçekleştiği konulardan biri de … ittifak bulunduğu şekliyle
ve anlamıyla İmam Mehdî-i Muntazar'ın … yönetim ve şeriatı tatbik
seviyesinde masumiyet derecelerine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu
masumiyet, Ehl-i Beyt Okulunun inancını oluşturan en üst düzeydeki masumiyetten
ayrıdır. Şia'nın masumiyet anlayışı ve algılayışı ayrı bir konudur. Diğer bir
ifadeyle İmam Mehdî-i Muntazar siz Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği ve inandığı bir
şekilde masumiyete sahip midir, değil midir? Bu masumiyet İslam âlimleri
arasında ittifak edilen tebliğ ve tatbik düzeyinde bir masumiyettir.
Öyleyse masumiyet deyince kimsenin aklına Ehl-i Beyt Okulunun bu kavrama
yüklediği anlam gelmesin. ‘‘Masum'' kavramıyla bilinen ve kabul edilen anlamı
kastediyoruz. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) masumiyetinin
kapsadığı anlamı kastediyoruz. Ancak bu masumiyetin sınırları dahi Ehl-i Beyt
Okulu ile diğer Okullar arasında ihtilaflıdır. Hatta bu konu, diğer okulların /
mezheplerin kendi aralarında da ihtilaflıdır. Öyleyse ihtilafların çıktığı
ikinci konu -İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta olduğu ispatlandıktan veya
ileride zuhur edeceği ortaya konulduktan sonra- O'nun masumiyete sahip
olup olmamasıdır. Acaba İmam Mehdî (a.s.) masum bir imam mıdır yoksa diğer
müctehidler gibi bir müctehid midir? Nitekim kimileri O'nun müctehid
olduğunu, bazen yanılıp bazen isabet ettiği görüşünü benimsemişlerdir.
… Eğer durum bu şekildeyse masumiyetine
inanmayanlar O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu ispat etmek için ne tür delillere
sahip olduklarını takdim etmelidirler. O da diğer
müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan
nedenler nelerdir? Bu biat neden zorunlu ve vacip olsun ki? Ümmetin
bu müctehide itaat etmesi neden vacip olsun? Irak'ta, İran'da, Mısır'da,
Arap Yarımadası'nda özetle İslam Dünyasının bütün coğrafyalarında günümüzde de
büyük müctehidler bulunmuyor mu? Bunlar da büyük âlimlerdir, kuruluşlar ve
müesseseler tesis etmişlerdir.
… Bütün herkesin bu İmama
itaat etmesinin vacip oluşunun gerekçesi nedir? Yani bunların İmam
Mehdî'nin diğer geriye kalan müctehidlerden ayırt edilebilmesi için ileri
sürdükleri kriterler nedir? Gerçi bazıları ‘‘O, adaleti ve hakkaniyeti
ikame edince Mehdî olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar bu özelliğiyle O'nun Mehdî-i
Muntazar olduğunu anlayacaklardır'' demektedirler. Bu cevap açık olduğu üzere
devri (kısır döngüyü) [totoloji] gerektirir. Çünkü dünyaya
adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek
için O'nu nasıl tanıyacaklardır?
Özetle … O, masum mudur
yoksa bazen yanılan bazen doğruya ulaşan bir müctehid midir?
*
Haydarî’nin sözleri, merhum Necip Fazıl’ın İbn
Teymiyye hakkında yaptığı tespiti hatırlatıyor: “İlmi, aklından fazla.”
Ya da çok fazla “akıllı” ve tecahül-i arifane
sanatı sergiliyor, bile bile salağa yatıyor.
Cerbezeli adam.. Demagoji ve mugalatanın
hakkını eksiksiz biçimde veriyor.
*
Biz Mehdî hakkındaki bilgimizi nerden elde
etmiş bulunuyoruz, Kur’an-ı Kerîm’den mi?
Hayır!.. Hadîslerden..
Hadîsler bize, Mehdî’nin nasıl çıkacağını, çıkış
alâmetlerini de bildiriyor.
Bu hadîsler dikkate alınmadığında,
ortada bir Mehdî-i Muntazar kalmaz.. Sen sağ ben selamet, köylü köyüne, evli
evine..
Dikkate alındığında ise, “Mehdî’yim” diye
ortaya çıkan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını bilmeme diye bir sorun
yaşanmayacağı anlaşılır.
Çünkü Mehdî’nin alâmetlerinin birileri
tarafından yapay bir biçimde hazırlanması ve ortaya çıkacağı şartların
dünyevî güçler tarafından mizansen kabilinden hazırlanabilmesi
imkânsızdır.
Denemesi bedava, ellerinden geliyorsa
buyursun yapsınlar!
Dolayısıyla, Mehdî ortaya çıktığında onun
gerçekten Mehdî olup olmadığını anlayamama sorunu asla yaşanmayacaktır.
*
Bu, Hz. İsa aleyhisselam’ın inişi
meselesi için de geçerlidir.
Bundan beş asır öncesini düşünelim.. Ulaşım
ve iletişim bugünkü gibi değil.
Öyle bir dünya ki, karlı kış günlerinde Doğu
Anadolu’da bir köyde bir adam öldüğünde, üç beş kilometre uzaktaki köyde
yaşayan adam bundan ancak üç dört ay sonra haberdar olabiliyor.
Bugünse uydu teknolojisi sayesinde
dünya küresel bir köy haline gelmiş durumda.. Nerede haber değeri
taşıyan bir gariplik olsa herkes anında duyabiliyor.
Dolayısıyla, bundan beş asır önce Şam’da
bir adam ortaya çıkıp “Ben İsa’yım, gökten indim” dese, onun mesela Hindistan’tan
veya Fas’tan gelmiş bir sahtekâr olması ihtimalini yabana atmak mümkün
olmazdı. (Mesela bizim tarihimizde bir Düzmece Mustafa olayı var.. Mustafa,
Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda kaybolan, öldüyse cesedi teşhis
edilememiş oğluydu.. Çelebi Mehmet devletin birliğini tekrar sağlama
mücadelesi verirken kardeşleriyle boğuştu, Mustafa diye biri ortalarda
görünmedi. Fakat Çelebi vefat edip yerine genç oğlu Murat geçince biri “Ben
Yıldırım’ın oğlu Mustafa’yım” diyerek ortaya çıktı ve bazı meşhur komutanları bile
yanına çekmeyi başardı. Neredeyse Murat’ı mağlup edip ülkenin tek hakimi
olacaktı.. Gerçek Mustafa’ydıysa, “Düzmece” damgasını yemekten kurtulabilmiş
değil, kimse onun gerçekten Mustafa olduğunu kesin biçimde söyleyemiyor. Sahte
idiyse, o günkü şartlarda Osmanlı’nın anlı şanlı komutanlarını bile aldatmayı
başarabilmiş.. Sahte olduğunu varsayalım, o günkü ulaşım ve iletişim
şartlarında bile böyle bir olay yine de benzersiz.. O devirde bile sık
rastlanan ve kolay gerçekleştirilebilecek birşey değil.. Bununla birlikte,
imkân dahilinde.. O yüzden o Mustafa’nın sahte olması ihtimalini yabana
atamıyoruz.)
Durum böyleyken yine de geçmişte böyle bir sahte
İsa çıkabilmiş değil.
Bugünse herhangi bir dünya sakininin bu
şekilde asıl kimliğini saklayarak “Ben İsa’yım” diye ortaya çıkabilmesi mümkün
değildir.. Onun asıl kimliği hemen deşifre olur.
*
Günümüzde istihbaratçıların (ajanların)
tanınıp bilinmedikleri yerlere sahte kimlikle gitmeleri mümkün oluyor.
Fakat bu kişiler deşifre olmamak için o yeni kimlikleriyle televizyonlarda,
internette vs. haber olmaktan özenle kaçınmak zorundadırlar..
Diyelim ki ajan Ali, Veli adıyla
kendisini tanıttı ve bu yeni kimliğiyle haber konusu oldu, onu Ali olarak
tanıyanlar “Bu bizim Ali” diyerek sosyal medyayı karıştırmak için bir
saniye bile beklemezler.
Ve diyelim ki ajan Ali estetik
ameliyatla yüzünü de değiştirdi, kendisine uydurma bir geçmiş icat etti, sahte biyografi
hazırladı, kamuoyu önüne çıkmayıp sadece birkaç kişiyi aldatmaya çalışması
durumunda sorun çıkmayabilir de, bu oyunu bütün dünyanın gözü önünde sürdürmek
istediğinde sahte biyografinin dikişleri patlar..
Mesela “Ben falanca memlekettenim, filan
okullarda şu zaman okudum” dediğinde yolları oralardan geçmiş olanlar “Yok
böyle biri” derler. (Türkiye’de bir zamanlar Hans von Aiberg adıyla biri
çıkmış, internetsiz yıllarda “Arz’dan Arş’a…” diye cilt cilt
kitaplar yazmış, adının Hans değil Bülent olduğu sonradan herkes
tarafından öğrenildiyse de bu arada kitaplarını satmış, yükünü tutmuştu. Şimdi
olsa Hans’ın Bülent olduğunun bilinmesi herhalde bir haftayı geçmezdi.)
Bir adam Hz. İsa a.s.’ın konuştuğu (günümüzde
konuşulmayan) Aramice’yi akıcı bir şekilde konuşacak şekilde özel eğitim
almış bulunacak, 2 bin sene öncesinin dünyasını, kültürünü, insanlarını,
olaylarını ayrıntılı bir şekilde bilecek, sahih/otantik İncil’e
bugünkü İncil’lerdeki eksiklik ve fazlalıkları açıklayacak
şekilde hakim olacak, bunun yanı sıra Tevrat’ı da herkesten iyi
bilecek, ve de günümüzün insanı olduğu halde böyle bir kişiyi önceden tanımış
olan biri çıkmayacak..
Bu mümkün değildir.
Dolayısıyla Hz. İsa a. s. indiğinde dünyada
hiç kimse çıkıp “Biz bunu tanıyoruz, o filanca üniversitenin, falanca kilise
teşkilatının yetiştirdiği falan kişi” diyemeyecek ve ilminin karşısında hiç
kimse çıkıp bir laf söyleyemeyecektir.
Mehdî’nin çıkışı ve Hz. İsa a.s.’ın dünyaya
inişi sıradan olaylar değildir, dolayısıyla Mehdî’nin tanınıp bilinmesi diye
bir sorun yaşanmaz, yaşanmayacaktır..
Haydarî’ler müsterih olabilirler.
*
Haydarî’nin sorularına geçelim..
Mehdî için, “Dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan
önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?”
sorusunu yöneltiyor.
Başlangıçta Mehdî’yi tanıyıp bilmek, onu teşhis edebilecek
durumda olmak gerekmiyor.
Ancak, Mehdî’nin (hadîslerde belirtilen) çıkış alâmetleri
gerçekleştiğinde ona yönelik bir beklenti oluşabilir, oluşur.. Bugün olduğu
gibi..
Rivayetlerden anlıyoruz ki, bu alâmetler gerçekleştiğinde ve
şartlar oluştuğunda, Mehdî’ye ilk biat edenler Bedir ehli sayısınca
müslüman olacak.
Dolayısıyla tanıyıp bilme sorunu sadece bunlar için varit..
Bizim, bunların Mehdî’yi nasıl tanıyıp bilecekleri konusunda kafa yormamız
gerekmiyor.. Hadîsten anlıyoruz ki onlar Mehdî’yi tanıyacaklar.
Ancak, bu şekilde biat edilmiş bulunan kişinin gerçekten Mehdî
olup olmadığını gösteren bir büyük olay bu biatin akabinde yaşanacak.
Bu topluluğun üzerine yürümek üzere kuzey tarafından harekete
geçen bir ordu yere batırılarak helak edilecek.
İşte bu olay yaşandığı zaman, o kişinin gerçek Mehdî olduğu (sadece
biat edenler tarafından değil) herkesçe kesin olarak bilinecektir.
*
Haydarî’nin diğer sorusuna geçelim:
“Mehdî diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na
uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir?”
Başka soruları da varsa da bunun farklı kelimelerle yapılmış
tekrarından ibaret.
Zorunlu kılan nedenlerden birincisi, onun hadîslerde haber
verilen Mehdî oluşudur.
Mehdî olduğu anlaşıldığında artık herkesin ona itaat edip uyması
gerekir.
Çünkü hadîsler bunu emrediyor.. Mehdî’ye itaat, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem bunu emretmiş olduğu için vaciptir.
İkinci neden ise, (önceki yazıda dile getirdiğimiz şekilde) fetva
ile kaza’nın hükmünün farklı oluşudur..
Mehdî sadece fetva değil, aynı zamanda kaza konumunda olacaktır.
Ayrıca Mehdî, “güç” sahibi olması itibariyle herkesi
(istemese bile) kendisine itaat ettirecektir.
Yani kimse, “Sana itaat etmek vacip mi bakalım, bence değil”
diyerek karşısında laga luga edemeyecektir.
*
Tabiî Haydarî’nin yaptığı şey, kendi gözündeki merteği bırakıp
elin gözündeki çöple uğraşmaktan ibaret.
Ehl-i Sünnet’in Mehdî anlayışını sorgulama adına saçmasapan
sorular yöneltmek yerine Şîa’nın mesnetsiz iddiaları üzerinde düşünse daha iyi
ederdi.
Onların Mehdî’si Hz. İsa a.s. gibi birşey.. Çocukken kaybolmuş, geri gelecekmiş..
Haydarî, sözlerinin devamında şöyle diyor:
“Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zarureti
ve buna terettüp eden yarar nedir? Ehl-i Beyt Okulu, İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta
oluşunun zorunluluğuna inanmaktadır. Yani bu Okula göre O'nun hayatta
olması gerekmektedir. … Onların ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan
yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarına ilişkin mezhebî dayanakları,
esasları, kaideleri ve delilleri bulunmaktadır. …”
Bunların
12’nci imamları çocukken kaybolmuş (Daha çocukken imam; faydası neyse?), “Kayboldu,
belki öldü, yaşasa bile en çok 100 sene yaşar, hadi 150 sene yaşasın, ölür, izi
tozu kaybolur” dememişler, “O Mehdî idi, ölmedi, ölmez, geri gelecek”
demişler, o inanç üzere gidiyorlar.
Böylece,
“zamanın imamı” sorununu çözmüş oluyorlar.. “Zamanın imamı” var,
hayatta, fakat saklanıyor, ortaya çıkmıyor. Ama var.
Faydası
neyse?
Madem
ortada yok, hayatta olsa ne, olmasa ne?
*
Fakat,
buna inanmak onlar açısından önem taşıyor.. Çünkü böylece ‘‘Yeryüzü masum
bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarını akıllarınca
kurtarmış oluyorlar.
Masum
(peygamberler gibi günahsız, hatasız) bir imam varmış, fakat kaybolmuş,
gizlenmiş..
İnandıkları
şey bu.
İşte,
Sünnî dünyadaki Şiîleşen fakat Şiîleştiğinin farkında olmayan veya farkettirmemeye
çalışan kişiler de bu şekilde bir “zamanın imamı” inancını benimsiyor, kendi
şeyh, üstad ya da hocalarını “zamanın imamı” yapıyorlar.
*
Haydarî sözlerini şöyle sürdürüyor:
“…
İslamî hakikatlerden biri de şudur ki -bu husus, bütün âlimler tarafından da
kabul görmüştür- boynunda bir imamın biati olmaksızın geceyi
geçirmek hiçbir Müslüman için caiz değildir. Bu hakikat
hakkında hiç kimse aykırı görüş ileri sürmüş değildir. İster sağa gidin ister
sola gidin bütün Müslüman âlimler buna inanmaktadırlar. Bu bir sabitedir,
hakkında ittifak bulunmaktadır. Buna ancak câhil veya inatçı bir kimse
muhalefet edebilir ki bu da ayrı bir konudur. Hem Ehl-i Sünnet hem de Ehl-i
Beyt Okulunun hatta bütün İslamî ekollerin muhakkik âlimleri bunun Hz.
Resûlullah'ın (s.a.a.) nassı olduğuna inanmaktadırlar.”
Olay İran’dan böyle görünüyor
olabilir, fakat Türkiye’de durum farklı..
Çünkü Türkiye’de laik (siyasal dinsiz)
rejim kendi siyasal dinsizliğine uygun “müslüman” tipi üretmiş durumda.
Ayrıca, bu “süslüman” tipini üreten kuluçka
makinaları olarak hizmet görmekle yükümlü ilahiyat fakülteleri
kurarak işi seri üretime bağlamış bulunuyor.
Kendilerini din bilgini olarak pazarlayan modernist
ve de tarihselci ilahiyat sirki soytarıları (ve de mevcut iktidarın Mehmet
Metiner gibi akredite adamları) İslam devleti diye birşey
olmadığını, hatta Şeriat diye birşeyden de söz edilemeyeceğini, dinî
emir ve yasakların çoğunun tarihsel (tarihte kalmış, bugüne hitap etmeyen)
hükümler anlamına geldiğini savunuyorlar.
Onlara göre, din, güncellenebilir
birşey.
Geçmişte Yahudiler ve Hristiyanlar dinlerini güncellemişler,
yerli-milli “papaz”ların onlardan neyi eksik?!
*
Evet, “Cemaat, Küresel İslam Devletidir”
adıyla kitaplaştırıp pdf formatında internete koyduğumuz önceki yazılarımızda
bu “imama biat” meselesi üzerinde durmuş ve bu biattan maksadın İslam
devletinin kurulması olduğuna dikkat çekmiştik.
Haydarî’nin söylediği gibi, “imama biat” (yani
İslam devletinin kurulması) vaciptir.
Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu
üzere “imamsız ve cemaatsiz (yani devletsiz)” zamanlar da olacaktır,
fakat bu, inşaî değil ihbarî bir bildirimdir.
Nasıl ki bir zaman gelip zalim yöneticilerin
türeyeceğinin haber verilmesi adaletin vacipliğini ortadan
kaldırmıyorsa, cemaatsiz ve imamsız bir zamanın olacağının bildirilmesi de
cemaatin ve imametin vacipliğini düşürmez.
*
Söz bu noktaya gelmişken bir noktaya daha
değinmekte fayda var..
Türkiye gibi ülkelerde bazı insanların bir
taraftan müslüman olduklarını söylerken diğer taraftan Şeriat’e karşı
çıkmalarını (yani İslam devleti karşıtı olmalarını) Şeriat’le ilgili
olumsuz algı nedeniyle hoşgörülebilir birşey gibi göstermeye çalışanlar
var.
Türkiye’de bir odak laik (siyasal
dinsiz) “milli birlik ve beraberlik” adına bu düşünceyi “pompalıyor”, doğrudan
ya da dolaylı biçimde “kontrol” altına almayı başardığı çevrelerin bu
şekilde görüş beyan etmelerini veya en azından bu düşünce karşısında sessiz
kalarak “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onay vermelerini sağlıyor.
Ancak, bu “Şeriat karşıtı (sözde) müslüman”lara
gösterilen bu hoşgörü ile (İslam hakkındaki yanlış algı nedeniyle
İslam’ı kabul etmeyen) kimi Yahudi ve Hristiyanlar’ın da cennetlik
olduklarını savunma arasında bir fark bulunmamaktadır.
Mantık aynı..
Bu noktada FETÖ (Fethullahçı Takiyye
Örgütü) ile yerli-milli-Türkiyeci-devletçi taife arasında hiçbir
fark yok.. Al birini vur ötekine..
Aralarında hiçbir fark yok..
Küfür ve şirk yerli-milli olunca
makbul hale mi geliyor?!
Siz böyle algı malgı laga lugasıyla Şeriat
karşıtlarını “iman sahibi” ilan etmekle onlar samimi müslüman olmuyorlar, fakat
siz bu tavrınızla imanınızı tehlikeye atıyorsunuz, farkında değilsiniz.
Gittiğiniz istikamet uçurum!
*
Yahudi ve Hristiyan da herhalde Kur’an’daki
her ayeti reddetmiyor!..
Geçmiş peygamberlerle ilgili ayetleri kabul
etmekte genelde tereddüt etmezler.
Ahlâkî meziyetlerle ilgili ayetler için de aynı
durum geçerlidir.
Hatta Yahudiler, Tevrat’la
paralel olduğu için kısas gibi Şeriat hükümlerine de evet derler.
Fakat iş Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem’i tasdik etmeye gelince yan çizerler.
Yerli-milli Şeriat karşıtı (sözde) “müslüman”lar
da aynı durumda.. Onlar da bazı ayetleri kabul ediyor bazılarını etmiyorlar.
İmdi, böylesi kişileri algı vs.
bahaneleriyle hoşgörüyorsanız, aynı makamdan gazel okuyarak İslam hakkında
doğru dürüst bilgi sahibi olmayan Yahudi ve Hristiyanlar’ı Cennet’e yerleştiren
FETÖ’cülerden farkınız nedir?
Bir taraf laik (siyasal dinsiz) Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ne şirin görünmek için hak ile batılı karıştırıyor,
diğer taraf da gayrimüslimlerden himaye gördükleri için onların suyuna gidiyor.
Aradaki fark nedir?
Allah’tan korkun!
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...