KIRAN KIRANA "ZAMANIN İMAMI" SAVAŞLARI

 









Günümüzde “zamanın imamı”ndan söz edenler bilerek veya bilmeyerek İmamiyye Şîasının (Şiîlerin İmamiyye ya da İsnâaşeriyye diye bilinen, 12 İmam inancına sahip büyük grubunun) anlayışını seslendirmektedirler.

Peygamberlik ile imamet arasında bir bağ kuran İmamiyye Şîasına göre imamet, iman esaslarından biri durumundadır. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Y., 1984, s. 201.)

Onlara göre imam, Hz. Peygamber s.a.s.’in “umumi velayet”ini haizdir ve bu yüzden imamet, “nübüvvetin (peygamberliğin) devamı”dır.

Yine onlara göre, peygamberlerden sonra onların yerini alacak imamlar atamak, Allahu Teala üzerine vaciptir.

Bu yüzden, onlara göre, her devirde mutlaka bir zamanın imamı bulunmalıdır ve o ancak Allahu Teala’nın vahyi ya da bir önceki imamın tayini ile belirlenir.

Bir başka deyişle imamet “insanların [biati ve] seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini imam olarak tayin yahut dilediklerini azl hakkına sahip değillerdir [Bu, Allah’a aittir]”. (Fığlalı, s. 209.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında imam aynı zamanda halife demekken, yani hilafet, imamet anlamına gelirken, Şia, Hz. Ali’in Hz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki imamlığını tescil edebilmek için bu ikisini birbirinden ayırmıştır.

Onlara göre, Hz. Ebubekir halifelik konumunu haksız olarak (gasp suretiyle) eline geçirdi (ya da Müslümanlar Hz. Ali’nin hakkını gasbedip Hz. Ebubekir’e teslim ettiler), bununla birlikte o, imam değildi, imam, Hz. Ali’ydi.

Çünkü imam, böyle seçimle belirlenemez, nasb ve tayin yoluyla belirlenir. İmam tayini ya bizzat Allah Teala’nın, ya Hz. Peygamber s.a.s.’in, ya da bir önceki imamın belirlemesiyle mümkün olduğu için, ümmetin imamı seçme yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır, sadece kendisine varlığı bildirilen imama itaat mükellefiyeti vardır. Nitekim Hz. Ali, Hz. Peygamber s.a.s. tarafından bu şekilde tayin edilmiş, fakat Müslümanlar O’nun vefatından sonra bu tayin gerçeğini tanımamışlardır. (Bkz. Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 194, 396.)

Evet, Şîa’nın büyük çoğunluğu böyle inanıyor.

Şiî gelenekteki “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancı, onları, “çağının/zamanının imamını tanımayan”ların müslüman olarak değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesine götürmüştür. (Bkz. Ahmet Yönem, “İslam Mezheplerinde Biat Algısının Oluşum Süreci”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 19, S. 2, Yıl: 2014, s. 126.)

Ya da tersi, sevmedikleri kişileri tekfir edebilmek ya da sapıtmış gösterebilmek için onlara bir “zamanın imamını bilme” ödevi yüklemişlerdir.

Bununla birlikte, bir imam tayinini Allahu Teala’ya vacip kılanlar sadece Şîa değildir, Mutezile’nin bir bölümü de onlara katılmaktadır. (Bkz. Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

*

Şiî âlimlerin ve yazar çizerlerin konuyla ilgili ifadelerine gelince..

Mesela Abdulmecid Zehadet “zamanın imamını tanıma/bilme” ile ilgili (hadîs olduğu öne sürülen) rivayet hakkında şu düşünceleri dile getiriyor:

İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir. Lumatü'l-edille fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, s. 12.)

Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir. Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Nasırüddin Albanî,  es-Silsiletü'z-zaife, Riyad, 1/525, 5/87.)

İbn Teymiyye Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye, Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, 1406, 1/110.)

Mülahazalar

a) “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (Fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)

İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.

Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014) el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sa’d (Sadeddin Taftazanî), Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.

Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.

b) Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Ahmed Rahmanî, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran, 1417, s. 565.)

c) İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.

(Abdülmecid Zehadet, “ ‘Zamanının İmamını Tanımak’ ile İlgili Hadisin Sıhhati”, çev. Ertuğrul Ertekin, Tulu Dergisi, Yıl 9, Sayı 34, Kış 1389, s. 121-134.)

Bu ifadeler, ciddî bir literatür taraması gibi görünmesi itibariyle (şekil bakımından) ilmî bir görünüm veriyorsa da, onlardan hareketle yapılan yorumlar ilmîlikten uzak safsatalar durumunda.

Birincisi, burada sorunumuz merhum Molla Ali Karî’nin (Aliyyü’l-Kârî) söz konusu rivayeti nasıl değerlendirdiği sorunu değil..

Mesele, rivayetin sahih/muteber kaynaklarda bulunup bulunmaması meselesi.

Söz konusu rivayet, sahih kaynaklarda yok.

Şayet Ehl-i Sünnet camiası bu konularda Molla Ali Karî’yi son sözü söyleme noktasında bir otorite kabul etmiş olsalardı, onlara karşı Molla Ali Karî’nin kanaati delil olarak öne sürülebilirdi.

Böyle birşey yok.. Mesela Hanefî mezhebinde bile İmam-ı Azam’ın her fetvası “itiraz kabul etmez” doğru olarak görülmemiştir. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in onunkine aykırı fetvaları tercih edilebilmiştir.

*

Kaldı ki, Molla Ali Karî’nin dikkat çektiği durum (hadîsin Müslim’deki “boynunda biat” ifadeli versiyonunun değil de Taftazanî’nin kitabına aldığı “zamanının imamı” ifadeli versiyonunun şöhret bulmuş olması vurgusu), merhum Molla’nın ikisi arasında mana birliği bulunduğu kanaatini taşıdığını göstermez.

O, bir durum tesbiti yapıyor.

Ayrıca, iki rivayet arasında mana birliği bulunduğunu düşünüyor olsa bile, bu, “zamanının imamı” ifadesini Şîa gibi yorumladığı anlamına gelmez.

Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi kitabında dile getirdiği görüşler, Şîa’dan farklı düşündüğünü gösteriyor.

Şayet iki versiyon arasında mana birliği bulunduğu düşünülürse, o takdirde "zamanın imamı" ifadesini, ümmetin belirli bir zamanda "biat edip seçtikleri" imam olarak anlamak gerekir. Şîa'nın iddia ettiği gibi manen seçilmiş bir imam olarak değil.

Öte yandan, Molla'nın Taftazanî'nin kitabındaki ifadelere atıfta bulunması da önem taşımaz. Taftazanî miladî 1300'lerde yaşadı, kitabı hadîs rivayeti açısından delil olarak alınma durumunda değildir.

Ayrıca, Ahmed Rahmanî’nin dediği gibi, bu söz gerçekten var olsa ve biz o sözden sahîh kaynaklar vasıtasıyla haberdar olsak bile (Ki böyle bir durum söz konusu değil), o söz Şîa’nın iddiası yönünde delil olarak kullanılabilecek evsafta bir söz değildir.

*

Yazarın İbn Teymiyye'nin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” şeklindeki rivayeti reddetmesini, onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesi olarak yorumlamasına gelince..

Bu, ya mantıklı düşünememe ya da kaşla göz arasında kurnazca “zamanın imamlığı” tekelini Ehl-i Beyt’e vererek insanları “Canbaza bak canbaza” numarasıyla aldatma ve onların bu temelsiz varsayımı sorgulamalarına fırsat vermeme katakullisidir.

Şîa’nın “zamanın imamı” inancını kabul etmeyenler bunu sadece Ehl-i Beyt için dile getirmiyorlar ki (yani “Ehl-i Beyt’ten biri zamanın imamı olamaz” demiyorlar ki) böyle bir iddia kabul görsün.

Onlar, “Müslümanlar’ın biatı söz konusu olmaksızın hiç kimse zamanın imamı olamaz” diyorlar.

Bunun Ehl-i Beyt’ten olup olmamayla bir alâkası yok..

*

Yazar ayrıca İbn Teymiyye'nin değerlendirmeleri için “İlmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir” diyor.

Gerekçesi şu: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e isnat edilen bir söz için “Rasûlullah böyle bir şeyi kesinlikle söylememiştir” hükmünün verilebilmesi için, o sözün yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz olması icap eder..

Evet, tevil edilmesi mümkün olmayacak şekilde küfür olan ya da batıl olduğu belli olan bir söz dışındaki sözleri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söylemiş olması ihtimalini dikkate alıp kesin konuşmamak, “Böyle bir hadîs kesinlikle mevcut olamaz” demekten kaçınmak bazen (evet bazen) gerekli olabilir.

Mesela şöyle bir hadîs rivayet edildiğini düşünelim: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bir zaman gelecek Charlie Chaplin diye bir mizahçı/komedyen çıkacak. O, kendi alanında yetenekli bir adamdır.”

Böyle bir sözün küfür olmadığı açıktır.. Batıl (geçersiz yanlış) olmadığı da tarihî tecrübe ile doğrulanmıştır. Fakat böyle bir hadîsin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir, çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem lehviyat kabilinden işler ve boş şahıslar hakkında bilgi vermek için gönderilmemiştir.

Dolayısıyla, İbn Teymiyye’ye bu noktada yöneltilen eleştiride “maksadını aşan” bir kurnazlık bulunduğunu belirtmek gerekiyor.. İbn Teymiyye’nin kesin bir yalanlamaya gitmesindeki aşırılık, reddedilen sözün sabit ve sahîh olmasını gerektirmiyor.

Yani İbn Teymiyye’nin kişisel kusuru, söz konusu rivayete ait bir meziyet gibi sunulamaz.. Bu, köylü kurnazlığını ilim sahasına taşıma hokkabazlığıdır. 


KES GAYRİDEN ÜMMÎDİ KES!

 


OSMANLI'NIN ÖMRÜNÜ ÇALAN YILLAR VE ŞAHISLAR

(UYGAR TÜRK GERİCİ İNGİLİZ'E ÇAĞDAŞLIĞIYLA ÖRNEK OLURKEN..)





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 26

 

İngiliz savaş lordu Curzon ile Türkiye topraklarındaki kader arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün maceralarını okumaya devam ediyoruz.

Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği şu sözler, İngiltere Dışişleri Bakanı olarak kafasında şekillendirmiş olduğu “yeni Türkiye” projesinin ana hatlarını veriyor:

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılmalarına ilişkin kararı, Anadolu'da isyanlar ve katliamlar ve Doğu Müslüman dünyasında büyük kargaşaların izleyecek olması çok muhtemeldir.

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir olsa da, Türklerin mülteci durumuna düşürüleceği, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu [Osmanlı Devleti] ve muhtemelen hiçbir hilafet artık olmadığı anlaşıldığında, Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara ve bu asık suratlı hınca onu kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüştürebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.

Anadolu, bölünmemelidir. Savaşın herhangi bir aşamasında Müttefiklerden [İngiltere, Fransa ve İtalya] herhangi birinin bildirisinde, bizi yalnızca Türk'ün tüm gücünü elinden almaya değil, aynı zamanda Anadolu'yu bölüp el koymaya zorlayan herhangi bir duyuru bulamıyorum. Anadolu bir bütün olarak kalmayı tercih edecektir.

“Neredeyse çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. İslam'ın kurtarılması için zaman veriliyor. Zaman Türklerden yana ve bunu biliyorlar. Geçen her hafta, her bölgede yeni sorunlar ortaya çıkarır. Hindistan'da, tüm İslam coğrafyasında, hatta Londra'da bile. Türklerin başkent İstanbul'dan çıkarılmasına, Ayasofya'ya ve hilafete Hristiyan müdahalesine karşı aktif olarak ajitasyon yapılan her yerde.. Türk, acil bir barıştan ne bekleyebilir? O, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor. Paris'te [Paris Barış Konferansı’nda] herhangi bir çözüme ulaşılamaması ve İtilafların [İngiltere, Fransa ve İtalya’nın] artan anlaşmazlıkları, onu, her gün kendisine dayatılacak koşullara direnmek için daha iyi bir konuma getiriyor ve hatta sonunda intikamını almasını bile sağlayabilir.”

(“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunlar, Curzon’un müttefiklerini (Fransa ve İtalya’yı) ikna etmek için sarfettiği sözler.

Buradan anlaşılıyor ki, “yeni Türkiye”ye İstanbul’un ve Anadolu’nun bırakılmasını istiyor.

Buralar Türkler’e bırakılmalı, ve böylece hem onların hem de gözü kulağı onlarda olan İslam dünyasının gururu biraz okşanmalı.

Evet, İslam dünyasının gözü kulağı o günlerde Türkler’deydi, Osmanlı’daydı..

Nitekim İstiklal Harbi sırasında Hindistan ve Afganistan müslümanları Anadolu’daki direnişe maddî ve manevî destek sağlamış durumdalar.

Arap dünyasında Selanikli Mustafa Atatürk’ü büyük İslam kahramanı ilan eden yayınlar yapılmış, hatta kitaplar yazılmış.

Prof. Zekeriya Kurşun şunları yazmıştı:

“Atatürk’ün ilk biyografisi 1922 yılında, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi adıyla yazıldı. Belki tuhaf gelecek, şaşıracaksınız ama söz konusu biyografi, Türkiye’de değil, dışarıda basıldı. Türkiye’de, Gazi hakkında sıcak tartışmaların yaşandığı bir dönemde; İzmir’in Yunanlılardan tahliyesinin hemen akabinde, Arapça olarak kaleme alınan bu eser Mısır’da yayımlandı. …

“Kitapta, ilk Meclis’in çalışmaları anlatılırken şu ifadelere yer veriliyordu:

Büyük Millet Meclisi Anadolu’nun mevcut kalkınma döneminde ve Milli Mücadele esnasında ihtiyaç duyduğu çeşitli kanunlar çıkardı, bütün idari birimlere düzen getirdi, maliyeyi tanzim etti, eğitimi yükselterek gereken önemi verdi. Çıkardığı kanunlar arasında Anadolu’da içkinin ve içki ticaretinin yasaklanmasına dair bir kanun, ayrıca muhabbet tellallığına ve kadının modern çağda süslerini açığa çıkarmasıyla mücadeleye ve ziynet eşyalarının ithal edilmesinin yasaklanmasına dair bir kanun vardı.

(Zekeriya Kurşun, “Algıya kurban edilen Gazi Mustafa Kemal”, Yeni Şafak, 24 Ocak 2019.)

*

Türkler’in gururu bir nebze okşanmazsa ne olur, Lord Curzon onu da söylüyor.

Anadolu'da isyanlar ve Doğu Müslüman dünyasında (Hindistan, Pakistan coğrafyasında) büyük kargaşalar başgösterebilir.

Doğu dünyasındaki Müslüman tutkular (cihat ruhu, radikal Batı karşıtlığı) harekete geçebilir.  

Emperyalistlere yönelik “bu asık suratlı hınç”, “vahşi bir çılgınlığa dönüşebilir”.

Peki çare?

Çare, öncelikle İstanbul’daki Türkler’in mülteci durumuna düşürülmemesi, yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) elbette ortadan kaldırılmalı, hilafet elbette tarihe gömülmeli, Ayasofya’nın statüsü elbette değiştirilmeli, fakat bu doğrudan Hristiyan müdahalesiyle yapılmamalı.

Curzon’un 16 Aralık 1918’de söylediği gibi, bu konulara “doğrudan dokunmamalarıgörünürde bu yönde hiçbir adım atmamaları” politikalarının esası olmalı. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi.)

Ki “müslüman tutkular” harekete geçmesin, İslam dünyası uyumaya devam etsin.

İntikam almak gibi bir düşünceye kalkışmasınlar, öfke ve hınç biriktirmesinler.

*

İmdi, diyelim ki bir adamı göstere göstere öldürdünüz, ister istemez o adamın yakınlarının, akrabasının, kavim ve kabilesinin (ve varsa dava arkadaşlarının) kin duymasına ve öç alma duygularının harekete geçmesine neden olursunuz.

Maktul, Gazze halkı gibi sahipsiz bile olsa, zayıf birine yapılan orantısız saldırı ve cinayet insanların nefret ve öfke duygularını harekete geçirir.

Fakat böyle bir şahsın katlini bir şekilde intihar gibi gösterebilirseniz, veya (petrolü Batı ve İsrail karşısında bir silaha dönüştüren) Kral Faysal’ın yeğeni tarafından öldürülmesi gibi aile içi bir kavga gibi sunabilirseniz, yahut adamı (zehirleme, trafik kazası gibi yollarla) doğal bir ölüm gibi algılanacak şekilde ortadan kaldırabilirseniz, cinayetin üstü örtülecek ve ölen şahıs üç gün sonra unutulacaktır.

Dolayısıyla, Türk İmparatorluğu’nu (Osmanlı Devleti’ni) yıkma işini (Kral Faysal’ı yeğeninin öldürmesi gibi), yine Türk’ün kendisine yaptırmak gerekiyordu.

Hele bir de onları iyi bir iş yaptıklarına inandırabiliyor, “Zalim padişahtan kurtulduk, özgürleştik, kul olmaktan kurtulup vatandaş olduk” diyerek imparatorluklarının enkazı üzerinde (rakıyı fazla kaçırmış sarhoş gibi) çılgınca dans ettiklerinde çağdaş ve uygar olacaklarına ikna edebiliyorsanız, “Bundan iyisi Şam’da kayısı “ diyerek kendinize madalya takmayı, kutlamalar yapmayı hak ediyorsunuz demektir.

Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ve saygınlığının yok edilmesi operasyonunu tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce yine bizzat Türkler'in eliyle gerçekleştirme becerisi kutlama ve taltifi nasıl hak etmesin ki!

Bu çağdaş ve uygarca hizmetleri yapan, Türk'ün İslam dünyasındaki tartışılmaz liderliğini tarihe gömen, onu Avrupa'nın kuyruğuna takan “kahraman” Türkler de artık bir Dizbağı Nişanı’nı hak ediyorlardır elbette.

Nişanı verecek olanın İngiliz padişahı olması (Onlar padişah değil king/kral diyorlar) olayı biraz tuhaflaştırıyor ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur.. 

Hem, padişahlık İngiliz haspasına yakışıyor da.

*

Evet, Curzon’un projesine göre, hilafet kurumunu ortadan kaldırma ihalesi de yine “dost Türkler”e bırakılmalıydı.

Böylece İslam dünyasının öfkesi İngiltere’ye değil, Türkler’e yönelecekti..

Türkler de kendilerine hesap sormaya kalkışan diğer Müslümanlar’a, “Size ne gardaşım, hilafet bizim değil mi, nasıl aldıysak öyle de bırakıyoruz; hemi de biz çağdaş olduk la, uygar olduk, sizi gidi çağdışı gerici yobazlar” diyecekler, böylece dünya Müslümanları ne yapacaklarını bilemez halde elleri böğürlerinde kalakalacaklardı.

Bu arada Ayasofya’yı da unutmamak gerekiyordu. Bu ihale de yine Türk’ün kendisine verilmeliydi.

*

Yani Lozan Antlaşması’nın metninde Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılmasıKemal Ohri Bey’in Cumhurbaşkanı İnönü’ye mektubunda dile getirdiği dinî eğitimin yasaklanması ve Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması mevzuları asla yer almamalıydı.

Bunlar (günümüzde de dört nala, doludizgin dünyayı turlayan) “gizli diplomasi”nin gelir hanesine kaydedilmeliydi..

Türkler açısından bu konular “örtülü ödenek” harcamaları gibi bir “örtülü taviz” ya da “örtülü ödeme” olarak kalmalı, gururları incitilmemeliydi.

Karşılığında İstanbul’u alıyorlar, kapitülasyonlardan kurtuluyorlar, kabotaj hakkı elde ediyorlardı, yetmez miydi?!

Bunlar için bol bol bayram yapabilir, kutlamalar, resepsiyonlar, balolar tertip edebilirlerdi.

Evet, görüldüğü gibi İngiliz anahtarı gayet işlevsel.. Her kapıyı gürültüsüz gıcırtısız, sessiz sedasız açıyor.

İngiliz sicimi de şöhretinin hakkını veriyor.. Astı mı iyi asıyor, ölenin boğazından ne bir ses seda, ne de bir hırıltı geliyor.. Ver elini mezarlık..

*

(Hamiş: Bu İngiliz siyaseti ülkemizde derin devlet tarafından İslamî gruplara karşı takip ediliyor ve böylece onların “içeriden” Kemalistleşmeleri/Atatürkçüleşmeleri, “ılımlı laik” hale gelmeleri, İslamcılık eleştirisi adı altında İslamî idealleri terk etmeleri sağlanmaya çalışılıyor.)


GELDİM, GÖRDÜM, YAŞADIM (Veni, Vidi, Vixi)

 



Victor Hugo

(Türkçesi: Seyfi Say)


Gereğinden uzun yaşadım, çünkü içinde acılarımın,
Bana yardım edecek bir kol bulamadan yürüyorum,
Çünkü çevremdeki çocuklara zorlukla gülümsüyorum,
Çünkü görmüyorum çiçeklerde artık coşkusunu hayatın;

Çünkü baharda Tanrı’nın doğayı süslediği devran,
Bu muhteşem aşka duygusuzca şahitlik ediyorum;
Çünkü kaçınılan saate ulaştım artık gün ışığından,
Ve herşeydeki depderin acıyı hissettiği insanın;

Çünkü umudunun mağlup olduğunu gördü ruhum;
Çünkü mevsiminde bu güllerin ve güzel kokuların,
Benim kızım! Dinlendiğin karanlığı paylaşmak istiyorum,
Çünkü öldü kalbim, yaşamda haddinden fazla kaldım.

Yeryüzü görevimden kaçmayı hiç mi hiç düşünmedim.
Saban izlerim işte orda, ve işte burda hasadım.
Hep gülümseyegeldim hayatta, gitgide inceldim,
Başımı dik tuttum hep, yalnız hikmete boyun eğdim.

Âlâsını yaptım yapabildiğimce, hizmetle, bakıp, yıprandım,
Ve nicelerini dertlerimle alay ederlerken gördüm.
Bu nedensiz nefrete şaşırıp hayretlere gömüldüm,
Oysa nice acılar çekmiş, nice uğraşta ter dökmüştüm.

Hiç kanat sesi kuşların duyulmayan bu dünya hapsinde,
Sızlanmadan, kan ağlayıp, ellerimin üstüne düşmüş halde,
Sessiz ve yorgun, kürek mahkumu mücrimlerin alayları içinde,
Taşıdım hep kendi halkamı, sonsuzca uzanan o zincirde.

Şimdi benim yorgun göz kapaklarım sadece yarı açık;
Seslendikleri zaman hiç dönüp bakmıyorum bana artık;
Sersem ve bitkinim, bende hali var evet şu adamın
Gün doğmadan kalkmış ayağa, hiç uykuya dalmaksızın.

Hiç kalkışmıyorum artık kasvetli durgunluğumla,
Cevap vermeye bile kıskançların beni inciten ağızlarına.
Ey benim Rabbim, gecenin kapılarını şimdi artık aç bana,
Gidebileyim böylece uzaklara, bilinmedik diyarlara!


Veni, Vidi, Vixi

J'ai bien assez vécu, puisque dans mes douleurs
Je marche, sans trouver de bras qui me secourent,
Puisque je ris à peine aux enfants qui m'entourent,
Puisque je ne suis plus réjoui par les fleurs ;

Puisqu'au printemps, quand Dieu met la nature en fête,
J'assiste, esprit sans joie, à ce splendide amour ;
Puisque je suis à l'heure où l'homme fuit le jour,
Hélas ! et sent de tout la tristesse secrète ;

Puisque l'espoir serein dans mon âme est vaincu ;
Puisqu'en cette saison des parfums et des roses,
Ô ma fille ! j'aspire à l'ombre où tu reposes,
Puisque mon coeur est mort, j'ai bien assez vécu.

Je n'ai pas refusé ma tâche sur la terre.
Mon sillon ? Le voilà. Ma gerbe ? La voici.
J'ai vécu souriant, toujours plus adouci,
Debout, mais incliné du côté du mystère.

J'ai fait ce que j'ai pu ; j'ai servi, j'ai veillé,
Et j'ai vu bien souvent qu'on riait de ma peine.
Je me suis étonné d'être un objet de haine,
Ayant beaucoup souffert et beaucoup travaillé.

Dans ce bagne terrestre où ne s'ouvre aucune aile,
Sans me plaindre, saignant, et tombant sur les mains,
Morne, épuisé, raillé par les forçats humains,
J'ai porté mon chaînon de la chaîne éternelle.

Maintenant, mon regard ne s'ouvre qu'à demi ;
Je ne me tourne plus même quand on me nomme ;
Je suis plein de stupeur et d'ennui, comme un homme
Qui se lève avant l'aube et qui n'a pas dormi.

Je ne daigne plus même, en ma sombre paresse,
Répondre à l'envieux dont la bouche me nuit.
Ô Seigneur, ! ouvrez-moi les portes de la nuit,
Afin que je m'en aille et que je disparaisse !

ZAMAN, “İMAM”INI BEKLİYOR, ÖZELLİKLE DE FİLİSTİN’DE

 







“Zamanın imamı” hurafesini tarih laboratuarında deneye tabi tutmak önem taşıyor.

Hz. Ömer radiyallahu anh suikaste uğrayıp ağır yaralandığı zaman ona “Kendine bir halef (yerine geçecek halife) tayin et” dediler, “Zamanın imamı kim, bize bildir de ona biat edelim” demediler.

Hz. Ömer de “Şu kişi zamanın imamıdır” demedi, seçimi “Cennet’le müjdelenenler”den oluşan şûraya havale etti. (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 41.)

Zamanın imamı” tabirini kullananlar, onları İsrailoğullarının peygamberlerine benzetiyor, “Peygamber varisi” vs. gibi tabirler etrafında idare-i kelam ediyorlar.

Ancak, “Peygamber varisi” arayıp bulmaya meraklı bu adamlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu konudaki sözlerini (görüldüğü kadarıyla) umursamıyorlar. Böylece bizzat Hz. Peygamber s.a.s.’i umursamamış oluyorlar.

Fakat “varis”lere meraklılar.

*

Rasulullah s.a.s., bu ümmette halifeler (hulefa) bulunacağını haber vermiş bulunuyor. Ve hadîslerden, bu halifelerin Müslümanlar’ın biatı ile belirleneceği anlaşılıyor.

Eğer bu “zamanın imamı” olma vasfı biatle değil de manevî bir atama ile gerçekleşiyor olsaydı, hadîste (birden fazla halifenin zuhur etmesi durumunda) “ilk biate bağlı kalma” emri verilmez, “Zamanın imamı olan kimseye tabi olun” denilirdi. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)

Evet, “zamanın imamı” düşüncesinin yanlış olduğunu hem hadîsler hem de tarihî tecrübe göstermektedir.

*

Mesela Hz. Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakmasını alalım, “zamanın imamı” o sırada kimdi?

Hz. Hasan idiyse (Ki Şia’ya göre öyle), ve de imamlık biat sözleşmesi çerçevesinde ortaya çıkan bir olay değil de “manevî bir tayin/atama/belirleme” ile gerçekleşen birşeydiyse, onun “zamanın imamı” olarak hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakması emanete ihanet ve münafıkça bir hareket olurdu.

Yine, Şia’nın iddia ettiği gibi Hz. Ali k. v. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra gelen imam idiyse, “zamanın imamı” olarak neden Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde ortaya çıkıp “Ben, imamım” dememiştir?

Böyle bir durumda Hz. Osman’ın halife seçildiği şûraya da hiç katılmaması, protesto etmesi, bu şûraya meşruiyet kazandırmaması gerekirdi.

*

Sonra, (Sünnî olduklarını söyleyenler açısından düşünelim) “zamanın imamı” diye bir şey vardıysa, Hz. Ebubekir’in kendisinden sonraki imam/halife olarak Hz. Ömer’i tavsiye etmemesi, “zamanın imamı”nı biliyorsa onun adını vermesi gerekirdi.

Bilmiyorsa bu defa da ona düşen, susmasıydı, Hz. Ömer'in ismini öne çıkarması değil.

Eğer Hz. Ömer’i kendisinden sonraki (manen atanmış) “zamanın imamı” olarak görüyorduysa, o takdirde de, “Zamanın imamı odur, ona tabi olun” diye kesin konuşması, “Bence en uygun odur, fakat ona kefil olamam” anlamına gelen ifadeler kullanmaması icab ederdi.

Bütün bunlardan anlaşılabileceği gibi “Müslümanların biatı/seçimi” dışında bir ameliyeyle belirlenmiş bir “zamanın imamı” mevcut değildir.

Bu, çocuksu bir hurafedir.

*

Nitekim İmam Gazalî’ye de göre de, imamın bu şekilde (“zamanın imamı” olma anlamında) manevî tayinle belirlenmesi durumu söz konusu olsaydı (Müslümanların biat suretiyle seçmeleri söz konusu olmaksızın bir “zamanın imamı” bulunsaydı), Hz. Peygamber s.a.s. mutlaka kendisinden sonra kimin halife olacağını tartışmaya meydan vermeyecek şekilde açıkça belirtirdi.

İmam Gazâlî ayrıca, haklarında böylesi bir tayin iddiası bulunmayan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın imametleri/halifelikleri konusunda ümmet arasında ihtilaf yaşanmamış olmasına rağmen, Şia’nın imamlığa tayin edilmiş bulunduğunu iddia ettikleri Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ihtilaf yaşanmış bulunmasına dikkat çekiyor. (Gazâlî, el-İktisâd, s. 233’ten aktaran s. Muhammet İkbal Şenol, İslam Siyaset Felsefesinde Riyaset-İmâmet Düşüncesi, yüksek lisans tezi, Konya: N. E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 59.)

Hz. Ali hakkındaki iddia doğru olsaydı, ilk halifeler döneminde ihtilaf yaşanması, Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ise ihtilafların sona ermesi gerekirdi.

*

Ayrıca bir de gerçek (nübüvvet/peygamberlik menheci üzere) hilafetin 30 yıl devam etmesi, sonra hilafetin mülke (diktatörlüğe, egemen devlet başkanlığına, hükümranlığa, otoriter yöneticiliğe) dönüşmesi meselesi var.

Ahmed bin Hanbel rh. a.’in Müsned’inde rivayet ettiği üzere Numan b. Beşir şöyle demiştir:

“... mescitte oturuyorduk. Ebû Sa’leb el-Huşeni geldi ve Beşir b. Sa’d’a şöyle seslendi: ‘Hz. Peygamber’in emirler hakkındaki hadisini ezberlemiş misin?’ Ebû Huzeyfe ‘Ben ezberlemişim’ dedi ve Hz. Peygamber’in şu hadisini nakletti: Nübüvvet sizin içinizde Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Sonra onu dilediği zaman kaldıracaktır. Ardından Allah’ın dilediği kadar nübüvveti yöntem (menhec) olarak takip eden hilafet olacaktır. Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra da ısırıcı bir mülk/egemenlik [mülkün adûdun] olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek sonra Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Ardından zorba [cebrî] bir yönetim olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek ve Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra yine nübüvvet yolunda ve menhecinde bir yönetim olacaktır. Hz. Peygamber bu ifadesinden sonra artık sükut etti.’ ”

Taftâzânî bu hadisten hareketle, otuz seneden sonraki yöneticilerin imam veya halife değil, melik ya da emir olduklarını belirtir. (Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 53.)

Bu durumda, “zamanın imamlığı” diye birşey bulunuyor olsa bile, sadece 30 yıl sürdüğünü, daha sonra onun yerini “zamanın imamsızlığı”nın aldığını kabul etmek gerekir.

Böyle olunca, söz konusu 30 yıldan sonraki dönemde herhangi bir kimsenin “zamanındaki imam”a biat etmemesinden söz edilemeyecektir.

Çünkü ortada “zamanın imamı” bulunmamaktadır, sadece melik (diktatör, kral, padişah) vardır.

Ve bunların melik olmak için senin biatine bir ihtiyaçları bulunmamaktadır. Uç örnek "Devlet başkanlığı ve hakimiyet öyle müzakere ile, seçimle, ilmin icabı şudur filan denilerek alınmaz, kaba kuvvut ve zorla alınır" diyen zorbadır. 

*

[Bu 30 yıl konusuna değinmişken parantez açıp bir hususu belirtelim:

İslam tarihçileri bu 30 yıllık süreyi Dört Halife dönemi ile sınırlandırma eğilimi gösteriyorlar, fakat bu yanlıştır.

Buna Hz. Hasan r.a.’in de dahil edilmesi gerekir, aksi takdirde 30 yıldan söz etmek mümkün olmuyor, 29 seneden bahsetmek gerekiyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat tarihi 8 Haziran 632.. Hz. Hasan’ın halifelikten feragat tarihi ise 29 Temmuz 661..

Aradaki süre 29 yıl, fakat bunu esas almıyoruz, çünkü şemsî (güneşsel, Güneş takvimine göre) yıl ile kamerî (Kamerî takvime göre) yıl farklıdır.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat yaşı Kamerî takvime göre 63, bizim şu anda kullandığımız takvime göre ise 61’dir (571-632).

Demek oluyor ki 30 yılı hesaplarken Kamerî takvime bakmak gerekiyor. Rasulullah s.a.s.’in vefat ve Hz. Ebubekir’in hilafetinin başlangıç tarihi h. 11’inci yılın Rebîülevvel ayının 12’si.. Hz. Hasan’ın hilafeti bırakma tarihi ise 25 Rebîülevvel 41 (29 temmuz 661).

Böylece, hilafet dönemi (kamerî takvime göre) 30 yıl artı 13 gün olmuş oluyor.

Halifelik dönemi beş yıl süren Hz. Ali’nin vefat tarihi altı ay öncesi (27 Ocak 661).

Dolayısıyla hilafet dönemi Hz. Ali ile bitmiş olsaydı, 29 yıldan söz etmek gerekirdi, 30 yıldan değil.]

*

“Zamanın imamlığı” diye birşey olsaydı, Rasulullah s.a.s. 30 yıllık gerçek hilafeti mülk (diktatörlük, otoriter egemenlik, saltanat) döneminin izleyeceğini söylemez, “Ondan sonraki dönemde ‘zamanın imamı’ insanlara hükmedecek konumda ve güçte olmaz, zayıf düşer” gibisinden birşey derdi.

Hülasa, Şiîler’in (ve kendisini Sünnî zanneden Şiîleşmişlerin) zannınn aksine “zamanın imamlığı” diye birşey bulunmamaktadır. Bu iddia delilsiz bir uydurmadan başka birşey değildir.

Bununla birlikte, (İslam tarihi ve ashabın uygulaması aksi yönde olduğu halde) bu hurafeyi savunanlar, şöyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyorlar:

"Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür."

İfadenin Arapça’sına bakıldığında (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten), tercümenin, “zamanın imamına” değil “zamanının (kendisinin zamanının) imamına” diye yapılmasının gerektiği ortaya çıkıyor.

Peki, kişinin kendisinin zamanında (Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîste geçtiği gibi) bir imam bulunmuyorsa?..

İmdi, ortada bir imam varsa, kimse için onu “bilmek” diye bir sorun bulunmaz, herkes bilir.. Hz. Ebubekir’in hilafeti zamanında onun imamlığını “bilmeyen” mi vardı?! İnsanlar için Güneş’in varlığından haberdar olmama, Güneş’i bilmeme diye birşey söz konusu olabilir mi?!

Mesela Türkiye’de Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının bilinmesi bir sorun mudur?.. Bilmeyen mi var?!

Bilmeyen var da, üç dört yaşındaki çocuklar.

Fakat asıl sorun şu: Böyle bir hadîs sahih kaynaklarda yok..

Sadece şöyle bir hadîs var:

“… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten).”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 52-3.)

Evet, mesele biat meselesi.. Ortada bir imam varsa onu zaten herkes bilir, varlığından herkes haberdar olur.

Dikkat edilirse Sahîh-i Müslim’deki hadîs “kişinin zamanındaki imam”dan söz etmiyor, kişinin “boynunda biat” bulunmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyor (Tabiî Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin gösterdiği gibi ortada cemaat ve imam varsa).

Bu aynı zamanda, Müslümanlar’ın (ümmetin) mutlaka “kendilerinden olan ulu’l-emr” etrafında birleşip devletleşmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

Evet, Müslümanlar’ın “boynunda biat” bulunması meselesi, devletleşme meselesidir. (Sofuoğlu Nisa Suresi’nin “sizden olan ulu’l-emre itaat” ve “emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi” emirlerini içeren 58 ve 59’uncu ayetlerinden hareketle şunu diyor: “Bu iki ayette devlet kurumunun ve İslam idare hukukunun en esaslı hükümlerine işaret olunmuştur ki İslam ümmetinin ilk ve en önemli vazifesi kendisine ehliyetli ve [adaletle hükmedecek] kudretli bir devlet başkanı seçmesi ve bu suretle devlet idaresi kurmasıdır.” Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 31, dn. 12.)

*

Günümüzde, “Bu devirde yaşayan bir peygamber yok, fakat insanlar her devirde peygamberlerin irşadına muhtaçtır, o halde bu devirde de Son Peygamber’in vekili olan bir ‘zamanın imamı’ bulunuyor olmalıdır” şeklinde akıl yürütenlere de rastlanıyor.

Bu şekilde (ilgili hadîsleri hiç nazar-ı dikkate almadan) akıl yürütmede bulunmak ve bu akıl yürütme ile (tabi olunması gereken) zamanın imamı makamlığı icat etmek, fıkıh usulüne aykırı olarak çıkarımda bulunmak demektir.

Akıl (içtihat seviyesindeki akıl), yeni meseleler için kıyas yoluyla ayet ve hadislerden hüküm çıkarabilir, fakat böyle öncülleri ayet ve hadislere değil de varsayımlara dayalı çıkarımlarda bulunamaz. (Bu noktada keşf ü keramet, rüya vs.’nin de delil olmayacağını hatırlatmaya bile gerek yoktur.)

Ne yazık ki bu hataya özellikle tasavvuf erbabı düşüyor. Mesela İsmail Hakkı Bursevî “Kim ki zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliyye ölümü üzere ölür” diye yazmış (Tefsîru Rûhu’l-Beyân, 5, 272) ve şu açıklamayı yapmış: İmam’dan murad, Kutub’dur. Bu Kutub da şeyhimizdir. Kim onun kutbiyyetini tanımaz ve kendisine tâbi olmazsa, kötü hâl üzere ölür.” (Halis Ece, “Zamanın imamını tanımadan ölenler…”, https://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3137-zamanin-imamini-tanimadan-olenler.html)

Bu noktada büyük Hanefî fakihi ve Nakşbendî şeyhi Eşref Ali et-Tânevî’nin şu açıklamalarına göz atmakta yarar var:

“Bey’at’in ve bey’atleşmenin bir hakikati bir de sûreti vardır. Hakikati mürşid [irşad eden] ile müsterşid [irşad olmak isteyen] arasındaki akit (sözleşme) olmasıdır. Mürşide düşen ta’lim [öğretim], müsterşide düşen ise ittibadır. Bu ikisi arasındaki [ilişki] nübüvvet ve ümmet ilişkisi olsaydı bu akit peygamber açısından tebliğ, ümmet açısından da iman etmek olurdu. Bu şekliyle [peygambere iman anlamında] yapılan akitten hasıl olan, İslam hükümlerinin tamamına yapışmaktır. Bu ölçü bunun gerçekleşmesinde yeterlidir. Şayet sahih ve sabitse ‘şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ diyen kimsenin sözü buna [Peygambere imana] hamledilir. Yoksa (sahih değilse) müslümanlardan hiçbir kimse bunu tasdik edecek değildir. Bu [Peygamber’e olan] bey’at da farzdır. …

“Eğer mürşid ve müsterşid her ikisi de ümmetten olursa [Mürşidin peygamberliği söz konusu olmadığında] -ki nübüvvet zamanından sonraki durum buydu- onlar arasındaki akit bugün şeyhlik ve müridlik olarak bilinen bey’atin kendisidir. Bu bey’at yine yukarıda zikredilen ikinci şekilde olduğu gibi İslamî ve imânî ahdin ve … sünnete uymanın takviyesidir. Bu bey’atin farz veya vacip yahut sünnet-i müekkede olmasına dair delil yoktur. Ne var ki o, nübüvvetin varlığından/sevgili Peygamberimizden sâbit ve sahih olmuştur ki müstehabdır. Her kim ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın’ ayetinden istidlalle o bey’at farzdır veya vaciptir derse bu da delilsiz bir söz ve re’ye dayalı bir tefsirdir. Vebteğû ileyhi’nin doğru tefsiri taatlerle yakınlaşmaktır [şeyhlerin şahsıyla, onlara biatle değil]. Yine [bu tarz] bey’at müekked sünnettir denemez çünkü Allah resulünden bu [tür] bey’ati devamlı yaptığı sabit olmamıştır. Onun zamanında binlerce müslüman vardı ve onlar bu özel bey’atle ona bey’atte bulunmamışlardır.” (Tânevî, Enfâsü Îsa, s. 437-438.)

[Şâh Muînuddîn el-Hâşimî – Cüneyd Ahmed el-Hâşimî, “Eşref Alî (Tehânevî) Tânevî’nin Reformist Düşüncesinde Tasavvuf”, çev. Yakup Yüksel – Muhammet Ali Tekin, Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, Yıl: 2017, s. 354-5.]

*

Evet, insanlar her devirde vahyin ve nübüvvetin irşadına muhtaçtır, o yüzden de (Tevrat ve İncil’in aksine) Kur’an korunmuş bulunmaktadır.

Aynı şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti de bize sahih bir şekilde intikal etmiş bulunuyor.

Bundan dolayıdır ki, Veda Hutbesi’nde belirtildiği gibi, Kitap ve Sünnet, ümmeti dalaletten koruyacaktır:

Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Sitabı ve Sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havz(ı Kevser’in yanın)a kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”

Günümüzün Sünnet’i önemsemeyen, (mevzu ve zayıf olanları tespit edilmişken) neredeyse hepsini uydurma olmakla suçlayan sünnetsizleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği bu gerçeği yalanlamış oluyorlar. Onlara göre, Allah’ın Kitabı ile Sünnet ayrılmış, Sünnet kaybolmuştur. Geriye sadece Kitap kalmıştır. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem pratikte iki şey değil sadece bir şey bırakmıştır.

Konuya dönersek, alimlerin veresetü’l-enbiya olduklarını bildiren hadîste alimlerin Peygamber’in (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in) değil, “peygamberlerin” varisleri oldukları belirtiliyor.

Ayrıca bu verasetin/varisliğin “ilim”le sınırlı olduğu bildiriliyor.

Dolayısıyla bu hadisten hareketle alimleri (Ki yeterli ilmi olmayanların varislikle hiç alâkası yoktur) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vekili ya da halifesi ilan etmek ve bu vekalet ya da halifelik üzerinden onlara “siyasal” (muallimlik, irşad ve ilim öğretmenin dışında) otorite (imamlık) izafe etmek doğru olmadığı gibi, verese durumundaki alimler topluluğunu tek bir alime indirgeyip ona “zamanın imamı” unvanını vermek de büyük hatadır. 

Bu, fıkıh (anlayış) eksikliği ve fıkıh usulünden habersizlik demektir. (Ulemanın ulu'l-emr kapsamında görülmesi meselesi ayrı bahis.)

 

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...