Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
OSMANLI'NIN ÖMRÜNÜ ÇALAN YILLAR VE ŞAHISLAR
(UYGAR TÜRK GERİCİ İNGİLİZ'E ÇAĞDAŞLIĞIYLA ÖRNEK OLURKEN..)
UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 26
İngiliz
savaş lordu Curzon ile Türkiye topraklarındaki kader
arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün maceralarını okumaya devam
ediyoruz.
Curzon’un
18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce)
sarfettiği şu sözler, İngiltere Dışişleri Bakanı olarak kafasında
şekillendirmiş olduğu “yeni Türkiye” projesinin ana hatlarını
veriyor:
“Türklerin İstanbul'dan çıkarılmalarına ilişkin kararı, Anadolu'da isyanlar ve katliamlar ve Doğu Müslüman
dünyasında büyük kargaşaların izleyecek olması çok muhtemeldir.
“Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne
kadar savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve
arzu edilir olsa da, Türklerin mülteci durumuna düşürüleceği,
pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu [Osmanlı Devleti] ve
muhtemelen hiçbir hilafet artık olmadığı anlaşıldığında, Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara ve bu
asık suratlı hınca onu kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüştürebilecek en
tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.
“Anadolu, bölünmemelidir. Savaşın herhangi bir
aşamasında Müttefiklerden [İngiltere, Fransa ve İtalya] herhangi birinin
bildirisinde, bizi yalnızca Türk'ün tüm gücünü elinden almaya değil, aynı
zamanda Anadolu'yu bölüp el koymaya zorlayan herhangi bir duyuru bulamıyorum.
Anadolu bir bütün olarak kalmayı tercih edecektir.
“Neredeyse çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. İslam'ın
kurtarılması için zaman veriliyor. Zaman Türklerden yana ve bunu biliyorlar.
Geçen her hafta, her bölgede yeni sorunlar ortaya çıkarır. Hindistan'da, tüm
İslam coğrafyasında, hatta Londra'da bile. Türklerin başkent İstanbul'dan
çıkarılmasına, Ayasofya'ya ve hilafete Hristiyan müdahalesine karşı
aktif olarak ajitasyon yapılan her yerde.. Türk, acil bir barıştan ne
bekleyebilir? O, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor. Paris'te
[Paris Barış Konferansı’nda] herhangi bir çözüme ulaşılamaması ve İtilafların
[İngiltere, Fransa ve İtalya’nın] artan anlaşmazlıkları, onu, her gün kendisine
dayatılacak koşullara direnmek için daha iyi bir konuma getiriyor ve hatta
sonunda intikamını almasını bile sağlayabilir.”
(“Lozan Antlaşması”, Vikipedi,
https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)
Bunlar, Curzon’un müttefiklerini (Fransa ve İtalya’yı) ikna
etmek için sarfettiği sözler.
Buradan anlaşılıyor ki, “yeni Türkiye”ye İstanbul’un
ve Anadolu’nun bırakılmasını istiyor.
Buralar Türkler’e bırakılmalı, ve böylece hem onların hem
de gözü kulağı onlarda olan İslam dünyasının gururu biraz
okşanmalı.
Evet, İslam dünyasının gözü kulağı o günlerde
Türkler’deydi, Osmanlı’daydı..
Nitekim İstiklal Harbi sırasında Hindistan ve
Afganistan müslümanları Anadolu’daki direnişe maddî ve manevî destek
sağlamış durumdalar.
Arap dünyasında Selanikli Mustafa Atatürk’ü büyük
İslam kahramanı ilan eden yayınlar yapılmış, hatta kitaplar yazılmış.
Prof. Zekeriya Kurşun şunları yazmıştı:
“Atatürk’ün ilk biyografisi 1922
yılında, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli
Mücadelesi adıyla yazıldı. Belki tuhaf gelecek, şaşıracaksınız ama
söz konusu biyografi, Türkiye’de değil, dışarıda basıldı. Türkiye’de, Gazi
hakkında sıcak tartışmaların yaşandığı bir dönemde; İzmir’in Yunanlılardan
tahliyesinin hemen akabinde, Arapça olarak kaleme alınan bu
eser Mısır’da yayımlandı. …
“Kitapta, ilk Meclis’in çalışmaları anlatılırken şu
ifadelere yer veriliyordu:
“Büyük Millet Meclisi Anadolu’nun mevcut kalkınma
döneminde ve Milli Mücadele esnasında ihtiyaç duyduğu çeşitli kanunlar çıkardı,
bütün idari birimlere düzen getirdi, maliyeyi tanzim etti, eğitimi yükselterek
gereken önemi verdi. Çıkardığı kanunlar arasında Anadolu’da içkinin ve
içki ticaretinin yasaklanmasına dair bir kanun, ayrıca muhabbet tellallığına ve
kadının modern çağda süslerini açığa çıkarmasıyla mücadeleye ve ziynet
eşyalarının ithal edilmesinin yasaklanmasına dair bir kanun vardı.”
(Zekeriya Kurşun, “Algıya kurban edilen Gazi Mustafa
Kemal”, Yeni Şafak, 24 Ocak 2019.)
*
Türkler’in gururu bir nebze okşanmazsa ne
olur, Lord Curzon onu da söylüyor.
Anadolu'da isyanlar ve
Doğu Müslüman dünyasında (Hindistan, Pakistan coğrafyasında) büyük
kargaşalar başgösterebilir.
Doğu
dünyasındaki Müslüman tutkular (cihat ruhu, radikal Batı karşıtlığı) harekete geçebilir.
Emperyalistlere
yönelik “bu asık suratlı hınç”, “vahşi bir çılgınlığa dönüşebilir”.
Peki
çare?
Çare,
öncelikle İstanbul’daki Türkler’in mülteci durumuna
düşürülmemesi, yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.
Türk
İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) elbette ortadan kaldırılmalı, hilafet elbette
tarihe gömülmeli, Ayasofya’nın statüsü elbette değiştirilmeli,
fakat bu doğrudan Hristiyan müdahalesiyle yapılmamalı.
Curzon’un
16 Aralık 1918’de söylediği gibi, bu konulara “doğrudan dokunmamaları, görünürde bu
yönde hiçbir adım atmamaları” politikalarının esası olmalı. (Bkz.
“Lozan Antlaşması”, Vikipedi.)
Ki
“müslüman tutkular” harekete geçmesin, İslam dünyası uyumaya devam etsin.
İntikam
almak gibi bir düşünceye kalkışmasınlar, öfke ve hınç biriktirmesinler.
*
İmdi,
diyelim ki bir adamı göstere göstere öldürdünüz, ister istemez o
adamın yakınlarının, akrabasının, kavim ve kabilesinin (ve varsa dava
arkadaşlarının) kin duymasına ve öç alma duygularının harekete geçmesine neden
olursunuz.
Maktul, Gazze halkı
gibi sahipsiz bile olsa, zayıf birine yapılan orantısız saldırı ve cinayet
insanların nefret ve öfke duygularını harekete geçirir.
Fakat
böyle bir şahsın katlini bir şekilde intihar gibi
gösterebilirseniz, veya (petrolü Batı ve İsrail karşısında bir silaha
dönüştüren) Kral Faysal’ın yeğeni tarafından öldürülmesi gibi aile
içi bir kavga gibi sunabilirseniz, yahut adamı (zehirleme, trafik kazası gibi
yollarla) doğal bir ölüm gibi algılanacak şekilde ortadan
kaldırabilirseniz, cinayetin üstü örtülecek ve ölen şahıs üç gün sonra
unutulacaktır.
Dolayısıyla, Türk
İmparatorluğu’nu (Osmanlı Devleti’ni) yıkma işini (Kral Faysal’ı
yeğeninin öldürmesi gibi), yine Türk’ün kendisine yaptırmak gerekiyordu.
Hele
bir de onları iyi bir iş yaptıklarına inandırabiliyor, “Zalim padişahtan
kurtulduk, özgürleştik, kul olmaktan kurtulup vatandaş olduk” diyerek
imparatorluklarının enkazı üzerinde (rakıyı fazla kaçırmış sarhoş gibi)
çılgınca dans ettiklerinde çağdaş ve uygar olacaklarına ikna edebiliyorsanız,
“Bundan iyisi Şam’da kayısı “ diyerek kendinize madalya takmayı, kutlamalar
yapmayı hak ediyorsunuz demektir.
Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ve saygınlığının yok edilmesi operasyonunu tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce yine bizzat Türkler'in eliyle gerçekleştirme becerisi kutlama ve taltifi nasıl hak etmesin ki!
Bu
çağdaş ve uygarca hizmetleri yapan, Türk'ün İslam dünyasındaki tartışılmaz liderliğini tarihe gömen, onu Avrupa'nın kuyruğuna takan “kahraman” Türkler de artık bir Dizbağı Nişanı’nı
hak ediyorlardır elbette.
Nişanı verecek olanın İngiliz padişahı olması (Onlar padişah değil king/kral diyorlar) olayı biraz tuhaflaştırıyor ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur..
Hem, padişahlık İngiliz haspasına
yakışıyor da.
*
Evet,
Curzon’un projesine göre, hilafet kurumunu ortadan kaldırma
ihalesi de yine “dost Türkler”e bırakılmalıydı.
Böylece İslam
dünyasının öfkesi İngiltere’ye değil, Türkler’e yönelecekti..
Türkler
de kendilerine hesap sormaya kalkışan diğer Müslümanlar’a, “Size ne gardaşım,
hilafet bizim değil mi, nasıl aldıysak öyle de bırakıyoruz; hemi de biz çağdaş
olduk la, uygar olduk, sizi gidi çağdışı gerici yobazlar” diyecekler, böylece
dünya Müslümanları ne yapacaklarını bilemez halde elleri böğürlerinde
kalakalacaklardı.
Bu
arada Ayasofya’yı da unutmamak gerekiyordu. Bu ihale de yine
Türk’ün kendisine verilmeliydi.
*
Yani Lozan
Antlaşması’nın metninde Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin
kaldırılması, Kemal Ohri Bey’in Cumhurbaşkanı İnönü’ye
mektubunda dile getirdiği dinî eğitimin yasaklanması ve
Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması mevzuları asla yer almamalıydı.
Bunlar
(günümüzde de dört nala, doludizgin dünyayı turlayan) “gizli diplomasi”nin
gelir hanesine kaydedilmeliydi..
Türkler
açısından bu konular “örtülü ödenek” harcamaları gibi bir “örtülü
taviz” ya da “örtülü ödeme” olarak kalmalı, gururları
incitilmemeliydi.
Karşılığında
İstanbul’u alıyorlar, kapitülasyonlardan kurtuluyorlar, kabotaj hakkı elde
ediyorlardı, yetmez miydi?!
Bunlar
için bol bol bayram yapabilir, kutlamalar, resepsiyonlar,
balolar tertip edebilirlerdi.
Evet,
görüldüğü gibi İngiliz anahtarı gayet işlevsel.. Her kapıyı gürültüsüz
gıcırtısız, sessiz sedasız açıyor.
İngiliz
sicimi de şöhretinin hakkını veriyor.. Astı mı iyi asıyor, ölenin boğazından ne
bir ses seda, ne de bir hırıltı geliyor.. Ver elini mezarlık..
*
(Hamiş:
Bu İngiliz siyaseti ülkemizde derin devlet tarafından İslamî gruplara karşı
takip ediliyor ve böylece onların “içeriden”
Kemalistleşmeleri/Atatürkçüleşmeleri, “ılımlı laik” hale gelmeleri, İslamcılık
eleştirisi adı altında İslamî idealleri terk etmeleri sağlanmaya çalışılıyor.)
GELDİM, GÖRDÜM, YAŞADIM (Veni, Vidi, Vixi)
Victor Hugo
(Türkçesi: Seyfi Say)
Gereğinden uzun yaşadım, çünkü
içinde acılarımın,
Bana yardım edecek bir kol bulamadan yürüyorum,
Çünkü çevremdeki çocuklara zorlukla gülümsüyorum,
Çünkü görmüyorum çiçeklerde artık coşkusunu hayatın;
Çünkü baharda Tanrı’nın doğayı
süslediği devran,
Bu muhteşem aşka duygusuzca şahitlik ediyorum;
Çünkü kaçınılan saate ulaştım artık gün ışığından,
Ve herşeydeki depderin acıyı hissettiği insanın;
Çünkü umudunun mağlup olduğunu
gördü ruhum;
Çünkü mevsiminde bu güllerin ve güzel kokuların,
Benim kızım! Dinlendiğin karanlığı paylaşmak istiyorum,
Çünkü öldü kalbim, yaşamda haddinden fazla kaldım.
Yeryüzü görevimden kaçmayı hiç mi
hiç düşünmedim.
Saban izlerim işte orda, ve işte burda hasadım.
Hep gülümseyegeldim hayatta, gitgide inceldim,
Başımı dik tuttum hep, yalnız hikmete boyun eğdim.
Âlâsını yaptım yapabildiğimce,
hizmetle, bakıp, yıprandım,
Ve nicelerini dertlerimle alay ederlerken gördüm.
Bu nedensiz nefrete şaşırıp hayretlere gömüldüm,
Oysa nice acılar çekmiş, nice uğraşta ter dökmüştüm.
Hiç kanat sesi kuşların
duyulmayan bu dünya hapsinde,
Sızlanmadan, kan ağlayıp, ellerimin üstüne düşmüş halde,
Sessiz ve yorgun, kürek mahkumu mücrimlerin alayları içinde,
Taşıdım hep kendi halkamı, sonsuzca uzanan o zincirde.
Şimdi benim yorgun göz kapaklarım
sadece yarı açık;
Seslendikleri zaman hiç dönüp bakmıyorum bana artık;
Sersem ve bitkinim, bende hali var evet şu adamın
Gün doğmadan kalkmış ayağa, hiç uykuya dalmaksızın.
Hiç kalkışmıyorum artık kasvetli
durgunluğumla,
Cevap vermeye bile kıskançların beni inciten ağızlarına.
Ey benim Rabbim, gecenin kapılarını şimdi artık aç bana,
Gidebileyim böylece uzaklara, bilinmedik diyarlara!
Veni, Vidi, Vixi
Je marche, sans trouver de bras qui me secourent,
Puisque je ris à peine aux enfants qui m'entourent,
Puisque je ne suis plus réjoui par les fleurs ;
Puisqu'au printemps, quand Dieu met la nature en fête,
J'assiste, esprit sans joie, à ce splendide amour ;
Puisque je suis à l'heure où l'homme fuit le jour,
Hélas ! et sent de tout la tristesse secrète ;
Puisque l'espoir serein dans mon âme est vaincu ;
Puisqu'en cette saison des parfums et des roses,
Ô ma fille ! j'aspire à l'ombre où tu reposes,
Puisque mon coeur est mort, j'ai bien assez vécu.
Je n'ai pas refusé ma tâche sur la terre.
Mon sillon ? Le voilà. Ma gerbe ? La voici.
J'ai vécu souriant, toujours plus adouci,
Debout, mais incliné du côté du mystère.
J'ai fait ce que j'ai pu ; j'ai servi, j'ai veillé,
Et j'ai vu bien souvent qu'on riait de ma peine.
Je me suis étonné d'être un objet de haine,
Ayant beaucoup souffert et beaucoup travaillé.
Dans ce bagne terrestre où ne s'ouvre aucune aile,
Sans me plaindre, saignant, et tombant sur les mains,
Morne, épuisé, raillé par les forçats humains,
J'ai porté mon chaînon de la chaîne éternelle.
Maintenant, mon regard ne s'ouvre qu'à demi ;
Je ne me tourne plus même quand on me nomme ;
Je suis plein de stupeur et d'ennui, comme un homme
Qui se lève avant l'aube et qui n'a pas dormi.
Je ne daigne plus même, en ma sombre paresse,
Répondre à l'envieux dont la bouche me nuit.
Ô Seigneur, ! ouvrez-moi les portes de la nuit,
Afin que je m'en aille et que je disparaisse !
ZAMAN, “İMAM”INI BEKLİYOR, ÖZELLİKLE DE FİLİSTİN’DE
“Zamanın imamı”
hurafesini tarih laboratuarında deneye tabi tutmak önem taşıyor.
Hz.
Ömer radiyallahu anh suikaste uğrayıp ağır
yaralandığı zaman ona “Kendine bir halef (yerine geçecek halife) tayin et”
dediler, “Zamanın imamı kim, bize bildir de ona biat edelim” demediler.
Hz. Ömer de “Şu
kişi zamanın imamıdır” demedi, seçimi “Cennet’le müjdelenenler”den oluşan şûraya
havale etti. (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu,
İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 41.)
“Zamanın imamı”
tabirini kullananlar, onları İsrailoğullarının peygamberlerine benzetiyor, “Peygamber
varisi” vs. gibi tabirler etrafında idare-i kelam ediyorlar.
Ancak, “Peygamber
varisi” arayıp bulmaya meraklı bu adamlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem’in bu konudaki sözlerini (görüldüğü kadarıyla) umursamıyorlar. Böylece bizzat Hz. Peygamber s.a.s.’i
umursamamış oluyorlar.
Fakat “varis”lere
meraklılar.
*
Rasulullah s.a.s.,
bu ümmette halifeler (hulefa) bulunacağını haber vermiş bulunuyor. Ve hadîslerden,
bu halifelerin Müslümanlar’ın biatı ile belirleneceği anlaşılıyor.
Eğer bu “zamanın
imamı” olma vasfı biatle değil de manevî bir atama ile gerçekleşiyor
olsaydı, hadîste (birden fazla halifenin zuhur etmesi durumunda) “ilk biate
bağlı kalma” emri verilmez, “Zamanın imamı olan kimseye tabi olun”
denilirdi. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ,
50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i
Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan
Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)
Evet, “zamanın
imamı” düşüncesinin yanlış olduğunu hem hadîsler hem de tarihî tecrübe
göstermektedir.
*
Mesela Hz.
Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakmasını alalım, “zamanın imamı”
o sırada kimdi?
Hz. Hasan idiyse
(Ki Şia’ya göre öyle), ve de imamlık biat sözleşmesi çerçevesinde ortaya
çıkan bir olay değil de “manevî bir tayin/atama/belirleme” ile gerçekleşen birşeydiyse,
onun “zamanın imamı” olarak hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakması emanete ihanet
ve münafıkça bir hareket olurdu.
Yine, Şia’nın
iddia ettiği gibi Hz. Ali k. v. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra
gelen imam idiyse, “zamanın imamı” olarak neden Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz.
Osman dönemlerinde ortaya çıkıp “Ben, imamım” dememiştir?
Böyle bir durumda
Hz. Osman’ın halife seçildiği şûraya da hiç katılmaması, protesto etmesi, bu
şûraya meşruiyet kazandırmaması gerekirdi.
*
Sonra, (Sünnî
olduklarını söyleyenler açısından düşünelim) “zamanın imamı” diye bir şey
vardıysa, Hz. Ebubekir’in kendisinden sonraki imam/halife olarak Hz.
Ömer’i tavsiye etmemesi, “zamanın imamı”nı biliyorsa onun adını vermesi
gerekirdi.
Bilmiyorsa bu defa
da ona düşen, susmasıydı, Hz. Ömer'in ismini öne çıkarması değil.
Eğer Hz. Ömer’i
kendisinden sonraki (manen atanmış) “zamanın imamı” olarak görüyorduysa, o takdirde de, “Zamanın
imamı odur, ona tabi olun” diye kesin konuşması, “Bence en uygun odur,
fakat ona kefil olamam” anlamına gelen ifadeler kullanmaması icab ederdi.
Bütün bunlardan
anlaşılabileceği gibi “Müslümanların biatı/seçimi” dışında bir ameliyeyle
belirlenmiş bir “zamanın imamı” mevcut değildir.
Bu, çocuksu bir
hurafedir.
*
Nitekim İmam
Gazalî’ye de göre de, imamın bu şekilde (“zamanın imamı” olma anlamında)
manevî tayinle belirlenmesi durumu söz konusu olsaydı (Müslümanların biat
suretiyle seçmeleri söz konusu olmaksızın bir “zamanın imamı” bulunsaydı), Hz.
Peygamber s.a.s. mutlaka kendisinden sonra kimin halife olacağını tartışmaya
meydan vermeyecek şekilde açıkça belirtirdi.
İmam Gazâlî
ayrıca, haklarında böylesi bir tayin iddiası bulunmayan Hz. Ebubekir, Hz.
Ömer ve Hz. Osman’ın imametleri/halifelikleri konusunda ümmet arasında ihtilaf
yaşanmamış olmasına rağmen, Şia’nın imamlığa tayin edilmiş bulunduğunu iddia
ettikleri Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ihtilaf yaşanmış bulunmasına dikkat
çekiyor. (Gazâlî, el-İktisâd, s. 233’ten aktaran s. Muhammet
İkbal Şenol, İslam Siyaset Felsefesinde Riyaset-İmâmet Düşüncesi, yüksek
lisans tezi, Konya: N. E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 59.)
Hz. Ali hakkındaki
iddia doğru olsaydı, ilk halifeler döneminde ihtilaf yaşanması, Hz. Ali’nin
hilafeti sırasında ise ihtilafların sona ermesi gerekirdi.
*
Ayrıca bir de gerçek
(nübüvvet/peygamberlik menheci üzere) hilafetin 30 yıl devam etmesi, sonra
hilafetin mülke (diktatörlüğe, egemen devlet başkanlığına, hükümranlığa,
otoriter yöneticiliğe) dönüşmesi meselesi var.
Ahmed bin Hanbel
rh. a.’in Müsned’inde rivayet ettiği üzere Numan b. Beşir şöyle
demiştir:
“... mescitte oturuyorduk. Ebû Sa’leb el-Huşeni geldi ve Beşir b.
Sa’d’a şöyle seslendi: ‘Hz. Peygamber’in emirler hakkındaki hadisini
ezberlemiş misin?’ Ebû Huzeyfe ‘Ben ezberlemişim’ dedi ve Hz.
Peygamber’in şu hadisini nakletti: ‘Nübüvvet
sizin içinizde Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Sonra onu dilediği zaman
kaldıracaktır. Ardından Allah’ın dilediği kadar nübüvveti yöntem (menhec) olarak takip eden hilafet olacaktır. Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra
da ısırıcı bir mülk/egemenlik
[mülkün adûdun] olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek sonra Allah dilediği
zaman onu da kaldıracaktır. Ardından zorba
[cebrî] bir yönetim olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek ve Allah
dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra yine nübüvvet yolunda ve menhecinde
bir yönetim olacaktır. Hz. Peygamber bu ifadesinden sonra artık sükut etti.’ ”
Taftâzânî bu hadisten
hareketle, otuz seneden sonraki yöneticilerin imam veya halife değil, melik ya
da emir olduklarını belirtir. (Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet
Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans
tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 53.)
Bu durumda,
“zamanın imamlığı” diye birşey bulunuyor olsa bile, sadece 30 yıl sürdüğünü,
daha sonra onun yerini “zamanın imamsızlığı”nın aldığını kabul etmek
gerekir.
Böyle olunca, söz
konusu 30 yıldan sonraki dönemde herhangi bir kimsenin “zamanındaki imam”a biat
etmemesinden söz edilemeyecektir.
Çünkü ortada “zamanın
imamı” bulunmamaktadır, sadece melik (diktatör, kral, padişah) vardır.
Ve bunların melik olmak için senin biatine bir ihtiyaçları bulunmamaktadır. Uç örnek "Devlet başkanlığı ve hakimiyet öyle müzakere ile, seçimle, ilmin icabı şudur filan denilerek alınmaz, kaba kuvvut ve zorla alınır" diyen zorbadır.
*
[Bu 30 yıl konusuna değinmişken parantez açıp bir hususu belirtelim:
İslam tarihçileri
bu 30 yıllık süreyi Dört Halife dönemi ile sınırlandırma eğilimi
gösteriyorlar, fakat bu yanlıştır.
Buna Hz. Hasan
r.a.’in de dahil edilmesi gerekir, aksi takdirde 30 yıldan söz etmek
mümkün olmuyor, 29 seneden bahsetmek gerekiyor.
Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat tarihi 8 Haziran 632.. Hz. Hasan’ın
halifelikten feragat tarihi ise 29 Temmuz 661..
Aradaki süre 29
yıl, fakat bunu esas almıyoruz, çünkü şemsî (güneşsel, Güneş takvimine
göre) yıl ile kamerî (Kamerî takvime göre) yıl farklıdır.
Mesela Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat yaşı Kamerî takvime göre 63,
bizim şu anda kullandığımız takvime göre ise 61’dir (571-632).
Demek oluyor ki 30
yılı hesaplarken Kamerî takvime bakmak gerekiyor. Rasulullah s.a.s.’in vefat ve
Hz. Ebubekir’in hilafetinin başlangıç tarihi h. 11’inci yılın Rebîülevvel
ayının 12’si.. Hz. Hasan’ın hilafeti bırakma tarihi ise 25 Rebîülevvel 41 (29 temmuz 661).
Böylece, hilafet dönemi (kamerî takvime göre) 30 yıl artı 13 gün olmuş
oluyor.
Halifelik dönemi beş yıl süren Hz. Ali’nin vefat tarihi altı
ay öncesi (27 Ocak 661).
Dolayısıyla hilafet dönemi Hz. Ali ile bitmiş olsaydı, 29 yıldan
söz etmek gerekirdi, 30 yıldan değil.]
*
“Zamanın imamlığı”
diye birşey olsaydı, Rasulullah s.a.s. 30 yıllık gerçek hilafeti mülk (diktatörlük,
otoriter egemenlik, saltanat) döneminin izleyeceğini söylemez, “Ondan sonraki
dönemde ‘zamanın imamı’ insanlara hükmedecek konumda ve güçte olmaz, zayıf düşer”
gibisinden birşey derdi.
Hülasa, Şiîler’in
(ve kendisini Sünnî zanneden Şiîleşmişlerin) zannınn aksine “zamanın
imamlığı” diye birşey bulunmamaktadır. Bu iddia delilsiz bir
uydurmadan başka birşey değildir.
Bununla birlikte, (İslam
tarihi ve ashabın uygulaması aksi yönde olduğu halde) bu hurafeyi savunanlar, şöyle
bir hadîs bulunduğunu iddia ediyorlar:
"Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen
kişi, cahiliye ölümü ile ölür."
İfadenin Arapça’sına bakıldığında (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten), tercümenin, “zamanın
imamına” değil “zamanının (kendisinin zamanının) imamına” diye yapılmasının
gerektiği ortaya çıkıyor.
Peki, kişinin kendisinin
zamanında (Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîste geçtiği gibi) bir imam bulunmuyorsa?..
İmdi, ortada bir imam
varsa, kimse için onu “bilmek” diye bir sorun bulunmaz, herkes bilir.. Hz.
Ebubekir’in hilafeti zamanında onun imamlığını “bilmeyen” mi vardı?! İnsanlar
için Güneş’in varlığından haberdar olmama, Güneş’i bilmeme diye birşey söz
konusu olabilir mi?!
Mesela Türkiye’de Erdoğan’ın
cumhurbaşkanlığının bilinmesi bir sorun mudur?.. Bilmeyen mi var?!
Bilmeyen var da, üç dört
yaşındaki çocuklar.
Fakat asıl sorun şu: Böyle bir
hadîs sahih kaynaklarda yok..
Sadece şöyle bir hadîs var:
“… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse
cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte
mîteten câhiliyyeten).”
(Sahîh-i
Muslim ve Tercemesi,
C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 52-3.)
Evet, mesele biat meselesi..
Ortada bir imam varsa onu zaten herkes bilir, varlığından herkes
haberdar olur.
Dikkat edilirse Sahîh-i
Müslim’deki hadîs “kişinin zamanındaki imam”dan söz etmiyor, kişinin
“boynunda biat” bulunmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyor (Tabiî
Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin gösterdiği gibi ortada cemaat ve imam
varsa).
Bu aynı zamanda, Müslümanlar’ın
(ümmetin) mutlaka “kendilerinden olan ulu’l-emr” etrafında birleşip devletleşmeleri
gerektiği anlamına gelmektedir.
Evet, Müslümanlar’ın “boynunda biat” bulunması meselesi, devletleşme meselesidir. (Sofuoğlu Nisa Suresi’nin “sizden olan ulu’l-emre itaat” ve “emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi” emirlerini içeren 58 ve 59’uncu ayetlerinden hareketle şunu diyor: “Bu iki ayette devlet kurumunun ve İslam idare hukukunun en esaslı hükümlerine işaret olunmuştur ki İslam ümmetinin ilk ve en önemli vazifesi kendisine ehliyetli ve [adaletle hükmedecek] kudretli bir devlet başkanı seçmesi ve bu suretle devlet idaresi kurmasıdır.” Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 31, dn. 12.)
*
Günümüzde,
“Bu devirde yaşayan bir peygamber yok,
fakat insanlar her devirde peygamberlerin irşadına muhtaçtır, o halde bu
devirde de Son Peygamber’in vekili
olan bir ‘zamanın imamı’ bulunuyor
olmalıdır” şeklinde akıl yürütenlere de rastlanıyor.
Bu
şekilde (ilgili hadîsleri hiç nazar-ı dikkate almadan) akıl yürütmede bulunmak ve bu akıl yürütme ile (tabi olunması gereken) zamanın imamı makamlığı icat etmek, fıkıh
usulüne aykırı olarak çıkarımda bulunmak demektir.
Akıl
(içtihat seviyesindeki akıl), yeni meseleler için kıyas yoluyla ayet ve hadislerden hüküm çıkarabilir, fakat böyle
öncülleri ayet ve hadislere değil de varsayımlara dayalı çıkarımlarda
bulunamaz. (Bu noktada keşf ü keramet, rüya vs.’nin de delil olmayacağını
hatırlatmaya bile gerek yoktur.)
Ne yazık ki bu hataya özellikle tasavvuf erbabı düşüyor. Mesela İsmail Hakkı Bursevî “Kim ki zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliyye ölümü üzere ölür” diye yazmış (Tefsîru Rûhu’l-Beyân, 5, 272) ve şu açıklamayı yapmış: “İmam’dan murad, Kutub’dur. Bu Kutub da şeyhimizdir. Kim onun kutbiyyetini tanımaz ve kendisine tâbi olmazsa, kötü hâl üzere ölür.” (Halis Ece, “Zamanın imamını tanımadan ölenler…”, https://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3137-zamanin-imamini-tanimadan-olenler.html)
Bu noktada büyük Hanefî fakihi ve Nakşbendî şeyhi
Eşref Ali et-Tânevî’nin şu açıklamalarına göz atmakta yarar var:
“Bey’at’in ve bey’atleşmenin bir
hakikati bir de sûreti vardır. Hakikati mürşid [irşad eden] ile
müsterşid [irşad olmak isteyen] arasındaki akit (sözleşme)
olmasıdır. Mürşide düşen ta’lim [öğretim],
müsterşide düşen ise ittibadır. Bu ikisi
arasındaki [ilişki] nübüvvet ve ümmet ilişkisi olsaydı bu akit peygamber
açısından tebliğ, ümmet açısından da iman etmek olurdu. Bu şekliyle [peygambere iman anlamında] yapılan akitten
hasıl olan, İslam hükümlerinin tamamına yapışmaktır.
Bu ölçü bunun gerçekleşmesinde yeterlidir. Şayet sahih ve sabitse ‘şeyhi
olmayanın şeyhi şeytandır’ diyen kimsenin sözü buna [Peygambere imana]
hamledilir. Yoksa (sahih değilse) müslümanlardan hiçbir kimse bunu tasdik
edecek değildir. Bu [Peygamber’e olan] bey’at da farzdır. …
“Eğer mürşid ve müsterşid her ikisi
de ümmetten olursa [Mürşidin peygamberliği söz konusu olmadığında] -ki nübüvvet
zamanından sonraki durum buydu- onlar arasındaki akit bugün şeyhlik ve müridlik
olarak bilinen bey’atin kendisidir. Bu bey’at yine yukarıda zikredilen ikinci
şekilde olduğu gibi İslamî ve imânî ahdin ve … sünnete uymanın
takviyesidir. Bu bey’atin farz veya vacip yahut sünnet-i
müekkede olmasına dair delil yoktur. Ne var ki o, nübüvvetin
varlığından/sevgili Peygamberimizden sâbit ve sahih olmuştur ki müstehabdır.
Her kim ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın’
ayetinden istidlalle o bey’at farzdır veya vaciptir derse bu da delilsiz
bir söz ve re’ye dayalı bir
tefsirdir. Vebteğû ileyhi’nin doğru tefsiri taatlerle
yakınlaşmaktır [şeyhlerin şahsıyla, onlara biatle değil]. Yine [bu tarz] bey’at müekked
sünnettir denemez çünkü Allah resulünden bu [tür] bey’ati devamlı yaptığı sabit
olmamıştır. Onun zamanında binlerce müslüman vardı ve onlar bu özel bey’atle
ona bey’atte bulunmamışlardır.” (Tânevî, Enfâsü Îsa,
s. 437-438.)
[Şâh Muînuddîn el-Hâşimî – Cüneyd Ahmed el-Hâşimî, “Eşref Alî (Tehânevî) Tânevî’nin Reformist Düşüncesinde Tasavvuf”, çev. Yakup Yüksel – Muhammet Ali Tekin, Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, Yıl: 2017, s. 354-5.]
*
Evet,
insanlar her devirde vahyin ve nübüvvetin irşadına muhtaçtır, o yüzden de (Tevrat
ve İncil’in
aksine) Kur’an korunmuş bulunmaktadır.
Aynı
şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti de bize sahih bir
şekilde intikal etmiş bulunuyor.
Bundan
dolayıdır ki, Veda Hutbesi’nde belirtildiği gibi, Kitap ve Sünnet,
ümmeti dalaletten koruyacaktır:
“Size
iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla
dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Sitabı ve Sünnetim. Bu ikisi (kıyamette)
havz(ı Kevser’in
yanın)a kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”
Günümüzün
Sünnet’i önemsemeyen, (mevzu ve zayıf olanları tespit edilmişken) neredeyse
hepsini uydurma olmakla suçlayan sünnetsizleri, Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği bu gerçeği yalanlamış oluyorlar.
Onlara göre, Allah’ın Kitabı ile Sünnet ayrılmış, Sünnet kaybolmuştur. Geriye
sadece Kitap kalmıştır. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem pratikte
iki şey değil sadece bir şey bırakmıştır.
Konuya
dönersek, alimlerin veresetü’l-enbiya olduklarını bildiren hadîste
alimlerin Peygamber’in (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in) değil,
“peygamberlerin” varisleri oldukları belirtiliyor.
Ayrıca
bu verasetin/varisliğin “ilim”le sınırlı olduğu bildiriliyor.
Dolayısıyla
bu hadisten hareketle alimleri (Ki yeterli ilmi olmayanların varislikle hiç alâkası yoktur) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vekili ya da halifesi ilan etmek ve bu
vekalet ya da halifelik üzerinden onlara “siyasal”
(muallimlik, irşad ve ilim öğretmenin dışında) otorite (imamlık) izafe etmek doğru olmadığı gibi, verese durumundaki alimler
topluluğunu tek bir alime indirgeyip ona “zamanın imamı” unvanını
vermek de büyük hatadır.
Bu, fıkıh (anlayış) eksikliği ve fıkıh usulünden habersizlik demektir. (Ulemanın ulu'l-emr kapsamında görülmesi meselesi ayrı bahis.)
LORD CURZON’U BİLMEYEN “ATA”SINI NE BİLİR!
UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 25
“Şamil Kafkas dağlarının
hürriyet güneşidir,
“Şamil atalarımın özbeöz kardeşidir,
“Şamil'i bilmeyen atasını ne bilir!”
Bunlar, ortaokul öğrenciliğim
sırasında zihnime nakşolmuş olan mısralar.
“Şamil’i bilmeyen atasını ne
bilir!” diyerek büyüdük.
Atamız, ilkokul birinci sınıftan
itibaren bize öğretildiğine göre, Selanikli (Ali Rıza ile Zübeyde oğlu)
Mustafa Kemal’di.
O, Türk’ün atasıydı, Atatürk’tü..
İlkokul ve ortaokul yıllarımda, Şamil
gibilerin kökünü kazımaya çalışmış olduğu halde, Türk milletinin atası olduğu
iddia edilen Atatürk’ü bildiğimi, onun da bir “hürriyet güneşi” olduğunu
zannediyordum.
Bir zaman gelip, Selanikli’yi hiç
tanımamış olduğumu, “balığın tırmandığı kavak”tan bahseden resmî tarihin
beni ve benim gibi milyonlarca genci aldattığını farkedeceğimi, “Lord
Curzon’u bilmeyen Atatürk’ü ne bilir!” diyeceğim günlere kavuşacağımı nerden
bilebilirdim ki!
*
Evet, Lord Curzon’u bilmeyen Atatürk’ü
bilemez..
Ayrıca, İngiltere’yi, İngiliz
siyasetini bilmeyen de, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan “milli
mücadele”yi (Kurtuluş Savaşı’nı, İstiklal Harbi’ni) gerçek anlamda
bilemez, anlayamaz.
Bunu anlamak için, Birinci Dünya
Savaşı’nı yaşamış, İstiklal Savaşı’nda batı cephesi komutanı olarak
vazife yapmış, Lozan’da Lord Curzon ile cebelleşmiş, Selanikli
Mustafa Atatürk’ün başbakanı olarak görev yapmış bir adam olmak
gerekiyor.
Bu özellikleri şahsında toplamış olan
(Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı) İsmet İnönü şöyle diyor:
“İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle
mümkün olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin
29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
Bunu diyen ne (İstiklal Harbi’nin
tanıklarından, Cumhuriyet’in ilk bakanlarından) gecikmeli muhalif Rıza Nur,
ne de “Fesli Deli Kadir” denilerek aşağılanan, fakat gerçekte ağır bedeller
ödeyerek “gerçek tarihçilik” alanında çığır açmış olan araştırmacı yazar merhum
Kadir Mısıroğlu.
Evet, Kadir Mısıroğlu’nun hayatı
boyunca anlatmaya çalıştığı gerçeğin özeti bundan ibaret:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı
da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle
mümkün olmuştur.”
Merhum Mısıroğlu’nun hayatı boyunca
yazıp çizdiklerinin özeti işte bu..
Ne fazla, ne eksik..
Bizim de burada yapmaya çalıştığımız
şey, İsmet İnönü’nün bu cümlesini şerh etmekten ibaret..
Öyle derin, öyle anlam yüklü bir
cümle ki, içinde ansiklopediler dolduracak yoğunlukta gerçek bilgi ve mesaj
taşıyor.
*
Lord Curzon, Selanikli Mustafa’yı Atatürk
yapan adam..
İnönü’nün açıkladığı üzere “İstiklal
mücadelesi”ni başarıya ulaştıran İngiltere’nin o günkü dışişleri
bakanı..
İstiklal mücadelesinin başarılı
olması yönünde karar veren ve müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) bunu
kabule mecbur eden siyaset canbazı.
Böyle bir karar almasa (İsmet
İnönü’ye göre) Selanikli Mustafa başarılı olamayacak, ve Atatürk (ata Türk)
haline gelemeyecekti.. Oğul Türk ya da Türk oğlu olarak kalacaktı.
Müseccel Osmanlı çocuğu olmaya devam
edecek, “ego”su Osmanlı’ya, hatta Seçuklu’ya “ata”lık taslayacak şekilde
azmanlaşmayacaktı.
*
Curzon, Selanikli Atatürk’ün Pera Palas’ta İngiliz
subaylarıyla görüşmek için randevu ayarlamaya çalıştığı sırada (Kasım 1918)
İngiliz Hükümeti’nin Türkiye
politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı’ydı.
Tecrübeliydi.. 1898-1905 yılları
arasında koskoca Hindistan’ı o yönetmiş, İngiltere’nin Hindistan Genel
Valisi olarak ülkesine hizmet etmişti.
1915’ten itibaren İngiliz
Hükümeti’nde görev almış, Aralık
1916'dan itibaren de İngiliz savaş politikasını yöneten beş bakandan biri
olarak gelişmelere yön vermişti.
Ocak 1919’da ise dışişleri bakanı olmuş,
hükümetinin “Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı” olarak
edindiği tecrübe ve birikim çerçevesinde Türkiye’nin “istiklal mücadelesi”ne İsmet
İnönü’nün sözünü ettiği desteği vermişti.
*
Bu desteği babasının hayrına vermiyordu
elbette..
İngiltere’nin, hatta bütün bir Batı’nın,
hristiyan dünyasının istikbali için yatırım yapıyordu.
Ulaşmak istediği hedefleri bu yazı dizisinin
önceki bölümlerinde aktarmıştık.
Yine, politikasının esasını oluşturan temel
ilkeyi de onun kendi ağzından nakletmiştik:
“Yapmamamız gereken bir şey var
ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine
doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu
kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan
Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)
Bunları söylediği sırada takvimler 16 Aralık 1918’i gösteriyordu.
Aynı sıralarda Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz
İstihbarat Teşkilatı’nın (Gizli Servisi’nin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew
(Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapıyordu.
Curzon’un Selanikli Mustafa’yı Atatürk
(Türkler’in atası) yapma çarkının dişlileri dönmeye başlamıştı.
*
İngiltere’nin “istiklal mücadelemiz”e verdiği
destek ile bu görüşmeler arasında bir ilişki yoktuysa eğer, Mevlana’nın
anlattığı “gramer bilmediği için ömrünün yarısı boşa gitmiş” kayıkçıdan
daha bedbaht bir adamım demektir..
Selanikli’nin 57 senelik hayatından daha uzun
olan ömrümün tümden boşa gitmiş olduğunu düşünerek saçımı başımı yolsam
yeridir.
Fakat gerçek ortada, ben değil fakat Selanikli
Atatürk efsanesine inanmaya ve onu putlaştırmaya devam edenler, “hakikat”
zaviyesinden “ömrünün yarısı değil tamamı” boşa gitmişlik noktasında
duruyorlar.
Curzon’un
sözlerinin aynasına bu gerçek çok açık bir biçimde yansımış durumda.
*
Önceki bölümlerde, İngiltere’nin Dışişleri
Bakanı Lord Curzon’un (başarılı olması yönünde karar alarak destekledikleri)
“istiklal mücadelemiz”e ışık tutan bazı sözlerini aktarmıştık.
Başka sözleri de var.
Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde onun (Selanikli’nin Samsun’a
gidişinden iki ay önce) 12 Mart 1919 günü söylediği şu satırlar yer alıyor:
“Sultan, halife olarak kaldığı
ve İstanbul'da durduğu sürece, dünyanın Müslüman ülkeleri ona,
gerçekten de, şimdi bile, sadece manevi liderleri olarak değil, aynı
zamanda büyük, güçlü ve yenilmez bir devletin başkanı olarak
bakıyorlar.
"Bu koşullarda, Türk'ün Avrupa'dan çıkarılması elzemdir. Bu karar alınırsa derhal onun yerine ne tür bir idarenin kurulması gerektiği sorusu gündeme gelir. Türk'ün [Osmanlı Devleti’nin] ortadan kaybolmasından sonra Konstantinopolis'te (İstanbul’da) bir (başka) büyük gücün kurulması halinde hırsları ya tatmin olmayan ya da sadece yarı tatmin olan Balkanlar'daki bütün küçük devletler, Konstantinopolis'teki egemen güç etrafında toplanacak ve ajitasyon ve entrika kariyerlerine devam edecekler. Bu, Doğu sorununun kapanması değil, yeniden açılması olacaktır.
"Diğer taraftan Rusya'nın etrafını saracak birçok küçük devletin doğasındaki
zayıflığa bakılırsa gelecekte kaçınılmaz olarak sınırlarını genişletmek ve eski
egemenliğini mümkün olduğunca geri kazanmak için ısrar edecek güçlü ve
canlanmış bir Rusya ortaya çıkacaktır. Böyle bir devletin hırsları
İstanbul'a yönelebilir ve böyle bir durumda Rusya ile İstanbul'da kurulan
büyük güç arasında ortaya çıkacak çatışmada en ciddi öneme sahip yeni bir
uluslararası sorun ortaya çıkabilir. Tek alternatif Boğazlar'da bir tek
güç yerine uluslararası bir yönetimin kurulmasıdır.”
1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar
Sözleşmesi’nden önce durum buydu, “uluslararası” bir yönetim vardı.
Lozan Antlaşması’nın bölümlerinden
birini oluşturan Boğazlar Sözleşmesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının her iki yakasının askersizleştirilmesini,
bunlardan geçişi düzenlemek üzere başkanı Türk olan uluslararası bir kurul
oluşturulmasını, ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti’nin garantörlüğü
altında sürdürülmesini hükme bağlıyordu.
Yani Boğazlar bölgesine (ve ayrıca Marmara
Denizi’ndeki adalara) Türk askerinin girmesi yasaktı.
İngiltere’nin 1936 yılında Montrö’ye yeşil ışık
yakması, o tarihte artık Türkiye ile ilgili endişelerinin ortadan kalkmış
olduğunu gösteriyor.
*
Görüldüğü gibi, Curzon’un varmak istediği asıl
hedef, Osmanlı padişahının (aynı zamanda halife sıfatını taşıyor
olduğu halde) İstanbul’da kalmasına izin vermemekten ibaret.
Projesinin bir ayağını, İstanbul’un (bir
büyük güç ya da imparatorluk namzedi olarak görünmesini sağlayacak şekilde) bir
devletin başkenti olmaması oluşturuyor.
Selanikli Mustafa Atatürk buna razı olmuş ki,
“istiklal mücadelesi”nde (İnönü’nün sözünü ettiği) İngiliz desteğini
arkasına almış.
Projenin ikinci ayağı, birinci ayakla
bağlantılı; Osmanlı padişahı İstanbul’da hüküm sürmeye devam etmemeli..
Aralık 1918’te sarfettiği sözlere bakılırsa, başlangıçta
Curzon’un aklından geçen, Osmanlı başkentinin Anadolu’ya taşınmasıydı, fakat 15
ay sonra, Mart 1919’da hedef büyültmüş olduğu görülüyor; Türk’ün (Osmanlı
Devleti’nin) yerini alacak bir devletten söz ediyor.
(Osmanlı döneminde Batılı için Türk demek
müslüman demek olduğu için, laik yani siyasal dinsiz bir devlet onlar
açısından Türk sayılmıyor, “hindi” familyasından Turkey oluyor.)
*
Projenin üçüncü ayağı da yine birinci ve ikinci
ayakla bağlantılı; Osmanlı padişahı halife sıfatıyla İstanbul’da
oturmaya devam etmemeli.
Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde
aktardığımız gibi, Selanikli, TBMM’de saltanatın kaldırılması (Osmanlı
Devleti’nin varlığına son verilmesi) görüşmeleri sırasında bir katakulli ile
hilafete de son vermeye kalkışmış fakat Meclis’teki muhalefet buna izin
vermemişti.
Böylece, hilafetin kaldırılması (ve Curzon’un meramına nail olması) olayı biraz ertelenmiş oldu..
Selanikli'nin hilafetten önce TBMM'deki Türk (müslüman) muhalefeti tasfiye etmesi gerekiyordu.
İstanbul’da Osmanlı hanedanından bir halife
var olmaya devam etseydi, yeni kurulan devletin (Batı açısından) Türk (yani
İslam) devleti gibi görünmesi söz konusu olacaktı.
Böylece, yeni Türkiye Cumhuriyeti, (İstanbul’daki
halifenin şahsında) büyük, güçlü ve yenilmez bir devlet görüntüsü vermeye,
İslâm âleminin öncüsü ve lideri olmaya devam edecek, Osmanlılık
vasfı göze batar halde kalacaktı.
Hilafetin de kaldırılmasıyla, Curzon’un sözünü
ettiği “Doğu Sorunu” (hristiyan Batı açısından) kesin çözüme kavuşmuş
oldu.
Selanikli sayesinde İngiltere, Türkiye’de olup
bitenlere “doğrudan dokunmamayı, görünürde hiçbir adım atmamayı”
başarmıştı.
*
İsmet İnönü gibiler, İngiltere’nin Türkiye’deki herşeye fena
halde dokunduğunu, ellerinden gelen hiçbir adımı atmaktan geri kalmadıklarını
gayet iyi biliyorlardı.
Selanikli’nin arkasındaki İngiliz desteğinin,
ve İngilizler’in önündeki Selanikli taşeronluğunun farkındaydılar, fakat
bir heykel gibi ustaca yontulan Selanikli efsanesine zarar verecek şekilde konuşmamaya
özen gösteriyorlardı.
Yalın gerçeği İnönü ancak Cumhuriyet’in
50’nci yıldönümünde, artık taşların yerine oturmuş ve kendisine Selanikli
cihetinden ya da onun adına hesap sorulamayacak günlerin gelmiş olduğuna kanaat
getirdiğinde dile getirebilmişti.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise, Selanikli İngiliz
desteğiyle başarılı olmuş bir adam değil, İngiltere’yi dize getirmiş
bir kahramandı.
İngiliz’in desteklediği biri varsa o, İngiliz
işbirlikçisi “satılmış” ve “hain” Vahideddin’di.. “Gazi Mustafa Kemal
Atatürk” değil.
*
Kurt politikacı Curzon, Selanikli sayesinde sadece
Osmanlı Devleti’ni yıkmakla kalmamış, Vahideddin’in şahsında onun
itibarını da öldürmeyi, çok kötü kokan ufunetli bir cesede dönüştürmeyi
başarmıştı.
Yaşlanmıştı, Selanikli’nin babası yaşındaydı,
ve artık gözü arkada kalmadan gönül hoşluğuyla ölebilirdi, çünkü eşsiz bir “psikolojik
savaş” destanı yazmış, “algı operasyonu” alanında aşılamaz bir eser
ortaya koymuştu.
1925’te, 99 yıl önce, şu anda içinde
bulunduğumuz ayda, Mart’ın 20’sinde hayata gözlerini yumduğunda mesut ve
bahtiyardı..
Muvaffak olmuştu.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...