SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, DECCAL MİYDİ?

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 9

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okuyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

TBMM’de hemen herkes, saltanat kaldırılsa bile hilafetin devamından ve Osmanlı hanedanının uhdesinde bulunmasından yanadır.

Ancak, bu ortak kararı başlangıçta kabul eden Selanikli Mustafa Atatürk, sıra kararın yasa önergesi olarak Meclis’e sunulmasına gelince çark eder, işi bir oldubittiye getirerek Osmanlı ailesinin elinden halifeliğin de alınmasını sağlamaya çalışır.

Fakat milletvekilleri bu katakulliyi protesto ederek oylamaya katılmazlar, ve toplantı yeter sayısı oluşmadığı için karar yasalaştırılamaz.

Selanikli buna çok sinirlenir.

*

Milletvekilleri, Selanikli’nin bu hamlesini, kendisinin halifeliği için yapılmış bir manevra olarak yorumlar.

Onlara göre, Selanikli “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparak, “Kendim için birşey istiyorsam namerdim, zaferden sonra sıradan bir vatandaş olarak kenara çekileceğim” diyerek duygu sömürüsü yapmaktadır.

Gelecekteki mevhum, muhayyel ve mutasavver (aslı astarı olmayan) fedakârlığını pazarlayarak halihazırda bütün yetkileri, imkânları ve makamları cebine doldurmaktadır.

Millete “hayal” satmakta, karşılığında mücessem ve müşahhas “gerçek” kazanç sağlamaktadır.

Nitekim Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapar (s. 59):

Bu zatlar ileri giderek M. Kemal Paşa'nın 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını okuyorIardı:

“Makam-ı riyasetinizde bulunmakla mübahî olan (başkanlık makamınızda olmakla övünen) acizleri (aciz şahsım) o gün (zafer günü) iki kere mesut olacağım.

“İkinci saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel dava-yı mukaddesimize ( kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönebilmem) olacaktır... Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıf-ı hakayık (gerçekleri bilici) olarak kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın (makamların) bir kıymeti yoktur.”

Milletvekillerinin Selanikli'nin bu sözlerini hatırlamaları ve hatırlatmak istemeleri normal, çünkü sadece üç ay 10 gün önce söylenmiş.

Yüz (rakamla 100) gün önce.

Evet, Selanikli, dediğine göre, zaferden sonra iki kere mutlu olacakmış..

Birincisi, zafere erişmiş olmaktan dolayı..

İkincisi, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olma mutluluğu yaşayacak..

Yani aklında saltanat, diktatörlük, cumhurbaşkanlığı, devlet başkanlığı filan yok.. Zaferi kazanıp köşesine çekilecek..

Öyle mi peki?

Hayır!

Yine yalan söylüyor, milleti aldatıyor..

*

Sanki Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “İleride cumhuriyet ilan edecek, yetkileri elime alıp Arap harflerinin de, tesettürün de canına okuyacağım, Batı’dan Latin harflerini ve şapkayı getireceğim” dememiş.

(Bazı insanlar vardır, iddialarında ve davalarında yalancı çıkarlar, fakat başlangıçta aslında “yalancı ve dönek” kişiler olduklarının kendileri bile farkında değildirler.. Mesela henüz gençtir, fakirdir, itibarsızdır, makam-mevki yüzü görmemiştir, zenginleri ve makam-mevki sahiplerini eleştirir, “Ben zengin olsam şöyle hayır yaparım, yetkili olsam böyle ederim” filan der, Ebû Zerr’lik edebiyatı yapar, Hz. Muaviye gibi isimleri yerin dibine batırır, fakat gün gelip eline ucundan kıyısından bir makam mevki, para pul geçince, daha çok kazanmak için her tür yolsuzluğu yapmaya hazır, yükselmek için yalakalıkta devrim yapmaya müheyya bir insanımsı olduğu görülür. “Adam değişti” denilir fakat aslında değişmemiştir, içindeki canavar hükmünü yürütecek uygun ortam bulmuş ve açığa çıkmıştır.. Selanikli Mustafa Atatürk, böyleleri gibi “kendini tanımayan, tanıma imkânı henüz bulamamış” yalancı ve döneklerden değil.. O, profesyonel.. Erzurum Kongresi’nde gece dinsizliğin destanını yazarken gündüz, Mazhar Müfit’in tabiriyle “müftü efendi gibi” vaaz verip dua eden bir profesyonel yalancı..)

Adam öyle böyle değil, büyük sahte-kâr (Kâr, Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir kelimedir, “iş, fiil, yapma, etme” ve “yapan, eden, fail” anlamlarına gelir).. 

Onun için "deccal" nitelemesini yapanların bulunduğu da biliniyor.. Deccal, sözlük anlamı itibariyle “çok yalancı” demektir. Selanikli'nin "deccal" olduğunu söylemezsek, onu "büyük" yalancı değil de "küçük, basit" yalancı kabul ederek küçümsemiş, onun için "Yalancılığı bile becerememiş, yüzüne gözüne bulaştırmış, algı yönetimi konusunda başarısız" demiş olur muyuz? 

(Küçük harfle yazılan deccal ile, ilk harfi büyük yazılan “Deccal” farklı.. Büyük harfle yazılan Deccal, Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberlerin, ümmetlerini fitnesiyle korkuttukları büyük bir bela.. Kıyametin büyük alametlerinden.. Mekke ve Medine hariç olmak üzere Dünya’nın her tarafına bir süre hükmedecek.. Bizim Selanikli ise yalanlarını sadece Anadolu ve Trakya’da hakim kılabildi.)

*

Sahteliğe bakın, milletvekillerinin, milletin karşısına geçmiş maneviyattan söz ediyor.. “Kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yokturmuş.

Bunu diyen adam, ilerde “gökten indiği sanılan” diyerek, Allahu Teala’nın mukaddes kitaplarını inkâr ettiğini milletin önünde ilan edecek olan maneviyat tanımaz şahıs..

Maddeye, maddiyata, maddi makamata önem vermiyormuş..

“Zaferden sonra” bütün bu sözlerini yalayıp yutacak, Karabekir’e, Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,  fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz diyecektir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fakir yaşamış ya, bunun fakir kalmaya niyeti yok..

Fakirliğin sebebi olarak da dindarlığı ve namuskârlığı biliyor.. O yüzden kendisine bir hedef belirlemiş: Milleti namussuz ve dinsiz yapmak!

Bu hedef doğrultusunda “baş namussuz ve dinsiz” olmak için elinden geleni yaptığını kabul etmezsek onu tembellik ve gayretsizlikle suçlamış olur muyuz?.

Peki, memleketi zenginleştirme hedefine ulaşabildi mi?

Hayır!..

Milletin önemli bir kısmının dinsiz ve namussuz hale gelmesini sağlayacak bir ortamı hazırlamış olduğunu kabul etmek gerekiyor, fakat zenginleşme konusunda aynı başarı düzeyini yakalayamadı; zenginleşenler, çevresindeki küçük bir tufeylî yalaka taifesiyle sınırlı kaldı.

*

Doğal olarak, kendisi zenginleşti.

Bunda, Hilafet'in kurtuluşu için Hindistan-Pakistan ve Afganistan müslümanlarının gönderdiği altınların büyük katkısı var.

Okuyalım:

"30 Ocak 1920 tarihli bilgiye göre, Hindistan Hilafet Komitesi Mustafa Kemal Paşa adına 6.000 İngiliz lirası (36.300 Türk lirası) göndermiş, bu para Ankara’ya iletilmişti. 16 Kasım 1921 tarihli bilgiye göre de, Londra aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa adına 20.000 İngiliz lirası (131.500 Türk lirası) gönderilmiş, gönderimlerin devam edeceği bildirilmişti. Osmanlı Bankası bu parayı da Ankara’ya iletmiş, diğer gönderilecek paraların İstanbul’da mı saklanması, yoksa Ankara’ya mı gönderilmesi konusunda açıklama istemiştir.

"Bu çalışmada, Hindistan Hilafet Komitesinin para yardımının sürdüğü, 26 Aralık 1921 ile 12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400 İngiliz lirası (675.494 Türk lirası) yardım yapıldığı belirtilmiş, ancak bu paraların kime gönderildiğine ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Çalışmadaki verilere göre, Hindistan Hilafet Komitesinin gönderdiği para yardımının toplamı 843.294 Türk lirasıdır."

(Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Burada sözü edilen lirayı bugünkü lira ile karıştırmamak gerekiyor.

O dönemde 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.. “… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  (Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Söz konusu meblağ, bugünkü para ile 11 milyar (milyon değil) lira gibi bir değere karşılık geliyor.

Selanikli, Hilafet için gönderilen bu parayı laiklik (siyasal dinsizlik) namına sahiplendi. Sermaye yaptı.

Söz konusu paranın 250 bin lirasıyla İş Bankası’nı kurdu. 120 bin lirası ise, şahsına ait çiftlikler için harcandı:

“Mustafa Kemal Paşa Hindistan’dan gönderilen yardım parasının geri kalan kısmını ziraat alanında kullanmayı uygun görmüş, bu amaçla Ankara’da Orman Çiftliği, Silifke yakınlarında Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile portakal bahçesi, Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri, parça parça olarak sahiplerinden ve metruk (terk edilmiş) mallar idaresinden satın alınmıştır. Hasan Rıza Bey, arazinin çok ucuz, paranın ise çok kıymetli olduğu kuruluş döneminde, bütün arazinin satın alınması için ödenen paranın 100.000- 120.000 lirayı geçmediği bilgisini vermiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Böylece Selanikli, zenginleştikçe zenginleşti.. 

Rasulullah s.a.s.'in halifesi olduğunu düşünen, vatandan ayrılırken Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarındaki değerli eşya ve mücevheratı yanında götürmeyi "namus ve din" açısından mahzurlu gördüğü için gurbet ellerde borçlanarak yaşamak zorunda kalan, öldüğünde borçlarından dolayı tabutuna haciz konulan son padişah Vahideddin gibi değildi.

Zenginleşme konusunda bir deha idi.

Öldüğünde bankadaki serveti devasa boyutlardaydı:

“Atatürk’ün vefatından sonra Ankara Üçüncü Sulh Mahkemesi Türkiye İş Bankasından, Atatürk’ün bankadaki “Nukut [nakit paralar] ve hisse senetleri”ni bildirmesini istemiştir. Türkiye İş Bankasının verdiği cevap, Genel Müdür Muammer Eriş tarafından 9 Aralık 1938’de idare meclisi üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Bu bilgiye göre, Atatürk’ün nakit hesaplarının bakiyesi; 2 numaralı hesapta 1.446.872.03 lira, 4 numaralı hesapta 53.453.18 lira, 649 numaralı emeklilik hesabında ise 19.556.80 liradır. İş Bankasındaki hisse senetleri; nama muharrer (yazılı) 62.900 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 56.225 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis (kurucu) 569 adet hisse senedidir. Zonguldak Maden Kömür İşleri T.A.Ş. hisse senetleri ise; nama muharrer 12.750 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 12.250 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis 125 adet hisse senedidir. Hasan Rıza Soyak da 10 Kasım 1938 tarihi itibariyle Atatürk’ün nakit ve hisse senetlerini aynı şekilde ifade etmiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Ayrıca birtakım gayrimenkuller de var:

“Hilmi Uran’ın verdiği bilgiye göre, vasiyetle Cumhuriyet Halk Partisine kalan Çankaya’daki gayrimenkuller, küçük köşk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin oturması için tahsis edilen köşk ve 400 dönüme yakın köşk etrafındaki arsadan oluşmaktadır.

"Afet İnan’ın belirttiği gibi Atatürk’e, Bursa Belediyesi tarafından 20 Ocak 1923’de Bursa’da, Samsun Belediyesi tarafından 20 Eylül 1924’de Samsun’da, Erzurum İl Özel İdaresi tarafından 1926’da Erzurum’da, Diyarbakır Belediyesi tarafından 5 Nisan 1926’da Diyarbakır’da, İzmir Belediyesi tarafından 1927’de İzmir’de, Konya Belediyesi tarafından 1927’de Konya’da, Trabzon İl Özel İdaresi tarafından 1931’de Trabzon’da, Antalya’da ve İstanbul Belediyesi tarafından Florya’da ev veya köşkler hediye edilmişti." (Birlik, a.g.m.)

Hindistan müslümanları, hilafet, Selanikli, zenginlik ve para..

Bir de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ondan geriye kalanlara bakalım: Mescid-i Nebevî'nin ikamet ettiği basit müştemilatı, bir elbise, iki kilim, bir sedir, bir çarşaf, bir su kabı, tencere, tarak, makas, misvak, gümüş mühür.

*

Karabekir’in (Uğur Mumcu’dan yaptığımız son alıntıda geçen) sözlerinin anlaşılması için bazı ek açıklamalar yapmak gerekiyor.

TBMM’nin 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) Selanikli’ye tekrar başkomutanlık verilirken milletvekilleri, “zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından” niçin endişe etmiş olabilirler?

Selanikli’nin “üç ay süreyle olağanüstü yetkili” başkomutan yapıldığı tarih, bir yıl öncesi, 5 Ağustos 1921.

Sonra süre üç defa uzatıldı.

20 Temmuz 1922’de ise, dördüncü kez uzatılması gündeme geldi.

Fakat bu defa Selanikli, üç ay için değil, süresiz olarak başkomutan olmak istiyordu.

Öyle de oldu.

Selanikli, süre uzatımı için ikide bir TBMM’ye hesap vermek istemiyordu.

Artık “ebedî şef” olduğunu ilan etmenin vakti gelmişti.

Fakat, klasik “gizli gündem”ciliği, takiyyesi ve yalancılığı ile bunu “İstemez, yan cebime koyun” formülü ile gerçekleştirdi.

TBMM’de yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyleydi:

“Meclis-i Âlinizin (TBMM’nin) ilk içtima (toplanma) günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, ananat-ı millîye (ulusal geleneklerimizi) ve mukaddesat-ı diniyemizi (dinî kutsallarımızı) tamamen mahfuz bulundurur (koruyup saklı tutar). Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i harekât ederek (uygun davranarak) netice-i mesudeye (mutlu sonuca) emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, makarr-ı Hilâfet ve Saltanat olan İstanbul’umuz, Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulûlünde bütün milletle beraber Heyet-i Celileniz ve ben de Heyet-i Âliyeniz içinde bir fert ve bir âza olarak bittabi en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız.

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi DergisiCilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

*

Görüldüğü gibi, “makarr-ı hilafet ve saltanat”tan söz ediyor.

Dolaylı olarak (hatta doğrudan) “Hilafet ve saltanat makamına bağlıyım” mesajını veriyor.

Yine, herhangi bir makam ve mevkide gözünün olmadığı mesajını da vermeyi ihmal etmiyor.

Adamı, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olmak, zafer kadar, vatanın kurtuluşu kadar mutlu edecekmiş.

Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için maddî makamatın hiç önemi olabilir mi?!

Selanikli’nin kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka ne zevk olabilir ki?!

Adam, tıpkı bir müftü gibi, mukaddesat-ı diniyemize (dinî kutsallarımıza) uygun hareket etmekten (tevfik-i harekât) söz ediyor, daha ne olsun!

Böyle sine-i millete dönme mesut hayaliyle yanıp kavrulan bir "vakıf-ı hakayik"lik abidesi hiç saltanat ve hilafet makamının ocağına incir dikip, cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçebilir, memleketi muz cumhuriyeti değilse bile balo cumhuriyeti haline getirebilir mi?!

Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan böyle dervişmeşrep, sufimeşrep bir fazilet timsali mesela “tesettür”ü kaldırmayı düşünebilir mi?!

Selanikli, müftü efendilerden bile daha sofu, manevi ve mukaddes hazlarla onlardan daha fazla meşbu bir fazilet deryasıdır.

Demek ki, Selanikli’nin zaferden sonra diktatör olacağını düşünenler, gaflet, dalalet ve hıyanet içindedirler.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli çok kolay yalan söyleyen bir takiyye abidesi..

Serapa takiyye, hile, yalan dolan.. 

(FETÖ'nün, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün takiyyesi, bununkinin yanında solda sıfır.. Takiyye turpunun büyüğü Selanikli'nin heybesindeydi.. Olaya başka bir açıdan bakarsak, FETÖ'cülerin, en azından "yöntem, strateji veya taktik" düzeyinde, "Selanikli Mustafa Atatürk'ün izinde" yol almış oldukları söylenebilir.. Selanikli millete iyi örnek mi oldu, kötü örnek mi, buna herkes kendisi karar versin.)

“Hür fikrimiz, hür vicdanımız ve hür irfanımız”, bu (kendi tabiriyle “aciz”) şahsın deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akıyla hak edip etmediği sorusunu sormadan edemiyor.

Aciz olduğu doğru..

Kendisini aciz olarak nitelerken, “kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımama” noktasından gerçeği söylediğini, bu noktada gerçekten acziyet içinde olduğunu gönül rahatlığıyla kabul edebiliriz.





OSMANLI'YA KARŞI İNGİLİZ-SELANİKLİ KOMPLOSU

 







 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 8

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okumaya devam edelim.

Şunları yazıyor (s. 54):

TBMM'nin 30.10.1922 günlü oturumu ilginçtir.

Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında toplanır, gündemde iki konu vardır:

Sadrazam Tevfik Paşa'nın TBMM'ne çektiği telgraflar ve Hilafet sorunu.

İstanbu lhükümeti Sadrıazamı Tevfik Paşa'nın mektubu okunur. Tevfik Paşa, Lozan Konferansı'na İstanbul hükümetinin katılmasını istemektedir. M . Kemal Paşa da Tevfik Paşa'ya verdiği yanıtı okur, tartışma açılır. Milletvekilleri İstanbul hükümetini sert dillerle eleştirirler.

*

Evet, o günkü oturum ilginçtir.

Çünkü, iki gün sonra Osmanlı hanedanının saltanatına (daha doğrusu Osmanlı Devleti’nin varlığına) son verilecektir.

Selanikli liderliğindeki TBMM tarafından.

Osmanlı Devleti’nin yaşamına son verme ve toprağa gömme şerefi TBMM’ne ait olacakttır.

Büyük başarı.

Sadrazam Tevfik Paşa’nın teklifi ise, Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığının devam etmesi anlamına gelmektedir.

*

TBMM sözde, Lozan’da Türkiye’nin kim tarafından hangi hükümet namına temsil edileceğini karara bağlamak üzere toplanmıştır.

Halbuki Selanikli Mustafa Atatürk, bu konuda gerekli talimatı (bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde anlattığımız gibi) Fransız diplomat Franklin-Bouillon’dan almıştır.

TBMM kararı formaliteden, TBMM üyelerinin içi boş “milli irade”cilik oyunu ile kendilerini aldatmalarından ibarettir.

Olay, Selanikli’nin sonradan açıkça söylemek zorunda kalacağı gibi, bir emrivakiden, “oldu bitti”den ibarettir.

TBMM’deki “kendilerini milletin vekili” zanneden kuklaların, asıl efendinin millet değil, İngiliz ve Fransız’ın talimatıyla hareket eden Selanikli olduğunu anlamaları gerekmektedir.  

O yüzden, Selanikli gayet açık konuşur:

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

*

Evet, Selanikli sarı saç mavi göz, kendisini Mayıs 1919’da “Anadolu genel valiliği” anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderen Osmanlı Hükümeti’nden değil, kuru kuruya bir “TBMM hükümetinin tanınması” karşılığında vatan toprağı Halep’i ve çevresini hibe ettiği Fransız’dan talimat almaktadır.

Franklin-Bouillon, ona, “İçimden şu zalim şüpheyi kaldır, ya sen gel ya beni oraya aldır” diyen şair gibi konuşmuştur: “İçimizden şu zalim Osmanlı’yı kaldır, Lozan’a ya sen gel ya İsmet’i saldır” demiştir.

Ve TBMM bunu bilmemekte, milletvekilleri, senaryosu düşman tarafından yazılmış bir tiyatro oyununun iradesi gaspedilmiş figüranları olarak boş beleş sanat işçileri haline gelmiş olduklarını fark edememektedirler.

*

Mumcu sözlerini şöyle sürdürüyor (s. 54):

Karabekir, o günkü oturumu şöyle anlatır:

“Orada Dr. Rıza Nur Bey de vardı. Bana mütalaamı sordu:

‘Saltanatın lağvı (kaldırılması) ile hiafetin Âl-i Osman'da (Osmanlı hanedanında) bırakılması kararımızın Meclis-i Ali'ye (TBMM’ye) teklif zamanıdır’ dedim.

Mustafa Kemal Paşa da Dr. Rıza Nur Bey'e O takriri yaz’ dedi. Dr. Nur Bey ‘pekiyi’ diyerek çıktı. İkimiz yalnız kalınca M. Kemal Paşa bana şöyle dedi :

‘Kürsüden Padişah hükümeti hakkında şiddetli beyanatta bulunmanı, fakat hilafetin Âl-i Osman'da bırakılması hakkındaki fikrini izhar etmemeni rica ederim.’

Ben de ‘pekiyi Paşam’ dedim.”

*

Selanikli insanları manipüle etmeyi, yönlendirmeyi, kullanmayı çok iyi bilmektedir.

Konu daha önce Selanikli, Karabekir, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve daha birçok kişi arasında tartışılıp konuşulmuş, Osmanlı ailesinin saltanatına son verilmesi fakat hilafetin onlarda bırakılması kararlaştırılmıştır.

O yüzden Karabekir Dr. Rıza Nur’a, ‘Saltanatın lağvı ile hiafetin Âl-i Osman'da bırakılması kararımızın Meclis-i Ali'ye teklif zamanıdır’ diyor.

Ve Selanikli bunu onaylıyor. İtiraz etmiyor.

Ancak, kafasındaki plan başkadır.

Selanikli Osmanlı’ya hilafetin bile bırakılmasını istememektedir.

O yüzden, Karabekir’e “Mecllis kürsüsünde İstanbul hükümetini yerin dibine sok, fakat hilafetin Osmanlı'da bırakılması konusuna girme” demektedir.

Çünkü, farklı bir takrir (yasa önergesi) yazdıracaktır.

Klasik “gizli gündem”ciliği, yalancılığı, takiyye ve hilekârlığı tam gaz yol almaktadır.

*

Karabekir TBMM kürsüsüne çıkar ve Lozan’a İstanbul Hükümeti temsilcisinin neden gitmemesi gerektiği konusunda hakaret ve sövgü yoğunluğu çok yüksek bir konuşma yapar.

Selanikli kendisini yıpratmamakta, maşa varken ateşe elini sürmemektedir.

Garibim saf Karabekir ise, yaptığı konuşma ile aslında İngiliz’e ve Fransız’a hizmet ettiğinin, Franklin-Bouillon’un borusunu öttürdüğünün farkında değildir.

Yaklaşık üç sene önce, Lord Curzon’un yeğeni Albay Rawlinson’un, o sıralarda Anadolu’da (subaylıktan istifa etmiş) Sarı Çizmeli Kemal Ağa modunda dolaşan Selanikli için kendisine, bir barış konferansında karşılarında İstanbul hükümetini değil, Anadolu’da kurulacak (ve saltanatı kaldırıp cumhuriyet ilan etme “misyon”unu üstlenmiş) yeni bir hükümeti temsil konumundaki Selanikli’yi görmek istediklerini söylemiş olduğunu hatırlamamaktadır.

Daha sonra, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam sehpasına teğet geçme gibi tecrübeler yaşamasının ardından, geçmişin bir muhasebesini yapıp hatıralarını yazmak zorunda kalacak, ve bunu hatırlayacaktır.

Ba’de harabi’l-Basra..

Cennetâsâ Basra’nın yerinde yeller eser, ve viranelerinde baykuşlar, gözyaşlarıyla acılaşmış içli ağıtlar yakarken.

*

Evet, Karabekir TBMM kürsüsünde Selanikli’nin hatırı için İstanbul hükümetine bol bol sövüp sayar, Lozan'da Türkiye'nin menfaatlerini savunmaya haklarının olmadığını anlatır.. Hilafetin Osmanlı’da kalması konusuna ise hiç girmez. 

Fakat kürsüden iner inmez Selanikli’nin yeni bir katakullisi ile yüzyüze gelir.

Mumcu’dan dinleyelim (s. 56):

Karabekir, alkışlarla karşılanan bu konuşmadan sonra kürsüden iner inmez M. Kemal, 63 milletvekili tarafından imzalanan ‘hilafetin kaldırılmasına’ ilişkin yasa önerisini Karabekir'e uzatarak imzalamasını ister.

Osmanlı Devleti’ne ve millete karşı siyasetini yalan, takiyye ve tutulmayan vaatler üzerine kurmuş olan Selanikli, burada da, daha önce almış oldukları kararın aksine yönde hareket etmekte, ve işi bir oldubittiye getirmeye çalışmaktadır.

Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarır (s. 56):

Esbab-ı mucibesini (gerekçesini) ve altı maddesini gözden geçirdim.

4. maddesinde:

«Hanedan Âl-i Osman madum (yok olan) ve tarihe ·müntekildir (devredilen)» kaydını görünce M. Kemal Paşa'ya dedim ki :

Paşam, kararımız bu mu idi? Hilafetin Osmanlı hanedanına ait olduğu hakkında apaçık bir takrir daha verilmek şartıyla imzalarım.”

«Bir endişeniz mi var?» diye sordu.

“Bu cümleyi okuyan herkeste aynı endişeyi tabii bulurum” dedim.

Ve takriri 64. imza olarak imzaladım. Benden sonra Dr. Adnan Bey'e (Adıvar) ve daha üç mebusa imzalattı.

Bir aralık odaya İcra Vekilieri Reisi (Başbakan) Rauf Bey (Orbay) girdi.

Takrir ona da imzalattırılmak istendi. Rauf Bey o cümleyi görünce ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? diye bağırdı.

Mustafa Kemal Paşa, işin ters bir mecraya gdeceğini görünce takriri aldı ve:

- Ben sizin endişenize hak verdim. Durun, o cümleyi silip tashih edeyim, diyerek masanın üstünde “Hanedan-ı Âl-i Osman” kaydını sildi “İstanbul'daki Padişahlık” diye yazdı.

*

Aslında Selaniklinin, itirazcılara hak verdiği filan yok.

Yalan söylüyor.

Köşeye sıkıştığı zaman hemen geri adım atıyor, yalanlarıyla insanları aldatıyor.

Klasik taktiği..

Adam serapa takiyye.. Baştan ayağa “gizli gündem”, yalan dolan..

(Aldığı soyadı bile yalan: Atatürk.. Nerden Türkler’in atası oluyorsa?! Tamam, Türklüğünü, soyunu sopunu, anasını babasını tartışmıyoruz, Türk’tür diyoruz.. Fakat Türkler’in atası mıdır? Türk oğlu olmak şerefsizlik midir ki öyle bilinmeyi yeterli görmüyor, gözü Türk milletinin atası olmada?.. Buna göre, Oğuz Han’ın da, Bilge Kağan’ın da, Kül Tigin’in de, Selçuk Bey’in de, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın da, Sultan Alparslan’ın da, Ertuğrul Bey’in de, Osman Gazi’nin de, Fatih Sultan Mehmed’in de, Yavuz Sultan Selim’in de atası.. Soyadını aldığı sırada 3-5 bin yaşında olsa, olabilir diyeceğiz de, yaşı 55.. Memlekette babası dedesi yaşında binlerce insan var.. Adamın soyadı bile yalan, palavra.. Fakat tek sorun palavra olması değil.. Dolaylı olarak millete “Hepinizin ninelerini gördüm, hepinizin büyükbabası benim” demiş, milletle alay etmiş gibi birşey oluyor.)

*

Her neyse.. Biz Mumcu’nun kitabına dönelim ve Karabekir'den naklettiği sözleri görelim (s. 57):

Bundan sonra 69. olmak üzere Rauf Bey'e de imzalattı. Ve sonra 81. olmak üzere kendileri imzaladı. Ve takrir Meclise arz olunmak üzere içtima (toplantı) salonuna götürüldü.

Belki bizim münakaşalarımızın da etkisiyle ortaya şu söz yayıldı:

Mustafa Kemal Paşa, hilafeti ve saltanatı alıyor.

Tanıdığım ve tanımadığım bazı mebuslar (milletvekilleri) buna mani olmaklığımı, aksi halde birçok fenalıklar çıkabileceğini söylediler.

Ben de onlara Saltanatın kaldırılması ve Hilafetin de Osmanlı Hanedanında kalması” fikrinde olduğumu ve bu esasta bir takrir hazırlamak üzere bana bir gün kazandırmalarını rica ettim.

Bunun üzerine birçok mebus Meclisi terk etti. Bunun icin takrir tayini esamiye (ad okunarak) reye (oylamaya) konunca, 132 kabul, 2 red, 2 de müstenkif (çekimser) olmak üzere, reye iştirak edenlerin (katılanların) [toplamının] 136 olduğu görüldü.

Nisap (toplantı yeterlik sayısı) icin 25 reye lüzum olduğundan yarın tekrar reye vaz edeceğiz diyen Reise (başkana) «yarın içtima (toplantı) yok» sesleri cevap verdi.

«O halde çarşamba günü olur» cevabı verildi.

Karabekir’in sözlerinden anlaşıldığı gibi, Selanikli’nin yasa önergesini benimsemeyen milletvekilleri toplantıya katılmamışlar, toplantı yeter sayısı 161’e ulaşılamadığı için teklif yasalaşmamış.

Mumcu’yu dinlemeye, Karabekir'den yaptığı nakilleri okumaya devam edelim (s. 57-8):

Mustafa Kemal Paşa bu vaziyetten canı çok sıkılmıştı.

Beni odasına çağırdı ve bu vaziyetin manasını sordu.

Ben de şöylece söyledim:

Memlekete olan bağlılığım ve size olan samimiyetim her zaman olduğu gibi şimdi de fikrimi apaçık söylemeye beni mecbur kılar. Meclisin ekseriyetini kayıp etmiş olması (çoğunluğun sağlanamayışı) bir tezahürdür (belirtidir). Bu takrirle sizin hilafet ve saltanatı almak(ta) olduğunuz kanaati belirniştir. Kök de salmaktadır, korkarım ki, bu takrir çarşamba günü içtimaında (toplantısında) galiba daha az rey bulacaktır. Çok nazik bir iş üzerindeyiz. Hilafet ve saltanatın hanedan[ının] değiştirilmesine [yönelik iddialara] karşı vakit vakit beliren [tepkisel] tezahürün fiili bir şekile inkılabından (dönüşmesinden) [sözlü tepkinin fiilî bir çatışma halini almasından] korkarım.

Garp (batı) halkı ve ordusu hakkında söz söyleme selahiyetim yoksa da işin vahim bir neticeye varabileceğini, temasa geldiğim mebusların halet-i ruhiyesi göstermektedir.”

Ya fikren ve fiilen tezahürattan (tezahürlerden) endişe ederek Şarktan geldiniz diye kızgın cevap aldım. Dedim ki:

Evet, sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. Buna karşı şarkta [hiçbir şey yapmadan] emrivaki (oldubitti) beklemek ve zuhura gelecek tezahürat karşında işin nerelere kadar varabileceğini kestiremediğimden halimize ve tarihimize (şu anımıza ve geçmişimize) karşı fikrimizi Büyük Millet Meclisi'nde beyan etmek ve daho önce sevgi ve saygı ile bağlı bulunduğum başkomutanımı ikaz etmek istedim.”

*

Buradan anlaşılıyor ki, memlekette Selanikli’nin padişah ve halife olmak istediği şayiası yayılmış.

Ve Karabekir, buna karşı.

Selanikli’yi ikaz hakkının bulunduğunu düşünüyor.. Çünkü, Selanikli mevcut konumunu ona borçlu..

İstese, Hükümet’in emrini yerine getirerek Erzurum’da onu tutuklayıp İstanbul’a postalayabilirdi..

Yine, İstanbul Hükümeti adına İstanbul’dan Anadolu’ya gelip Selanikli’den desteğini çekmesini isteyen Osmanlı Devleti Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a olumlu cevap verebilir, ve Fevzi Çakmak da Selanikli’ye, “Hadi bakalım mavi göz, eşyalarını topla, İstanbul’a gidiyoruz” diyebilirdi.

Karabekir Selanikli’yi tutuklamamış, tutuklatmamıştı, fakat Selanikli, İzmir Suikasti girişimini bahane ederek onu tutuklatacak, idamla yargılatacaktı. 

Karabekir, kafasını yağlı ipten zor kurtaracaktı.

Fakat bu, Selanikli’nin elinden kurtulması anlamına gelmiyordu.

Sarı saç mavi göz, onu, öldüğü 1938’e kadar “emir kulu” hafiyelerine, ajanlarına takip ettirecek, rahat nefes aldırmayacaktı.

Adamın, kendisine yapılan iyilikleri hiç unutmamak, mutlaka teşekkür etmek gibi ancak alicenap insanlarda rastlanan bir meziyeti var.

*

Selanikli padişah ve halife olmayı gerçekten istiyor muydu?

Kesin birşey söylemek zor, fakat o dönemde memlekette böyle bir kanaat oluşmuş..

Çünkü millet, padişahsız ve halifesiz bir Türkiye düşünemiyor.

Cumhuriyet kimsenin aklından geçmiyor.

Fakat, Selanikli’nin aklından geçenler, milletin aklından geçenler değil.. Onun aklından, Yarbay Rawlinson gibi "cumhuriyetçi" İngilizlerin aklından geçenler geçiyor.. 

İngilizler, "Biz, kralımızdan memnunuz, saltanat kostümü bizim üzerimizde iyi duruyor, fakat Osmanlı'ya cumhuriyet ihraç edelim" diyorlar.

Tesadüfen Selanikli de, daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, gelecekte ilan edilecek cumhuriyetin müjdesini veriyor..

Başka projeleri de var: Arap harflerinin atılıp yerine Latin harflerinin alınması, tesettürün (örtünmenin) kaldırılması, millete şapka giydirilmesi vs..

Tesadüf bu ya, bundan dört beş ay sonra Erzurum’a gelen (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, Selanikli’nin “gizli gündem”inin aynısını İngiltere’nin teklifi olarak Karabekir’e (Ki, Selanikli’nin o sırada tek dayanağıdır) söylüyor.

İngiltere olarak Türkler’le barış yapma arzusu taşıdıklarını, fakat karşılarında muhatap olarak Osmanlı Hükümeti’ni temsil eden birisini değil, Anadolu’da kurulacak olan yeni bir hükümeti temsil edecek olan Selanikli’yi görmek istediklerini açıkça ifade ediyor.

Evet, açıkça.. İsim vererek.

Rawlinson, bu yeni hükümetin başkentinin İstanbul değil, Anadolu’daki bir şehir olması gerektiğini de sözlerine ekliyor.

Ayrıca, rejim de saltanat değil, cumhuriyet olacaktır.

Görüldüğü gibi, Rawlinson büyük kâhinmiş, olacakların hepsini önceden bilmiş.

Mazhar Müfit ile Süreyya'nın, gelecekte olacakları bilmek için uykusuz bir gece geçirmeleri, Selanikli tarafından aydınlatılmaları gerekiyor.. 

Rawlinson ise, Selanikli'nin aklından geçenleri uzaktan okuyor..

*

Bu Rawlinson’un Anadolu’da Karabekir’den önce Selanikli ile defalarca görüştüğünü biliyoruz.

Karabekir’e söylediklerini Selanikli’ye de söylememiş olabilir mi?

İmkânsız..

Söylememiş olması “hayatın doğal akışı”na aykırıdır.

Ancak, Rawlinson’un Selanikli’ye yeni birşey söylemiş olduğunu düşünmemek gerekiyor.

Çünkü, Selanikli’nin Samsun’a gelmeden önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile yaptığı başbaşa gizli görüşmeler var.

Herhalde Selanikli onunla Hristiyanlık hakkında bilgilenmek için görüşmüş, ve “ajan rahip” de ona hristiyan ayinleri, vaftiz ve istavroz hakkında “sır olan” bilgileri “gizli saklı” anlatmış olamaz.

Ortada, Osmanlı Devleti’ne karşı kurulmuş bir İngiliz-Selanikli komplosunun bulunduğu açık.

Fakat ülkemizdeki Atatürkçü Engizisyon yüzünden bu hakikat “İnkılap Tarihi” ders kitaplarına giremiyor.

Türk Galileo’larının itibar görmesi, Osmanlı saltanatı gibi yalanların saltanatının da ortadan kalkması için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor gibi görünüyor. 

*

Milli Eğitim Bakanlığı, hakikate ve tarih bilimine saygı adına, hiç değilse, Atatürkçü engizisyonun diş geçiremeyeceği bir dokunulmaz akredite Galileo'nun, İkinci Adam İsmet İnönü'nün "tarihî" sözünü, İnkılap Tarihi ders kitaplarına almalıdır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."