YENİ ŞAFAK'IN FIRILDAĞINA HİLAFET DERSİ

 





Son günlerde yaşanan hilafet tartışmasıyla birlikte son derece yanlış lafların tedavüle sürüldüğünü görüyoruz.

Münafıkça bir “siyaset” izleyerek İslam ile laiklik (siyasal dinsizlik) arasında salınan kimi “iktidar” yandaşları, akıllarınca iki tarafı da razı etmek için laf cambazlığı yapıyorlar.

Öyle karışık ve dolambaçlı laflar ediyorlar ki, içinden çıkmak zor.. Fakat demek istedikleri şöyle özetlenebilir: “Ey müslümanlar, biz sizden vazgeçmedik, sizdeniz.. Fakat ey laikler, bizim öyle bir İslam anlayışımız var ki, tam da sizin laikliğiniz için biçilmiş kaftan, aynı zamanda sizdeniz.. Sakın bizim İslam devletinden yana olduğumuzu düşünmeyin, biz laik (siyasal dinsiz) devletten memnunuz, hatta sizin hatırınız için İslam devletine 'totaliter bir siyasal tasavvur ve proje' diyerek sövüp sayar küfür bile ederiz.

Böyle diyenlerin başında gelen isimlerden biri, (Artistliklerini İstanbul Edebiyat Fakültesi’ndeki talebeliğinden beri bildiğim, oradan oraya savruluş ve dönüş hızı bakımından Guinnes Rekorlar Kitabı’na girmeyi alnının akıyla hak eden) Mehmet Metiner.

Emine Erdoğan Hanım’ın önündeki huşulu rükusu ve hulusuyla tarihe geçen bu emirber kalem, Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısında hilafet konusunu, ne niyetle yenirse o tadı veren bir bulamaca çevirmeye çalışmış..

Bununki, olmayacak duaya amin demek.

*

Metiner’in laik tınılı postmodern peşrevinden rahatsız olduğu anlaşılan bir başka Yeni Şafak yazarı, Yasin Aktay, onun zırvalarını tamir etmeye çalıştığı izlenimi veren yazısında şu ifadeleri kullandı:

“Elhak, arkadaşımız Mehmet Metiner’in dediği gibi hilafet büyük ölçüde siyasi bir kurumdur ve İslam’da siyasi otoritenin tarihsel olarak çok farklı şekilleri olabilir ve hiçbirine dinsel bir zorunluluk atfedilmez. Ama hem dini olan ile siyasi olanın birbiriyle kesiştiği hatta ayrışamadığı durumları göz ardı etmemeli, hem de bu bağlamda bahsettiğimiz şey zaten tamamen Türkiye’nin siyasi gücünün tarihi.”

Aktay’dan sonra sazı alan bir diğer Yeni Şafak yazarı, İsmail Kılıçarslan ise, dönergeç Metiner’in ağzında eveleyip geveleyip bir türlü açıkça söyleyemediği saçmalığı züccaciye dükkânına girmiş fil patavatsızlığıyla damdan düşer gibi dile getirdi:

“Hilâfet makamı, bugün zannedildiğinin aksine dini değil son derece siyasi bir makamdır.” 

Bu vatandaş, bu lafıyla “din” ile “siyaset”i birbirinden tamamen ayırıp lalikliğin Ulubatlı Hasan’ı olarak Kemalizm (Kendisi Kamalizm diyor) bayrağını Türkiye’nin manevî surlarına diktiğinin farkında değil.

Neyi niçin yazdığından habersiz bir şaşkın görünümünde..

Belki de şaşkın değil, okurlarının şaşkınlığından yararlanmaya çalışan bir uyanık laf canbazı.. Bilemem.

Bu yazara, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’le aynı çağda yaşayıp da ona, “Öyle konuşma, o mesele dinî değil ki cahiliye ölümünden söz edilebilsin” diye uyarıda bulunamadığı için kendisini mutsuz hissedip hissetmediğini sormak gerekiyor:

"… her kim boynunda bir bîat olmadığı hâlde (bir halifeye biat etmeden) ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür.” 

(Müslim, İmare, 58)

Yeni Şafak yazarı, biraz geç dünyaya gelmiş olduğu için üzülmesin, çok meraklıysa eğer, aynı uyarıyı Rasulullah s.a.s.’e ahirette yapma şansına sahip.

*

Dönergeçlik rekortmeni Mehmet Metiner’in ifadelerine gelelim..

Şöyle diyor:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. ( Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

Görüldüğü gibi bu dönergecin “İslam devleti” ve “İslam devlet başkanlığı” kavramlarına karşı laik “derin”likte bir alerjisi var.

Suret-i haktan gelmeyi çok iyi beceren bu münafık kalem, tam da laikliğin (modern zihnin, modernist zihniyetin) istediği şeyi, yani İslam’ın devlet dışına sürgün edilmesi operasyonunu, güya modernizme karşı çıkma adına savunabiliyor.

Yaptığı şey el çabukluğuna (ya da dil çabukluğuna) dayanan söylemsel bir gözbağcılık, illüzyon ve abrakadabradan ibaret.

*

Bu kaşar dönergeç, aynı yazıda şunu da diyor:

“Peygamberimizin vefatıyla birlikte Peygamberlik de hitama ermiştir. Dolayısıyla sonradan gelenler aslında Peygamberin yerine geçmiş olmamaktadırlar. Dolayısıyla Peygamberlikteki kutsallığa benzer veya onu çağrıştıran bir kutsallıkla açıklanabilecek bir yerine geçme olayı da söz konusu değildir. Sadece sonrasında geldikleri için hem bırakılan dini mirası ayakta tutup sürdürmek, hem de Müslümanların beraberliğini sağlamak için seçilen baş anlamındadır halife.

Böylece şunu demiş oluyor: “İslam devleti” demeyelim, böyle konuşursak modernizm olur, aman ha, onun yerine “Müsümanların beraberliği” diyelim..

Devlet başkanı” da demeyelim, “Dinî mirası ayakta tutup sürdüren, Müslümanlar’ın beraberliğini sağlayan baş” diyelim.

Biraz daha kısaltırsak: “Müslüman birliğinin dinî mirasçı başı”.

Bu birliğe modernizm bulaştırıp devlet dersek olmaz, anti-modernist laiklik bundan huylanır, dolayısıyla bu birlik “devletsiz birlik” olsun.

Müslümanların “baş”ı da devletsiz, siyasetsiz bir baş olsun.. Bir tür papa..

Dönergeç Metiner’e şöyle bir şey demek aklınızdan geçiyor olabilir: Akılsız adam, ortada devlet olmayacaksa Müslümanlar’ın hangi başından söz ediyorsun?

Böyle derseniz dönergeç Mehmet “zihin hastalıkları hekimi”ne dönüşerek sizin hakkınızda “modern müslüman zihni” hastalığı teşhisi koyarak işin içinden sıyrılacaktır.

Diyelim ki buna karşı şöyle dediniz: “Ama dönergeç Mehmet’in bu yaftalama hokkabazlığı ve illüzyonist düzenbazlığını biz bir yerlerden tanıyoruz. Bu, totaliter bir siyasal tasavvur ve proje olan laikliğin ta kendisi.. Fakat yüzüne dindarlık maskesi takmış.. Münafıklığa soyunmuş..”

Böyle derseniz, dönergeç Mehmet açısından bu, hakkınızda yaptığı teşhisin doğrulanması demek olur.

*

Bu fırıldaklık şampiyonu dönergecin (Kürtçü partide bile boy gösterebilmiş, şansını deneyebilmiş, fakat AK Parti'nin yükselen dalgasında sörf yapma uyanıklığıyla dünyasını garantiye almış bir fırsatçılık harikasıdır) bir başka cılk yumurtası:

“İslamiyet’in kuşkusuz bir siyasal tasavvuru vardır ama Kur’an bir siyaset kitabı değildir. Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir. Bu ayrımı bilerek konuşmak gerekir.

Peki, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “siyaset adamı” olduğunu söylemekle, “Peygamberimizin Medine’deki hayatını ‘devlet başkanlığı’ gibi takdim etmek” arasında ne fark vardır?

Rasulullah s.a.s. eşsiz bir siyaset adamıydı, fakat devlet başkanı değildi, öyle mi?..

Peki neydi?

Medine'deki ana muhalefet partisinin mi lideriydi?

Bay fırıldak, “… sonradan gelenler aslında Peygamberin yerine geçmiş olmamaktadırlar. Dolayısıyla Peygamberlikteki kutsallığa benzer veya onu çağrıştıran bir kutsallıkla açıklanabilecek bir yerine geçme olayı da söz konusu değildir” demeyi biliyorsun, peki, bunlar, “kutsal olan” dinî mirasın sürdürücüsü oluyorlar da, “eşsiz siyaset adamlığı”nın sürdürücüsü niye olmuyorlar?

Peygamber Efendimiz s.a.s.'den sonra dinî miras Müslümanlar'a, siyaset adamlığı ise küffar ile münafıklara mı kalıyor?

Senin modern olmayan arkaik ve ilkel zihnin bu soruya nasıl bir cevap veriyor, bir görelim.

*

Bu süper fırıldağın bir başka cümlesi:

“Kutsal olan Peygamberlik makamı ile hiç bir kutsallığı olmayan siyaset veya devlet kurumunu bir tutmak veya birbirinin mütemmim cüz’ü gibi göstermek, özünde dini anlayışın inhirafını da beraberinde getirir.

Bre angut, Hz. Peygamber s.a.s.'in "eşsiz siyaset adamlığı"nda hiç mi kutsallık yok?!

Kutsallık sadece kıldığı namazda, tuttuğu oruçta mı? 

Yaptığı savaşları (cihadını) kutsal kabul etmeyecek miyiz?! (Ki Batılılar açısından savaş, Clausewitz'in ifadesiyle, politikanın/siyasetin başka araçlarla devamıdır.)

İslamî siyasetin hiçbir kutsallığı yoksa, cihad yapıp ölenler şehadet gibi çok yüce bir mertebeye nasıl ve niçin nail oluyorlar?

Dinî miras kutsaldır, dolayısıyla dinî mirası benimseyen, onu tahrif ve tahrip etmeden yaşatma gayesi güden bir devlet, Müslümanlar’ın devleti olması itibariyle bir “değer”e sahiptir.

Aynı şekilde, o devletin dinî mirası kollayıp koruma, tahrip ve tahriflerden koruma “siyaset”i de “değerli”dir.

Buna karşılık, laik (siyasal dinsiz) bir devlet, “kutsal” olan ile bağını kopardığı için hiçbir “değer” taşımaz.

*

Bu fırıldak, destekçisi olduğu, milletvekilliği makamını kaparak nemalandığı AK Parti “siyaset”inin hiçbir kutsallık taşımadığını ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de kutsallığının bulunmadığını göğsünü gere gere ilan etme kahramanlığı sergilemekte serbesttir.

Fakat bu dönergecin ve benzerlerinin bunu yapmadıklarını, mevcut laik devlet ve kendi partileri söz konusu olunca yaptıkları işe “kutsal” bir boyut katmak için bin dereden su getirdiklerini, takla üstüne takla attıklarını görüyoruz.

O zaman gelsin “Halka hizmet Hakk’a hizmettir” falan türünden üfürmeler..

Ama sıra İslam devletine ve İslamî siyasete gelince ellerindeki ilkel (modern olmayan) zurnalar hemen zırt demeye başlıyor.

Efendim devlet ve siyaset kutsallıktan uzakmış, İslam gibi aziz bir değeri devlet bataklığı ve siyaset çirkefi ile birlikte anmamak gerekirmiş.

Madem kutsal olan olmayan konusunda böyle bir hassasiyetin var, devletin İslamîsine bile alerji duyuyorsun, bu laik (siyasal dinsiz) devletin hiçbir kutsallığı olmayan laik (siyasal dinsiz) siyasetinde ne işin var, niye milletvekili olmak için kırk takla attın?.

Her ay cebine ve midene indirdiğin dolgun emekli milletvekili maaşı "kutsal" olmadığı için mi peşine düştün?

*

Bu yazıyı burada keselim, çünkü bu fırıldağın ifadeleri için fazla kelime israf etmeye değmez.

Hülasa edersek.. Bunlar, bu tür yazılarıyla “dinî miras”ı mevcut laik (siyasal dinsiz) devlet ve laik (siyasal dinsiz) siyaset hesabına tahrif ve tahrip ediyor ve karşılığında birtakım ulufelerle ödüllendiriliyorlar.

Bu ulufe bazen milletvekili maaşı oluyor, bazen ihale, bazen yönetim kurulu üyeliği.. Artık “laik devlet ve siyaset” ne verdiyse.. 

Kullanışlı adamlar ve yedikleri dünyalığın hakkını tastamam veriyorlar vesselam.


ZOR SORU: İSTİKLAL SAVAŞI VAİZİ SELANİKLİ ATATÜRK, İSTANBUL'DAYKEN İNGİLİZ İSTİHBARATININ (GİZLİ SERVİSİNİN) İSTANBUL ŞEFİ RAHİP FREW (FRO) İLE NİÇİN BAŞBAŞA GİZLİ GÖRÜŞMELER YAPMIŞTI?






















“MOSSAD operasyonunda ayrıntılar ortaya çıktı: Casus vaiz… Herkes kim olduğunu merak ediyordu”.

Odatv.com’un haberinin başlığı böyleydi.

Haberin spotu ise şöyleydi:

“MİT ve Emniyet’in deşifre ettiği Mossad casuslarının önceki gün yayınlanan görüntüleri “ajanlık”la ilgili birçok ezberi bozdu. Suriye uyruklu S.T. geçen yıl Hatay Kırıkhan’da camide namaz sonrası vaaz verdiği ortaya çıktı.”

https://www.odatv4.com/guncel/mossad-operasyonunda-ayrintilar-ortaya-cikti-casus-vaiz-herkes-kim-oldugunu-merak-ediyordu-120019882 

Buradan anlaşılıyor ki, kendilerini çok akıllı, çok zeki, çok bilgili zanneden, her konuda ahkâm kesen Odatv’ciler casusluğun doğası hakkında hiçbir şey bilmiyorlarmış.

Yanlış ezberlerin peşinde kaybolup gitmişler.

*

Ancak, yanlış ezberlere kapılıp gitme bakımından benim de mazim pek parlak değil.

Mesela, sonradan (Türkler’in atası anlamında palavra niteliğindeki) Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal’le ilgili ilkokul ve ortaokul ezberlerimin birer hurafe olduğunu anlamaya başlamam lisede oldu.

Nerden nasıl elime geçti hatırlamıyorum, fakat merhum Mustafa Yazgan’ın Monark – Ütopia adlı kitabını okuduğumda, Mustafa Kemal’in hikâyesine farklı bir açıdan bakmanın mümkün olduğunu fark etmiştim.

Selanikli Mustafa ile ilgili düşüncelerimin değişiklik göstermesine ve netleşmesine sebep olan ikinci yazar Uğur Mumcu’ydu.

Onun, 30 küsur sene önce okuduğum Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabı kafamı altüst etti, Selanikli ile ilgili kanaatlerimin tamamen olumsuzlaşmasına yol açtı.

Yazgan’ın kitabı bir ütopyaydı, Mumcu’nun kitabı ise, belgelere dayanan bir hatıratın özetiydi..

Karabekir, başından geçenleri, isim ve yer vererek, şahit göstererek anlatıyordu.

*

Yazdıkları, ilk basıldığında, özellikle Selanikli’yi rahatsız etmişti.

Çünkü onun balonunu patlatıyordu.

Ve Selanikli, ölümünün ardından TBMM’de Vahideddin’e karşı “patlattığı” Nutuk’unun benzeri bir yeni nutuk yazarak Karabekir’i rezil rüsvay etmek varken, onun kitabını toplatmış, tek bir nüshası kalmayacak şekilde imha etmeye çalışmış, yeni baskısının yapılmasına engel olmuştu.

Ortada henüz “Atatürk’ü koruma kanunu” gibisinden bir ad taşıyan bir “tarih ambargosu, hakikat sansürü” yoktu, fakat Selanikli, kendisi hakkında oluşturulmuş olan gerçek dışı efsane ve masalı korumak için, o güne kadar seslendirdiği bütün “hürriyetçi, akılcı, bilimci” lafları yalayıp yutmuştu.

Ortaçağ'ın Engizisyon zulmü hortlayıp Ankara'da vücut bulmuş, Ortaçağ irticasının çarklarını döndürmeye başlamıştı.

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” Karabekir’in sade fakat sahici mumu karşısında Selanikli'nin süslü püslü, boyalı cilalı, yaldızlı mumu, elindeki bütün devlet gücüne, emri altındaki sürü sepet emir kulu dalkavuğa rağmen, yatsıyı görmeden sönmüştü.

Selanikli'nin Karabekir karşısındaki duruşu, zorba bir monark duruşuydu.

*

Selanikli hakkındaki kanaatlerimin tam anlamıyla vuzuha kavuşup berraklaşmasına neden olan son yazar ise, onun has adamı, torpil kontenjanının demirbaş millet(sel)vekili, sofra arkadaşı Falih Rıfkı Atay.

Atay’ın onunla ilgili Çankaya kitabındaki, dalkavukça makyaj ve süslemeler bir tarafa atıldığında geriye kalan Selanikli profili, “Çıplak Kral” masalını akla getiren bir tablo ortaya koyuyordu.

Kralın mahir terzisinin elinden çıkmış, ancak zekî insanların görebileceği yeni elbisenin ihtişam ve görkemi için koparılan velvele ve bir türlü bitmeyen alkış fırtınasını sayfalarına taşıyan kitaptaki somut bilgiler, anlayan için çok şey söylüyordu.

Selanikli, büyük bir hayal kırıklığıydı.

(Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızın omurgasını Atay'ın yazdıkları oluşturuyor.)

*

Bu satırları yazmama vesile olan kişi, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan..

Hilafet gelecek dertler bitecek” başlığını taşıyan (6 Ocak 2024 tarihli) ve Kâzım Karabekir’in hatıratına atıfta bulunan yazısında bir yığın hata var..

Bunu bilinçli mi yapıyor, bilinçsizce mi, kestirmek zor.. Fakat bilinçsizlik de bir meziyet değil.

Yazısına şöyle başlamış:

Zeki bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal, şimdiki ahmak Kamalistlerin aksine, “hilâfet” dediğimiz politik makamın ne işe yarayacağını bildiği için halife olmak istemişti. Bunun niçin mümkün olmadığını, o esnada memleketin ikinci adamı olan Kazım Karabekir Paşa, hatıratında bütün detayıyla anlatıyor.

Bu mümkün olmadığında bile Mustafa Kemal ve arkadaşları bir halife belirlemişler, hilafet bayrağının Türkiye bayrağı olarak kalmasına özen göstermişlerdi. Lozan’a giden süreçte İngiltere, tabii ki şeriatla yönetilen bir ülke olduğu için değil, hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş; bu tehlikeli gelişme karşısında Mustafa Kemal ve arkadaşları hilafeti ilga etmiş ama hilafet makamının mana ve mefhum olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde mündemiç olduğunu bir kanun maddesiyle kayda geçirmişlerdi. Böylelikle İngiltere dâhil herhangi bir ülkenin hilafet makamını talep etmesinin önüne geçilmişti.

Ne yazık ki Kılıçarslan’ın bu sözlerinin iler tutar tarafı yok.

Lozan’a giden süreçte İngiltere hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş”tirmiş.

Lozan’da bile değil, Lozan’a giden süreçte..

İmdi, İngiltere’nin hilafet makamını kendisine istemesi diye birşey olabilir mi?! “İngiltere kralını halife olarak tanıyın” mı diyecekler?

Olacak şey değil.. 

Çünkü o gün için 1921 Anayasası yürürlükte ve Anayasa’ya göre devlet İslam devleti. Madde 2, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır” diyor.

Madde 7 ise Şeriat ahkâmından, Fıkıh (İslam hukuku) hükümlerinden söz ediyor:

Ahkâm-ı şer'iyenin tenfizi, umum kavaninin vazı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muamelâtı nâsa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı Fıkhiye ve hukukiye ile âdap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tâyin edilir.

Bu Anayasa çerçevesinde hilafetin İngilizler’e verilmesi mümkün olabilir mi?!

İngiliz keferesi Selanikli’ye belki şöyle birşey diyebilirdi: “Bak Mustafacığım, Selanikli kardeş, bilirsin ki bizim Selanikliler’e karşı özel bir sevgimiz var, seni de çok severiz, hatta sana Dizbağı Nişanı vermeyi bile düşünüyoruz, bizim niyetimiz Osmanlı’yı tümden tarihe gömmek, izini tozunu bırakmamak, bu yüzden, Osmanlı’yı hatırlatan hilafetin Türkler’de kalmasına razı olamayız, hilafet Araplar’a, Şerif Hüseyin’e geçmeli.. Üstelik Şerif, Peygamberinizin soyundan, Kureyşli.. Evet sen de bir Selanikli olarak en az Şerif kadar bizim nezdimizde kredi sahibisin, hatta seninle böyle perde arkasında dolap çevirip işbirliği yapabiliyor, dinî kurumlarınızı beraberce kumar masasında pazarlık konusu haline getirebiliyoruz, fakat Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif bizim safımızda yer aldı.. Sen de Nablus’ta hemen tabana kuvvet deyip önümüzden kaçarak bize az hizmet etmedin ama sonuçta karşı cephede arz-ı endam ediyordun. Dolayısıyla oyunu kuralına göre oynamaya devam etmeliyiz. Osmanlı’nın postunu yüzdükten sonra Anadolu adlı etini budunu siz alabilirsiniz, fakat hilafet derisi Şerif’e bırakılmalı.”

Evet, İngilizler’in işbirlikçi Araplar için böyle bir plan yaptıkları söylense mantığa uyar, fakat “Hilafeti bize bırakın” demiş olmaları mümkün değildir.

Ancak, Araplar için bile böyle bir teklif yapamazlar..

Neden?

Şundan: O günün şartlarında Osmanlı bakiyesi bir topluluk, hilafeti Şerif’e, hem de Osmanlı’yı savaşta arkadan vurmuşken, kendi elleriyle teslim edip de onu halife olarak tanımaz.

Tanıyamaz.

Bu iş kanunla olan birşey.. Hilafetin kaldırılması bile “hile-i şer’iyye” ile oldu, doğrudan “Kaldırdık” denilemedi, indimac mündemic laga lugası, mugalata ve demagojisi ile işe bir kılıf uydurulmaya çalışıldı.

“Artık halifemiz Şerif Hüseyin’dir” diye bir yasa çıkarılabilir miydi?

İmkânsız.

Yeni Şafak’ın İsmail’i resmî tarihçilikte yeni bir sayfa açacak şekilde güzel masal anlatıyor fakat sonu mutlu bitmiyor.

*

İngilizler olsa olsa “Hilafeti yıkacak, ocağına incir dikeceksiniz” diyebilirlerdi.

Ve dediler.

Selanikli de bu talimatın gereğini kuzu kuzu yerine getirdi.

İşte, Selanikli’nin bir ara halifelik hevesine kapılıp camide vaaz vermesinin, Balıkesir’de hutbe okumasının nedeni buydu.

İngilizler veto edince arabayı derhal geri vitese taktı, namus bayraktarlığının yerini namussuzluk güzellemesi aldı.

*

Bunu ben demiyorum, bu devletin en tepesinde görev yapmış, hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı makamlarını uhdesine almış, devlet sırlarına doğrudan erişme imkânına kavuşmuş biri diyor: Turgut Özal.

Bizim gibiler ancak eldeki veriler doğrultusunda puzzle (bulmaca) çözmeye çalışabilir.

Resmin görünen kısmına bakarak üstü örtülüp görünmez hale getirilen kısmı hakkında tahmin yürütebiliriz.

Bu tahminler bazen isabetli olur, bazen isabetsiz.. Doğruluğundan bazen emin olunur, bazen şüphe duyulur.

Mesela bir dağ resminin yarısını gördüğünüzde, diğer tarafta bir uzantısının bulunduğunu kesin olarak söyleyebilirsiniz, dağ, bıçakla kesilmiş gibi son buluyor olamaz.

Bulut yığını gördüğünüzde de aynı durum söz konusudur.

Fakat ekilip biçilen bir tarla gördüğünüzde, onun devamının olup olmadığı hakkında kesin birşey söylemek mümkün olmaz.

O yüzden, Turgut Özal gibi örtünün altına bakma imkânına sahip olmuş kişilerin sözlerine itibar etmek gerekiyor.

*

Merhum Özal, vefatına yakın şunları demişti:

Turgut Özal: 'Türkiye ve Hilafete ihanet ettiler'

Özal’ın merhum gazeteci Yalçın Özer ile 25 yıl önce yaptığı mülakatın hiç yayınlanmamış bölümleri ortaya çıktı. Özal, Osmanlı’nın ihanetle nasıl yıkıldığı, hainlerin İngilizlerle işbirliğine ilişkin, bugüne de ışık tutan çarpıcı bilgiler aktardı. …

Özal, 1991’de dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği başkenti Moskovaya resmi ziyarete giderken, programı takip eden gazeteciler arasında Türkiye Gazetesi adına dönemin başyazarı Yalçın Özer de vardı. Ziyaretin Moskovadan sonraki ayağı, o dönem Sovyetlerden kopmamış olan Ukraynanın Kiev şehriydi. Özal, bu gezi sırasında beraberindeki gazetecilere, bir bölümünü yayınlamamak üzere, çok önemli açıklamalar yaptı. Röportajda, yapılan tespitler, günümüze de ayna tuttu.

 Özal şunları anlattı

Bizim sıkıntılarımızdan birisi de ülkemizin sıcak kuşakta bulunmasıdır. Bu ülkelerde satılık insan bulmak çok kolay. Bir Almanı, İngilizi, Fransızı, Japonu ve bir Rusu satın alamazsınız. Osmanlıyı yıkmadan önce içerden bazı kimseleri İngilizler satın almışlar. (...) İngilizlerden maaş alan Osmanlı Güney Cephesi Başkomutanı Cemal Paşaya (Hasan Cemalin dedesi) talimat vererek, Şamdaki İslam alimlerinin (ki Şam o zaman İslami ilim merkeziymiş) genç kızlarını konağına getirmesi, onlara alkollü içki içmeye zorlaması ve tacizde bulunarak geri bırakılmaları istenmiştir. Bu emri alan (Cemal) Paşa, derhal bu işlemi yapmıştır. Bu yüz kızartıcı olaylar süratle Arap alemine yayılmış ve Osmanlı artık bozulmuş ve İslami yoldan çıkmıştır propagandası yapılarak , Araplar Osmanlıya düşman yapılmıştır. Özellikle Hicazda hazır bekleyen Şerif Hüseyin de işin esasını bilmeden ve duyduklarına inanarak Arapların Osmanlı aleyhine İngilizler ile birlikte kıyama geçmesine sebep olmuştur. .

Özal, röportajında, Avrupalıların satın aldıkları adamlarla Osmanlıyı içten yıktığına dikkat çekerek, böylece Türkiyenin hem Arap dünyasından, hem de Hindistandaki Müslüman aleminden koparıldığını" anlattı:

“İngilizler, bu yolla iki şeye kavuştu: Ortadoğu’daki petrol sahasını kontrol altına aldılar ve İslam Halifesi’nin etki alanındaki bir türlü hakim olamadıkları Hindistan’a hilafeti kaldırarak hakim oldular” dedi. …

Özal, Osmanlının çöküşüne neden olan İttihat ve Terakki ile bugünkü CHP yöneticileri arasındaki paralelliğe de dikkat çekti: 

CHPlilerin büyük dedeleri Mithat Paşa ve Kinim dinimdir diyen Ispartalı Hüseyin Avni Paşa ekibidir. Dedeleri ise Jön Türkler ve 600 yıllık Osmanlı devletini 6 yılda yıkmayı becerebilen 3lü çete: Yüzbaşılıktan paşalığa yükselen Enver, posta memurluğundan paşa olan Talat ve malum Cemal paşalar... Halifeye saygıyı dini bir vecibe sayan Hint Müslümanlarını bir türlü kontrol edemeyen İngilizler, Osmanlıdan sonra kurulacak yeni devlete bir şartla izin verdiler: 5 yıl içerisinde hilafeti kaldırmak... Ve 1924 yılında hilafet kalktı, Müslümanlar başsız kaldı. …, halife Vahdettin Han’ın dünya Müslümanlarından son isteği Anadolu’da başlattığı direniş için dua istemek oldu.

Hindistan Müslümanlarından dua dışında bir şey istenmediği halde bu direnişe destek için tonlarca altın gönderildi. Ancak bu altınlara CHPliler el koydu ve bir kısmıyla da malum İş Bankasını kurdu.

*

Mesele İngilizler’e verilen “gizli” sözler olunca Selanikli Atatürk’ün has adamı, gözde destekçisi ve de son başbakanı (sonradan Özal gibi cumhurbaşkanı olan) Celal Bayar’a söz hakkı tanımazsak ayıp olur.

Onun sözlerini nakleden, Süleyman Arif Emre..

Arif Emre, beş dönem milletvekilliği yapmış, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlığı makamında da bulunmuş hukukçu bir siyasetçi..

O, hem cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Celal Bayar’ın itirafına, hem de Ankara Hukuk’tan hocası (ve de Lozan’daki hukuk müşaviri) Prof. Nusret Metya’dan duyduklarına dayanarak, Lozan’da İngilizler’e bazı sözler verildiğini açıklamış durumda..

Açıklamalarını TBMM’nin görevlendirdiği bir heyete yapmış bulunuyor.

TBMM zabıtlarından okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş: 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

(…)

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: 

“Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.] (…)

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

*

İsmet İnönü’nün neyi eksik, o da cumhurbaşkanlığı yaptı.

Dolayısıyla bu yazıda onu da anmadan geçmeyelim.

Selanikli’nin okul arkadaşı ve İsmet İnönü’nün yakın dostu Ohrili Kemal’in, dostu İnönü’ye yazdığı bir mektup ve yaptığı teklif, bu hilafet konulu “İngiliz dümeni” hakkında ilave bilgi veriyor.

7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."