BÜYÜK İHTİRASLAR, KÜÇÜK ADAMLAR

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 17

 

“Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır.”

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in, Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında böyle dediğini görmüştük.

Selanikli Mustafa’yı iki odak tuttu..

Biri açıkça, biri gizli..

Açıkça tutan Osmanlı Sarayı’ydı.. Padişah Vahideddin’di..

Örtülü (gizli saklı) biçimde tutanlarsa İngilizler’di..

Selanikli ya Osmanlı’ya hizmet edecekti, ya İngilizler’e..

O, İslam ve hilafet değil, “çağdaş uygarlık” ve laiklik (siyasal dinsizlik) yanlısı bir adam olarak İngilizler’i seçti.

İngilizler de bu “büyük ihtiraslar” şampiyonuna, yeni bir devlet kurarak tarihe “devlet kurmuş adam” olarak geçme fırsatını verdiler.

Sağ kolu ve halefi İsmet İnönü, bu gerçeği, Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde bütün açıklığıyla itiraf edecekti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler’in efsanevî siyasetçisi Winston Churchill “Bütün büyük şeyler basittir ve hatta çoğu tek bir kelime ile ifade edilebilir; hürriyet, adalet, şeref, vazife, merhamet ve umut” der.

Büyük olsun olmasınlar, gerek devlet ve milletlerin, gerekse bireylerin hikâyeleri de gerçekte basittir ve çoğu tek bir cümleyle özetlenebilir.

İnönü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş hikâyesini tek cümleye sığdırma başarısını göstererek siyaset kadar fesahat ve belagattan da anlıyor olduğunu ispatlamış bulunuyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu cümle aynı zamanda, Selanikli Mustafa’nın hikâyesinin de özetidir:

Sonradan Atatürk palavrasını kendisine soyadı olarak seçmiş bulunan Selanikli Mustafa’nın başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Benim parçalanmış bir gönlün samimi feryadı olma dışında bir meziyeti bulunmayan zayıf kalemim, bir insanın hikâyesini bu kadar veciz, özlü ve parlak bir şekilde özetleme gücünden mahrum.

O yüzden, Vahideddin’in hikâyesini anlatmak istediğimde ancak şöyle yorgun bir cümle kurabiliyorum:

“Devletini kurtarmak için en güvendiği adamıyla düşmanlarına oyun oynamak istedi, fakat düşmanları aynı adamla ona oyun oynadılar; tacını tahtını kaybedip sırtında haksız bir ‘vatan haini’ damgasıyla yaban ellere sığınan vatansız bir garip olarak, uğradığı ihanetin acısını içine atıp kimseye anlatamadan, 100 milyon insana pay edilse her birine yetecek büyüklükte bir elem, keder, acı ve hüznün altında ezilerek öldü.”

*

Selanikli Mustafa, İstiklal Harbi sırasında taa Hindistan ve Afganistan gibi uzak diyarlardan “İslam için” gelen yardımları bile “iç edip” zimmetine geçirirken, önce yüzüne gülüp sonra sırtından hançerlediği, vatanı terk etmesine neden olduğu Vahideddin Osmanlı Sarayı’ndaki mücevheratı vesaire yanında götürmediği için İtalya’da fakr u zaruret ve sefalet içinde can verdi.

Borçlarından dolayı tabutuna haciz geldi, gömülmesine müsaade edilmedi.

*

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Selanikli’nin Aubrey Herbert ve Henry Macandrew gibi İngiliz “istihbarat” subaylarıyla (ajanlarla, casuslarla) yolunun kesişmiş olduğunu görmüştük.

Ve Macandrew tarafından trene bindirilip (tam da İngilizler ile müttefiklerinin İstanbul’u işgal ettikleri) 13 Kasım 1918 günü payitahta ulaşmasının sağlandığını okumuştuk.

Anasının evine gitmek yerine, işgalci subayların yerleştiği Pera Palas’a (sanki işgalci güçlerin subayıymış gibi) postu serdiğine muttali olmuştuk.

Bir gün sonra, 14 Kasım’da, ayağının tozuyla, Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price ile görüşmüştü.

İngilizler’den valilik istiyordu.

Evet, yanlış okumadınız.. İngilizler’e hizmet etmek istiyordu.

*

Lord Kinross şunları söylüyor:

Acaba, İtilâf Devletlerinden [İngiltere, İtalya, Fransa], hele Osmanlı İmparatorluğundan toprak isteğinde bulunmamış olan İngilizlerden bir mevki koparamaz mıydı? Onlar buradayken elde edilecek bir yetkinin, çekilip gitmelerinden sonra memlekete daha yararlı başka yollarda kullanılabilmesi pekâlâ mümkündü.

Mustafa Kemal, İngilizlerin ağzını dolaylı yoldan aratmaya karar verdi ve aracılığa, tanınmış bir gazeteci olan Daily Mail gazetesinin muhabiri G. Ward Price'ı seçti. Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de [İngiliz] Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. … Yanında arkadaşı Refet Bey [Refet Bele] vardı.

Mustafa Kemal, gazeteciye, ülkesinin savaşa yanlış safta katılmış olduğunu itiraf etti. Türklerin İngilizlerle hiç çatışmamaları gerekirdi. Bunu sırf Enver'in baskısıyla yapmışlardı. Savaşı kaybetmişlerdi, şimdi bunu çok pahalı ödeyeceklerdi. Anadolu bölünecekti. Mustafa Kemal, Fransızların ülke içine sokulmalarına karşıydı. Halk, belki bir İngiliz yönetimini daha az güçlükle [daha kolay] hazmedebilirdi.

'Eğer İngilizler Anadolu'da sorumluluğu üzerlerine almak niyetindeyseler tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır,' dedi. 'Bu sıfatla yardımı arzedebileceğim bir makamla temasa geçmek isterdim.'

Ward Price, gizli servisteki albaya bu konuşmayı anlattı. Albay bunun üzerinde durmayarak, 'Yakında iş isteyen daha bir sürü Türk generali çıkacak,' dedi.

[Daha sonraki dönemde] İtalyanlar kendileri girişime geçerek Mustafa Kemal'e doğrudan doğruya öneride bulundular. İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza, [İngiltere Başbakanı] Lloyd George'un Yunanlıları desteklemesine şiddetle karşıydı. …

Kont Sforza'nın aracılarından biri, milliyetçi bir hükümet kurmak konusunda Mustafa Kemal'le Fethi'nin ağzını aradı. Ayrıca iki aracı da -İtalyanları tutmakta olan iki Türk gazetecisi- İzmir gerisinde [dışında] Yunanlılara karşı Mustafa Kemal'in komutasında girişilecek bir askeri direnmeyi İtalyanların silahla destekleyeceğine söz verdiler. Gerekli ortam hazırlandıktan sonra, Mustafa Kemal, Sforza'yla tanıştırıldı. Kont ona, bütün girişeceği işlerde İtalya'nın desteğine güvenebileceğini açıkça belirtti.

'Eğer başınız sıkışacak olursa, bu elçiliğin her zaman emrinize amade olduğuna güvenebilirsiniz' dedi.

Mustafa Kemal verdiği cevaplarda fazla açılmadı. Ama tasarıları daha geliştiği takdirde, İtalyanların desteğinden yararlanabileceğini anlamıştı.

Bu arada [General] Allenby, Filistin'den gelerek İstanbul'a kısa ama fırtına gibi bir ziyarette bulunmuştu. Bazı Türk generalleri onun mütareke koşulları üzerindeki görüşüne aykırı olarak, askerlerini terhis etmekte zorluk çıkarıyorlardı [dağıtmıyor, silah altında tutuyorlardı]. Allenby, Harbiye ve Hariciye Nazırlarını [Osmanlı Milli Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı’nı] çağırtarak ağızlarını açmaya bile fırsat vermeden onlara isteklerinin listesini okudu. Bunların arasında, ön planda suçlu gördüğü Musul cephesindeki Altıncı Ordu komutanının geri alınması da vardı. İstediklerini beş dakika içinde elde eden Allenby, vakit kaybetmeden Filistin'e döndü. Suçlu görülen Altıncı Ordu komutanıysa, İstanbul'a gelir gelmez İngiliz makamları tarafından tutuklandı.

(Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, çev. Necdet Sancer, 12. b, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.)

*

Altıncı Ordu Komutanı (Cevat Çobanlı Paşa), İngiliz makamları tarafından tutuklanıyor.

Peki, Yedinci Ordu Komutanı (Selanikli Mustafa) niye tutuklanmadı?

Cevat Paşa, tutuklanıp Malta Adası’na gönderildi.

Peki, Selanikli niye Malta’ya değil de Samsun’a gönderildi?

İngilizler ona niye vize verdiler?

Malta’ya göndermeyip İstanbul’da dümen ve dalavere çevirmesine izin vermeleri bile torpil ve iltimas olarak yeterliyken, Samsun’a gitmesine neden izin verdiler?

Cevap basit: Kurdukları oyun öyle gerektirdiği için.

Selanikli İngilizler’in adamı olmayı kabul etmiş olduğu için.

(Bu oyunu, İslamî duyarlık sahibi subaylardan bilgi almış olmasının da etkisiyle Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha baştan anlamış, engel olmaya çalışmıştı. Başaramadı.. Ona, değil Vahideddin, daha sonra Selanikli tarafından idam edilen İskilipli Atıf Hoca bile inanmak istemedi.. Bediüzzaman bile işin göründüğü gibi olmadığını, ortada bir oyun döndüğünü ancak Ankara'ya gidince anlayabildi.. Uzun yıllar önce duyduğuma göre, o dönemde İstanbul'da asker olan Mehmed Zahid Kotku rh. a., Anadolu'ya geçmek için mürşidi Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretlerinden izin ister.. Cevap, "Orada İngiliz'in bir oyunu var" olur. Mehmed Zahid Efendi, 1926 yılında vefat eden Mustafa Feyzi Efendi'nin Kanunî türbesinin güneyinde yer alan kabrinin 30 yıl sonra Menderes döneminde biraz geriye nakledildiğini, davet üzerine bu işleme kendisinin de nezaret ettiğini, Hadîslerle Nasihatler adlı kitabının ikinci cildinde anlatıyor.. Otuz yıl geçtiği halde cesedinde hiçbir bozulma ve değişme olmadığının görüldüğünü söylüyor. Hakiki ulemanın ve hakiki şehitlerin cesedi çürümez.. "Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.")

*

İngilizler’in gözü Anadolu’da değildi, petrol yataklarının bulunduğu Musul ve Kerkük’teydi.

Özellikle oranın boşaltılmasını, askersizleştirilmesini istiyorlardı.

Allenby’yi Filistin’den İstanbul’a palaspandıras getiren işte buydu.

İngilizler, Selanikli ile olan örtülü anlaşmalarında (Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen) Musul’un kendilerinde kalması sözünü almışlardı.

Sonraki dönemde Selanikli ile tapınıcısı taife, gerçekte İngilizler’le perde arkasından yapılmış bir anlaşmanın gereği olarak Musul onlara bırakılmışken, bu ihanetin üstünü Şeyh Said isyanını bahane göstererek kapattılar.

Güya Selanikli (Lozan Antlaşması da yapılmış olduğu halde) Musul için İngilizler’e savaş açacakmış da, Şeyh Said isyanı buna engel olmuşmuş.

Palavra ve masal parayla değil ki..

*

Gazeteci Price ile Selanikli’nin görüşmesini sağlayan kişi, Pera Palas’ın Fransız müdürü..

Bu adam daha sonra, Selanikli'nin İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile tanışıp görüşmesine de aracılık edecektir.

Selanikli’nin Price ile görüşmesine eşlik eden General İbrahim Refet Bele, sonraki yıllarda İzmir Suikasti bahanesiyle yargılanıp soğuk terler dökecek, bu yargılama ile terbiye edilecektir.  

Price’la olan görüşmenin şahidi Refet Bele, tahmin edilebileceği gibi, bu konulardan hiç bahsetmemiş bulunuyor.

Fakat, Münevver Ayaşlı‘nın şu ifadeleri, sadece bunu değil, kim bilir daha neleri bildiğini ortaya koyuyor:

Ben … kendisinden rica ederdim:

-Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul, 1973, s. 9.)

Öyle anlaşılıyor ki, General Refet Bele‘nin hatıralarını yazmamış olmasının tek nedeni İstiklal Harbi’nin içyüzünün anlaşılmasının millette yol açacağı hayalkırıklığı ve moral bozukluğu değil.

Bunu yapmakla aynı zamanda kendisini de yıkmış olacak, çünkü hadiselerin bir parçası..

Ayrıca, konumu önemli olduğu için (İstiklal Harbi'ni başlatan beş generalden biri) yazacaklarının bomba etkisi yapacağı, mevcut rejimden ve Atatürkçülükten nemalanarak sözde vatansever geçinen tuzu kuruların keyfini kaçırması yüzünden bedel ödemek zorunda kalacağı, lanetleneceği, ve bir sürü iftiraya maruz kalacağı, açıklarının çarşaf çarşaf ortaya döküleceği kesin.

*

Lord Kinross’un gazeteci Price ile Selanikli’nin görüşmesine dair sözleri, Price’ın 1957 yılında yayınlanan Extra-Special Correspondent adlı kitabında verdiği bilgilere dayanıyor.

Kemalistler, tahmin edilebileceği gibi, Price’a inanmak istemiyorlar.

Onlara göre, Selanikli Mustafa Price’la böyle bir konuşma yapmış olabilemez.. Belki şöyle demiş olabilir: “Lan hain İngilizler, geldiniz he, geldiğiniz gibi gidersiniz.. Hele durun, ben size n’edeceğim…”

İngiliz işbirlikçisi ilan ettiği Vahideddin’e bir sürü küfür yağdıran Selanikli’den İngilizler’e de küfretmesi beklenir..

Ama hayır, sonraki yıllarda İngilizler’in kendisine Dizbağı Nişanı vermesi gündeme geldiğinde İsmet İnönü’ye “İngilizler beni sever” diyecektir.

Sevmesinler de ne yapsınlar?!

1936 yılında İngiltere Kralı Edward’ı İstanbul’da ağırlayacak, fotoğraf çektirdikleri sırada, karşısında ayak ayak üstüne atıp burnundan kıl aldırmaz havalarda durarak kendisinin yüzüne bile bakmayan Edward’ın önünde, efendisinden küçücük bir iltifat bekleyen gariban bir yanaşma gibi duracaktır.

*

Evet, Price’a “İngiliz muhibbi” laflar söylemiş olmalıdır, çünkü sonraki günlerde İstanbul basınında benzer lafları yayınlanacaktır.

Price’la bu görüşmeyi yaptıktan üç gün sonra, 17 Kasım günü, Minber gazetesinde şu sözleri yayınlanacaktır:

“İngilizlerin Osmanlı milletinin hürrryetine ve devletimizin istiklâline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında, yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin, İngilizlerden daha hayırhah (hayrımızı isteyen) bir dost olamayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir.”

(Minber, 17 Kasım 1918)

Bir gün sonraki Vakit gazetesinde ise şu teslimiyetçi sözleri yayınlanacaktır:

“Hükümetimizle mütareke akdeden (ateşkes yapan) devletlerin ve bu devletler namına mütareke şartnamesini yapan Britanya (İngiltere) hükümetinin Osmanlılara karşı olan hüsnüniyetlerinden (iyi niyetlerinden) şüphe etmek istemem. Eğer mezkur şartname ahkamının tatbikatında suitefehhümü mucip olacak (hükümlerinin uygulanmasında yanlış anlamayı gerektirecek) cihet görülüyorsa bunun sebebini derhal anlamak ve muhatablarımızla (İngilizler’le ve müttefikleriyle) anlaşmak lazımdır. Bittabi bu vazife (görev) hükümetlere terettüb eder (düşer). Benim bildiğime göre hükümetimiz bu babda icab eden teşebbüsatta (girişimlerde) bulunmuş ve bulunmaktadır.”

(Vakit, 18 Kasım 1918)

Yoruma gerek var mı?!

Adam daha ne desin, “Ben İngiliz uşağıyım” diye mi konuşsun?!

*

Evet, adam Price'a, Anadolu’yu Fransızlar’ın değil İngilizler’in işgal etmesinin daha iyi olacağını söylüyor.

Çünkü İngilizler’in sömürgelerini “yerli vali”lerle yönetme gibi bir geleneği var.

Kendisi de İngiliz işbirlikçisi vali olmaya hazır.

Fakat İngilizler ona valilikten daha fazlasını vereceklerdir, “kurtarıcı halaskârlık” unvanını..

Böylece “manda karşıtlığı”nın şampiyonluğunu yapan bir isim olarak ortaya çıkacaktır..

İngilizler “Şark meselesi”ni kökünden çözmek için Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek istemektedirler.

Fakat mevcut şartlarda Osmanlı ekabirine “Osmanlı Devleti’ni ilga edin, hanedanı başınızdan atın, yerine ırkçı, laik (siyasal dinsiz), Batıcı bir devlet kurun” deseler, milletin hanedana daha fazla sahip çıkmasının önünü açmış olacaklar.

Kimse onlara evet demeye, hain işbirlikçi olarak görünmeye cesaret edemeyecek.

*

O halde, Osmanlı Devleti’ni dönüştürmek mümkün olmadığına göre, çare olarak geriye, ona hayat alanı (Lebensraum) bırakmayacak yeni bir devletin tesisi kalıyor.

Fakat bu nasıl yapılacaktır?

Selanikli’ye “Anadolu’ya git, yeni bir devlet kur” deseler, o da kalkıp böyle bir niyetle gitse, yüzüne tükürülürdü.

O halde, Vahideddin’in güven duyduğu bu adamın Anadolu’ya bir kurtarıcı olarak gitmesi sağlanmalıydı.

İşte bunun için Yunan, Anadolu’ya saldırtıldı.. Milne Hattı'yla denetim altına alınan, TBMM açılana kadar devamına izin verilmeyen "kontrollü saldırı".

Ve Vahideddin, Selanikli yaverini Anadolu'ya kurtarıcı olarak (Anadolu genel valiliği anlımana gelen olağanüstü yetkilerle) göndermek zorunda bırakıldı.

Ve sonra aynı Vahideddin, Yunan’dan vatanı kurtarmaya çalışan kahraman Selanikli’ye zorluk çıkararak onu İngilizler’in isteği üzerine geri çağıran ve engellemeye çalışan bir hain gibi gösterildi.

İngiliz baskısı ve tehditleri yüzünden yaptığı açıklamalar sayesinde o konuma düşürüldü. 

*

Bu söylediklerimizin teferruatlı açıklaması Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızda var.

Fakat nasip olursa inşaallah bu yazı dizisinde söz konusu açıklamaları zenginleştirmeye çalışacağız.

Sonuç: Selanikli Mustafa, İngilizler’le anlaşarak (onlar hesabına ve kendisinin de yeni kurulan devletin banisi ve diktatör cumhurbaşkanı olması karşılığında) Osmanlı Devleti’ni yıkmış bir İngiliz aparatıdır.

Kişisel ikbali, şan şöhreti, heykellerinin dikilmesi, putlaştırılıp ilahlaştırılması imtiyazı karşılığında milletin dinini, imanını, maneviyatını satmıştır.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Selanikli’ye ve hempalarına yönelttiği soru hâlâ cevap bekliyor:

“Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?”

*

Yeni devletin nasıl kurulduğunu ve Selanikli’nin “misyon”unu en iyi bilen, hiç kuşkusuz, İsmet İnönü’ydü:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler’in bu iyiliği ne karşılığında yaptığını sorgulamayan bir aklın ve sormayan bir tarihçiliğin içine tüküreyim.


TİYATRODA YENİ PERDE: FİLİSTİN VE SURİYE'Yİ KURTARAN SELANİKLİ MUSTAFA, BU DEFA İSTANBUL'U KURTARMAK ÜZERE TRENE ATLAR

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 16

 

Bir önceki bölümde demiştik ki, Lozan’da sadece Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan toprakları değil, İslam, millî ve manevî değerler ve Hilafet de feda edildi.

Lozan Antlaşması, sadece metninde yer alan ifadelerden hareketle değerlendirme konusu yapılamaz.

Onu anlamak için şu dört hususun ayrıntılı bir şekilde analiz edilmesi gerekir:

Birincisi, Selanikli Mustafa Kemal’in Adana’dan İstanbul’a geldiği (ve aynı zamanda İstanbul’un düşmanlar tarafından işgal edildiği gün olan) 13 Kasım 1918’den İstanbul’dan ayrıldığı 16 Mayıs 1919’a kadar olan altı ay üç gün zarfında Osmanlı’nın payitahtında çevirdiği dolap ve dümenlerin, özellikle İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla olan açık ve gizli görüşmelerinin masaya yatırılması gerekiyor.

İkincisi, İngilizler’in İstiklal Harbi sırasında izledikleri politika ve attıkları adımların, görünüşteki söylemler değil, yol açtığı sonuçlar açısından incelenmesi önem taşıyor.

Üçüncüsü, Selanikli’nin İstiklal Harbi sırasında attığı adımların, gizli ve açık beyanlarının oluşturduğu büyük resmin ne söylediğinin anlaşılması icab ediyor.

Dördüncüsü, Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan ve adına Atatürk ilke ve inkılapları denilen (gerçekte İngiliz ilke ve inkılapları olan) yenilikler ile, izlenen yeni dış politikanın Lozan’la bir ilişkisinin bulunup bulunmadığının araştırılması  gerekiyor.

*

Şunu açıkça söylemek gerekiyor: Lozan Antlaşması’nın temellerine ilk harç, Pera Palas’ta İngiliz komutanlar ile Selanikli Mustafa arasında gerçekleşen görüşmeler sırasında atılmıştır.

Hatta belki de Halep’te..

Halep’te teslim olduğu İngiliz generali Henry Macandrew’le görüşmesi sırasında..

General Henry John Milnes Macandrew, daha önce teslim alınan binlerce, onbinlerce Türk askerinin aksine Selanikli’yi niçin bırakmış, gitmesine müsaade etmişti?

Aralarında nasıl bir konuşma geçmişti?

*

Selanikli Mustafa’nın bu şekilde serbest bırakılması hadisesi bana, CIA’in taşeronu sözde Şeriatçı DAEŞ (IŞİD) örgütünü kuran Ebubekir Bağdadî soytarısının macerasını hatırlattı..

1971 doğumlu bu soytarı, Irak’ta basit bir imamdı.

2003’teki Amerikan işgalinden bir yıl sonra birçok Iraklı gibi hapse girdi.. Hapisten çıktıktan sonra artık radikal bir adamdı..

Buraya dikkat.. Hapishaneler, istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) birtakım vaatlerle eleman devşirdikleri birer ajan serasıdır.

Nitekim, Türkiye’de de son MİT yasasında, MİT’çilere mahkumlarla diledikleri gibi görüşme izni verilmiş bulunuyor. (Bunu zaten yapıyorlardı da, yasa şemsiyesi altına alındı.)

Sizce bir istihbaratçı bir mahkumla niçin görüşür?

Ebubekir Bağdadî denilen soytarı niçin hapisten çıkarıldı ve önü açıldı?.. 

Niçin palazlanıp büyümesine göz yumuldu?

*

Yakın zamanda Afganistan’a gidip İçişleri Bakanı Siracüddin Hakkanî de dahil olmak üzere birçok yetkiliyle görüşen bir tandığımın anlattığına göre, Amerikalılar bu DAEŞ’i Afganistan’da da Taliban’a karşı kullanmışlar..

Taliban ile DAEŞ arasındaki çatışmalar sırasında Amerikan helikopterlerinin gelip bunları kurtardığı oluyormuş. (Tıpkı PKK’lılar gibi.)

Bazen de, sözde DAEŞ’lileri tutuklama görüntüsü altında, Taliban’ın karşısında savunmasız kaldıkları zamanlarda onları koruma altına alıyorlarmış.

*

Biz, Selanikli Mustafa Atatürk’e dönelim..

Mehmet Hasan Bulut imzalı önemli bir kitap var: İngiliz Derviş.

Kitabın adının devamı da var: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert.

Kitabın internetteki tanıtımında şu ifadeler yer alıyor:

“Bu kitap, Türkiye’nin yakın tarihindeki hemen hemen her hadisede yer almasına rağmen adına kitaplarda pek rastlamadığımız İngiliz casus Aubrey Herbert’ın hayatını anlatıyor. İttihat ve Terakki liderlerinin ve Lawrence ve Mark Sykes gibi meşhur casusların yakın dostu Aubrey Herbert, Mustafa Kemal’i de evinde misafir etmiş İngiliz bir aristokrat. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunda büyük rolü var; fakat hep perde arkasında kalmayı tercih etmiş. Araştırmacı yazar Mehmet Hasan Bulut, bizim için bu perdeyi aralıyor.

İstihbaratçı Aubrey Herbert aynı zamanda bir subay..

Çanakkale Savaşı’na da katılmıştı.. Çanakkale anılarını Türkçe’ye tercume etmiştim ve “Devler Ülkesinde Devler Savaşı” adıyla yayınlanmıştı.

Evet, İttihat ve Terakki subaylarının yakın dostuydu..

Mesela Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde yurtdışına kaçan Talat Paşa’yı Berlin’de ziyaret etmeyi ihmal etmemiştir.

İmdi, bu istihbaratçının Selanikli Mustafa’yı evinde misafir etmiş olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

*

Kısacası, Selanikli Mustafa’nın İngiliz istihbaratı ile olan ilişkilerinin kökleri derin..

İlişkisi İstanbul’da, Mütareke döneminde gizli görüşmeler yaptığı (İngiliz gizli servisinin İstanbul şefi) Rahip Frew (Fro) ile yaptığı gizli saklı, başbaşa görüşmelerle başlamış değil.

*

Her neyse.. Biz, Selanikli’nin Halep’te İngilizler'e teslim olup serbest bırakılması hadisesine dönelim.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kitapla ilgili bir tanıtım yazısında şu ifadeler yer alıyor:

'19 MAYIS 1919 EFSANESİ'NE BİR DE BURADAN BAKIN! / Hüseyin Yağmur

Bugünlerde bir aziz dostumun tavsiyesi üzerine, Mehmet Hasan Bulut tarafından kaleme alınan ve İngiliz Ajan Aubrey Herbert’in Ortadoğu ve Balkanlarda yaptığı çalışmaları anlatan İngiliz Derviş* isimli kitabı okuyorum.

… Kitabın en önemli özelliği, dönemle ilgili Türk halkının okullarda okuduğu, resmi kaynaklarda yer alan ve resmi tarihçiler tarafından yazılan ‘pagan ezberi’ bilgiler yerine, İngiliz, Amerikalı, Fransız gibi yabancılar tarafından o günün Türkiye'si ve o günün Türkiye'nin kurucu kahramanları ile ilgili yazılmış gerçek bilgilerden ibaret  olması…,

Kitabı okurken özellikle 340. sayfasından itibaren ‘19 Mayıs 1919 Efsanesi’  bilgilerini tebessümle izletecek bilgiler karşıma çıktı. Bu bilgileri bugün  sizlerle paylaşmak istedim:

(…..) Yıldırım Orduları komutanı olarak ricat ederek Halep'e çekilen Mustafa Kemal, Halep'in 40 mil dışında kamp kurdu. Buraya bir kaç gün sonra gelen General Macandrew'a kendisi teslim oldu (Bulut, 2019: 344-345).

(…..) Gelen emir üzerine  General Macandrew, Mustafa Kemal'i serbest bıraktı ve Onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu'ya Geçen Mustafa Kemal, Adana'da kısa bir mola verdikten sonra*(1) 13 Kasım'da işgal altındaki İstanbul'a döndü.

(…..) Halep’ten gelen Mustafa Kemal, annesinin (Beşiktaş) Akaretler’de evi olmasına rağmen İngilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palas'a yerleşti, Mustafa Kemal, ertesi gün Daily Mail gazetesinin muhabiri ve arkadaşı George Ward Price ile buluştu. Mustafa Kemal, George Ward Price’a, “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi. ve kendisini İngilizlerin Karadeniz ordusunun başındaki Korgeneral Harrington ile görüştürmesini istedi. …

Sultan, Anadolu'da silahları teslim alınmamış orduları ve İstanbul'un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. İstanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu'ya geçemezdi. İstese bile İngilizler buna müsaade etmeyecekti. ,,,

Sultan, 22 Kasım'da Mustafa Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona “Ordu'nun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler. Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu. Ertesi hafta Yıldız Sarayı'nda tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen, Mustafa Kemal'i Anadolu'ya göndermeye karar verdi (Bulut, 2019: 348).

(…..) (Batılı Filozof) Makyavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşayamaya alışkın devletler ele geçirildiğinde  elde tutmanın 3 yolu vardır: İlki, onları ortadan kaldırmak. İkincisi, gidip orada yerleşip oturmak. Üçüncüsü, vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunları ile yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükümet o hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyaç duyduğundan o Devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti, başka yollara müracaat etmek yerine, kendi halkı ile idare ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.

Bu yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişinin halkın gözünde nasıl büyütüleceklerini  ise şu şekilde izah ediyordu: Çoğu kişi akıllı bir hükümdarın fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibarını kendiliğinden artırması icab ettiğini düşünür.

O zaman kendi kendilerini idare edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı, New Europa grubu harekete geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, İngiltere başvekili Lloyd George ve Yunanistan başvekili Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu'ya asker çıkarma meselesini konuştu. Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti,

Bunun üzerine İngiltere başvekili Lloyd George, Mustafa Kemal'in muayene olduğu Rothschild Hastanesi'nin Başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa başvekili Clemenceau, İtalya başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson, Paris'te Yunanlıların Anadolu'ya çıkışı üzerinde anlaştılar. Yunan ordusunun çıkışından evvel, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar Anadolu'da işgallere giriştiler.

Anadolu'nun her yerinde peş peşe müdafaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi İttihatçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda Mustafa Kemal'in reklamı yapılmaya başlanmıştı, Anadolu artık halaskar kurtarıcı Mustafa Kemal'in gelişini bekliyordu (Bulut,2019: 352-353).

(…..) Yakın Doğu Yardım cemiyetinim mensuplarından gazeteci William T.Ellis,  Mustafa Kemal Samsun'a çıkmadan bir ay önce New York Herald gazetesinde çıkan makalesinin sonunda Türkiye'nin son yıllarını şöyle anlatmıştı: Dünyanın bu köşesi yine karışıklık içerisinde. Yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor. Selanik'in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı? (Bulut, 2019: 357-358).

(…..) Bu arada Fransız ihtilaline ve Napolyon'a olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, Samsun'a çıkmış, buradaki İngiliz subaylarla bir toplantı yaptıktan sonra Havza ve Amasya gitmişti. (Bulut,2019:359). (Bu yol, günümüzde Havza Belediyesi tarafından ‘Kurtuluş  Yolu’ olarak ilan edilmiş durumdadır/Yazarın Notu)

Velhasılıkelam, yazarın değerli araştırmasını şöyle özetleyebiliriz: Bir ilçenin kaymakamı ile bir köyün muhtarı bir plan dahilinde köy halkını ikiye bölüp önce savaştırsa, sonra barıştırsa, köylülerin bu planı ruhu bile duymayabilir. Hatta birer şükran abidesi olarak kaymakamın heykelini ilçe merkezine, muhtarın heykelini köy meydanına dikebilirler.

Ortadoğu ve Afrika’daki ülkelerin 1. Dünya Savaşı ve kolonyal dönem sonrası umumen kaderleri bu anlamda tecelli etmiştir. Özellikle Afrika ülkelerinin en büyük meydanları kolonyal dönem valilerinin devasa heykelleri ile süslüdür. 

İLAVE NOTLAR:

*1) Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’te İngilizler tarafından serbest bırakılmasının ardından ülkenin kurtuluşu için bulduğu çözümlerden biri ‘kendisinin Harbiye Nazırı olarak Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’ne dahil olabilmesidir.’ …

*2) Kemalist Araştırmacı Alev Coşkun da Ward Price görüşmesini doğrulamakta ve bu konuya şöyle destek vermektedir: Mustafa Kemal, Pera Palas'ta bir İngiliz Generalle konuşur. Kimilerine göre bu General, Harrington'dur. İngilizlerle konuştuğu da sabittir, yani generalin direk kendisiyle görüştüğü sabittir (Coşkun, 2011:74).

(https://www.yenisoz.com.tr/yazarlar/19-mayis-1919-efsanesine-bir-de-buradan-bakin-2422/)

*

Wikipedia’daki “Henry Macandrew” maddesinin ilk cümlelerinde, bu adamın (Herbert Aubrey gibi) aynı zamanda istihbaratçı (intelligence officer) olduğu belirtiliyor.

Bu adam, Selanikli’yi sadece serbest bırakmakla yetinmiyor.. “Tamam, serbestsin, çek git!!” demesi de iltimas (torpil) olarak yeterliyken, lüks arabayla, onu İstanbul’a götürecek olan trene yetiştirmek üzere istasyona bıraktırıyor.

Selanikli söz konusu olduğunda kafalarının çalışma düzeneğini beş yaşındaki çocuk vitesine takan Kemalist uyurgezerlerin inandığı masallardan biri, İstanbul’u işgal eden İngilizler’in Mustafa Kemal’den çekiniyor olması efsanesi..

Çekinseler, Suriye’de teslim aldıkları bu adamı böyle özel arabaya bindirip tren istasyonuna yetiştirerek İstanbul’a gönderirler miydi?! (Lenin'in de bir tren hikâyesi var.. Almanlar, düşmanları Rusya'yı "dizayn" etsin diye trene bindirip göndermişlerdi.)

Bu soru, Kemalistlerin zekâ seviyesini aşan bir soru olduğu için cevap vermekten muaflar..

*

Evet, Selanikli Kemal efendi trene atlıyor ve "Bekle beni İstanbul" diyor.

Tesadüfen İngilizler’in İstanbul’u işgal ettiği gün (13 Kasım) İstanbul’a gelen Selanikli, anasının evine değil, işgalci İngiliz kuvvet komutanlarının karargâh haline getirdikleri Pera Palas’a yerleşiyor. 

(Tesadüf deyince aklımıza, Amerikan başkanlarından Franklin D. Roosevelt'in şu sözü geldi: "Politikada hiçbir şey tesadüfen olmaz. Olmuşsa, öyle planlanmıştır." Biz yine de, Selanikli'nin işgalcilerle aynı gün İstanbul'a gelişini İngiliz'in planı olarak görmek yerine tesadüfe bağlayalım.. Fakat, Selanikli'nin anasının evi yerine Pera Palas'a yerleşmesi kesinlikle tesadüf değildir.)

Vatandaş sanki işgal gücü subayı..

“Şeytan görsün şu emperyalist vampirlerin yüzünü!” deyip anasının evine gitmek yerine bunların yanı başına yerleşiyor.

(Ve biz bu defa da, Mevlana ve Şeyh Sadi-i Şirazî'nin "Farklı cinsten iki canlı bir araya geliyor, birlikte yaşayabiliyorlarsa, mutlaka aralarında bir müşterek nokta vardır" anlamına gelen sözlerini, ve verdikleri [ortak noktaları topallıkları olan] leylek ile karga birlikteliği örneğini hatırlıyoruz.)

*

13 Kasım günü İstanbul’a gelen Selanikli, hemen bir gün sonra ayağının tozuyla temaslarına başlamıştı.

Evet, bir gün sonra, 14 Kasım’da Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price ile görüşmüştü.

Bir sonraki yazıda buradan devam edelim inşallah.


SELANİKLİ NAPOLYON’UN CENNET KADINLARININ UÇKURUNUN DERDİ YÜZÜNDEN GİRİFTÂR OLDUĞU DAYANILMAZ ACILAR

 





KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 15

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in “Mustafa Kemal’in Mütareke (Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ateşkes) döneminde İstanbul’da çevirdiği dolap, dümen ve dalaverelere dair sözleri üzerinde duruyorduk.

Konuya geçmeden önce, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’la ilgili olduğu için, güncel bir gelişmeden bahsetmek uygun olur. (Kimse bu adama, kendisine palavradan Atatürk soyadını aldı diye Türkler’in atası anlamında Atatürk demek zorunda değil.. Türkler’in atası olmadığı kesin, kimlerin oğlu olduğu ile ise, ilgilenmeye değmez.)

Odatv.com’da şöyle bir haber yer alıyordu:

Bakın Atatürk fotoğrafı neden yırtmış: ‘Teğmen’den pişkin savunma

10 Kasım'da Atatürk'ü anma töreninde Atatürk fotoğrafını önce buruşturup atan sonra da yırtan teğmenin savunması "pes" dedirtti.

29 Aralık 2023 11:44 Son Güncelleme: 29 Aralık 2023 11:51

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ebedi başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusunda bar teğmen, Atatürk'ün fotoğrafını yırttı.

Sözcü yazarı Aytunç Erkin, "Üç teğmen neden savunma yapmadı?" başlıklı bugünkü yazısında Atatürk'ü savunan üç teğmenin neden savunma yapmadığına yer verirken Atatürk fotoğrafını yırtan teğmenin, fotoğrafı neden yırttığını açıkladı.

Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle:

"Tuzla Piyade Okulu’nda 10 Kasım Atatürk’ü anma törenlerinde tüm teğmenlere göğüslerine takması için bir Atatürk fotoğrafı ve rozeti verildi. Bir teğmenin bu rozeti takmadığı, fotoğrafı da buruşturup attığı öne sürüldü. Bunu gören diğer teğmenler tepki gösterince, Atatürk fotoğrafını buruşturup atan teğmen, 'Ben Atatürk’ün askeri yönünü beğeniyorum ancak cumhuriyet sonrası yaptıklarına katılmıyorum' ifadelerini kullandı. Bu sözler sonrası olaya tepki gösteren askerlerle, Atatürk fotoğrafını yırtan teğmen ve arkadaşları arasında arbede çıktı. …”

*

Bu “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” teğmeni tebrik ediyorum.

Ancak, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’ın beğenilecek bir “askerî yönü” bile yok.

Anafartalar’da bütün bir alayın (57. Alay) son erine kadar ölümüne neden olmuş, fakat nasılsa kendisi kurtulmuştur.

Düşmanın önünden kaçtı mı, saklandı mı, belli değil.

Diğerlerinin (Allahu a’lem) şehit olduğu gibi kendisi de ölse, diyeceğiz ki kurtulmaları mümkün değilmiş, öyle olmuş.

Fakat Mustafa Kemal ile yanındaki emir subayı ya da emir eri kurtulmuş.

Çanakkale’de başka da bir hizmeti yok.

*

Dikkat edilirse, Mustafa Kemal’in şehit olmasından değil, ölmesinden söz ettik.

Ölseydi, hakkında hüsnüzanda bulunulup “Şehit oldu” denilirdi, fakat aslında (tabiri caizse) Niyazi olurdu.

Çünkü imansız bir adamdı.. (Sonradan imansız olmamış, o zaman da imansızmış.)

Bunu, tam da o dönemde, zina yaptığı sevgilisi dul Madame Corinne’e yazdığı bir mektup belgeliyor.

Söz konusu mektupla ilgili bilgiler Mevlüt Çelebi’nin “Peyami Safa’nın Tercümesiyle Atatürk’ün Corinne Lütfi’ye Mektupları” başlıklı makalesinde yer alıyor (Timurlu Tarihine Adanmış Bir Ömür: 75. Doğum Yılında Prof. Dr. İsmail Aka’ya Armağan içinde, Editör: Musa Şamil Yüksel, TKAE Yayını, Ankara 2017).

Bu Selanik çocuğu, Corinne’e mektubunda şunları diyor (s. 287-8):

“Burada hayat o kadar sakin değil. Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hâli kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten de bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi veya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, huriler onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tâbi olacaklar. Yüce Saadet.

“Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar.

“Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.”

Mektubun tarihi 20 Temmuz 1915.

Mektubundaki ifadeler, koskoca bir alayı ölüme gönderirken kendisinin nasıl kurtulduğunu da açıklıyor: Hususî inançları buna elverişli değil..

O sırada 34 yaşında olan bu Selanik çocuğu, “Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş” derken, Allahu Teala’nın müminlere vaad ettiği Cennet’in, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından (insanların tabiri caizse “dolduruşa getirilip" aldatılması için) uydurulmuş şeyler olduğunu ima ediyor.

İnanmış insanların Allah vergisi şehadet ve gazilik arzusu bu zevkperest zina tutkununda yokmuş. (Bir sürü kadınla evlilik dışı ilişkisi oldu. Latife Hanım hariç.)

Ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyormuş.

Bu zina düşkünü Selanik çocuğunun, Kur’an gibi bütün dünyaya meydan okuyan bir mucizesi bulunan Peygamber Efendimiz s.a.s. hakkındaki iddiası doğru değil tabiî ki, iftira..

Fakat kendisi hakkındaki itirafı, onun kişilik ve karakterini olduğu gibi ortaya koyuyor.

Söz konusu nitelikleri, yani inanmış insanların şehadet ve gazilik arzularını desteklemeyi hiç ihmal etmemesi, kendisinin arsız ve utanmaz bir din istismarcısı olduğunu gösteriyor.

*

Evet, bir müminin siyasette olsun, savaşta olsun (Ki General Clausewitz’in ifadesiyle savaş, politikanın başka araçlarla devamından ibarettir) dinî saiklerle hareket etmesi din istismarı değildir, dindarlığın ta kendisidir.

Dinini yaşamak, din istismarı olamaz.

Fakat Selanik’in zinasever çocuğunun yaptığı şey, din istismarının ta kendisidir.

Ve ne yazık ki bu din istismarı, anayasasının “başlangıc”ına “din istismarı” tabirini yerleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî politikası haline gelmiş bulunmaktadır.

Devlet, İslam devleti (din devleti) değil, fakat bu devlet için ölenlerden şehit olarak söz ediliyor, Cennetlik oldukları ilan ediliyor.

Böylece, Selanik’in zinakâr çocuğunun samimiyetsiz sahtekârlığı sürdürülüyor.

*

Selanik’in amatör filozofunun mektubunun devamındaki ifadeler ise, “insanların gerçek arzuları” dediği şeylerin özellikle kendisinin arzu ve tutkuları olduğunu, ve aynı arzu ve tutkuların kadınlarda da bulunduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor:

“Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz bir hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?”

Cennet ve Cehennem’e inanmıyor, fakat Cennet kadınlarının “dayanılmaz” halinden müştekî..

Ve bu “dayanılmazlık”, Cennet’te sanki başka hiç nimet yokmuş gibi, salt, Selanikli’nin beğeneceği türden bir “uçkurizm” eksikliğiyle alâkalı..

Uçkur varsa hoş vakit var, uçkur yoksa gelsin “dayanılmazlık”..

Bu cahil ve seviyesiz adamın ifadeleri, Cennet’teki insanın bedensel yapısının ve psikolojisinin, dünya hayatındaki nefs-i emmare sahiplerininki gibi olacağını zannettiğini ortaya koyuyor.

Adamın “dayanılmazlık” kıstası, aklının neresinde olduğunu da gösteriyor.

Zaten tam da bu kafaya göre yaşayıp öldü..

(Cennet’te, insanın akıl ve hayaline gelmeyecek, asla düşünemeyeceği nimetler olacak.. Fakat insanda Cennet arzusu, ancak dünyadaki nimetler hatırlanarak oluşur. Cehennem korkusu da aynı şekilde dünya ateşinin yakması gibi olguların bilinmesiyle meydana gelir. Şayet Allahu Teala insana karşı cinsler arasındaki meyli bu dünyada vermese ve yaşatmasaydı, Cennet nimetleri arasında hurilerden bahsedilmesi insanlar için bir anlam ifade etmezdi. Önemsemezlerdi. Görüldüğü gibi, Selanikli boş adam, Cennet’i “uçkur”dan ibaret görüyor, ve kafasındaki “zevk şablonu” çerçevesinde Cennet hayatını kadınlar için “dayanılmaz” kabul ediyor. Oysa ki Cennet’te, bu dünyada mevcut olmadığı için anlatılamayacak, anlatılsa anlaşılamayacak muazzam nimetler mevcuttur. Dayanılmazlık, Selanikli boş kafa gibi din istismarcısı imansızların gireceği Cehennem’de söz konusu.)

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı, laf olsun torba dolsun kabilinden konuşup saçmalayan boşboğaz bir geveze olduğunu belgeliyor:

“Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor.

“Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”

Şu laf salatasına bakın, kadınla kafa bulup dalga mı geçiyor, yoksa dozunu kaçırdığı yalakalığı yüzüne gözüne mi bulaştırıyor, belli değil.

*

Teğmen’in “Atatürk’ün askerî yönü” sözü çerçevesinde Çanakkale’den bahsederken söz buraya geldi.

Selanikli’nin Filistin macerasına geçelim..

Önceki yazılarda açıkladığımız gibi, Osmanlı’nın savaşı tümden kaybetmesine yol açan Filistin yenilgisinin baş müsebbibi bu adam..

Buradaki “askerî yönü”, koskoca Yedinci Ordu’ya “Haydi hep beraber kaçıyoruz” demekten ibaret..

Kendisi kaçmayı başarmakla birlikte ordusu kaçamadı, perişan oldu.

İstiklal Harbi’ne gelelim..

Eskişehir bozgununun ardından aldığı karar, yine kaçmak, Ankara’yı terk edip TBMM’yi Kayseri’ye taşımaktı..

TBMM gitmeyi kabul etmeyince mecburen Ankara’da kaldı.. Ve Meclis’ten diktatörlük yetkileri alarak Sakarya Savaşı’na katıldı.

Fakat burada da aklı fikri kaçmadaydı.. Nitekim orduya kaçma emri verdi, fakat bereket versin ki Mareşal Fevzi Çakmak bu emri fiiliyata geçirmedi ve bir süre sonra Yunan’ın geri çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.

Böylece Selanikli, beleşten zafer kazanan komutan oldu. (Ayrıntıları Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızdan okuyabilirsiniz.)

*

Mustafa Kemal Büyükihtiraslar, TSK’nın ebedî başkomutanıymış.. Odatv öyle diyor.

TSK kafa, kalp ve ruh bakımından ölü ise belki böyle ölü bir başkomutan onlara yakışır.

Değilse, bir ölü, TSK’nın başkomutanı da değildir.

Eğer hayatta olmayan biri başkomutan olacaksa, Müslüman’ın ordusunun başkomutanı ancak Fahr-i Kâinat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olabilir.

Haydi Türkler için “ikinci dereceden başkomutan” bulunduğunu varsayalım, o zaman da sırada Melik-i Muazzam Sultan Alparslan var, bilge kahraman Osman Gazi var, Ebu'l-Feth Fatih Sultan Mehmet var, keramet sahibi Yavuz Sultan Selim Han var..

Var oğlu var..

Bir Alparslan’la Selanikli kıyaslanabilir mi?!

Sultan Alparslan bütün bir Anadolu’yu fethedip bize bırakmış, bunun ise kurtardığı bölge avuç içi kadar bir yer, Ege bölgesi.

Yavuz Sultan Selim Suriye, Doğu Anadolu, Lübnan, Ürdün, Filistin, Mısır ve Arabistan’ı emri altına almış..

Kendisini Napolyon’la kıyaslayan Selanikli, tartılacağı adamı doğru seçmiş, kendisi bu milletin maneviyatını batırdığı için, sonunda herşeyini batıran Napolyon’la kıyaslanabilir.

Fakat İskender ve Cengiz gibi dünya fatihlerinin yanında solda sıfırdır, onlarla aynı ligin futbolcusu değil.

Batılılar’ın onu abartıp yüceltmelerinin nedeni ise, işgalcilerle birlik olup Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmüş, koskoca bir İslam ümmetinin hilafet kurumunu ortadan kaldırmış, ümmet-i Muhammed'in (s.a.s.) başsız kalmasına yol açmş olmasıdır.

Batı’nın “çağdaş uygarlığı”na yaptığı hizmet büyük.. (Bazıları bu çağdaş uygarlığa “emperyalizm” diyor, fakat Selanikli’nin lügatinde emperyalizm yok gibi görünüyor.)

*

Her neyse, biz konuya dönelim.. Selanikli’nin Mütareke döneminde İstanbul’da çevirdiği dolaplar üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin, Sultan Vahideddin’e Suriye’den gönderdiği telgrafta, kurulacak yeni hükümette bakan olma talebinde bulunduğunu görmüştük.

Vahideddin, hükümeti kurma görevini verdiği Mareşal Ahmet İzzet Paşa’ya, Selanikli’nin bakan yapılması için ısrarda bulunmuş, fakat kabul ettirememişti.

İzzet Paşa, teklifi politik (diplomatik) bir dille geçiştirmeye çalışmıştır.

E. Semih Yalçın, (bir önceki yazıda da atıfta bulunduğumuz) makalesinde şöyle diyor:

Mustafa Kemal Paşa’nın mütarekeden az önce cepheden yaptığı bu politik teşebbüs, İzzet Paşa tarafından "barıştan sonra Allah'ın lütfu ile iş birliği yaparız" şeklinde bir cevapla nazikçe geri çevrilmiştir.

(“Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 178.)

Peki, Selanikli Büyükihtiraslar bunun üzerine sesini kesme olgunluğu göstermiş midir?

Hayır!..

Yüzsüzlük sanatında devrim yaparak İzzet Paşa’ya hesap sormaya kalkışmıştır.

Yine Semih Yalçın’dan dinleyelim:

… Mustafa Kemal Paşa, İzzet Paşa'nın "sulhtan sonra Allah' ın lutfu ile işbirliğj yaparız" şeklinde cevabına o zaman telgraf başında şu karşılığı vermiştir: "Sulh gecikecektir. Sulha kadar çok buhranlı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirsem düşüncesiyle Harbiye Nezaretini (Milli Savunma Bakanlığı’nı) istcrniştim. Yoksa sulha vardıktan sonra onun huzur ve sükunu içinde. Harbiye Nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Bana göre badessulh (sulhtan sonra) refakatimizi (birlikteliğimizi) hiç de zaruri, hatta lüzumlu görmüyorum”. (s. 180)

Lafa bak!..

Selanik çocuğu, senin Filistin’deki bütün savaş becerin kirişi kırıp tabanları yağlayarak kaçmak olmuş, başka da bir marifetin yok, hangi faydadan bahsediyorsun!

Üstelik, barıştan sonra senden daha iyi bakanlık yapacak askerler vardıysa, barışa kadarki dönemde de senden daha iyi yapabilecek adamlar var demektir.

Dahası, senin Padişah’a çektiğin telgraftaki ifadelerin, nasıl hareket edeceğini gösteriyor: Behemahal sulh, her ne olursa olsun barış!

İzleyeceğin politika bu..

Bunu senden daha iyi becerecek adamlar niye olmasın?!

*

Sadrazam Mareşal Ahmet İzzet Paşa, yıllar sonra hatıralarını kaleme alacak ve Selanikli’den şöyle bahsedecekti:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış [Anadolu’ya gönderilmiş] olduğunu inkâra savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş (müfettişlik) dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında [bile] olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurulumuzun) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce (Mustafa Kemal) Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali (Başbakanlık) ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

Mareşal, Selanikli’nin manevî fotoğrafını çok güzel çekmiş:

Gizli gündem ile, takiyye ile gelecek için emeller ve hayaller kurmak..

Selanikli’nin tabiriyle “büyük ihtiraslar”..

Saray tarafından görevlendirildiğini gizlemek için lafları eğip bükerek kıvırmak..

Padişah’ı iğfal edip (gaflete düşürüp) aldatmak..

Üstelik Padişah kendisine “hiçbir faniye nasip olmamış” olağanüstü yetkiler vermiş, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle donatarak onu hem askerlere hem (valiler de dahil olmak üzere) bütün devlet memurlarına emir verme (hatta görevden alma, görev yerlerini değiştirme) konumuna getirmişken..

Sözünden caymak.. (İngilizler’e verdiği sözlerden, onlardan tırstığı için caymadı, cayamadı.)

Küfran-ı nimet.. (Sadece Padişah’a karşı olsa neyse, kendisini Ali Rıza ile Zübeyde’nin çocuğu olarak yaratan Allahu Teala’ya karşı küfran-ı nimette bulundu.)

*

Sanki yeni sadrazam (başbakan) bununla çalışmaya mecbur..

Selanikli’nin bütün bu şımarıklık ve haddini bilmezliğinin ardındaki etken, Sultan Vahideddin’e olan yakınlığı..

Sultan Reşad hayattayken kimsenin bunu adam yerine koyduğu yoktu..

Reşad hayatta olsaydı Saray’a böyle bir telgraf çekmek şöyle dursun, kapısının önünden bile geçemezdi.

Behemehal barış” filan diyerek dış politikaya yön vermeye kalkışma işgüzarlığında bulunabilmesi imkansızdı.

“Falan, filan, feşmekanca bakan olsun, beni de unutmayın” diyerek “gölge padişahlık” taslayamaz, “padişahın gölgesi” rolüne soyunamazdı.

“Padişah yaverliği” unvanına da sahip olamazdı.

Yeni sadrazama böyle artistlik de yapamazdı..

*

Fakat şimdi, güvenini istismar edip kullanabileceği bir saf adam bulmuştu: Vahideddin.

Onun sırtına basarak, takiyye kumaşından yapılmış, gizli gündem makasıyla kesilmiş, yalancılık ipliğiyle dikilmiş “büyük ihtiraslar” smokinini giyebilir, sahtekârlık taşlarıyla döşenmiş, hilekârlık asfaltıyla tesviye edilmiş güzergâhtaki yolculuğuna başlayabilirdi.

Evet, yeni hükümet kuruldu, ve 30 Ekim günü Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalandı.

Vahideddin’in tahttaki dördüncü ayını tamamlamasına dört gün kalmıştı.

Bir başka deyişle, Selanikli’nin yıldızı dört aydır parlamaktaydı.

Mondros bir sulh (barış) antlaşması değildi, mütarekeydi (ateşkesti).

Sulh Antlaşması olarak önce Sevr gündeme gelecekti.. Bir yıl dokuz ay (21 ay) sonra, 10 Ağustos 1920’de.

Fakat İngilizler’in asıl planı başkaydı..

Her ne kadar o tarihte Ankara’daki Selanikli henüz herhangi bir başarı kazanamamış idiyse de, onun önünün (Osmanlı Devleti’ni devre dışı bırakacak şekilde) açılmasını ve onunla başka antlaşmaların yapılmasını istiyorlardı.

Bu gerçeği Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, uzun yıllar sonra, 1973 senesinde, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde gayet açık, anlaşılır ve veciz bir biçimde ifade edecekti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler ile müttefikleri açısından asıl mesele, Batı dünyasının altı asırlık baş ağrısı Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesi ve Hilafet kurumunun ortadan kaldırılmasıydı.

Bu iş için aradıkları uygun adamı da bulmuşlardı: Vahideddin’in yaveri Selanikli Mustafa.

Selanikli “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) zihniyetinde, “çağdaş uygarlık” fedaisi “diyaloğa açık” bir adamdı.

Bunu hem İngiliz subaylarıyla Pera Palas’ta yaptığı görüşmelerinde, hem de İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile olan gizli saklı başbaşa görüş alışverişlerinde ortaya koymuştu.

“Behemahal sulh”çu Selanikli Mustafa’nın ilk hamlesi Fransızlar’la imzalanan Ankara Antlaşması’yla geldi.

Selanikli, Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan toprağı olan kuzey Suriye’yi ve Halep’i behemahal onlara bıraktı.

“Behemahal sulh” treni yola çıkmıştı.. Çuf çuf çuf diyerek yol alıyordu.

Selanikli’nin keyfine diyecek yoktu.

Son istasyon ise Lozan’dı.

Burada da (Misak-ı Milli sınırları içindeki) Batı Trakya, Musul, Kerkük ve Ege adalarından behemahal vazgeçildi.

*

Fakat Lozan sadece bunlar değildi.

İslam, millî ve manevî değerler ve Hilafet de Lozan’da feda edildi.

Nasıl feda edildiği inşallah bir sonraki yazıda.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."