Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ DÜNYA’DA EŞİ
"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."
Bu
satırlar Ayhan Tekineş'in Twitter
(X) hesabında yayınlandı.
Tarih
18 Aralık 2023.
Ayhan
Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..
FETÖ'cü
diye nitelendirilenlerden.
*
Tekineş hangi ilahiyatçı ya da ilahiyatçıları kastediyor olabilir?
Akla ilk gelen isim (son günlerdeki "kanal servisleri"
çerçevesinde) Nihat Hatipoğlu..
Yurt dışından yayın yapan birisi "Elimde Ataşehir'de 25-26 yaşında
kızla çekilmiş kasetin var.. Ekranları bırak, yoksa yayınlarım ha!" diyor.
Kasedi yoksa, blöf yapılıyorsa Hatipoğlu açısından korkulacak birşey yok..
Programlarına paşa paşa devam eder.
Varsa da devam edebilir de sonunun nasıl geleceğini kestirmek güç..
Burada soru şu: Normalde "düşmanlarını azaltmaya, dostlarını
çoğaltmaya" çalışması gereken biri neden Hatipoğlu'nu hedef alıyor
olabilir?
Bunun ardındaki etken nedir?
*
Muhtemelen bunun cevabı, Hatipoğlu'nu tehdit eden şahsın ardındakilerle,
onu ("Bilgi güçtür" mottosu çerçevesinde) birtakım konularda
bilgilendirerek görece güçlü hale getirenlerle ilgili.
Bunlar, "Nihat Hatipoğlu'na da bir çakıvereceksin" demiş olabilirler.
Peki neden?
Nedeni, Hatipoğlu'nun (her ne kadar suya sabuna el sürmeden, zülfiyâre
dokunmadan, rejim açısından sıkıntılı meselelere girmeden) dinî mevzuları
anlatıyor olsa da, "derin"lerin istediği türden çarpıtmalar
yapmaya yanaşmamakta ısrar etmesi olabilir mi?
Çünkü Cübbeli çapsız ya da Cevat
Akşit gibi tarikatçılarda görülen türden Atatürk’lü mesajlar verdiğine şimdiye
kadar rastlanmadı.
Mustafalıktan çıkmış olan Müstafî
İslamoğlu gibi hem Kemalist hem yarım ağız Darwinist olmadı.. Hz. Adem a.s.’a yarı-maymun bir ana
baba yakıştırmadı.
Ahlâk adına Şeriat’i itibarsızlaştırmaya kalkışmadı.
Tarihselci-modernist ilahiyatçı soytarılar gibi milletin itikadıyla
oynamadı.
Hem düzenin (zoruna gidecek şeyleri söylememekle birlikte) işine gelecek
şeyleri söylemedi, hem de TV programlarıyla cebini doldurdu, şöhretine şöhret
kattı.
Dolayısıyla, bir şekilde itibarsızlaştırılmayı hak etti.
*
Bugüne kadarki tecrübe ve müşahedelerim çerçevesinde olayla ilgili olarak benim
aklıma gelen izah tarzı bu..
Ancak, hadisenin gerisinde başka etkenler de olabilir, bilemem, herşeyin en
doğrusunu Allahu Teala bilir.
Bu arada şunu da söyleyelim: Nihat Hatipoğlu öyle sıradan biri değil..
Babası Haydar Hatipoğlu muhterem bir alimdi.. Dedeleri de..
Doğuda sevilen sayılan, hürmet gören ilim ehli köklü bir aileden..
Cübbeli çapsız gibi itibarını "Ye kürküm ye" hesabı
üzerindeki kürkten, cübbeden, göbeğine kadar uzatmaya uğraştığı vitrin süsü
sakalından alıyor değil.
*
Bu itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.
Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı
geliyor.
Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek
versiyonu da var.)
Nihat Hatipoğlu gibi isimlere ulaşmak zor değildir.. Gönderirler bir genç
kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım,
fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden
mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden
yavaş yavaş ağlarını örerler.
Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi
aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye
koymaları mümkündür.
İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır,
sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.
Başarılı olunursa kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde
kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.
*
Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:
“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından
gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de
kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler
ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."
İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye
görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..
Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler"
diye yargılanıp tutuklanan var mı?
Benim bildiğim, yok.
Niye?
Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu,
"itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara
sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç
yılla olayı kapatırız" denildiğinde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.
Üstelik bunların bir kısmı da "gizli
tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?
Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten
saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.
*
Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs.
olayı.
Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem
oldukları kasetlerle ortaya konuldu.
Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin..
Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, ..
Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..
Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak
dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.
Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine
konuldu.
O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri şu
anki Milli Savunma Bakanı Orgeneral Yaşar Güler..
Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, odatv.com'da,
"Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza
olunuyor?" diye yazabildi.
*
Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete
alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve
bekletme durumunda değiller.
Ortada bir suç varsa olayı (zaman
aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular
paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.
Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması,
"Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine
karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.
Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.
Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe
alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.
*
Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.
Onlar ayrıcalıklı.
İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) görev icabı bazı suçları
işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.
Görev icabı.
(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat
Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir
diye bir tip kızın birine "yeni sevgili" aradığını söyleyerek
telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde
davranabiliyor.. Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve
ahlâksızlık yapabiliyor.. "Mevzubahis olan vatansa milletin anası
avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)
Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da
yapabiliyorlar.
Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan"
diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın
başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.
İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da
yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla
kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı
pezevenklikleri de yapabiliyorlar.
Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya
taşımak mümkün değil.
Suç.
*
Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021
tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:
Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset
varmış.
Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan
öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni
Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk
Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı.
Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını
anlatmıştı.
Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını
yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı.
Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki
isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu:
“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval
kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar
ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme
endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek
istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi,
bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler
var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte
insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla,
tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her
biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet
edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi
biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da ‘Ben
kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın!
Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar
çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi
değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”
(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)
*
Olayı anlatan
Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye
bir ifade kullanıyor.
İmdi, bu kişiler
FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..
Söylemiyor.. Olsaydı,
saklamazdı, derdi.
Getirenler FETÖ’cü
olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk”
demezler.
(Merhum Yazıcıoğlu’nun
FETÖ’cülerle arası iyi değildi. BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece
Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini
sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek
vermişti. Fethullah Gülen ise bu
hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin
safında yer aldı. Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da
müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek
verecek biri değildi. O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü
“at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.)
*
Kasetleri getirenlerin
FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.
Hatırlayalım,
Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.
O dönemde AK Parti
iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet
adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı
Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.
Can ciğer kuzu sarması
formatındaydılar.
Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet
adamları”nın aleyhine olacak şekilde Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir
isme yanaşmaları, böyle bir risk almaları beklenemez.
Herşeyden önce, böylesi
bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini bilmeyecek
kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.
*
O günün siyasal
ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir
siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek
zor değil.
Temmuz 2008’de karara
bağlanan ve AK Parti’nin o yıl
aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler
açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.
Erdoğan’ın o sırada
destek verdiği Ergenekon davası
yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar
kimlerdiyse, onlar olabilir.
O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında
kimler vardıysa, onlar olabilir.
Evet, Yazıcıoğlu’nun
vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında
duruyordu.
O günlerde hiç kimse,
bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal
vermiyordu.
2010 yılındaki anayasa
değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret
göstermişti.
The Cemaat ile AK
Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek
gerekecekti.
İktidar partisinin The
Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait
Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.
Yani Yazıcıoğlu’nun
vefatından bir yıl sonrası.
*
Kasetleri getirenler, “kayıtların,
görüntülerin yanlış ellere geçme
endişesi” taşıyorlarmış.
Demek ki,
kendilerini “doğru el” olarak
görüyorlardı.
Kendileri
vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?
Yaptıkları teklifin
mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na,
kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın
vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda
Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark
kalmazdı.
Olaya Yazıcıoğlu
açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?
Kopyalamadıklarından
nasıl emin olunacaktır?
Ayrıca, kasetleri
Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin
ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?
Eğer bunu
düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin
üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları “yanlış el” tehlikesini ebediyen
bertaraf edebilirdi.
*
Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak
olabilir miydi?
Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol
açacağı kestirilemez.
Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabiliriz:
“Efendim, bizden duymuş
olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin
görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü
kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya
sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş.
Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam
artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından
çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz?”
Böylesi bir durumda,
devletin bekasını, özellikle ve
öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını
koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve
yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?
Yine, “ellerindeki o
kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve
yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından
bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da
sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi
konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan
adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir
miydik?
Ya da, “tarlasını sürdükleri” Yazıcıoğlu’nun adamlarından
birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset
depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek
istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?
*
Görüntüler,
Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.
Ele geçirmeyi
bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.
Olayımızda kapıyı açan
maymuncuk, “zaaflar“.
İnsanların zaafları
nelerdir?
Hepimiz biliyoruz:
Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı
cins…
Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri..
Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı
değilim” demiş.
Peki nasıl kaydedilmiş
bu görüntüler?
Hayırsever kaset
tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla,
kimi de takiple …”
Bilgileri derin.
*
Demek oluyor ki, eğer
kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay
“takip“e bakıyor.
Takılıp demlendiği
mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.
Yok öyle biri değil de
işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.
Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor..
Daha yorucu, daha masraflı.
Uygun elemanı
ayarlayacak, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlayacak, sonra da ektiğiniz
tohumların yeşermesini bekleyeceksiniz.
Bir başka deyişle, balığın
damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı ve vaatkâr yemler
taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla
bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.
Gözleriniz ufukta
olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine
işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..
*
Bir
çuval dolusu kaset, CD vesaire..
Herhalde Yazıcoğlu’na
ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir
“edebî ve sanatsal seçki”
yapmışlardır.
Böyle bir
“tehlikeli” koleksiyon oluşturmak
kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan
uzak.
Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir
kişinin harcı olamaz.
Bu tür keşfiyat ve
kayıt kuyudat profesyonel ekip işidir.
Uzmanlık,
işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.
Kurumsallaşma
gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü,
becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem
siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.
Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış
elemanlara, yetişmiş personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa,
teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal
ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.
Bir çuval dolusu
görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.
Ayrıca, böylesi masraflı,
yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve
tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç
olmalıdır.
Tamam,
bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe
yarayacak?
Kullanmayacaksanız,
ya da kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?
*
İşte
bu noktada, kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.
Ne
mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar,
dernekler bunu yapabilir.
Devlet
adamlarının, askerlerin vs. rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o
“devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.
Bu,
mümkün değildir.
Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir.
Demirel'in sözlerini hatırlayalım:
"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."
Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.
*
Tekineş’in
sözleri üzerinde durmaya devam edeceğiz inşallah.
İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ
İslam’ın
şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve
ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi
anlamına geliyor.
Devletin
laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.
Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.
Bu “İslam’ı
laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı
hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.
Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.
*
İslamcılık
karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız
siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin)
İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç
cümleyi geçmiyor.
İddialarına
cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de
kötüdür” demeyi sürdürüyorlar.
İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.
Adam tutmuş
İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki),
bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin
berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.
Tarih kötü
birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.
Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.
*
Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.
Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!
Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.
Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.
Faizcilik
kötüdür, çünkü faiz kötüdür.
İtfaiyecilik iyidir, çünkü
itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.
“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini
*
"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir.
“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın,
böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..
İslâmcılığın
bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır
tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve
modernite..
“Şu İslâm’a
aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”,
daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.
İşin kötü
tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı
üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..
Batı’daki
modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik
oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve
postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..
İslâmcılığı
bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin
de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..
Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar?
Neden Hristiyanlar’la aynı dili
konuşuyorlar?
*
Gerçekte bu,
İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî
bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.
Ancak, bu
hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız
değiller..
Çakma
müçtehitler de onların safında.
Bunların bir
müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan
söz etmesi boşuna değil..
Ancak, bu
“geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel
fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.
Onlara göre,
bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan
müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki
geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir
şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.
Öyle ki,
bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu
“geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille,
“hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.
*
Bu geçiş
dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi
kelâmı” da icat etmiş durumdalar.
Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama
üzerine kuruludur.
Bunun için
de, sofistlerle (geçmiş zamanların
postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış
bulunuyorlardı.
Mesela, Mevâkıf
ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı
gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi,
ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın
iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin
değerlendirmesini yapar.
Aynı
geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha
yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.
Merhum
Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı
tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.
Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur:
Allahu
Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.
Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.
*
İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına
gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise,
Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini
ileri sürebiliyor.
Nedeni,
İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.
Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar.
Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.
Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil,
“vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le,
“kalp gözü”yle anlaşılır.
Doğal
olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında
“pazarlama” gözbağcılığından ibaret.
(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)
*
Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:
Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir
gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak
erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...
Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor....
(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce
(Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib
ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s.
xxxvii.)
... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir
cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği
düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı
müdafaa etmek kabil olmuyor....
Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz
olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir
vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün
olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)
Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve
tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer
temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık
zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan
aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham
eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek
alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın
bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden
ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki)
bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz
bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında
anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl
buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin
büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız
eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat
etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı,
aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar
sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü
idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat
ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan
bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı
gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece)
Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)
*
İşte
bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız”
tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk
davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek
hristiyanlaştırılması..
Ve
laikleştirilmesi.
Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor.
İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin
mucidi, Hristiyanlar..
Bu, İslâm’ın
hristiyanlaştırılmasıdır..
Laikleştirilmesidir.
Dinin dinsizleştirilmesidir.
*
Evet, Hristiyanların
din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden,
din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”,
Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş
dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.
Böyle
adlandırmıyorlar, o başka..
İslâm’ın
hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu
bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz
bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.
Kelamın durumu böyle.. “Geçiş
dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden
farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz
verdikleri görülüyor.
Bunlarınki,
“geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman
kardeşler..
Geçiş dönemi
“fıkhının” esasını, hanımı başörtülü
olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle
sürdürmeye devam edenlerin makam ve
mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası
oluşturuyor.
*
Bu sözde
geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa
Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.
Evet, bir
geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr
demokrasi”ye olan iman, “din
milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a
bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.
Değilse,
ne?..
Heva ve
hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı”
gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı
oluyor?..
İctihad
kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz
görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi
geliyor?..
*
Geçiş
dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını
çektiği) diyalogçular oluşturuyor.
Bunlara
göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in
“dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.
Dünyanın tek
ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı
bomba”lar.
Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde..
Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs..
Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler...
Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü?
Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..
*
Geçiş dönemi
fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz
Nakşî ahlâk edebiyatçıları..
Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..
Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız..
Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar.
Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.
Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...