“BEN BU ÇOCUĞUN CANINDAN ENDİŞE EDİYORUM”

 



























GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (7) / DR. SEYFİ SAY

 

“BEN BU ÇOCUĞUN CANINDAN ENDİŞE EDİYORUM”


Bedelli askerliğim, 14 Şubat 2000 günü bitmişti. Eve döndüğümde, ayın 16’sında Enstitü’de doktora öğrencileri ile toplantı yapılacağını bildiren bir yazının gelmiş olduğunu görmüştüm.

Toplantıya, Enstitü’nün yeni müdürü Prof. Dr. Vural Savaş başkanlık ediyordu. Öfkeyle, yüksek bir ses tonuyla, bağırıp çağırarak önceki yönetimi suçluyoryanlış işler yapıldığını iddia ediyordu. Bu yanlış işlere bir örnek olarak da, İbn Haldun üzerine doktora yapılmasını gösteriyordu. “Olabilir miydi böyle birşey, İbn Haldun üzerine doktora yapılabilir miydi?!”

İbn Haldun üzerine doktora tezi yazacak olan bendim.

Bu şahsın, tıpkı adaşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş gibi kendine bir misyon biçmiş veya o misyonla görevlendirilmiş olduğu açıktı. Öyle ki, ilk işlerinden biri, Enstitü’nün adını değiştirmek ve oradan “İslâm Ülkeleri” ifadesini çıkartıp atmak olmuştu. Böylece, Ortadoğu ve İslâm Ülkeleri Enstitüsü, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’ne dönüşmüştü. 

(Yıllar sonra bunu, Denizcilik Müsteşarlığı'nda çalıştığım sırada, Nurbani F. adlı bayan eleman, daha doğrusu piyon, bana karşı kullanacaktı. Benim personel müdürlüğündeki dosyam elindeymiş gibi, Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü'nde yüksek lisans yapmış olduğumu iddia ettiğimi, fakat Türkiye'de böyle bir enstitü bulunmadığını, diplomamın sahte olduğunu ileri sürecekti. Nerde?.. Hakkımda yazıp Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Ulaştırma Bakanlığı'na gönderdiği "ihbar" dilekçesinde.. Bu dilekçeler Denizcilik Müsteşarlığı'na sevk edilecek ve Müsteşarlık hakkımda soruşturma başlatacaktı. Maksat beni uğraştırmak, bana gözdağı vermek, kulağımı çekmekti.)

II. Vural Savaş’ın, İslâm’ın bırakın kendisine, adına bile tahammülü yoktu. İbn Haldun hakkında ise, bu iktisat uzmanı militanın, hiçbir şey bilmediği anlaşılıyordu. O taparcasına yücelttiği Batılılar’ın kendisinin o nursuz suratına tükürmeye bile tenezzül etmeyeceklerini, buna karşılık İbn Haldun’a hayranlık duyduklarını bilmiyordu ve muhtemelen hiçbir zaman da öğrenemeyecekti.

Bende, bu II. Vural Savaş’ın, İbn Haldun konusunda yazmaya çalıştığım tezimin tamamlanmasına bir şekilde engel olacağı kanaati uyanmıştı. Bu yüzden, o sömestr için harç bile yatırmamaya karar vermiştim. Bunun sonucu olarak, Haziran ayında kaydım silinecek ve ben, yarım kalan tezimin yazımına devam edebilmek için dokuz sene sonrasını beklemek zorunda kalacaktım.

*

O günlerde, hepi topu 28 günlük askerlik anılarımı dinlemek için Cemaat’ten arkadaşlar akşamları beni ziyaret ediyorlardı. Bunların bazılarının, Nureddin’in muhbirleri (ispiyoncu ya da ajanları) olduğu kesindi. Yine o sıralarda Taksim’de faaliyet gösteren bir yurtdışı eğitim danışmanlığı firması benden, oluşturmayı düşündükleri kapsamlı bir internet sitesi için çeviri yapmamı istemiş bulunuyordu. Vaktimi bu çevirilerle geçiriyordum. Ancak, henüz evimde internet bağlantım yoktu. İngilizce metinleri Taksim’den disketle alıyor, çevirilerini de yine disketle teslim ediyordum. 

O sıralarda radyo da dinlemiyordum. Bu yüzden, Esad Efendi’nin sohbetlerinde neler söylediğinden de haberim yoktu. Mart ayı sonları ya da Nisan ayı başlarında bir internet kafede, son iki-üç aylık sohbetlerin Sincanlı merhum Metin Erkaya tarafından yapılmış kaset çözümlerini okumuştum. Bu sohbetlerde, yine benimle ilgili ima ve telmihlerin yer aldığını fark etmiştim. Hatta Esad Efendi, durup dururken askerlik konusuna bile girmiş bulunuyordu. İfadelerinden, benim, Sağduyu Gazetesi’nin kapanması üzerine kendisiyle olan ilişkimi koparmış olduğumu, vefasızlık ettiğimi, ahdime sadık olmadığımı düşündüğü anlaşılıyordu. 

Konuşmalarında böyle bir hava vardı.

Aslında benim Esad Efendi’yle herhangi bir sorunum yoktu, uzak durmam ona sırt çevirmem anlamına da gelmiyordu. Fakat onu, benim varlığımdan rahatsız olan oğluyla başbaşa bırakmak istiyordum. Bu yüzden, bir buçuk yıl önce, yani gazetenin çıkmaya başlamasından dört-beş ay sonra, 1998 yılı Ağustos ya da Eylül ayı içinde, o sırada Almanya’nın Essen kentinde S. G.’nin misafiri olarak ikâmet eden Esad Efendi’ye Sivas’tan bir faks mesajı gönderdikten sonra, artık Esad Coşan Hoca’yla herhangi bir irtibat kurmayıp, kendimi bir kenarda tutmaya çalışmamın daha doğru olacağını düşünmeye başlamıştım. (Bu, S. G. hakkında yıllar sonra Haber7.com’da, “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” başlıklı bir yazı yayınlanacaktı.) İstanbul’dan birlikte yola çıktığımız Coşkun Yılmaz, ben ve Hakyol Vakfı’ndan Av. Hasan Pak ile Mehmet, Sivas’tan sonra Malatya’ya gidecektik. Benim faksım üzerine Esad Efendi benim nerede, kimlerle beraber olduğumu tespit ettirmiş ve yanımdakilerden birinin cep telefonuyla benimle temas kurmuştu. Ben, cep telefonu kullanmıyordum. Gönderdiğim bu faks mesajından sonra Esad Efendi’ye bir daha, “oğluna veya bir başkasına karşı kendimi savunmak için” hiçbir şey söylememiş ve yazmamıştım. Bu hem ilk, hem de sondu. Ayrıca, artık sekreteri vasıtasıyla Esad Efendi’nin bayramlarını ve kandillerini tebrik etmeyi bırakmaya da karar vermiştim. Bu ayak oyunlarından bıkıp usanmıştım, kenarda ve uzakta kalmak istiyordum.

Ancak, Esad Efendi’nin benim bu tavrımı da yanlış anladığı, kendisine sırt çevirmek gibi algıladığı ya da Nureddin’in onun meseleyi böyle algılaması için bazı tezviratta bulunduğu, yazıya dökülmüş hallerini okuduğum konuşmalarından anlaşılıyordu. Bunun üzerine, Esad Coşan Hoca’ya bir mesaj göndermiş, maddî ve manevî sıkıntılarımın bulunduğunu, dua istediğimi söylemiştim. Her ne kadar Esad Efendi’nin birçoklarına karşı yeri geldiğinde çok sert davranabildiğini biliyorduysam da, aslında mütevazı bir insan olduğunun farkındaydım. Öyle ki, Hüseyin Emin Öztürk’ün Akra FM’de yöneticilik yaptığı sırada “Hocaefendi’nin beni telefona çağırdığını” söylemişler, en üst kattaki yayın odasına çıktığımda H. E. Öztürk ahizeyi bana vermiş, bu konuşmamız sırasında Esad Efendi benden dua istemişti. Şaşırmıştım. “Efendim, biz sizin duanıza muhtacız” şeklinde karşılık vermekten başka birşey yapamamıştım..

Benim bu sıkıntılardan şikayetle dua talebimin üzerinden birkaç hafta geçmeden, o sırada Zinde Derneği’nin yönetim kurulu üyesi olan Hakan Farımaz beni aramış, Esad Efendi’nin, İskenderpaşa Camii imamı Mikdat Kutlu ile birlikte, ABD’deki öğrencilerin kamp programına katılmamı istediğini söylemişti. Bunu yapmayı gönülden arzu ettiğimi, fakat o sırada sağlık sigortam bulunmadığı için vize almamın mümkün olamayacağını ifade etmiştim.

Kısa süre sonra, kendileri için çeviri yaptığım yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasında fiilen mesai yapmaya başlamıştım. Bir yandan çeviri yapıyor, diğer yandan da başkalarına yaptırdıkları çevirileri redakte ediyordum. Bu arada, onlar adına, Akşam Gazetesi’nin haftalık eğitim eki için yazılar da kaleme almaya başlamıştım. Ancak, yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasındaki ortamı beğenmemiştim, bu yüzden mesai usulü çalışmayı bırakmıştım. Bununla birlikte, onlar için gazete yazıları hazırlamaya devam edecektim. 

Bu arada, Bahadır Celepoğlu vasıtasıyla, çalışmaya başlamış olduğu İhlas Haber Ajansı (İHA) ile bir iş görüşmesi yapmıştım. Böylece, Ekim ayı başında, “dış haberler son okuma redaktörü” olarak orada işe başlamıştım. Yurtdışındaki muhabirlerin gönderdikleri haberler ve İHA’daki elemanların Reuters’ten çevirdikleri metinler benim bilgisayarıma geliyor ve ben onları son kez gözden geçirip redakte ettikten sonra servise koyuyordum. Fazla yoğunluk olduğunda, bunun yanı sıra çeviri de yapıyordum.

İHA’da çalışmaya başlamamdan birkaç hafta önce, Eylül ayı başlarında, Esad Efendi’nin İsveç’te bulunduğunu öğrenmiştim ve orada yaşamakta olan Rafet Candemir’e telefon edip, “Hocaefendi’ye selam ve hürmetlerimi iletmesini” söylemiştim. O yılın Mart ayından itibaren, Esad Efendi’nin benim sessizlik ve suskunluğumu bir tür protesto ya da kendisine sırt çevirme gibi yorumlamaması için ara sıra bu şekilde selamlama mesajı göndermemin uygun olacağını düşünmeye başlamış bulunuyordum. Ancak, tam da benim Rafet Candemir’e telefon ettiğim, “Hocaefendi’ye selam ve hürmetlerimi iletmesini” söylediğim sırada onun yanında bulunan Esad Coşan Hoca, benim aradığımı anlayınca ahizeyi ondan alıp benimle konuşmaya başlamıştı.

Bu, iki yıl önce, 1998’de Essen’den beni aramasından sonraki ilk konuşmamızdı ve aynı zamanda son konuşmamız olacaktı. Çünkü beş ay sonra, yaşamını yitirecekti.

O konuşmamızda Esad Efendi, İsveç’e yanına gitmemi istemişti. Benimle görüşmek istiyordu.  Doğal olarak, geleceğimi söylemiştim. Ancak, her ne kadar söz konusu yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasında fiilen çalışmaya başlamış idiysem de, şirketlerde genelde rastlandığı gibi, sigortam hemen yapılmamıştı. Bu yüzden, vize almam mümkün değildi; yine de, söz konusu danışmanlık firmasına çok uzak olmayan, Beyoğlu’nda Tünel girişine yakın bir yerlerde bulunan İsveç Başkonsolosluğu’na kadar giderek vize şartlarını öğrenmek istemiştim. Gerçekten de, vize başvurusu sırasında, bir yerde sigortalı olarak çalıştığımı belgeyle ispatlamam gerekmekteydi. Böylece, Esad Efendi’nin benimle görüşme arzusunu yerine getirmem de mümkün olmayacak, bu iş ahirete kalacaktı.

Bununla birlikte, Ekim ayı başlarında Kemal Kaptaner benimle temas kuracak, ABD’deki doktora öğrencilerinin Boston’da bir merkez açmak istediklerini, bunun için yer tutmuş olduklarını ve Türkiye’den hem orayı yönetecek hem de imamlık yapacak birisini istediklerini, bunun için Esad Coşan Hoca’ya başvuruda bulunduklarını, onun da benim ismimi vermiş olduğunu söylemişti. 

Kemal Kaptaner’e, ABD’ye gitmeyi kabul ettiğimi ifade etmiştim. Bunun üzerine, oradaki öğrencilerle bu işi nasıl halledeceğimiz konusunu e-posta vasıtasıyla görüşmeye başlamıştık. Daha önce sözünü etmiş bulunduğum, babası ABD’li olan Ali, orijinal (Batılı) ismi ile bana davetiye gönderecek, oradaki masraflarımın kendileri tarafından karşılanacağına dair beyanda bulunacaktı. Ayrıca, bir dil okulunda çalışmakta olan bir arkadaş, o okulun Boston’daki şubesine kaydımı yaptıracak ve kayıt belgesini gönderecekti. Bunun yanı sıra, 8 bin dolar gönderecekler, bu parayı bir hesaba yatıracak, ABD Başkonsolosluğu’ndaki vize başvurum sırasında, hesabımda para bulunduğunu böylece ibraz edecektim; bu şekilde kararlaştırmıştık. 

Bu doğrultuda, sonraki günlerde, söz konusu paranın 5 bin dolarını bir finans kurumuna yatıracak, 100 dolarını pasaport masraflarım için kullanacak, 2 bin 900 dolarını ise, çalışmaya başlamış bulunduğum İHA’nın da o sıralarda taşınmış bulunduğu Yeni Bosna’daki büyük binada yer alan İhlas Finans Merkez Şubesi’ne yatıracaktım. Vadesiz hesap açtırmak istediğim halde, oradaki memur vadeli olması için ısrar edecek, bunun üzerine sadece bir ay vadeli olmasını kabul edecektim.

O sıralarda rüyamda, İhlas Holding’in söz konusu binasının İhlas Finans’ın yer aldığı kısmında büyük bir yangın çıkmış olduğunu ve dumanlar yükseldiğini görecek, ancak bunun maddî bir yıkıma işaret ettiğini anlayamayacak, manevî bir soruna delalet ettiğini düşünecektim. Ancak, kısa süre sonra, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından Başbakan Ecevit’e fırlatılan Anayasa kitapçığının Türkiye ekonomisi okyanusunda yol açtığı girdap ve tsunami, birçok banka gibi İhlas Holding’i de önüne katıp götürecek, oraya yatırmış bulunduğum 2 bin 900 doları çekme imkânını bulamayacaktım.

İHA’da çalıştığım sıralarda karşılaşıp konuşmuş bulunduğum Ahmet Selvi’ye, ABD meselesinden bahsetmiş bulunuyordum. Birkaç gün sonra beni telefonla arayıp, verdiğim haber hakkında Necmi Sarıyer’le konuştuğunu, Necmi’nin, “Böyle birşey yok. Bizden habersiz böyle birşey olmaz. Seyfi’ye söyle, kendi kendisine aslı astarı olmayan böyle şeylerden bahsetmesin” dediğini aktarmıştı. O da, “Seyfi’ye söyle” tenbihini yerine getirmiş bulunuyordu.

O sıralarda Necmi, Cemaat içinde eskisine göre çok daha güçlü hale gelmişti. Çünkü, yıllardır Esad Efendi’nin sekreterliğini yapmakta olan İsmail Özlü’nün bu görevine, Esad Efendi’nin Türkiye’ye geri dönmesi muhtemel görülmediği için son verilmiş, onun Türkiye’deki işlerini takip vazifesi Necmi’ye havale edilmişti. Bu yüzden, Necmi için, “Hocaefendi’nin yeni sekreteri” deniliyordu. Necmi’nin, İ. B.’ın bacanağı olan İsmail Özlü’nün yerini almış olması, Konyalılar grubuyla olan uzun mücadelesinin zaferle sonuçlanmış, karşısındakilerin bir daha bellerini doğrultamayacak şekilde yenilmiş olması anlamına geliyordu.

*

Esad Coşan Hoca’nın beni İsveç’e çağırma nedenini de, Amerika’ya göndermek istemesinin ardındaki asıl etkeni de ancak 16 sene sonra anlayabilecektim.

Yıllar sonra, 2016 senesi sonbaharında, Almanya’nın Osnabrück kentinde ikâmet etmekte olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sınıf arkadaşım Yozgatlı Hacı Murat beni TBMM'deki odamda ziyaret edecekti. Hacı ile aynı sınıfta okumuştuk ve ayrıca öğrenciliğimiz sırasında bir yıl aynı evde kalmıştık. Bunun yanı sıra Almanya’da yaşadığım 1988-1990 arasında çok sık bir araya gelmiştik.

Uzun bir aradan sonra yaptığı bu ziyaret sırasında Hacı geçmiş günlerden ve merhum Esad Efendi’den de bahsetmişti. 28 Şubat Süreci yüzünden Türkiye’yi terk eden Esad Efendi’nin, Avustralya’ya yerleşmeden önce Almanya’da kaldığı sıralarda onunla görüşmüş bulunuyordu. Söylediğine göre Esad Efendi, Avustralya’da ikâmet eden ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak’ın da aralarında bulunduğu bir topluluğun huzurunda kendisine, benimle ilgili olarak, “Onu tanıyor musun?” diye sormuştu. “Çok iyi tanıyorum” demesi üzerine Esad Efendi, “Çok iyi tanıyorsan o zaman onu sen daha iyi anlarsın” demiş bulunuyordu. Sonra da, hem ona, hem de oradaki diğerlerine, “Onu buraya ne yapıp yapıp bir şekilde getirebilir misiniz?” diye birkaç defa sormuştu. Sonra da şu açıklamayı yapmıştı: 

“Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. Çünkü her zaman MİT bunun karşısına çıkıyor. Bunun canından endişe ediyorum.”

Hacı’nın söylediğine göre, Esad Efendi bunları söyleyince herkeste bir duraksama olmuş, ortaya kurşun gibi ağır bir sessizlik çökmüştü..

*

Gerçek şu ki, ben de o tarihten iki buçuk – üç yıl öncesinde canımdan endişe etmeye başlamıştım. Bunun nedeni, gördüğüm bazı rüyalar ve o rüyalarla ilişkili biçimde yaşadığım bazı olağan dışı durumlardı.

Bununla birlikte, Esad Efendi’nin Almanya’da cemaate bunları söylediği sırada canım aklıma bile gelmiyordu. Kafamı kurcalayan mesele sadece geçim derdiydi. Parasızdım ve borçluydum. Evde altı küçük çocuk vardı ve ben geçimimi sağlayacak parayı bulmakta güçlük çekiyordum. Artık hayatımdan endişe etmiyordum, MİT’in umurunda olacağımı da sanmıyordum, cemaatin yayın organlarının genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü ve yazarlığı gibi bir vasfım kalmamıştı çünkü.

Ancak, yanılmaktaydım.. Ve ben bunun farkında değildim.. Bununla birlikte farkında olan biri vardı: Esad Efendi.. Onun haklı olduğunu sonradan yaşadıklarım da gösterecekti ve ben geç de olsa “uyanacaktım”.

Ancak bu konularda herkes Esad Efendi gibi düşünmüyordu. Benim için “paranoya” ıstırabını yaşamış olan tek kişi Esad Efendi’ydi, ve bir başkası ne o zaman, ne de sonra, bir daha hiç olmayacaktı. O öldürülecek ve ben kendi paranoyamla başbaşa kalacaktım.. Yapayalnız. 

Başkaları bana, yaşadıklarımın sadece bir paranoya olduğunu düşünmem için telkinde bulunacaklardı. Benim kamuda çalışmama vesile olan, birçok iyiliğini gördüğüm, bir zaman gelip Milli Savunma ve Milli Eğitim Bakanı olarak da görev yapacak olan Denizcilik Müsteşarı İsmet Yılmaz da buna dahildi. 

2006 yılı Mart ayında, onun başında bulunduğu Denizcilik Müsteşarlığı’nda sözleşmeli personel olarak çalışmaya başlamış bulunuyordum. İki ay kadar sonra, Mersin ile Suriye’nin Lazkiye şehri arasında başlayacak olan deniz otobüsü seferlerinin ilkine benim de katılmamı istemişti. Lazkiye’de, Meridyen Otel’de bir gece geçirmiştik. Sefere Denizcilik Müsteşarı İsmet Yılmaz ve Mersin Valisi Hüseyin Aksoy da katılmış bulunuyordu. Müsteşar Yardımcısı Mehmet Solgun odama gelip, Müsteşar’ın beni odasına davet ettiğini söylemişti. Üçümüz, Müsteşar İsmet Yılmaz’ın odasının balkonunda denizi seyrederek sohbete dalmıştık. İsmet Yılmaz bana, “(derin) devletin kendisiyle uğraştığını ileri süren” birinden bahsetmiş, böyle birşey olmadığını, takip edilen hiç kimsenin bulunmadığını söylemişti. İma ile bana, “Senin için de böyle birşey yok” demek istiyordu.

Söyledikleri, bahsettiği kişi için doğruydu. Onun için herhangi bir takip söz konusu değildi, çünkü o zaten derin odakların emrine girmiş bulunuyordu. Fakat, onun hakkında, sanki öyle bir takip varmış gibi bir izlenim veriliyor, “algı operasyonu” ile o şahıs ”aklanıyordu”. Tıpkı, 12 Eylül döneminde üstü örtülü olarak devlet tarafından kollanan, görünüşte ise, güya devlet tarafından aranıp takip ediliyormuş gibi gösterilerek efsaneleştirilen ve “meşruiyet” kazanması sağlanan Fethullah Gülen gibi..

*

2016 yılı sonbaharında Hacı Murat bana haber verinceye kadar, Esad Efendi’nin hayatımdan endişe etmiş olabileceği hiç aklıma gelmemişti. O tarihten on yıl önce, 2006 senesi başlarında, bir akşam Zinde Derneği’nin Küçükçamlıca’daki bir toplantısına davet edilmiş bulunuyordum. Mehmet Emin Çınar’ın başkanlık ettiği toplantıya İsmail Durak Ünlü, İbrahim İlhan, Kemal Ataman, Necmi Sarıyer ve Mahmut Akbal gibi isimler katılmış bulunuyordu. Gündem maddelerinden biri, Sağlık Bakanlığı’nda hıfzısıhha ile ilgili bir kurumun başında bulunan ve kuş gribi krizi yüzünden istifası istenmiş bulunan bir tıp doçentinin meselesiydi. Söz konusu doçent de oradaydı.

Necmi orada, 28 Şubat Süreci’nde iki kişinin hayatî tehlike yaşamış bulunduğunu, bunların da Esad Efendi ile ben olduğumuzu söylemişti. Sözleri beni şaşırtmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Esad Efendi’nin Almanya’daki açıklamasını birçok kişi biliyordu, fakat bana söyleyen yoktu.

Doğal olarak, Hacı Murat’ın sözleri üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Bunu Esad Efendi’nin bir kerameti olarak yorumlamıştım. Durumumla ilgili rüyalar görmüş ya da hatiften bir ses duyma gibi bir yolla bilgilendirilmiş olabilirdi. Fakat, yıllar sonra, Av. Yalçın Ünal’ın vermiş olduğu bir haberi de “analiz”e dahil ederek konu üzerinde düşününce bakış açımda değişiklik olacak, bunun “keramet”ten başka bir açıklaması olabileceği kanaatine varacaktım.

O yıl kendisi de hacca gitmiş olduğu için Esad Efendi’nin 2000 yılındaki son haccı sırasında yaptığı sohbetleri dinleme imkânına kavuşan Yalçın, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana, MİT’çilerin Esad Efendi’ye yapmış oldukları bir tekliften söz etmiş bulunuyordu. Evet, Esad Efendi, vefatından beş ay kadar önce Hicaz’da hac sırasında cemaate, MİT’çilerin kendisine işbirliği teklifinde bulunduklarını, fakat kabul etmediğini açıklamıştı. “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şey değil” demişti. Demek ki hac öncesinde onu Avrupa’da ziyaret etmişler ve onu “havuç” göstererek satın almak istemişlerdi. Tabiî karşılığında neler beklediklerini de sıralamışlardı.

İşte Esad Efendi o gün orada, MİT'çilerle yaptığı o görüşmeden sonra, benim “canımla ilgili endişeler”e kapılmış olabilir miydi?

Esad Efendi’yle görüşen MİT’çilerin, ona şu türden şeyler söylediklerini varsayabilir miydik: “Sizden istediğimiz şunlar şunlar.. Bir de Seyfi Say gibi radikalleri yayın organlarınızın başına geçirmeyecek, onlara yazı yazdırmayacak, radyonuzda konuşturmayacak, daha önce yaptığınız gibi Avustralya ve Almanya gibi ülkelere gönderip cemaatinize seminer ve konferanslar verdirmeyeceksiniz. Şeriatçılık yaparak cemaatinizi radikalleştiren Seyfi'yi değil, tasavvufun güzel ahlâk demek olduğunu anlatan filanları öne çıkaracaksınız. Bu Seyfi’yi etkisizleştirecek, pasifize edecek, dışlayacak, silip atacaksınız. Sağduyu gazetesindeki yazılarıyla zaten haddi aşmıştı. Ona bugüne kadar dokunmadık, fakat bundan sonra müsaade etmeyeceğiz, bizimle şaka olmaz.” 

Esad Efendi’nin canımla ilgili endişeye kapılıp beni bir şekilde Türkiye dışına çıkarmak istemesi, böylesi bir görüşmeden kaynaklanıyor olabilir miydi? Neden canımla ilgili kaygısını dile getirirken MİT'e atıfta bulunmuştu?

Bu soruların cevabını almak için Ahiret günündeki Mahkeme-i Kübra’yı beklemek zorundayım, çünkü Esad Efendi öldü.

Ve ölenler bir daha dönmüyor.

Esad Efendi’nin beni İsveç’e çağırmasının ardındaki etkeni de ancak Hacı Murat’la konuştuktan sonra anlayabildim. O sırada bu daveti sadece Cemaat içi faktörlere bağlamıştım. Oğlu Nureddin’in bir iki kez aleyhimde konuştuğunu duymuştum. Acaba nedeni bu olabilir miydi? Aklıma gelen tek açıklama buydu.. Belki de beni babasına şikâyet etmişti, o da işin aslını öğrenmek istiyordu. Aklıma başka bir ihtimal gelmiyordu. 

Esad Efendi’nin benim MİT’çiler tarafından öldürülmemden endişelendiğini nerden bilebilirdim ki?

O benim için kaygılanır, canım için endişelenirken, yurtdışına çıkmam için birilerine telkinde bulunur ve bunun altyapısını hazırlarken, ben saflığın ve gafletin bütün paranoyalardan uzak asude ikliminde gündelik hayatın anaforuna kendimi kaptırmış bocalamaktaydım. Öyle ki, İHA’da çalışmaya başladığım sıralarda, “malum odaklar”ın artık benim yakamı bırakmış olduklarını düşünmeye başlamıştım. Çünkü, Sağduyu Gazetesiİslâm ve İlim ve Sanat gibi dergiler kapatılmış, yazılarımın yayınlanmakta olduğu mecralar kurumuş, BBP’lilerin kendi günlük gazetelerinde yazmam için bana yaptıkları teklif de akamete uğratılmıştı. Mevcut meşguliyetlerimin de malum odaklar açısından bir sakıncası yoktu.

Ancak, İHA’da yaşadığım bir olay, bunlardan yakayı kurtarmanın kolay olmadığını anlamamı sağlayacaktı. İşe başladığım sırada, amirim konumunda olan kişi, ayda en az 350 milyon lira alacağımı söylemiş, ancak Aralık ayı gelmiş, işe başlamamın üzerinden iki aydan fazla süre geçmiş olduğu halde, ücretimin kesin miktarı henüz belirlenmemişti. O sıralarda İHA, ana binadan biraz yukarıda yer alan TGRT’ye ait küçük binadan, 70 milyon dolara inşa edilmiş bulunduğunu öğrendiğim, üstünde helikopter pisti olan, yeraltında neredeyse yerüstündeki kadar katları bulunan ana binaya taşınmıştı. Bunun yanı sıra, MİT’ten emekli bir binbaşı da, genel müdür olarak İHA’nın başına getirilmişti.

Nihayet bir gün, maaşımın 300 milyon lira olarak belirlendiğini bana tebliğ etmişlerdi. Bunun bana bildirilmesinin hemen ardından, “malum odakların Cemaat içindeki adamlarından” olduklarını daha önceden tespit etmiş bulunduğum iki kişi beni arayıp hal hatır sormuşlar, “maaşımın kaç lira olduğu” sorusunu yöneltmişlerdi. 

Bunlar, İstanbul’da yaşayıp benim hayatımdaki değişiklikleri doğal yollardan öğrenen kişiler de değildi. Birisi (E. O.) Ankara’da, diğeri Konya’da yaşıyordu. Yıllardır tanıdığım bu kişilerin, son dönemlerde benimle olan ilişkilerini sürdürüş biçimlerinden ve yinelenen “yönlendirme” amaçlı tavırlarından, derin odaklarla bağlantılı olduklarını düşünmeye başlamış ve bunu bir veya iki kişiye söylemiştim (Biri, Fuzul Otomotiv'in patronu Mahmut Akbal’dı, ne hikmetse bana E. O.’dan şüphelenip şüphelenmediğimi sormuştu). Şimdi bunlar beni, tam da maaşımın açıklandığı gün, “nezaketen” hal hatır sormak için arıyorlar ve en kalın kafalı adamın bile idrak edebileceği şekilde nezaketsizliğin daniskası sayılabilecek bir soru yöneltiyorlardı.

Doğal olarak bunun, benim yakamı bırakmış olduklarını zannettiğim odakların bana bir mesajı olduğunu anlamıştım.

Muhtemelen, benim olayı bir tesadüf gibi yorumlamamın önüne geçmek, açıkça mesaj vermek istediklerini göstermek için, iki kişiye birden telefon ettirmişlerdi. Acaba ne demek istiyorlardı? “Bak nereye gidersen git hakkındaki herşeyden haberimiz var ve seninle ilgili olarak alınan her kararı etkileyebilir, seni cezalandırabiliriz” demek mi istiyorlardı?.. Yoksa, “Sana 300 milyondan fazlası yok, buna müsaade etmeyiz” diyerek alay mı ediyorlardı?.. Ya da her ikisi miydi?..

Bu telefonlar, söz konusu büyük binanın bir katında İHA’ya tahsis edilmiş olan ve hepimizin bir arada çalıştığımız geniş salonda duvar dibindeki bir masada oturan tuhaf bir elemanın bana yönelik anlamsız tavırları hakkındaki düşüncelerimin netleşmesine de neden olmuştu. Söz konusu tuhaf şahıs, hemen her gün, bazen birkaç defa olmak üzere, masamın önünden sinsi ve alaycı bir yüz ifadesiyle, beni rahatsız eden bir sırıtışla bakarak geçip duruyordu. Önce bu şahsın, dengesiz, ruhen hasta ve sorunlu bir kişi olduğunu düşünmüştüm. Ancak, Esad Efendi’den öğrendiğim, Hz. Ali’ye ait olduğunu söylediği, “Suizanla kendinizi koruyunuz” şeklindeki söz gereğince, bunun altında başka şeyler de olabileceği ihtimalini aklımın bir kenarında tutuyordum. Daha sonra bu sözün, Ahmed bin Hanbel’in (rh. a.) Müsned’inde yer alan bir hadîs olduğunu öğrenecektim. Cemaat içinde bir zamanlar rastgeleni ajan olmakla suçlamakla itham edilen K. Y. A. ile İ. B.’nin, Esad Efendi’den duydukları bu sözü, kendilerini savunmak için kullandıklarını biliyordum. Hatta Necmi Sarıyer’in, “Ben bunu Hocaefendi’ye soracağım” diyerek gidip hesap sorar gibi Esad Coşan Hoca ile konuştuğu, onun da, “Bunu ben söylemiyorum, Hz. Ali söylüyor” dediği biliniyordu.

Sağduyu Gazetesindeki yazılarımdan birinde bu sözü konu edinmiş bulunuyordum. “Suizan” başlıklı yazımda, mevzubahis sözün, “Suizanla başkalarını suçlayınız” demek olmadığını, bunun korunmaya yönelik olmasına vurguda bulunulduğunu belirtmiştim. Evlerimizin pencerelerine perde takmamız bile, komşularımıza yönelik, bizi dikizleyebileceklerine dair bir suizandı. Ancak bu suizannın, komşularımıza bir zararı yoktu, sadece kendimizi korumamızı sağlıyordu. Alışveriş yaptığımız zaman, paramızın üstünü sayarak alıyorduk; bu da, karşımızdakinin bizi aldatabileceğini veya dalgınlıkla yanlışlık yapabileceğini varsaymaktan kaynaklanan bir suizandı, fakat karşımızdakine bir zararı yoktu, bu şekilde kendimizi korumuş oluyorduk. Bakkaldan paramızın üstünü sayarak alabilirdik, ama ona, “Sen hırsız olabilirsin, yok belki de sen para saymayı bile bilmiyorsun” diyemezdik. Benim bu yazım üzerine, bu konularda rahatsızlığı bulunan (geleceğin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı) Hilmi Güler beni arayıp, yazımla ilgili takdir duygularını iletmiş bulunuyordu.

İHA’daki söz konusu tuhaf şahsın bana yönelik anlamsız tavrı, maaşımla ilgili telefonlardan sonra bana, daha farklı görünmeye başlamıştı. Açıktı ki, beni provoke etmeye, tahrik edip kışkırtmaya ve söz konusu şahsa tepki göstermeye itmek istiyorlardı. Tepki vermem durumunda, İHA’daki benimle ilgisiz bir elemana, durduk yere alınganlık gösterip sataşmış olacaktım. Belki böyle bir tavrım üzerine beni daha fazla tahrik edip kendisine saldırmamı sağlamaya çalışacaktı. Sonuçta da benim, “Geçimsiz, kavgacı, saldırgan, agresif, hasta ruhlu, alıngan” bir kimse olduğum yaygarasını koparacaklardı. (Bu taktiği sonraki yıllarda Erciyes Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışırken "görevli" öğrencilere yoğun bir biçimde uygulatacaklardı.) Söz konusu şahsa bu fırsatı vermemem, kendisini kontrol edemeyip bana sözlü olarak sataşmasını beklemem gerekiyordu. Bunu yaptığı anda benim meşru müdafaa hakkım doğacak, üzerine gitmem mümkün olacaktı. Aksi takdirde suçlu ben olacaktım. Bu sinir harbi ya da psikolojik savaş, sadece beklemeyi, evet karşıdakinin kendisini kontrol edemeyip hata yapmasını beklemeyi gerektiriyordu. 

O şahsın bu tavrına tepki göstermediğim gibi, hiç kimseye bundan bir kelimeyle bile söz etmemiştim. Çünkü, bunun, bu tür şeyleri yaşamamış olanlar tarafından, lüzumsuz alınganlık yapmam olarak yorumlanması mümkündü. Şairin dediği gibi, “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” Söz konusu şahsın sorununun salt kişisel olabileceğini, hasta ruhluluğundan kaynaklanıyor bulunabileceğini düşünmek gereksizdi, çünkü bu hasta ruhluluğunu sadece bana karşı sergiliyordu. 

Söz konusu telefonlar gelince, o şahsın “hasta” değil, “görevli” olması nedeniyle böyle davrandığını, karşımdakilerin, beni provoke etmeyi başaramamış olmanın kızgınlığıyla bana 50 milyon liralık bir oyun oynamak ve telefonla alay etmek suretiyle yüreklerini soğutmak istediklerini anlamıştım.

Bu telefonlar benim bütün keyfimi kaçırmış, ortaya çıkan tablo, aslında oradaki işimi gerçekten sevdiğim ve kurumu da benimsediğim halde, İHA’dan ayrılmaya karar vermeme yol açmıştı.

Bir kaç gün sonra muhasebe servisine, Ocak ayı başında işten ayrılmak istediğimi söylemiştim. Amirim konumundaki şahıs önce beni vazgeçirmeye çalışmış, Genel Müdür’ün ayrılmamı istemediğini, neden ayrılmaya karar verdiğimi öğrenmek istediğini söylemişti. Ne bana vaad edilen ücretin verilmediğinden, ne de başka birşeyden söz etmiştim; ABD’ye gideceğimi, bu yüzden ayrılmam gerektiğini dile getirmiştim. Benden memnun olduklarını, tekrar çalışmak istersem gelmemi söylemişti. Ancak ben, İHA defterini de artık kafamdan silmiştim. Üzgündüm. ABD’ye gidebileceğim de aslında kesin değildi; çünkü hâlâ sigortam yoktu. Sadece Ali’nin davetiyesi, banka hesabı ve dil okulu kayıt belgesiyle başvuracaktım.

O günlerde, Avustralya’nın, Esad Coşan Hoca’nın yerleşmiş bulunduğu Brisbane kentinden, çok sonraları “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” olarak nitelendirilecek olan S. G., beni ev telefonumdan aramış bulunuyordu.

 

TANIMSIZ

 



GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (26) / DR. SEYFİ SAY

 

“FİŞLENDİLER, VE İNFAZ EDİLDİLER!”

 

Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak ile Ümraniye Vaizi Mikdat Kutlu’nun beni ziyaretinden bir iki ay sonra, 2008 yılı Haziran ayı başında, merhum Esad Coşan hocanın babası Halil Necati Efendi, 102 yaşında vefat edecekti.

O, cemaatin “Necati Amca“sıydı. Abdülaziz (Bekkine) ve Mehmed Zahid Efendi‘lerin yadigârıydı. Cemaatin hâlâ cemaat olarak kalmasını ya da öyle görülmesini sağlayan isimdi. Ve onun ölümü, geride sadece Nurettin‘i bırakmıştı. O vefat etmişti ama, Mehmed Zahid Efendi ile Necati Amca’nın torunu, Esad Efendi’nin oğlu “mübarek ve muhterem Muharrem Nureddin Coşan hocaefendi hazretleri” tekkenin başındaydı. Demek ki sıkıntı yoktu.

Bu vefat hadisesinden iki buçuk ay kadar sonra, Ağustos sonlarında AKRA FM Genel Müdürü Naim Güleç beni arayacak, anlamsız bir talepte bulunacak, sonra aramızda e-maille bazı yazışmalar olacak, (sonradan Milli Savunma ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan, o günün Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı) İsmet Yılmaz ismi üzerinden bana, ima ile, “Cemaati terk edenin kendisinin kaybedeceği” mesajı verilecekti.

Evet, her bakımdan yalnızlaştırılmıştım, ve gerçekleştirilen algı operasyonu yüzünden de kimseye derdimi anlatamaz hale gelmiş, getirilmiştim. Bununla birlikte, Nurettin‘le uğraşmak gibi bir niyetim de yoktu. 2004 yılında Sağduyu Partisi için benden görüş istedikleri zaman onlara gerekli uyarıları yapmıştım. Benden vebal gitmişti. Fakat Naim‘in aramasının ve ukalalık yapmasının da gösterdiği gibi, peşimi bırakmak niyetinde değillerdi. Neyin ne olduğu aslında açıktı. Cemaatteki üçüncü kişilerin, Nurettin ve hempalarının benim hakkımdaki (paranoya ve vehim demeyelim) iftiralarının, en iyi ihtimalle suizanlarının temelsiz olduğunu, aleyhimde yürütülen gıybet kampanyalarının makul ve mantıklı hiçbir mesnedinin bulunmadığını anlamaları için çok fazla düşünmelerine gerek yoktu. Yapmaları gereken tek şey, akıllarını ve vicdanlarını birazcık olsun kullanmalarıydı. İnsanların bu kadar anlayışı kıt, firaset ve basiretten uzak olmasını anlayamıyordum.

Tek teselli kaynağım, bir gün herşeyin açığa çıkacağını, hainlerin maskesinin düşeceğini biliyor olmamdı. Fakat, o gün, öyle görünüyordu ki, ancak mahşer günü olacaktı.

O dönemde gördüğüm bir rüyadan, meseleyi mahşere bırakmamam, hareket tarzımı değiştirmem gerektiği sonucuna varmıştım. Rüyamda Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi, atamız Hz. Adem ile Hz. Musa‘yı (a. s.) bir arada görüyordum. Resulullah s.a.s., sağ eliyle Hz. Adem’in, sol eliyle de benim elimi tutuyor ve birlikte yürümeye başlıyorduk. Hz. Musa a. s., olduğu yerde kalıyordu. Biz yürürken karşımıza, tam Resulullah s.a.s. ile benim önümüze gelecek şekilde, gövdesi bilek kalınlığında bir ağaç çıkıyordu. Ben, kolumun, sanki su misali şeffaf ve yarılıp geçilebilir bir nesneymiş gibi ağacın içinden geçeceğini düşünüyordum. Fakat Resulullah s.a.s. beni kendisine doğru çekiyor, ağacı sol yanımızda bırakarak yürümeye devam ediyorduk. Bunun ardından önümüze camdan bir duvar geliyordu. Ben, bu duvarı da şeffafmış gibi geçeceğimizi düşünürken, Resulullah s.a.s. onda bulunan bir kapıyı açıyor ve oradan geçiyorduk.

Bu rüyadan, hakkımdaki algının kendiliğinden, mucizevî bir şekilde düzelmesini beklememem, konuşmam gerektiği sonucuna varmıştım. Hz. Musa’nın geride kalmasını da buna bağlamıştım. Onun konuşması gerekmiyordu, asası onun yerine konuşuyordu.

Mesaj açıktı: Esbaba tevessül etmeliydim. Sebeplere yapışmalıydım. Suskunluğuma son vermeliydim.

Tevekkülü esbaba tevessülden önceye değil, sonraya almalıydım.

Ancak, Nurettin hakkında konuşacaksam bile, bu, bir baskın şeklinde olmamalıydı. Ve ayrıca, artık aramızda, Mehmed Zahid Efendi, Necati Amca ve Esad Coşan hocanın yakını olmasından kaynaklanan bir hukukun bulunmadığını bilmesi önem taşıyordu. Bu yüzden ona, 2008 yılı Eylül ayının (ve Ramazan’ının) başında, artık aramızda hiçbir bağ bulunmadığını, bunu böyle bilmesi gerektiğini ifade eden bir e-posta mesajı göndermiş bulunuyordum. Benim bu mesajımdan sonra, Nurettin’in o güne kadar benim mesajlarımı “dikkate almayan” sekretaryası bana dil dökmeye başlayacaktı. Bunun ardından, cemaatin internet sitesindeki bazı ifadeleri, taa 2004 yılında yapmış olduğum uyarılar çerçevesinde  değiştirecekler, ve bu arada, yaklaşık 10 yıldır Nurettin’in sağ kolu konumunda olan, herşeyin kendisinden sorulduğu Necmi Sarıyer emekli edilecekti.

O arada benim için bir başka süreç daha başlamış bulunuyordu. Memleketim Gürün’ün tanımadığım Akparti ilçe başkanı, sanki biri yetmiyormuş gibi ikinci bir yerel gazete çıkarma kararı alacak, babamı araya koyarak orada yazmamı sağlayacak, yazılarımdan sadece “işe yarar” üçünü internete koyacaklar, onları nasılsa okumuş olan Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün bayan personeli N. F., bu yazıları bahane ederek beni büyük bir gayretkeşlikle Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Ulaştırma Bakanlığı ve Denizcilik Müsteşarlığı makamlarına şikâyet edecek, ayrıca İskenderpaşa Cemaati mensubu bir tarikatçı olduğum ihbarında bulunacaktı. Denizcilik Müsteşarlığı, bu şikâyetler çerçevesinde 2009 yılı başında hakkımda soruşturma başlatacaktı.

Beni, çok fazla önemsiyorlardı. Haddinden fazla..

Soruşturmaya “karşı-dilekçe”lerle cevap vermeye başladığım Şubat ayı içinde beni eski mesai arkadaşım H. Y. arayacak, başında bulunduğu ve Prof. Erhan Afyoncu (şimdi Milli Savunma Üniversitesi rektörü) ile Akparti milletvekili Reşat Petek (15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Başkanı) gibi isimlerin de belirli dönemlerde yazarları arasında yer aldığı haber sitesi için yazı yazmamı talep edecekti. Fakat bir ay bile geçmeden bana sansür uygulayacak, böylece orada yazmayı bırakacaktım. Daha sonraları bu şahsın söz konusu haber sitesindeki yazıları Kemalist bir tat vermeye başlayacaktı.

Yazmayı bırakmam belki de daha iyi olacaktı. Çünkü o sıralarda artık, şu yarım kalmış olan doktoramı tamamlamak için hazırlıklara başlamış bulunuyordum, ve zihnimi başka şeylerle meşgul etmemem daha uygun olurdu. 2008 yılı sonlarında öğrenci affı çıkmıştı ve öğrenciliğe dönüş için son başvuru tarihi 29 Aralık 2008 günüydü, yani 2008 yılı sonu. Bunun ardından başvurular değerlendirilmiş ve başvurusu kabul edilenlere 2009’un ilk aylarında kabul yazıları ulaşmıştı. Bana da..

Ve, tam da o sıralarda, 25 Mart 2009 günü, aylardır sıkı bir takip altında olan ve tehdit edilen Muhsin Yazıcıoğlu‘nun helikopteri karlı bir dağdaki Kanlı Çukur adlı yere düşmüş veya düşürülmüştü. O ve yanındaki beş kişi hayatını kaybetmişti.

İki buçuk ay kadar sonra, Haziran ayı başlarında bir Cuma günü, öğle vakti, namaza bir saat kadar kala, GASM’daki o yalnız mekânımda, H. K.’dan yadigâr kalan damacanadaki suyla yaptığım bitki çayını içecektim. Çok geçmeden içimin, daha önce hiç yaşamadığım şekilde yanmaya başladığını hissedecektim. Aşağıdaki büfeye gidip içebildiğim kadar su ve ayran içecek, içimdeki bu acayip yangını durdurmaya çalışacaktım. Daha sonraki saatlerde, Beşiktaş iskelesine kadar yürümeye takatimin yetip yetmeyeceği konusunda bende tereddüt uyanacak, bir taksiye atlayıp gitmemin daha uygun olacağını düşünecektim. Eve gittikten bir süre sonra bendeki tükenmişlik hali karnımdaki şiddetli bir sancı ve başımdaki ağrı ile başka bir duruma evrilecekti.

Eşime ve çocuklara halimle ilgili hiçbir şey söylemeyecektim. Sancı ve ağrı o gece boyunca kıvranmama, bir saniye bile uyuyamamama yol açacak, ancak sabah saat 10 gibi uykuya dalabilecektim. Kendimi tam toparlayabilmem ise, ancak üç-dört gün sonra mümkün olacaktı.

En yakınlarımın gözünde bile paranoyak ve vehimli bir insan olduğum için, bu olayı, yıllarca hiç kimseye anlatmayacak, anlatamayacaktım. Çünkü malum odak, şeytan ve cin gibi görünmezlik ve gizlilik özelliği taşıyor, yapacağını kimseye göstermeden yapıyordu. Algı operasyonunu da, insanların duygularıyla oynamayı da çok iyi biliyorlardı. (Mesela, insanların sizden etkilenmemesi için “Çok kolay etkisi altına girersiniz” gibi laflar ederek o insanların duygularıyla oynayabiliyor, onları bizzat kendileri şeytanca hile ile etkileyebiliyorlardı. Böylece, o insanların size,”etkilenmekten muaf” olduklarını gösterme psikolojisi içinde, önyargılı ve “etkileşime kapalı” biçimde yaklaşacaklarını biliyorlardı.)

28 Şubat Süreci, daha sinsi, ustaca, kalleşçe, sağ gösterip sol vurarak ve rafine bir biçimde devam ediyordu. İdam cezası, yasalardan çıkarılmıştı, fakat infazlar sürüyordu. Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, o tarihten beş yıl sonra, 8 Mayıs 2014 günü yayınlanan bir yazısıyla, uygulanan yöntemlerin kısa bir özetini sunacaktı:

“28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

*

Ve 11 yıl sonra...

2020 yılının Ekim ayında bir akşam bana seslenildiğini duyduğumda kendime gelmiş, kendimi bir yatakta yatıyor bulmuştum.

Etrafımda çocuklarımdan ikisi ile beyaz elbiseli birilerini görmüştüm. Bunlar, sağlıkçılardı.

Fakat ben neredeydim?

Doktor hanım bana, “Seyfi Bey, nerede olduğunu biliyor musun?” diye sormuştu.

Bilmiyordum.

Bir hastane olduğunu anlamıştım, ama hangi hastane?..

Çocuklarımı tanımıştım, fakat birçok şeyi hatırlayamıyordum.

Başımda, 20 gün kesintisiz sürecek, beni uyutmayan bir ağrı vardı; sonra giderek hafifleyerek aylarca devam edecekti.

Yürüyemiyordum.

Gözlerime hakim olmakta zorlanıyordum, bu yüzden onları kendi hallerine bıraktığımda şaşı bakıyor, nesneleri çift görüyordum. 

Aynada kendimi gördüğümde ürkmüştüm, mezardan çıkmış gibiydim.

Oraya o akşam getirilmiş olduğumu düşünmüştüm, fakat üç gündür orada olduğumu sonradan öğrenecektim.

Pandemi günleriydi, fakat yapılan testte bende covid’e rastlanmamıştı.

Kan değerlerim yaşam seviyesinin altına düşmüştü. Ölmem gerekiyordu, fakat ölmemiştim.

Filmin koptuğu anı hatırlıyordum, Cuma günü işten döndükten sonra, öğleyin de birşey yememiş olduğum halde iştahsızdım. Zorla birkaç lokma yedikten sonra bende şiddetli bir kusma hali başlamış, yediklerimi kusmuştum. Midem bomboş olduğu, birşey gelmediği halde kusma hali kesilmiyordu. İçim kalkmış, tekrar lavabonun başına gitmiştim. 

Sonrasını hatırlamıyordum. Çocuklarımın dediğine göre bir gürültü işitmişler, beni ağzımdan köpükler çıkar halde yerde baygın bulmuşlardı.  

Hastanede rahatsızlığımın nedenleri için uzun tetkikler yapıldı, ardından Acıbadem’de bir profesör çaba sarfetti, konulan teşhis aynıydı: 

Tanımsız.

Teşhis konulamamıştı.

Tıp, benim durumum karşısında acze düşmüştü.

* * *

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (27) / DR. SEYFİ SAY

 

KORUNMA DUASI

 

GASM’da zehirlenme olayını yaşadıktan birkaç gün sonra, Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi’nin cadde üzerindeki bahçe kapısını bekleyen güvenlik görevlisi, benimle konuşmak isteyecekti. O güne kadar bir buçuk yıl boyunca, hafta içi her gün o kapıdan girip çıktığım halde bana yaklaşmayan, yaklaşmamak bir tarafa asık bir suratla bakan bu 30 yaşlarındaki genç, kalın bıyıklarının uçları dudaklarının kenarından hafifçe sarkıyor olsa da, bende MHP’li olmaktan ziyade solcu biriymiş gibi bir izlenim uyandırmıştı.

Şimdi hürmetkâr bir ses tonuyla benimle konuşmak isteyen bu gencin benden öğrenmek istediği şey, “korunma duası“ydı. Başına bir iş gelmemesi, birşeylerin ona zarar vermemesi, verememesi için nasıl bir dua yapması gerekiyordu?.. Öğrenmek istediği buydu.. Bu genç bana, ayrıca, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i  o günlerde rüyasında gördüğünü de söylemiş ve tuhaf birşeyler anlatmıştı. Bana böyle bir “rüya” anlatması da, benden dua öğrenmek istemesi de, öğrenmek istediği duanın “korunma duası” olması da ilginçti..

Evet, her katil mutlaka, cinayet mahalline dönüyordu.

Demek ki bu çocuk, benim birkaç gün önce mutlaka ölmüş olmam gerektiğini düşünüyordu. Fakat bana hiçbir şey olmamıştı? Neden?.. Bunun nasıl bir sihirli formülü ya da duası vardı?

Gerçekten de, o gün biraz daha fazla çay içmiş olsaydım, veya içimin yandığını hissettiğim zaman bunu gidermek için damacanadaki suyu içmiş bulunsaydım, kurtulmam mümkün olmazdı. Genç güvenlik görevlisinin bende sihirli bir “korunma formülü” bulunduğunu, ve kendisine de öğretebileceğimi düşünmüş olması tesadüf değildi. Ona, “Bu şahsı artık göremeyeceksin, öbür tarafa yolcu ediyoruz, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” gibi birşey demiş olmalıydılar.

Genci tanımak istemiştim ve bana Tokat’lı olduğunu söylemişti. Tokat, DHKP-C’li yetiştirme bakımından münbit bir yerdi. İtirafçı teröristlerin yeni bir kimlik ve farklı bir imajla devlet kurumlarında çaycı, bekçi, temizlikçi vs. olarak çalıştırıldıklarını biliyordum. Böylesi itirafçılara bazen ruhsatlı silah bile verildiğini, terörle mücadelede çalışmış birinci sınıf bir emniyet müdüründen sonraki bir zamanda duyacaktım. Bunlar bir kuruma yerleştirildiklerinde, MİT ya da polis istihbaratı ile olan irtibatları devam ediyordu. Söz konusu Tokatlı çocuk, “kullanılan” itirafçı bir DHKP-C’li olabilir miydi? Bunu bilemezdim, fakat böyle birşeyin olmadığından emin olmak da mümkün değildi.

Anlaşılıyordu ki, damacanadaki suyuma zehir koyanlar, bu çocukla işbirliği içinde çalışıyorlardı. Odama onun bilgisi dahilinde rahatça girip çıkıyorlardı. Veya, bu işi onların talimatı, yönlendirmesi ve eline tutuşturdukları “madde”ler ile bizzat bu genç yapıyordu.

(Eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün PKK itirafçısı İbrahim Babat’ın 11 sayfalık “ifade”sinden aktardığı bilgiler, bazı insanların nasıl “kullanıldıklarını” ve “kullanılırken harcandıklarını” ortaya koyuyor. Bu “ifade”ye göre, teröre karşı mücadelede çok yararlı istihbarî bilgiler getiren Mehmet Bayar adındaki ispiyoncu ya da muhbir vatandaş için İdilli bir avukattan randevu alınıyor. Eline bir çanta veriliyor. “Avukatın yanına bu çantayla gideceksin. İçinde ses kayıt düzeneği var, görüşme esnasında çantanın kolundaki ses kayıt düğmesine bas, sonra da çantayı bize getir” deniliyor. İbrahim Babat ve yanındakiler, Bayar’ı bir arabayla avukatın bürosunun yakınına bırakıyorlar. Ancak Bayar, daha büroya girmeden “kayıt düğmesine” basmış olacak ki, çanta infilak ediyor. Gerçekte ses kaydı diye birşey söz konusu değildir, istihbarat gizli servislerinin kullandığı orijinal bombalı bir çantadır bu. Asıl amaç Bayar’ı yem olarak kullanıp onunla birlikte avukatı öldürmektir.

Mehmet Eymür şöyle diyor

“Sizi ürperten bu ifadelerdeki olayların sadece İbrahim Babat ve çevresi ile sınırlı kaldığını sanmayın. Devlet arşivleri, mahkeme klasörleri benzeri binlerce dosya ile dolu. Bu olayların geçmişte kaldığını ve artık olmadığını da sanmayın. Pek fazla bir şey değişmedi. Peki, İbrahim Babat’ın ifadesinde bahsi geçen görevlilerle ilgili ciddi bir soruşturma ve işlem yapıldı mı? Bildiğimiz kadarıyla yapılmadı.”

Kısacası, hiçbir hukukî ve ahlâkî “değer“in kaale alınmadığı bir görev anlayışından söz ediyoruz. Mesela 1990’lı yılların ortalarında “Türk istihbarat birimleri“nin Öcalan’ı Şam’daki evinden çıkarmak için “tehlikeli” bir suikast planı hazırladıkları medyaya yansımıştı. Siz bu “tehlikeli” kelimesinin yerine “şeytanî” vs. gibi bir kavramı da koyabilirsiniz. Bu plana göre, Öcalan’ın katılma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir cenaze töreni için Şam’da hıristiyan bir din görevlisi öldürülecekti. Hristiyan din adamının tek suçu, Öcalan’ın cenazesine katılması ihtimalini akla getiriyor olmasıydı. Şayet Öcalan cenazeye katılırsa törende bir yangın çıkarılacaktı. Ancak, içine MİT’in suikast timi yerleştirilmiş bir itfaiye aracı önceden hazırlanmış olacaktı. Plandan neden vazgeçilmiş derseniz, nedeni, uluslararası bir skandala yol açacağının düşünülmesi. Tabiî ki, suikast timinin, Öcalan’ın cenazeye gelmesi beklentisinden hareketle daha önce hazırlanmış ve yangının bunun için çıkarılmış olduğu hemen anlaşılacaktı, fakat hristiyan din adamının ölümünün de suikastin “hazırlık safhası”na dahil olduğu ancak “komplo teorileri”ne konu olabilecekti. Ancak, yabancı istihbarat servisleri, “Paranoyanın lüzumu yok. Komplo teorilerine prim vermeyin. Türk doğrudur, çalışkandır, herşeyden önce de doğrudur. Mevlana ne demiş, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Dürüstlük Türk’ün genlerinde var” şeklindeki hurafelere itibar etmeyecekti. Hristiyan bir din adamının oltadaki yem olarak kullanılmış olması ihtimalini de düşünecek ve bundan rahatsız olabileceklerdi.)

Evet, bu genç her ne kadar bana Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında gördüğünü söylemiş bulunuyorduysa da, dinî bilgisi ve ameli sıfır denilebilecek düzeydeydi. Hemen yanı başımızda, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Yahya Efendi Dergâhı arasında Küçük Mecidiye Camii yer alıyordu. Ve 2008 yılı başından beri bir buçuk senedir orada olduğum halde bu genci bir defa bile cuma namazında görmemiştim, oradan ayrıldığım 2013 yılına kadar da göremeyecektim. Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında görebiliyordu. Bu bana, şu meşhur Baron de Tott‘un Türkçe’ye Türkler ve Tatarlar Arasında adıyla tercüme edilen anı kitabında aktardığı bir anekdotu hatırlatmıştı. 1757-1763 yılları arasında sadrazamlık yapan Koca Ragıp Paşa‘ya, bir gün, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan sığınmacı olarak gelen bir mühtedîyi getirmişler, onun rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğü için müslüman olup ülkesinden ayrılmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış olduğunu söylemişlerdi. Koca Ragıp Paşa başını kaldırmış, adamı şöyle baştan aşağı bir süzmüş, sonra da ona, Bana bak” demişti, “ben yedi yaşımdan beri namaz kılıyorum, buna rağmen hâlâ Resulullah s.a.s.’i rüyamda görmek nasip olmadı. Sen nasıl oluyor da bir gâvur çocuğu iken Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görüyorsun? Sen ya ananı öldürdün, ya babanı, ve kaçıp geldin, doğruyu söyle!” Adam, yüz kızartıcı bir suç işlediği için ülkesinden kaçmak zorunda kaldığını itiraf ediyor, Paşa da adamlarına, “Bunu bir imama götürün, buna İslam’ı öğretsin” diyordu.

Evet, cuma namazı bile kılmayan, bıyığı mecusîlik müjdesi veren bu tip, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğünü söylüyordu. Demek ki malum çukur odak, adamlarına, yeri geldiğinde ve karşılarındakini saf bulduklarında rüya uydurmaları tavsiyesinde de bulunuyordu.

Söz konusu zehirlenme olayının tek faydası, geçmişte yaşamış olduğum birçok sağlık sorununun asıl nedenini çözmemi sağlamış olmasıydı. 1999 yılı Kasım ayında Mustafa Cantürk‘ün evinde misafir olduğum sırada yaşadıklarım, onun bir “görevli eleman” olduğunu anlamamı sağlamıştı, fakat ondan sonraki günlerde yaşadığım sağlık sorununun, bana gecenin uygunsuz bir vaktinde tok karna ısrarla yedirdiği ikinci yemeğin eseri olduğunu ancak bu zehirlenme durumundan sonra anlayabilmiştim. Çalışma yöntemlerinin bu kadar insanlık dışı, vicdansızca ve adice olabileceğini asla tahmin edemez, düşünemezdim. Daha sonraki yıllarda, bundan da aşağılık yöntemlerinin bulunduğunu fark edecektim.

Evet, bu zehirlenme olayı, aynı zamanda, 1993 yılında Vefa Yayıncılık dergilerinin genel yayın yönetmeni olduktan bir ay sonra başlayan sağlık sorunlarımın ardındaki etkeni çözmemi de sağlayacaktı. Bu sorunlar, ancak yıllar sonra, işsiz kalıp evimde oturmak zorunda kalınca ortadan kaybolacaktı. 2006 yılı Mart ayında memuriyete başladığım zaman da sağlığım gayet iyi durumdaydı, fakat 2007 yılının sonlarına doğru vücudumda tekrar yaralar çıkmaya başlamış bulunuyordu. Kollarımda ve bacaklarımda.. Bir gün çaycımız odama girdiğinde, beni elimdeki kâğıt mendille kolumdaki sivilcemsi yaralardan biriyle meşgulken görmüştü. Ona, son zamanlarda vücudumda böyle yaralar çıktığını söylediğimde şaşırmış, yüzünün rengi değişmiş, paniklemiş ve üzüntülü bir görüntü vermişti. Bir süre sonra da işten ayrılmıştı. Ondaki bu anlamsız paniğin ardında başka etkenler olabilir miydi? Evet, şimdi artık aklıma bu tür sorular geliyordu.

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

Evet, GASM’dayken yaşadıklarım sadece bu tür şeyler de değildi, yollarda birkaç kez taciz de edilmiştim. O da ayrı bir dertti.

O zehirlenme olayını yaşadıktan sonra çalıştığım odada su bulundurmadığım gibi, şüphelendiğim zaman, yer ve durumlarda birşey yiyip içmemeye dikkat etmeye başlamıştım. Bazen de, bana çay getirenleri test ediyordum. 2013 yılında Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde çalışmaya başladığımda, fakülte yönetimine ve benim gibi öğretim üyelerine çay getiren hizmetliyi bir gün böyle bir sınamadan geçirmiştim. Önüme çayı bıraktığında, sükunetle, “Bu çayda zehir var mı?” diye sormuştum. Çaycının halinde herhangi bir değişiklik, bir panikleme vs. olmamış, hafif gülümseyerek “Yok” demişti. “Hayır, var” demiştim, “bu çaylar birçok işlemden geçiyor, katkı maddeleriyle biraz zehire dönüşüyorlar, attığımız şeker de bir tür zehir” diyerek konuyu geçiştirmiştim. Çaycı, temizdi.

Ancak, öğrencilerin de yararlandığı kantin için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. 2009 yılından sonra İstanbul’da yiyip içtiğim şeylere dikkat ettiğim için iki yıl kadar sonra vücudumdaki yaralar ortadan kaybolmuş bulunuyordu. Kayseri‘ye yerleştiğimde sağlığım yerindeydi. Fakat öğretim yılı başladıktan birkaç ay sonra bir gün kantinde çay içip tost yiyecektim ve hemen ardından vücudumda tekrar yaralar çıkacaktı. O sırada gördüğüm rüya da, bunun, (hafif dozda, bir defada değil, yavaş yavaş, süründürerek öldürecek nitelikte olsa da) zehirli şeyler yemekten kaynaklandığını gösterecekti. Rüyamın tabiri, İmam Nablusî’nin tabir kitabına göre, zehirli şeyler yiyip içmekti. Evet, Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’nde, 2007 yılı sonlarından itibaren bana hafif dozda, salt karaciğerime zarar verip yaralar açacak şekilde zehir vermiş olmalıydılar. Buna, GASM’da da, H. K.‘nın bıraktığı damacana sayesinde devam ettikleri kanaatine varmıştım. Yaşadığım o ağrılı ve sancılı zehirlenme olayı ise, artık benden sessiz sedasız tümden kurtulmak için attıkları, “yavaş yavaş öldürmek yerine bir defada kurtulma” adımıydı. Ama ölmemiştim. Bununla birlikte, etkisi tümden geçmiş değildi, vücudum yara bere içindeydi, elimin üstü bile yaralarla kaplıydı. O sıralarda merhum dayım bir gün evime uğramış, yüzüme dikkatlice bakmış, “Sen hasta mısın?” diye sormuş, “Yüzün çok sararmış, hasta görünüyorsun” demiş bulunuyordu.

O çay ve tost olayından sonra Kayseri‘de fakülte kantininden birşey yiyip içmemeye dikkat etmeye başlamıştım. Şayet nadiren de olsa çay içersem, çayın bardağa gözlerimin önünde konulmasına dikkat ediyordum. Kantinden odama çay istediğim zaman da bunu asla tek çay olarak istemiyor, en az üç çay olmasına, ve bunlardan rastgele birinin bana verilmiş bulunmasına özen gösteriyordum. Nedendir bilinmez, bir süre sonra, fakülte yönetimine çay servisi yapan çaycının bana çay servisi yapmasına engel olmuş bulunuyorlardı. Bu yüzden, yanımda içme suyu getirmeye başlamıştım. Daha çok da maden suyu getiriyordum. Evden okula yürüyerek geliyor, yolda bir bakkaldan maden suyu alıyordum. Bir gün, bakkalın dolaptaki şişeler içinden herhangi birini değil, kenara konulmuş birini verdiğini görmüştüm. Onu içmemiş, o günden sonra başka bir bakkaldan maden suyu almaya başlamıştım. Bir cuma günü bakkal beni lafa tutmuş, kim olduğumu, ne iş yaptığımı vs. sormuş, ve o hafta sonu sindirim yollarımda ciddi rahatsızlık yaşamıştım. Acaba içtiğim maden suyuyla ilgili olabilir miydi, bunu bilemezdim, fakat korkulu rüya görmektense uyanık durmak daha iyiydi. Bu yüzden, o günden sonra üçüncü bir bakkaldan alışveriş yapmaya başlamıştım. Ancak, bir gün bakkal dükkânına girdiğimde, önünde müşteri olarak bekleyen 14-15 yaşlarında birkaç kız öğrenci olduğu halde bakkal, beni görünce heyecanla “Hah” deyip yerinden hızla fırlamış, birşey söylememi beklemeden hemen dolaba yürüyüp bir maden suyu şişesi getirmişti. Evet, bir tuhaflık vardı. Yolda şişeyi bir çöp bidonuna atmıştım.

Türkiye’de bu tür şeyleri yaşayan tek kişi ben de değildim. Odatv.com yazarı Barış Terkoğlu, 20 Mayıs 2016 tarihli yazısındaTuncay Özkan‘ın zehirlenmesi olayını gündeme getirmiş bulunuyordu. Terkoğlu, 2012 yılında Silivri 4 No’lu Cezaevi’nde birlikte altı ay geçirdiği Tuncay Özkan için, “Tuncay Özkan hastaydı. Teni sararıyordu. Vücudunda lekeler çıkmıştı” diye yazıyordu. “Bu sararma hali öyle dikkat çekiciydi ki” diyordu, “ziyaretçilerin gördükleri sayesinde konu bir süre sonra dışarıda da tartışıldı“.

Terkoğlu’nun aktardığına göre, Tuncay Özkan’ın kendisi de, yazdığı kitabında durumunu şöyle anlatmıştı: 

“Aniden sararmaya, yaralar dökmeye başladım. Revire kaldırıldım, kimi zehirlendiğimi, kimi siroz olduğumu, kimi portakalı fazla kaçırdığımı o yüzden sarardığımı, kimi de psikolojik olduğunu söyledi. Hastaneye sevk edildim, tetkik üstüne tetkik; teşhis konulamadı.”

Evet, hastanede tetkik üstüne tetkik, inceleme üstüne inceleme, araştırma üstüne araştırma yapılmış, fakat Tuncay Özkan’ın sararmasının ve “yaralar dökme”sinin nedeni anlaşılamamıştı. Fakat bir akşam, Barış Terkoğlu’na bir sır verecekti: “Beni burada zehirlediler. O yüzden sararıyorum.” Terkoğlu “Nereden bildiğini, emin olup olmadığını” sormuştu. Özkan’ın ona anlattığına göre, “Ergenekon Davası’nın tutuksuz sanığı olan doktor dostu bir duruşma arasında onun kan örneğini almış, o örneği dışarıya incelemeye götürmüş, tahliller sonucunda vücudunda yüksek miktarda DDT D-6 olduğu anlaşılmıştı”. Bu yüzden, dışarıdan gizlice getirttiği ilaçlarla tedavi olmaya çalışıyordu. Bunu rağmen iyileşememiş, hastalığı hapisten çıktığı zaman da sürmüştü. Tedavi için Almanya’ya gitmiş, vücudunda zehir bulunduğu bir kez daha teyit edilmişti.

Terkoğlu, hapiste birlikte geçirdikleri altı aylık zamandan dört yıl sonra, 2016 yılının Mayıs ayı başında ziyaret ettiği Tuncay Özan’ın, önemli bölümü zarar görmüş olan karaciğerine kök hücre tedavisi yapılmış olduğunu, şimdi durumunun düzelmiş bulunduğunu öğrenmişti. Ona, Almanya’dan aldığı raporları da göstermişti. Vücudunda bir dizi zehirli madde vardı. Doktorlarından öğrendiğine göre, bunlardan üç tanesi vücudunun dengesini bozmuştuDDT D6‘dan daha büyük zararı veren iki radyoaktif madde vardı: Strontium carbonicum D8 ve caesium chioratum D8. Bu maddeler karaciğerinden başlayarak vücuduna yayılmıştı. Dişlerine kadar sirayet etmişti.

Terkoğlu’nun yazdığına göre, Tuncay Özkan Cemaat‘ten, yani FETÖ’den şüphelenmekteydi. Ancak, Terkoğlu’nun yazısından bir ay kadar sonra Sözcü gazetesinde yayınlanan bir haber, konuya başka bir boyut getiriyordu: İstihbarat teşkilatı (gizli servis) boyutu. Başak Kaya’nın 18 Haziran 2016 tarihli haberinde belirtildiğine göre, Tuncay Özkan’ın vücudunda bulunan radyoaktif maddeler “sadece istihbarat birimlerinin ulaşabileceği nitelikte” idi. Ayrıca Alman doktorlar, zehirlerin kapalı ayran kutusuna ve soğanın içine şırınga ile enjekte edilerek verilmiş olabileceğini söylemiş bulunuyorlardı.

Barış Terkoğlu’nun yazısını okuduğumda, FETÖ‘nün isminin burada, hazır bir günah keçisi ve “makul şüpheli” olarak “kullanılmış” olabileceğini düşünmüş bulunuyordum. MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür‘ün istihbarat faaliyetleri için kullandığı “Oyun içinde oyun vardır” sözünü yabana atmamak gerekiyordu.

Birincisi, Tuncay Özkan’ın zehirlenmesi olayını gerçekten FETÖ tezgâhlamış olsaydı, bu kadar Cemaatçi tutuklanmış ve perişan edilmişken, onu zehirleyenlerin kendilerini kurtarmaları mümkün olmazdı. Mutlaka deşifre olur ve açığa çıkarlardı. Ve FETÖ’nün kirli çamaşırlarından “zehirleme faslı“na dair çarşaf çarşaf haberleri yandaş TV kanalı ve gazetelerden alırdık.

İkinci birşey daha vardı: Terkoğlu’nun yazdığına göre, sararıp yaralar döken Tuncay Özkan önce hapishanenin revirine kaldırılıyor, sonra hastaneye gönderiliyor, burada “tetkik üstüne tetkik” yapılıyor, ve hiçbir sonuca ulaşılamıyordu. Fakat bir başkası, Almanya’da da değil, ülke içinde “gayriresmî” tetkik yaptırınca, olayın bir zehirleme vakası olduğu anlaşılıyordu. Buradan çıkan sonuç, söz konusu zehirleme hadisesinin, sadece zehirleyenleri değil, hastane çalışanlarını da kapsayan “organize” bir faaliyet olduğuydu. Zehirleyen şahıslar meçhuldü, fakat hastanede sözde tetkik üstüne tetkik yapanların kimler olduğu malumdu. Bu durumda onların sorgulanması ve FETÖ’cü olup olmadıklarının araştırılması, meselenin içyüzünün anlaşılmasını sağlayabilirdi.

Bunun yapılmadığı anlaşılıyordu.

Bana göre, yapılmayacaktı da.. Hastanede sözde “tetkik üzerine tetkik” yapanlar sorgulanmayacak, masa başı bir senaryo ile FETÖ’ye lanet okunarak iş geçiştirilecek, “Canbaza bak, canbaza!” numarasıyla kamuoyu uyutulacaktı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."